Tekâsür Sûresi (102)

Meâl

Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. Dünyalıklarla böbürlenmek, oyaladı sizleri.
2. Tâ boylayıncaya kadar kabirleri.
3. Hayır (geçici dünya zevklerine bağlanmak doğru değil, sakının bundan) Hayır, bileceksiniz ileride,
4. Evet, evet! bileceksiniz ileride.
5. Sakının bundan! Eğer kesin bir tarzda (ilmelyakîn) bilseydiniz böyle yapmazdınız.
6. Siz Cehennem’i göreceksiniz.
7. Evet, evet onu mutlaka gözlerinizle göreceksiniz.
8. Sonra o gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.

***

Mekke’de nâzil olmuş olup 8 âyettir. Sûre adını ilk âyetinden almıştır. İnsanların geçici dünya menfaatlerine hücum etmelerinin manasızlığı, böyle yapmanın kendilerini yaratılışın esas ve yüksek gâyelerinden alıkoyacağı bildirilir.

Tefsîr

أَلْهَاكُمُ التَّكَاثُرُ
1. “Dünyalıklarla böbürlenmek, oyaladı sizleri.”

-“Lehv” kelimesinin aslı gaflet olduğundan “ilhâ”; eğlemek, boş bir şey ile aldatarak ve meşgul ederek oyalamak, işinden alıkoymaktır.

elhâküm” (sizi oyaladı) sözünün muhatabının kim olduğu belirtilmemiştir. Onun için bu sözün muhatapları sınırlı değildir. Dolayısıyla her devirdeki insanlar fert veya toplum olarak bu “elhâküm” (sizi oyaladı) sözünün muhatabı olabilirler.

Tekâsür; çokluk kuruntusu, gururu, iddiası demektir. Bu gurur; mal çokluğu, makam, mevki ile övünmek şeklinde olabilir.

Âyette, “tekâsür” ile ne kastedildiği açıklanmamıştır. Bundan ne kastedildiğinin açık açık söylenmemesinden dolayı, çok geniş anlamlara gelebilir. Meselâ: Eğlence ve lezzet vasıtalarına, kuvvet vesilelerine, iktidar sağlama çabasına ve onu elde etmek için yarışmalarına, elde edince de birbirlerine kibirli davranmalarına vs.

Yani bu tekâsür insanlara o kadar musallat olmuştur ki, onlar, daha önemli şeylerden gâfil olmuşlardır. Onlar, hayat seviyeleri yükselsin diye kendilerini o kadar kaptırmışlardır ki, insanî seviyelerini düşürmeyi bile göze almışlardır. Çok fazla servet elde etmek isterken bunun hangi yolla olacağına aldırmazlar. Onlar refah, cismanî lezzetler ve çok fazla imkanlar elde etmek isterler. Ancak işin sonunun ne olacağını düşünmeden bu isteklere tutulmuşlardır. Onlar, çok fazla güç, en büyük askerî kuvvet ve en gelişmiş silahları elde etmek isterler. Kısaca tekâsür, insanları ve milletleri içine çeken sayısız şekillerdedir. Artık dünyadan, ondan faydalanmaktan ve dünyevî lezzetlerden başka bir şey düşünmeye meydan kalmamıştır.

Nüzûl Sebebi

Birçok tefsircinin zikrettiğine göre Abd-i Menâf Oğulları ile Sehm Oğulları, sayılarının çokluğu açısından, birbirlerine karşı öğünmüşler. Abd-i Menaf Oğulları çok gelmiş. Bunun üzerine Sehm Oğulları: “Bizi, câhiliye döneminde zulüm yok etti, haydin hem sağ olanlarımızı, hem de ölmüş bulunanlarımızı da sayalım!” demişler. Bu defa da Sehm Oğulları çok gelmiş. Bu sûre bunun üzerine inmiştir. Bazı rivâyetlere göre, ölüleri saymak için kabirlere kadar gitmişler.

Abdullah ibn-i Şihhîr’in şöyle dediği rivâyet edilir:

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem), Tekâsür Sûresi’ni okurken yanına vardım. Buyurdu ki: “Âdemoğlu ‘malım! malım!’ der durur. Oysa Ey Âdemoğlu! Senin, yiyip yok ettiğinden, veya giyip eskittiğinden veya sadaka verip de devam ettirdiğinden başka bir malın mı var?” [Müslim Zühd 3, 4; Tirmizî, Zühd 31, Tefsîru Sûre 102, 1, (Tirmizî; “bu hadis hasendir, sahihtir” der.) Nesâî, Vesayâ 1; Müsned, II, 368, 412; IV, 24, 55. ]

Resûlullah Efendimizin bu sûreyi okuyup da sonrasında böyle buyurması, çoklukla öğünmenin, mal öğünmesi olduğuna işaret eder.

İşte bu rivâyetlerden dolayı tefsircilerin bir kısmı önceki rivâyetlere göre bu çoklukla öğünmeden maksat, adet çokluğuyla öğünme olduğunu kabul etmişler; bazı tefsirciler ise sonraki rivâyete göre mal çokluğu ile öğünme olduğuna kânî olmuşlardır.

حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ
2. “Ta boylayıncaya kadar kabirleri.”

الْمَقَابِر
Mekâbir, makbera kelimesinin çoğulu olup, kabirler demektir.

Ta boylayıncaya kadar kabirleri.” âyetine üç değişik mânâ verilmiştir:

Birincisi:

İlk zikrolunan nüzul sebebi rivâyetlerine göre: Tekâsür, çokluk davasıyla gurur ve iftihar sizleri öyle oyaladı, Allah’a itaat ve gazabından korunmak için yapılacak kârlı işlerinizden öyle alıkoydu ki, dirileri bitirdiniz de, hatta kabirlerdeki ölüleri saymaya, onlarla iftihar etmeye kadar gittiniz. Halbuki kabirleri ziyaret edenlerin çoklukla gururlanması, ölülerle övünüp sevinmesi değil, onlardan ibret alarak gafletten uyanması ve o kızgın ateşten kurtulmak için tartıda ağır basacak güzel amellere çalışmaları gerekir, demektir. Bu şekilde birinci rivâyete göre, kabirleri ziyaret, ölüleri saymakla övünmekten mecaz veya kinâye olmuş olur.

İkincisi:

Tekâsür, yani dünya hırsı, mal, evlat ve adet çokluğuyla övünme sevdası sizleri öyle gaflete düşürdü, eğledi, oyaladı ki, tâ ki ölmek sûretiyle kabirlere gömülmeye gittiniz. Veya ölüm anına kadar, yani canlarınız çıkıncaya kadar ömürlerinizi dünyayı kazanmak için sarfettiniz, boşuna eğlence ile geçirdiniz, âkıbetiniz, âhiretiniz için gayret ve amelde bulunmadınız. Sadece mal ve evlat çoğaltmayı düşündünüz. Nihayet ölüm haline geldiniz, ölmek, gömülmek üzere bulunuyorsunuz. Ey öyle olan gafiller! Sizler kendinizi kurtaramayacaksınız, Cehennem’i boylayacaksınız, demektir. Bu şekilde kabir ziyareti ölüm halinden veya ölümden ibaret olur.

Üçüncüsü:

Hz. Ali (radıyallahu anh) şöyle demiştir: “Biz, Tekâsür sûresi nâzil olana kadar kabir azabı hakkında şüphe eder dururduk.” (Tirmizî, Tefsîru Sûre 102, 2)

Demek ki حَتَّى زُرْتُمُ الْمَقَابِرَ “kabir azabını tadıncaya kadar” demektir. Yahut bu mânâya işaret etmekte ve bunun özellikle çok öğünmek kendilerini oyalamış olanlarla ilgisini göstermektedir.

Mevdudî’ye göre ise; “Yani siz hayatınızı dünya hırsı, mal, evlat ve adet çokluğuyla öğünme sevdası ile tüketiyorsunuz. Hatta son nefesinize kadar bu düşünceden kurtulamıyorsunuz.” demektir.

-Kabir Ziyareti-

Bu görüşlerden birincisinde zikredilen ölülerle övünmek için yapılan ziyâret, kötülenen bir ziyarettir. Fakat bundan bütün kabir ziyaretlerinin kötülendiği anlaşılmamalıdır. Zira, ölüleri rahmetle anma ve âhireti düşünmek için kabirleri ziyâret kötü değil, bilâkis sünnettir. Çünkü kınanan kabir ziyâreti, kişiyi âhiretten gaflete düşüren ziyârettir. Ama âhireti hatırlatmak için yapılan ziyâret elbette iyidir. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) Bâki’ Kabristanını ziyâret eder ve onlara:

اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ اَهْلَ الدِّيَارِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ وَ الْمُسْلِمِينَ
وَ إِنَّا إِنْ شَاءَ اللّٰهُ لَلاَحِقُونَ أَسْاَلُ اللّٰهَ لَنَا وَ لَكُمُ الْعَافِيَةَ

“Ey mü’minler ve Müslümanlar yurdunun sakinleri, size selâm olsun. Allah’ın dilemesiyle biz de size ulaşacağız. Bize ve size Allah’tan âfiyet dilerim.” (Müslim, Cenâiz 103-104; Ebû Dâvûd, Cenâiz 79; Nesâî, Cenâiz 103; İbn-i Mâce, Cenâiz 36, Zühd 36; Müsned, II, 300, 375, 408.) derdi.

Ayrıca şöyle buyurmuştur: “Ben daha önce sizi, kabirleri ziyâret etmekten menetmiştim. Artık kabirleri ziyaret ediniz, çünkü bu ziyâret size âhireti hatırlatır.” (Müslim, Cenâiz 106; Ebû Dâvûd, Cenâiz 77; İbn-i Mâce, Cenâiz 47.)

Bu âyetlerde, insanların mal ve evlât çoğaltmak için birbirleriyle yarışa girmeleri ve ölünceye kadar ömürlerini bu tutku ile geçirmeleri kınanmakta, bundan sonraki âyetlerde ise; yakında, kendilerine haber verilen âhiret sorumluluğunun gerçek olduğunu kesin olarak bilecekleri ve o gün, kendilerine verilmiş olan dünyâ nimetlerinin hesabının sorulacağı vurgulanmaktadır.

كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ
3. “Hayır (geçici dünya zevklerine bağlanmak doğru değil, sakının bundan) Hayır, bileceksiniz ileride”,

Bu bir tehdittir. Yani, ey insanlar! İş öyle değil, sakının! Öyle kabir ziyaretine varıncaya kadar çoklukla övünme ve gururlanma ile oyalanmayın, sonu kabre varan dünyada çok önemli olan görevi unutup da boş, gelip geçici şeylerle eğlenip oyalanmak, mal çokluğuyla gururlanmak aklı olanlara yakışmaz; gerçek, sandığınız gibi değil. İleride bileceksiniz. Ne büyük gaflette bulunduğunuzu, içinde bulunduğunuz halin sonu ne kadar kötü olduğunu, sonucunu gördüğünüz zaman anlayacaksınız.

ثُمَّ كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ
4. “Evet, evet! Bileceksiniz ileride.”

Bu, önceki tehdit ardından ikinci bir tehdittir. Maksat daha fazla korkutmaktır. Yani size ölüm geldiğinde ve onun sıkıntı ve dehşetini açıkça gördüğünüzde, mal ve varlıklarınızın çokluğu ile övünmenizin âkıbetini göreceksiniz.

İbn-i Abbâs şöyle der:
كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ

âyetinden maksat, “Kabirde size gelecek olan azabı göreceksiniz” demektir.

ثُمَّ كَلاَّ سَوْفَ تَعْلَمُونَ

âyetinden maksat ise, “Âhirette size gelecek olan azabı göreceksiniz” demektir.

كَلاَّ لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ
5. “Sakının bundan! Eğer kesin bir tarzda (ilme’l-yakîn) bilseydiniz…”

Yakîn, şeksiz ve tereddütsüz, kesin ilim mânasınadır. Bazı tefsir bilginlerine göre ise “el-yakîn” mevt (ölüm) mânâsına olarak ölümü bilmek, ölümü biliş, yahut ölüm ilmi, ölüm bilgisi ile ilerisini, sonuçtaki cezayı bilseniz, demek olur.

Bu mânâya göre insanların ölümü bilişleri üç mertebededir:

1. Her aklı olan insan, diğer insanların ölümünden inceleme ve kıyas yoluyla delil getirerek kendinin öleceğini de şüphesiz bilir ki bu ilme’l-yakîndir.

2. Ölüme çok yakınlaştığında melekleri açıkça görmesiyle ölümü bilir ki, bu da ayne’l-yakîndir.

3. Tam öldüğü andaki biliştir ki, o da hakka’l-yakîndir.

Bütün tefsirciler كَلاَّ لَوْ تَعْلَمُونَ عِلْمَ الْيَقِينِ “Eğer kesin bir tarzda (ilme’l-yakin) bilseydiniz…” âyetindeki “eğer” manasındaki لَوْ “lev”in cevabının hazfedilmiş olduğunda, yani zikredilmediğinde ittifak etmiş görünüyorlar. Burada cevap, korkutma gayesiyle söylenmemiştir. Böylece muhatap, aklına gelebilecek en büyük belayı takdir edebilir.

Ancak müfessirler cevabın takdirinde bir-iki vecih söylemişlerdir:

1. Eğer ilerisini kesin bir ilimle bilseydiniz, öyle yapmazdınız, mal çokluğu ile övünme sizi oyalamazdı.

2. Zihinler mümkün olabilen her şekli düşünsün diye kapalı bir şekilde korkutmayı en yüksek derecede büyütmek üzere haziftir ki, eğer ilerisini kesin bir ilimle bilseniz neler neler yapardınız; yani öyle çalışır, öyle işler yapardınız ki, şimdi onun içeriğini tarif mümkün değildir. Biliyorsunuz, fakat bilgisizlik ve gurur ile yanlış gidiyorsunuz, çoklukla övünmek ve gururlanmakla vakit geçiriyorsunuz, demek olur. Birçok ilim adamının tercihleri de bu ikinci vecihtir.

لَتَرَوُنَّ الْجَحِيمَ
6. “Siz Cehennem’i göreceksiniz.”

O Cehennem, önceki sûrede “hâviye” (çukur), nâr-ı hâmiye denilen kızgın ateştir. Bununla o tefsîr edilmiş, Cehennem ateşi demek olduğu da anlatılmıştır.

ثُمَّ لَتَرَوُنَّهَا عَيْنَ الْيَقِينِ
7. “Evet, evet onu mutlaka gözlerinizle göreceksiniz.”

Bu âyetlerde önce dünya tutkusunun bir yararı olmadığı tekitli cümlelerle vurgulandıktan sonra âhiret azâbı ve sorumluluğu, yine birbirini tekit eden âyetlerle vurgulanıyor.

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ
8. “Sonra o gün nimetlerden hesaba çekileceksiniz.”

Naîm, kendisiyle lezzet alınan her türlü nimeti kapsar. Hayat, sağlık, sıhhat ve âfiyet ve hatta içilen bir yudum tatlı ve soğuk su da buna dahildir.

Bu cümledeki ثُمَّ sümme (sonra) kelimesi, Cehennem’e koyduktan
sonra sorgulayacak anlamında değildir. Asıl anlamı, “Sonra bu haberi de size vermekteyiz ki, size bu nimet hakkında soru sorulacaktır.” şeklindedir. Bu sorunun ilahî adalet kurulduğunda sorulacağı anlaşılmaktadır.
Resûl-i Ekrem (sallallahu aleyhi ve sellem) hazretleri, rivâyet olunduğu üzere ashabıyla bir hurma yiyip, üzerine su içtiklerinde;

اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِي أَطْعَمَنَا وَ سَقَانَا وَ جَعَلَنَا مِنَ الْمُسْلِمِينَ
“Bizi doyuran, suya kandıran ve Müslümanlar olarak yaratan Allah’a hamdolsun.” diye hamdederek buna işaret buyurmuştur.

Tefsirciler bu sûrenin sonundaki bu hitabın gerek kâfir, gerek mü’min, gerek fâsık, gerek sâlih bütün insanlara ait bir hitap, naîm’in de her nimeti içeren nimetler cinsi olduğunu söylemişlerdir. Ve şüphe yok ki, nimet ne kadar çok olursa, sorumluluğu da o oranda büyük ve ağır olur.

İbn-i Abbâs’tan rivâyet edildiğine göre:

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) ve iki arkadaşı, Ebû Eyyûb el-Ensârî hazretleri’nin evine gittiler, evin hanımı: “Merhaba Allah’ın Nebisi ve yanındakiler!” dedi. Derken Ebû Eyyûb geldi bir hurma salkımı kesti, Allah Resûlü: Bunu bizim için niye kestin, meyvesinden toplasaydın ya!” buyurdu. “Ey Allah’ın Resûlü hem kuru hurmasından, hem tam olgunlaşmayanından, hem olgun tazesinden yemenizi arzu ettim.” dedi. Sonra bir oğlak kesti, yarısını kebap yaptı, yarısını suda pişirdi, Peygamberimizin huzuruna getirip koydu. Resûl-i Ekrem Efendimiz oğlaktan biraz aldı, onu bir yufkaya koydu: “Ey Ebâ Eyyûb! Bunu Fâtıma’ya götür, zira günlerden beri o böylesini tatmadı.” buyurdu. Ebû Eyyûb onu Fâtıma’ya (radıyallahu anhâ) götürdü. Ne zaman ki yediler ve doydular, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Ekmek, et, hurma, henüz olgunlaşmamış hurma, olgun taze hurma.” buyurdu ve mübarek gözleri yaşardı, “Nefsim kudret elinde olan Yüce Allah’a yemin ederim ki, işte bu sorulacağınız nimetlerdir.”, Yüce Allah;

ثُمَّ لَتُسْأَلُنَّ يَوْمَئِذٍ عَنِ النَّعِيمِ

Sonra o gün, size verilmiş olan her nimetten sorguya çekileceksiniz.” buyurdu. İşte bu, kıyâmet günü sorgulanacağınız nimetlerdir.” dedi. Bu, ashabına ağır geldi. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Böylesine rastladığınızda بِسْمِ اللّٰهِ “Allah’ın adıyla” deyin; doyduğunuz zaman da:

اَلْحَمْدُ لِلّهِ الَّذِى أَشْبَعَنَا وَ أَنْعَمَ عَلَيْنا وَ أفْضَلَ
“Hamdolsun Allah’a ki bizi doyurdu, nimetler verdi ve lütfuyla ihsan buyurdu.” deyiniz, çünkü bu ona yeterlidir.” [Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 615]

Kaynak:

Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları

Bu yazı 64 kez okundu