➖İmâm-ı Rabbânî Döneminde Hindistan
➖İmâm-ı Rabbânî’nin Hayatı
➖Gençlik Dönemi
➖Şeyhlik Dönemi
➖Hapsedilişi
➖Hayatının Son Dönemi ve vefatı
➖Çocukları ve Nesli
➖Halifeleri
➖İmâm-ı Rabbânî Hazretlerinin Sözlerinden Bir Demet
➖İmâm-ı Rabbânî Mektubatından ÜÇ Önemli Mektup
➖Risale-i Nûr Külliyatında “İmam Rabbânî”
***
“İMÂM-I RABBÂNÎ DÖNEMİNDE HİNDİSTAN”
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin (1624) yaşadığı dönem olan 16. yüzyılın sonu ile 17. yüzyılın başlarında Hindistan’da Bâbürlüler Devleti hüküm sürüyordu. Bu dönemde, Ekber Şah ve ardından Cihângîr padişahlık yapmıştı. Ülkede birçok imar ve kültür faaliyetleri sürüyordu. Ancak dinî ve içtimaî hayat çalkantı içindeydi. Müslümanlar ile Hindular arasındaki mücadeleler devam ederken, Ekber Şah -muhtemelen ülkedeki iktidarını güçlendirmek niyetiyle- Hindulara yakınlık göstermeye başladı.
Bununla da kalmayıp “Dîn-i İlâhî” adıyla YENİ BİR DİN ORTAYA attı. Bu gelişmelerden kaygılanan İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî sarsılmaya başlayan dinî esasları muhâfaza etmek ve İslâmiyet’i hurafelerden arındırmak için kültürel mücadeleye başladı. Yazdığı eserler ve mektuplarla Müslüman halkı ve idarecileri İslâmî kurallara bağlı olmaya çağırdı.
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, o dönemde Hin-distan’daki bazı eğitimsiz Müslümanların Hindu dinî merasimlerine katıldıklarını, birçok Müslüman kadının, Hinduların su çiçeği hastalığını iyileştirdiğine inandığı tanrıçaya dua ettiğini (sîtala) kaygıyla anlatmaktadır. [Ahmed Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Karaçi 1392/1972,III]
Ayrıca Müslümanların ibadette ve kıyafette bazı bidatlar icat ettiklerini, sûfî görünen cahiller ile dünyaya düşkün âlimlerin topluma zarar verdiğini belirtmektedir. [Ahmed Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, Karaçi,124]
✨Ahmed Sirhindî, o dönemde Hindistan’ın dinî ve sosyal hayatındaki çalkantıları İsbâtü’n-nübüvve adlı eserinde şöyle anlatır:
“Zamanımızın önde gelenlerinden birisi (Ekber Şah ve onun önde gelen bürokratlarından Ebu’l-Fazl Allâmî kastediliyor) âlimlerden birçoğunu, dîne ve peygamberlere bağlılıklarından dolayı, anlatılması uygun olmayacak şekilde cezalandırdı.Hattâ iş oraya vardı ki, meclisinde son peygamberin (sallallahu aleyhi ve sellem) ismini anmaktan kaçınır oldu. Onun güzel ismini (Muhammed) taşıyan kişilerin ismini değiştirdi. Mescidleri ve Müslüman kabirlerini tahrip etti. Kâfirle rin mabedlerine, merasim günlerine ve ibadetlerine ise saygı gösterdi…Onların hükümlerini kendi dillerinden (Sanskritçe) Farsça’ya tercüme ederek İslâm’ın izlerini silmek istedi.” [Ahmed Sirhindî, İsbâtü’n-nübüvve, Resâil-i Müceddidiyye]
Ahmed Sirhindî, bir mektubunda Hinduların Thânîser’de (Thanesar) bir mescidi ve türbeyi yıkıp yerine kendi mabedlerini inşa ettiklerini kaydetmektedir. Ayrıca onlar dinî merasimlerini rahatça icra ederken Müslümanların bundan mahrum olduğunu, meselâ Hindûların oruç gününde Müslümanların pazarda bir şey pişirip satmaması için gayret ettiklerini, ancak Müslümanların oruç zamanı olan Ramazan ayında Hinduların rahatça pazarda yiyecek pişirip sattıklarını anlattıktan sonra, bütün bunların Müslüman bir padişah (Cihângîr) döneminde yaşanmasının kendisini daha çok üzdüğünü de ifade etmektedir. [Ahmed Sirhindî, Mektûbât-ı İmâm-ı Rabbânî, II]
O dönemde Hindistan’da heterodoks mahiyette Zikrî Fırkası, Revşeniyye (Rûşenâiyye), Mehdevî Hereketi ve İran’daki Safevî hükümdârı Şah Abbâs Safevî’nin katliamından kaçarak Hindistan’a gelen birçok Noktaviyye mensubu bulunmakta idi. [S.Abul Hasan Ali Nadwî, Saviours of Islamic Spirit, Lucknow 1983, III] 16. yüzyılın başlarında Sadhu Nanak tarafından Hind kast anlayışına bir tepki olarak doğan Sih dini de etkinliğini arttırmaya başlamıştı.
Dinî hayatta yaşanan bu kargaşa döneminde Ekber Şah’ın ortaya attığı Dîn-i İlâhî (Tevhîd-i İlâhî) fikri zihinleri daha da bulandırdı. Bu yeni din tabanda geniş kitlelere ulaşamamış (Mensuplarının 19’u geçmediği söylenir) ve Ekber Şah’ın ölümüyle tarihe karışmış ise de, Müslümanları endişe ve üzüntüye sevk etmişti. Dîn-i İlâhî’ye göre, İslâm peygamberinin gelişinin üzerinden 1000 yıl geçmiş ve İslâmiyet tabiî ömrünü tamamlamıştı. Bu dinde Güneş’e tapılır, reenkarnasyona inanılır, domuz eti helâl sayılırdı. Ekber Şah, kendisine saygı secdesi yaptırır, Yogilere de özel bir ilgi gösterirdi.
O dönemde Hindistan’daki dinî hayatın bu yapısı İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’yi İslâmiyet’i hem destekleyip güçlü bir hâle getirme hem de hurafelerden arındırarak tekrar saf hâline çevirme ve yenileme (tecdîd, ıslâh, ihyâ) düşüncesine güçlü bir şekilde sevk etmiştir. Bu gayeyle Ahmed Sirhindî, o dönemin önde gelen bürokratlarına birçok mektup yazıp onları teşvik etmiş, ayrıca dostlarına yazdığı mektuplarla ve diğer eserleriyle çevresindeki insanları yönlendirmeye çalışmıştır.
Ekber Şah dönemi bürokratlarından dostu Şeyh Ferîd Buhârî’ye yazdığı şu cümleler, Sirhindî’nin duygularını özetlemektedir: “Hayırların en büyüğü, İslâm’ın güçlenip değer kazanmasına çalışmak, onun hükümlerinden her birini ihyâ etmeye gayret etmektir. Bilhassa İslâmî esasların yıkılmaya yüz tuttuğu böyle bir zamanda.” [Ahmed Sirhindî, Mektûbât , I ]
“İMÂM-I RABBÂNÎ’NİN HAYATI”
- ✨GENÇLİK DÖNEMİ
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî 26 Mayıs 1564 tarihinde Hindistan’ın Sirhind kasabasında doğdu. [Muhammed İhsân Müceddidî, Ravzatü’l-kayyûmiyye (Farsçadan Urducaya trc. ve nşr. İkbâl Ahmed Fârûkî), Lahor 1996, I]
Soyları ikinci halife Hz.Ömer el-Fârûk’a dayanan Kâbil asıllı bir aileye mensuptur. Bu sebeple İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye “Fârûkî” ve “Kâbilî” nisbeleri de izâfe edilmektedir.
- ✨Menkıbevî bir rivayete göre, İmâm-ı Rabbânî doğmadan önce babası Şeyh Abdülehad bir gece şöyle bir rüya görmüştü:
Dünyanın her tarafı karanlıklar içinde ; maymunlar, çakallar ve domuzlar insanları parçalıyor. Derken göğsünden bir nur fışkırdığını gördü. Nurun içinden bir taht ortaya çıktı. Bu tahtın üzerine büyük bir zât oturmuştu, onun karşısında zalimler ve dinsizler perişan oluyordu.
İmâm-ı Rabbânî’nin babası bu rüyayı o dönemin büyük mutasavvıflarından Şeyh Kemâl’e anlattı. Şeyh Kemâl bu rüyayı şu sözlerle yorumladı: “Yakında senin bir çocuğun doğacak, o bütün bid‘at ve hurâfeleri ortadan kaldıracaktır.”
İmâm-ı Rabbânî’nin annesinden şöyle rivayet edilmiştir: Oğlum Ahmed’in doğumu esnasında bana baygınlık geldi. O esnada birçok evliyanın manen evime toplanmış olduğunu gördüm. Hâtiften şöyle bir ses geldi: “Allah Teâlâ oğlun Ahmed’i üstün vasıflarla yetiştirecek, kendi özel rahmetine mazhar kılacaktır.”
İmâm-ı Rabbânî’nin babası Şeyh Abdülehad Çiştiyye ve Kâdiriyye tarikatlarından icazetli bir şeyh ve âlim idi. Bu icâzetlerini Abdülkuddûs Gengûhî’nin (ö.1537) oğlu ve halifesi Şeyh Rükneddîn’den (ö 1575) almıştı. [Şeyh Abdülehad’ın Çiştiyye ve Kâdiriyye silsileleri için Bkz. Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-kuds (nşr. Mahbûb İlâhî), Lahor 1971, II]
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî ilk eğitimine Sirhind’de, babasının yanında başladı. Hâfızlık yaptı ve babasından bazı dersler gördü. Sonra eğitimini geliştirmek için Siyâlkût’a (Sialkot) gitti.
Mevlânâ Kemâl Keşmîrî’den (ö.1608) ma‘kûlât (aklî ilimler; mantık, felsefe), Mevlânâ Ya‘kûb Sarfî Keşmîrî’den (ö.1595) de hadis okudu.
On yedi yaşına geldiğinde (1581) zâhirî ilimleri tamamlamış olarak babasının yanına döndü ve ders vermeye başladı. Bu arada Kâdî Behlûl Bedahşânî’den tefsir ve hadis okutma icâzeti aldı. [Muhammed Hâşim Kişmî, Berekât-ı Ahmediyye (Zübdetü’l-makâmât), Kânpûr 1307/1889, s. 128; Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-kuds, II]
İmâm-ı Rabbânî, ilimle meşgul olduğu gençlik döneminde, yaklaşık 18 veya 20 yaşlarında iken Bâbürlülerin başkenti olan Agra’ya gitti. Orada Ekber Şah’ın veziri Ebu’l-Fazl Allâmî’nin (ö.1602) meclislerinde bulundu ve bir defasında onunla tartıştı. Tartışmanın sebebi, Ebu’l-Fazl’ın filozofları çok övmesi idi. İmâm-ı Rabbânî ise, İmâm-ı Gazâlî’nin el-Munkızü mine’d-dalâl isimli eserinden naklen, filozofların ilimlerinin önceki peygamberlerin kitap ve sözlerinden aşırma olduğunu söyleyip vezire itiraz etti. Esasen bu tartışmanın arka plânında, Ebu’l-Fazl’ın peygamberlik müessesesinin önemi hakkındaki şüpheleri yatıyordu. Bunun üzerine İmâm-ı Rabbânî İsbâtü’n-nübüvve adlı eserini kaleme aldı ve peygamberliğin önemi ve gerekliliğini aklî-naklî delillerle göstermeye çalıştı. Agra’da bulunduğu dönemde Ebu’l-Fazl’ın ağabeyi Ebu’l-Feyz Feyzî’ye (ö.1595) Sevâtı‘u’l-ilhâm isimli ve noktasız harflerden oluşan tefsirinin müsveddelerinin yazımında da yardımcı oldu.
- ✨İmâm-ı Rabbânî bu dönemde ayrıca Risâle-i Redd-i Şî‘a isimli eserini kaleme aldı. Bunu yazmasının sebebi şuydu:
O dönemde Meşhed’in Şiî âlimlerinden Muhammed b. Fahreddîn Rüstemdârî bir risale yazarak İslâm’ın ilk üç halifesi, Hz.Âişe ve diğer bazı sahâbîler hakkında aşağılayıcı sözler sarf etmişti. Rüstemdârî’nin bu eserinin bir kopyası bir süre sonra Agra’ya ulaştı. İmâm-ı Rabbânî bu risaleyi görünce oradaki görüşleri reddetmek için Risâle-i Redd-i Şî‘a isimli eserini kaleme aldı. [Ahmed Sirhindî,Te’yîd-i Ehl-i Sünnet (Risâle-i Redd-i Şî‘a), [nşr. Gulâm Mustafa Han], İstanbul 1994]. O dönemde muhtemelen 26 yaşında ya da biraz daha büyük idi.
İmâm-ı Rabbânî’nin ilk eserlerinden İsbâtü’n-nübüvve, doğrudan dönemin önemli bir devlet adamını eleştiriyordu. Risâle-i Redd-i Şî‘a da Hindistan’da ve SARAY ÇEVRESİNDE ŞİİLERİN ETKİN OLDUĞU BİR DÖNEMDE CESARETLE YAZILABİLMİŞTİ. Bu durum, İmâm-ı Rabbânî’nin karakterini ve cesaretini göstermesi bakımından önemlidir.
Bir süre sonra babası Şeyh Abdülehad, İmâm-ı Rabbânî’yi ziyaret etmek için Agra şehrine geldi ve oğluna Sirhind’e dönmeyi teklif etti. Babası başkentte oğlunun girdiği tartışma ortamının ona zarar vereceğini düşünmüş ve oğlunu bu ortamdan uzaklaştırmak istemiş olmalıdır. Bu ziyaretin ardından İmâm-ı Rabbânî, babasıyla beraber memleketi olan Sirhind kasabasına döndü. Yolda Thânîser’e geldiklerinde, o şehrin önde gelenlerinden Şeyh Sultan’ı ziyaret ettiler. Bu ziyarette Şeyh Sultan, kızını İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’ye nikâhladı.
Rivayete göre, Şeyh Sultan rüyasında Peygamber Efendimiz’i (sav) görmüş, Hz. Peygamber ona: “Kızını Şeyh Ahmed ile evlendir.” diye emretmişti. Uykudan uyanan Şeyh Sultan “Bu Şeyh Ahmed acaba kimdir?” diye merak ediyordu. O dönemde İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’yi görünce rüyada işaret edilen zâtın o olduğunu anladı ve kızını onunla evlendirdi. Bu evliliğin tarihi tam olarak bilinmiyorsa da, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin ilk oğlu Muhammed Sâdık (1591-92) senesinde doğduğuna göre, evliliği bu tarihten bir süre önce olmalıdır.
İmâm-ı Rabbânî evli olarak memleketine döndükten sonra babasına intisap ederek Çiştiyye ve Kâdiriyye tarikatlarına girmiş oldu. Babasının sohbetine devam etti ve kendisini tasavvufî ve ilmî eğitime verdi. (1597) senesinde Sirhindî’nin ikinci oğlu Muhammed Said dünyâya geldi. Babası Abdülehad, (1599) senesindeki vefatına yakın İmâm-ı Rabbânî’ye hilafet yani halkı irşâd etme yetkisi verdi. O artık babasının yerine geçmiş olan bir Çiştî-Kâdirî şeyhi idi. Aynı yıl (1599) üçüncü oğlu Muhammed Ma‘sûm dünyaya geldi. İmâm-ı Rabbânî’nin, Risâle-i Tehlîliyye isimli eserini de bu yıl içinde kaleme aldığı söylenmektedir.
Babasının vefatından sonra 1008 senesinin Rabî‘u’l-âhir ayında (Ekim 1599) İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî hacca gitmek için Sirhind’den yola çıktı. Bu dönemde 37 yaşında idi. Delhi’ye geldiğinde dostu Mevlânâ Hasan Keşmîrî’nin tavsiyesi ile Delhi’nin Fîrûzâbâd mahallesinde irşâd ile meşgul olan Nakşbendî şeyhi Muhammed Bâkî Billâh’ı ziyaret etti.
İmâm-ı Rabbânî, vefat eden babasının Nakşbendiyye’den övgüyle bahsettiğini biliyor ve bu tarikata gıyaben ilgi gösteriyordu. Bâkî Billah İmâm-ı Rabbânî’yi görünce ondaki yüksek kâbiliyeti sezdi ve âdeti olmadığı halde, kendisine intisap edip bir süre tekkesinde ve sohbetinde kalmasını rica etti. İmâm-ı Rabbânî bu teklifi kabul etti ve Nakşbendiyye’ye intisâbı başlamış oldu.
İmâm-ı Rabbânî Bâkî Billah’ın yanında iki buçuk-üç ay kadar kaldı. O dönemde yaşadığı manevî hâlleri ve tasavvufî mertebeleri bazı mektuplarında anlatmıştır. Hac zamanı geçtiği için memleketi Sirhind’e dönen İmâm-ı Rabbânî bu dönemde şeyhi ile mektuplaştı ve yaşadığı manevî hâlleri ona bildirdi. Bir süre sonra tekrar Bâkî Billah’ı ziyaret eden İmâm-ı Rabbânî bu ikinci ziyarette irşâd icâzeti (hilâfet) aldı. Bu ikinci ziyaretin, 1009 senesinin Ramazan ve Zi’l-ka‘de ayları arasında iki ay kadar sürdüğü söylenir. Tekrar Sirhind’e dönen İmâm-ı Rabbânî, orada Nakşbendiyye usûlüyle halkı irşâda başladı.
✨ŞEYHLİK DÖNEMİ:
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, babasının vefat ettiği (1599) senesinde Kâdiriyye ve Çiştiyye şeyhi olarak irşâda başlamış ise de, iki sene sonra (1601) senesinde Bâkî Billâh’tan Nakşbendiyye icâzeti alınca diğer tarikatların icazetini teberrük olarak algıladı ve kendisini Nakşbendî şeyhi olarak tanımladı. Bu sebeple, onun asıl şeyhlik dönemi bu tarihten sonra başlamış oldu. Bu dönemde kendisini manen eksik hissedip inzivaya çekilmeyi düşündüyse de, zamanla manevî hâlleri ilerledi ve mürîdlerin ısrarlı talepleri üzerine irşada devam etti. [Ahmed Sirhindî, Mektûbât, I,38]
Ravzatü’l-kayyûmiyye isimli eserde nakledildiğine göre, İmâm-ı Rabbânî’ye, (8 Eylül 1601) tarihinde manen müceddidlik cübbesi giydirilmiştir. Rivayete göre mânâ âleminde Hz. Peygamber (sav), diğer peygamberler ve veliler bir sabah İmâm-ı Rabbânî’nin evine gelmişler ve Hz. Peygamber (sav) nur gibi parlayan bir hil‘ati (cübbeyi) İmâm-ı Rabbânî’ye giydirerek: “Bu tecdîd-i elf-i sânî (yani hicrî ikinci bin yılı yenileme) hil‘atidir. Biz seni kendimize vekil tayin ettik. Bundan böyle bütün dinî ve dünyevî işlerin yürütülmesini sana havâle ettik.” buyurmuştur.
İmâm-ı Rabbânî, Bâkî Billah’ı üç kere ziyaret etmiştir. Birinci ziyaretinde ona intisap etmiş ve bir süre yanında tasavvufî eğitim görmüş, ikinci ziyareti esnasında hilafet almıştır. Üçüncü ziyaretinde ise şeyhi kendisini yolda karşılamış, çok iltifat etmiş ve mürîdlerinden çoğunun eğitimini ona havale etmiştir. Bu dönemde Bâkî Billah’ın biraz zayıf ve hasta olduğu ve bu ziyaretten kısa bir süre sonra vefat ettiği bilindiğine göre, üçüncü ziyaret (1603) senesinde olmalıdır.
İmâm-ı Rabbânî bu son ziyaretten sonra Sirhind’e dönüp birkaç gün kaldı ve oradan Lahor’a gitti. Lahor’da tasavvufî sohbetler yaparken şeyhi Bâkî Billah’ın vefat ettiğini öğrendi (25 Cumâde’l-âhir 1012/ 30 Kasım 1603) ve taziye için Delhi’ye geldi. Bir süre Delhi’de irşad ile meşgul oldu. Ancak mürîdler arasında bazı huzursuzluk ve dedikodular çıkınca oradan ayrılıp Sirhind’e döndü ve irşada burada devam etti. [Kişmî, Mektûbât, I , s. 157-159.]
Bir süre sonra ortadan kalktığı belirtilen bu huzursuzluğun sebebi, muhtemelen Bâkî Billah’ın halifeleri arasındaki YETKİ DAĞILIMI PROBLEMİDİR. Zîrâ Bâkî Billah’ın önde gelen mürîdlerinden Şeyh Tâceddîn ve Şeyh İlahdâd, İmâm-ı Rabbânî’yi mutlak halife olarak kabul etmeyip kendileri de mürîd eğitmeye başlamışlardı. Bâkî Billah’ın vefatından sonra Şeyh İlahdâd onun halifesi sıfatıyla Delhi’de irşâda başlayınca İmâm-ı Rabbânî onun irşâda yetkili bir halife olmadığını belirterek bu duruma karşı çıktı. Ancak Bâkî Billah’ın önde gelen mürîdlerinden Hüsâmeddîn Ahmed Şeyh İlahdâd’ı destekledi ve postnişîn olarak kabul etti. [Ahmed Sirhindî, Mektûbât, I]
Böylece Bâkî Billah’tan sonra biri Sirhind, diğeri Delhi’de iki ayrı Nakşbendî kolu ortaya çıkmış oldu. Delhi kolu pek etkin ve yaygın olamamış ise de, Bâkî Billah vefat ettiğinde küçük yaşta olan çocukları bu tekkede büyümüş ve sonraları semâ ve raksa (mûsikî eşliğinde zikre) meyilli oldukları gerekçesiyle İmâm-ı Rabbânî tarafından eleştirilmişlerdir. [Ahmed Sirhindî, ae]. Bâkî Billah’ın vefatından sonra irşâd hayatına Sirhind’de devam eden İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî mürîdlerine, dostlarına ve devlet adamlarına mektuplar yazdı.
Mürîdlerine yazdığı mektuplarda tasavvufî eğitim (seyr u sülûk) ve tasavvufî düşüncenin ince meselelerini ele alıyor, devlet adamlarına yazdığı mektuplarda ise daha ziyade İslâmî kurallara ve Ehl-i Sünnet mezhebine bağlılık gibi genel konulara temas ediyordu.
Bu dönemde Ekber Şâh, Müslüman olmayanlara devlet idaresinde önemli vazifeler vermiş, bazı Hindû kadınlarını haremine almıştı. Yakınında bulunan insanların tesir ve teşvikiyle İSLÂM ile HİNDÛİZM’i BİRLEŞTİRMEK GÖRÜNTÜSÜ altında Dîn-i İlâhî adında YENİ BİR DİN ÎCAT etmişti. Bazı yerlerde Müslüman mabedleri yıkılıp yerine Hindû mabedleri yapılıyordu. Padişah kendisine saygı için secde edilmesini de emrediyordu. Hindûlar için bu durum sorun teşkil etmiyordu. Ancak, ilkeli Müslümanlar için durum oldukça zordu. Bu dönemde padişahın gözüne girmek isteyen bazı İslâm âlimleri de ibadet değil, selâmlama niyetiyle padişaha secde yapılabileceğine dair fetva veriyorlardı.
Rivayete göre bu ortamda İmâm-ı Rabbânî başkent Agra’ya gidip padişahın bazı yakınlarıyla görüştü. “Padişah, Allah Teâlâ’ya ve Resûlü’ne asi olmuştur. Ona hatırlatın ki padişahlığı ve iktidarı dağılacaktır. Tevbe etsin, Allah ve Resûlü’nün yolunu tutsun.” dedi.
Devletin önde gelen bürokratlarından Hân-ı Hânân Abdürrahîm ve Hân-ı A‘zam Mîrzâ Azîz gibi kişiler İmâm-ı Rabbânî’ye çok saygı gösteriyorlardı. Bunlar padişahı doğru yola getirmek için ne kadar çaba sarf ettiyseler de, padişah kendi îcat ettiği dinin sarhoşluğu içindeydi ve nasihatlere itibar etmedi. Derken padişahın müneccimleri ona iktidarının yakında yok olacağını bildirdiler. Bu duruma üzülen padişah, o dönemde bir de dehşetli rüya gördü. Bunun üzerine; “İsteyen Müslümanlığa sarılır, isteyen Dîn-i İlâhî’ye bağlanır. Zorlama ve mecbur tutmak yoktur.” diye bir ferman çıkardı. Bir festival münasebetiyle çadırlar kurdurdu.
Dîn-i İlâhî’ye inananların çadırlarını güzel kumaşlar ve yiyeceklerle doldurdu.
Müslüman çadırlarında ise fakirlik alâmetleri görülüyordu.
İmâm-ı Rabbânî bağlılarıyla birlikte Müslüman çadırlarına gelip yerleşti. Eline bir parça toprak (kerpiç) alıp Dîn-i İlâhî mensuplarının çadırlarına doğru attı. Bunun üzerine şiddetli bir rüzgâr çıktı. Ekber Şâh ve takipçileri çok zor anlar yaşarken Müslümanlar hiç sıkıntı çekmedi. Bu olaydan sonra bazı bürokrat ve komutanlar İmâm-ı Rabbânî’ye mürîd oldular. [Muhammed İhsân Müceddidî, Ravzatü’l-kayyûmiyye, I, 221-227; Muhammed Halîm Şarkpûrî, İmam Rabbânî (trc. Ali Genceli), Konya 1978]
(1605) senesinde Ekber Şah vefat etti ve oğlu Cihângîr (1605-1627) tahta geçti. İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî bu duruma çok sevindi. Çünkü Cihângîr’in, babasının aksine İslâmiyet’e bağlı bir kişi olduğunu düşünüyordu. Cihangir’in tahta geçtiği dönemde yazdığı bir mektupta ondan “İslâm padişahı” diye bahsetmişti. [Sirhindî, Mektûbât, I]. Bu dönemde Cihângîr’in oğullarından Hüsrev babasına isyan edip Sihlerden yardım almıştı. Ancak yapılan savaşta mağlup oldu. Destekçisi Sih lider Guru Taran Arcun da öldürüldü. İmâm-ı Rabbânî bu olaya sevindiğini bir mektubunda ifade etmiştir. [Ahmed Sirhindî, Mektûbât,I]
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin parçalar hâlinde kaleme almış olduğu bazı tasavvufî müsvedde yazıları, 1019 senesi Ramazan’ında (1610) mürîdi Muhammed Sıddîk Bedahşî Kişmî tarafından derlenmek sûretiyle Mebde’ ve Me‘âd isimli eser vücuda geldi.
1021’de (1613) oğlu Muhammed Ma‘sûm’u, Anadolu’dan Hindistan’a göç etmiş bir Türk olan mürîdi Safer Ahmed Rûmî’nin kızı ile evlendirdi.
(1616) senesinde, o zamana kadar yazdığı mektupların sayısı 313’e ulaşınca bu mektuplar mürîdlerinden Yâr Muhammed Cedîd Bedahşî Tâlekânî tarafından derlendi ve Mektûbât’ın birinci cildi meydana geldi.
Bu yıllarda (h. 1024 veya 1025’te) Sirhind kasabasında ortaya çıkan tâûn (bulaşıcı hastalık, vebâ) yüzünden İmâm-ı Rabbânî’nin üç oğlu ve bir kızı vefat etti. Bunların isimleri Muhammed Sâdık, Muhammed Ferruh, Muhammed Îsâ ve Ümmü Külsûm idi.
1025-1028 yılları arasında yazdığı 99 mektup, mürîdi Abdülhay Hisârî tarafından (1619) yılında toplanarak Mektûbât’ın ikinci cildi oluşturuldu. İmâm-ı Rabbânî, o dönemde (şemsî takvim hesâbıyla) 55 yaşında idi.
✨HAPSEDİLİŞİ
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî,(1619) senesinde başkent Agra’ya, Bâbür padişahı Cihângîr’in yanına çağrıldı. Cihângîr onu sorguya çekti ve Govâliyâr Kalesi’nde hapsedilmesini emretti. Bu hapis olayının sebebi hakkında kaynaklarda farklı rivayetler bulunmaktadır.
✨Padişah Cihângîr, Tûzuk-i Cihângîrî isimli eserinde Ahmed Sirhindî isminde bir adamın BİRÇOK ŞEHRE ve ÜLKEYE “HALİFE” ADIYLA MÜRÎDLER GÖNDERDİĞİNİ, mürîdlerine insanı küfre götürecek saçmalıklar ihtiva eden mektuplar yazdığını, bu mektuplardan birinde ilk halife Hz. Ebû Bekr’in makamına ulaşıp geçtiğini iddia ettiği için onu Govâliyâr Kalesi’nde hapsettirdiğini söylemektedir. [Jahangir,The Tûzuk-i Jahângîrî or Memoirs of Jahângîr (trc. Alexander Rogers; ed. Henry Beveridge), New Delhi 1978, II]
✨Cihângîr, bu eserinde İmâm-ı Rabbânînin Mektûbât’ın-dan birinci cildin 11.mektubunda yer alan bazı cümlelerini hapsin sebebi olarak ön plana çıkarmakta, ancak onun “her şehre ve ülkeye halife adıyla mürîdler gönderdiğini” söyleyerek MÜRÎDLERİNİN ÇOKLUĞUNDAN RAHATSIZLIK DUYDUĞUNU da ima etmektedir.
Adı geçen mektup İmâm-ı Rabbânî’nin şeyhi Bâkî Billah’a yazdığı bir mektup olduğu için Bâkî Billah’ın vefat tarihi olan (1603) senesinden önce yazılmıştır. Bu hapis olayı ise (1619) senesinde vukû bulmuştur. Bir kişinin, en az 16 sene önce yazdığı bir mektuptan dolayı cezalandırılması uzak bir ihtimaldir.
Ayrıca İmâm-ı Rabbânî Hz. Ebû Bekir’in makamına “ulaşıp yerleştiğini” değil, manevî yolculuğu esnasında onun makamını da “gördüğünü” ifade etmektedir.
İmâm-ı Rabbânî’ye göre sûfî manevî yolculuğunda farklı makamları görebilir, oralarda seyir yapabilir, ancak tekrar kendi makamına iner. Bunu daha iyi açıklayabilmek için İmâm-ı Rabbânî padişaha şöyle bir örnek vermişti: “Meselâ siz bir çavuşu (ya da eri) bir hizmet için yanınıza çağırırsınız. O da birçok rütbeli askerlerin ve komutanların yanından geçerek sizin yanınıza gelir. Sonra tekrar geri dönüp kendi yerinde durur. Bu durum, çavuşun rütbesinin, komutanın rütbesinden üstün olduğu anlamına gelmez.” [Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-kuds,II]
- ✨İmâm-ı Rabbânî’nin önde gelen mürîdlerinden Bedreddîn Sirhindî (ö.1644’ten sonra) Hazarâtü’l-kuds isimli eserinde hapis olayını şöyle anlatır:
Cihângîr, İmâm-ı Rabbânî’yi bir mektubunda yer alan Hz. Ebû Bekr’in makamına ulaştığı şeklindeki ifadelerinden dolayı sorguladı. İmâm-ı Rabbânî mâkul cevaplar verip açıklama yapınca padişah da onu cezalandırmaktan vazgeçti. Ancak o esnada padişahın yanındaki birisi İmâm-ı Rabbânî’nin KİBİRLİ OLDUĞUNU ve BU SEBEPLE padişahın HUZURUNA GİRDİĞİNDE SAYGI SECDESİ YAPMADIĞINI söyledi. Padişah bu sözler üzerine öfkelenip İmâm-ı Rabbânî’yi hapsettirdi. Bu olaydan önce Cihângîr’in oğlu Şâhcihân (Hürrem), bazı fıkıh kitapları ile birlikte Efdal Hân ve Hâce Abdurrahmân Müftî’yi İmâm-ı Rabbânî’ye göndermiş ve padişaha “saygı” secdesi yapmanın caiz olduğunu, bunu yaparsa padişahtan bir zarar gelmeyeceğini söylemişti. İmâm-ı Rabbânî ise bunun RUHSAT olduğunu, AZÎMETİN ise Allah’tan başkasına secde etmemek olduğunu bildirmişti. [Bedreddîn Sirhindî, Hazarâtü’l-kuds, II]
Bedreddîn Sirhindî’nin bu rivayetinden, hapsin iki sebebi olduğu görülmektedir. Birincisi İmâm-ı Rabbânî’nin mektubundaki Hz. Ebû Bekr’in makamına ulaşma ile ilgili cümleleri; ikincisi ise padişaha saygı secdesi yapmaması ve bu konunun bazı bürokratlar tarafından şikâyet mevzuu yapılması. Ancak bunlar, muhtemelen Sirhindî’nin hapsedilmesinin gerçek sebepleri değil, sorgulama esnasında öne sürülmüş BAHANELERDİR.
✨Muhammed Emîn Bedahşî’nin (ö.1691’den sonra) Menâkıbu’l-hazarât isimli eserinde hapsin sebebi ile ilgili verdiği bilgiler, konunun başka bir yönüne (belki de gerçek yüzüne) ışık tuttuğu için oldukça önemlidir. Bu esere göre, Cihângîr, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’yi söz konusu mektubundaki ifadelerinden dolayı sorgulamış, İmâm-ı Rabbânî’nin makul açıklamaları üzerine cezâ vermekten vazgeçmişti. O sırada padişahın yanındaki bazı kişiler: “Bu şeyh size selâmlama secdesi yapmadı, ordu içinde de çok mürîdleri var. Yakında bu kalabalık mürîdleriyle bir fitne çıkarabilir ve mülkünüze zarar verebilir.” ; “Şeyh Ahmed’in ASKER İÇİNDE O KADAR ÇOK MÜRÎDİ VAR Kİ, EĞER İSTERSE PADİŞAHLIK İDDİASINDA BULUNABİLİR ” dediler. [Muhammed Emîn Bedahşî, Menâkıbu’l-hazarât, İslâmâbâd, Gencbahş Ktp., nr.12522, vr. 39a, 40b.] Bu esere göre, o dönemde PADİŞAHIN VEZİRİ ve HİZMETÇİLERİ ÇOĞUNLUKLA ŞİÎ İDİ. [Bedahşî, Menâkıbu’l-hazarât, İslâmâbâd, Gencbahş Ktp, nr.12522, vr. 39b]
Ahmed Sirhindî’nin de ŞİA’yı ELEŞTİREN MEKTUPLARI ve MÜSTAKİL BİR RİSÂLESİ OLDUĞU İÇİN ona karşı öfke besliyorlardı. Padişahı,Ahmed Sirhindî aleyhine kışkırtanlar bu kişilerdi. Bedahşî’nin verdiği bu bilgilere göre, hapsin gerçek sebebi olarak, Sirhindî’nin özellikle ordu içindeki mürîdlerinin çoğalması üzerine padişah ve yakınlarının kaygılanması ile Şiî bürokratların Ahmed Sirhindî’ye karşı husûmeti gösterilmektedir.
Muhammed İhsân Müceddidî’nin (ö.1787’den sonra) Ravzatü’l-kayyûmiyye isimli eseri ile diğer bazı geç dönem eserlerde hapsin sebebi anlatılırken yukarıdaki ana fikir yakalanmış ve daha detaylı bilgi verilmiştir. Buna göre, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, halifesi Şeyh Bedî‘uddîn Sehârenpûrî’yi başkent Agra’ya irşâd için görevlendirmişti. Bedî‘ûddîn, padişahın ordusu içinde tebliğ ve irşâd ile meşgûl olup birçok mürîd edindi. Bunu haber alan Şiî vezir Âsaf Câh, padişahı Şeyh Bedî‘uddîn ve Ahmed Sirhindî aleyhinde yönlendirmeye çalıştı. Sirhindî’nin bu kalabalık mürîdleriyle saltanat iddiasında bulunabileceğini öne sürdü. Padişah da Şeyh Bedî‘uddîn’in sohbetine gidilmesini yasakladı, ayrıca Ahmed Sirhindî hakkında bilgi toplamak üzere casuslar yolladı. Bu casuslar Ahmed Sirhindî’nin, kendisini Hz. Ebû Bekr’den üstün gördüğünü bildirdiler. O dönemde Şeyh Bedî‘uddîn Agra’dan ayrılıp önce memleketine, sonra Sirhind’e geldi. Onun yokluğunu fırsat bilen bazı kişiler Agra’da dedikodu yapıp Şeyh Bedî‘uddîn’in Ahmed Sirhindî ile beraber İSYAN HAZIRLIĞI YAPMAK İÇİN SİRHİND’e GİTTİĞİNİ SÖYLEDİLER. Padişah da Ahmed Sirhindî’yi huzuruna çağırdı. Hz. Ebû Bekr’in makamına ulaştığı iddiasının doğru olup olmadığını sordu, saygı secdesi yapmasını istedi ve sonunda hapsedilmesine karar verdi. [Muhammed İhsân Müceddidî, Ravzatü’l-kayyûmiyye, I]
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî, hapsedildiği tarih olan (1619) senesinden kısa bir süre önce halifelerinden Mîr Muhammed Nu‘mân’a yazdığı bir mektupta Hindûların MÜSLÜMAN MABEDLERİNİ YIKMAYA BAŞLADIĞINI ve bu olayların MÜSLÜMAN BİR PADİŞAHIN DÖNEMİNDE vukû bulmasından üzüntü duyduğunu söyleyerek Cihângîr’i üstü kapalı eleştirmişti. [Ahmed Sirhindî, Mektûbât, II] Hapis olayının bu mektubun ardından gerçekleşmesi, sebeplerden birinin bu eleştiri olabileceğini de akla getirmektedir.
İmâm-ı Rabbânî Govâliyâr Kalesi’nde bir yıl hapis hayatı yaşadı. Bazı kaynaklarda iki yıl veya üç yıl hapiste kaldığı kaydedilmiş ise de bu doğru değildir. Bu bir yıl içinde hapisteki insanlara İslâmiyet’i öğretti, onları irşâd etti. Bazı gayr-i müslimlerin de Müslüman olmasına vesile oldu. [Bedahşî, Menâkıbu’l-hazarât, vr. 41a; Muhammed Murâd Kazânî Minzelevî, Tercümetü ahvâli’l-İmâmi’r-Rabbânî, Mu‘arrabu’l-Mektûbât (ed-Dürerü’l-meknûnâti’n-nefîse)]
YAŞADIĞI SIKINTILARIN MANEVÎ İLERLEYİŞİNE katkı sağlayacağını düşünüyordu. [Sirhindî, Mektûbât, III]. Ancak dışarıdaki mürîdleri huzursuzdu ve padişaha zarar vermek istiyorlardı. İmâm-ı Rabbânî ise, onlara mânî oldu ve: “Padişah’a kötülük etmek, bütün insanlara kötülük etmektir.” dedi. Mürîdlerinden biri sihirbazlardan öğrendiği bazı cümlelerle Ahmed Sirhindî’nin muhaliflerine büyü yapıp onları ortadan kaldırmak istedi; ancak İmâm-ı Rabbânî buna da mânî oldu. Bir sene sonra padişah verdiği cezadan pişman oldu ve İmâm-ı Rabbânî’nin hapisten çıkmasına izin verdi. [Bedahşî, Menâkıbu’l-hazarât, vr. 41a]
Ravzatü’l-kayyûmiyye’de Ahmed Sirhindî’nin hapsedilmesi üzerine bazı vali ve komutanların rahatsız oldukları, aralarında anlaşarak Kâbil valisi Mehâbet Hân’ı padişaha karşı isyana teşvik ettikleri, Mehâbet Hân’ın da padişahın ordusunu yenerek Cihângîr’i esir aldığı, ardından Ahmed Sirhindî’nin serbest bırakıldığı anlatılır. [Müceddidî, Ravzatü’l-kayyûmiyye, I]
Cihângîr, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’yi hapisten serbest bırakırken (1620) hediye olarak 1000 rupye para verdiğini ve onu evine dönmek ile ordugâhta kendisinin yakınlarında kalmak arasında serbest bıraktığını söyler. Cihângîr’e göre, Ahmed Sirhindî bu hapis cezasının kendisi için iyi bir ders olduğunu söylemiş ve padişahın yakınında kalmayı tercih etmiştir. [Jahangir, ae, II,161]
İmâm-ı Rabbânî, padişahın yakınında bulunmayı, onu İslâmî konulara teşvik etmek için iyi bir fırsat olarak düşünmüş ve bu yüzden ordugâhta kalmayı tercih etmiş olabilir. Nitekim bazı mektuplarında padişahın meclisine katıldığını ve dinî konularda sohbet ettiğini anlatır. [Sirhindî, Mektûbât, III] Ancak o dönemde mürîdlerine ve oğullarına yazdığı bazı mektuplarda kışlada zorla kaldığını, sabrettiğini, sultan tarafından bir engelleme olduğunu söyleyerek bir nevî yarı hapis hayatı yaşadığını ima etmektedir. [Sirhindî, ae, III]
“HAYATININ SON DÖNEMİ VE VEFATI”
İmâm-ı Rabbânî hapisten çıktığı hicrî 1029 senesinden 1033 senesine kadar dört sene padişahın yakınında ve ordusunda bulundu. Bu dönemde hem padişahla dinî sohbetler yaparak onun daha dindar bir insan olması için çalıştı hem de dostlarına mektup yazmaya devam etti.
İmâm-ı Rabbânî son zamanlarını münzevî bir şekilde geçirdi. Cuma namazı haricinde evinden çıkmıyordu. Vefatından birkaç ay önce nefes darlığı çekmeye başladı. 28 Safer 1034 (10 Aralık 1624) tarihinde vefat etti ve doğum yeri olan Hindistan’ın Sirhind kasabasında defnedildi [ Bedreddîn Sirhindî,Visâl-i Ahmedî (nşr.Gulâm Mustafa Hân),Karaçi]. Vefat ettiğinde şemsî takvim hesabıyla 60 yaşında idi.
İmâm-ı Rabbânî vefat ettiğinde geriye birkaç yetişkin çocuk, birçok halife, çok sayıda mektup ve birkaç risale bırakmıştır. Onun en önemli mirası ise, sonraki nesillere örnek olacak çileli ve ilkeli bir hayat hikâyesidir.
✍ÇOCUKLARI VE NESLİ
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî’nin nesli, çocukları vasıtasıyla devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Onun vefatından sonra hanımının on altı sene daha yaşadığı ve h. 1050 (1641) senesinde vefat ettiği nakledilir. Ahmed Sirhindî’nin yedi oğlu ve iki kızı dünyaya gelmiştir. [Bkz. Ahmed Ebu’l-Hayr Mekkî, Hediyye-i Ahmediyye, Kânpûr 1313]
Bunlardan dört oğlu ve bir kızı, o hayatta iken vefat etmiştir. Kendisi hayatta iken vefat edenlerin isimleri şunlardır: Muhammed Sâdık, Muhammed Ferruh, Muhammed Îsâ, Ümmü Külsûm ve Muhammed Eşref. Bunlardan ilk üçü (1615) veya (1616) senesindeki tâûn salgını esnasında vefat etmişlerdir. Sonuncusu olan Muhammed Eşref’in henüz süt çağında vefat ettiği bilinmekteyse de tarihi kaydedilmemiştir. Vefat eden bu çocuklar genelde küçük yaşta oldukları için onlardan sadece Muhammed Sâdık’ın nesli devam etmiştir.
İmâm-ı Rabbânî’nin vefatından sonra hayatta kalan ve nesilleri devam eden çocukları ise şunlardır: Muhammed Said, Muhammed Ma‘sûm, Muhammed Yahyâ ve Hadîce.Muhammed Said ve Muhammed Ma‘sûm İmâm-ı Rabbânî’nin hem oğulları hem de tasavvuf yolunda halifeleridir. Bu ikisi hakkında bir sonraki bölüm olan İmâm-ı Rabbânî’nin halifeleri kısmında bilgi verilecektir.
“HALİFELERİ”
İmâm-ı Rabbânî Ahmed Sirhindî halkı irşad için farklı ülkelere ve şehirlere birçok halife göndermişti. Bunların bir kısmı mutlak icâzet sahibi olup İmâm-ı Rabbânî’nin vefatından sonra müstakil olarak irşâd hizmetlerine devam etmiştir. Bazıları ise mukayyed icazet sahibi idi ve Sirhindî tarafından bir şehre ümmetin maslahatı (yararı) gereği tayin edilmişti. İmâm-ı Rabbânî bu ikinci grupta yer alan halifelerini kemâle erdiklerini zannetmemeleri konusunda uyarmıştır. [Sirhindî, Mektûbât, I, 341]
Ahmed Sirhindî’nin önde gelen halifelerinin uzunca bir listesi Umdetü’l-makâmât’ta kaydedilmiştir. [Kandehârî, Umdetü’l-makâmât, Kâbil 1397]. Müceddidîliğin yayılmasındaki tesiri sebebiyle bu halifelerden en önemlisi, Sirhindî’nin oğlu Muhammed Ma‘sûm’dur. Diğer oğlu Muhammed Said de halifelerdendir.
“İMÂM-I RABBÂNÎ’NİN KEŞİF VE KERAMETLERİ”
İmâm-ı Rabbânî’nin önde gelen mürîdlerinden Muhammed Hâşim Kişmî anlatıyor: Bir gün Kur’ân-ı Kerîm okurken “Gecenin bir kısmında uyanarak sana mahsûs bir nâfile olmak üzere namaz kıl. (Böylece) Rabbinin, seni övgüye değer bir makâma göndereceğini umabilirsin” (el-İsrâ, 17/79) âyet-i kerîmesine gelince, aklıma: “Teheccüd namazı kılmakla, şefaat makamı olan makâm-ı mahmûdun bereketinden nasip alınıyor mu?” diye geldi. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri’ne bunu soracağım, dedim. Bu niyetle huzurlarına geldim. Abdest alıyorlardı. Beni görünce hemen: “Teheccüd namazını çok kıymetli tut.” dediler. “Çoğu zaman kılıyorum.” dedim. Buyurdular ki: “Şefaat makamı olan makâm-ı mahmûddan nasip ve pay almak isteyenler teheccüd namazını hiç kaçırmasınlar.” Sonra aynı âyet-i kerîmeyi okudu.
- ✨İmâm-ı Rabbânî bir yolculuk esnasında bazı dostlarıyla birlikte bir kervansarayda konakladı. O esnada dostlarına:
“Bugün buraya bir belâ geleceğini ve herkese sirâyet edeceğini görüyorum. Arkadaşlarımız birbirlerine söylesinler. Herkes şu tesirli duaları okusun, tekrarlasın: ‘Bismillâhillezî lâ yedurru mea’smihî şey’ün fi’l-ardi ve lâ fi’s-semâ… Eûzü bi kelimâtillâhi’t-tâmmeti min şerri mâ halaka.’ Bu duayı kim okursa, Allah Teâlâ’nın yardımı ile kendisi ve malı korunur.” buyurdu. Bunu söyledikten sonra iki saat geçmeden kervansarayın bazı bölümlerinde yangın çıktı. Her ne kadar su döktüyseler de, birçok mal yanarak veya çalınarak zâyi oldu. İmâm-ı Rabbânî’nin dostlarından sadece Abdülmü’min Lâhûrî’nin malları yandı. Bu zât, sıkıntı ile İmâm-ı Rabbânî’nin huzuruna geldi. İmâm-ı Rabbânî ona: “Size hiç kimse okunması gereken duaları söylemedi mi?” diye sordu. O: “Hayır efendim.” diye cevap verdi. İmâm-ı Rabbânî, tavsiyesini herkese ulaştırmadıkları için dostlarına biraz darıldı.
✨Gönül ehli bir zât vardı, kalbini zikir öyle istila etmişti ki, yanında bulunanlar onun kalbinin “Allah, Allah” dediğini duyardı. Bu şahıs, kendi zamanındaki bazı şeyhlerden icâzet almıştı. İmâm-ı Rabbânî’den de icâzet almak niyetiyle yanına geldi. İmâm-ı Rabbânî onun hakkında: “Mübarek bir zât olduğu anlaşılıyor, ama bu hadde varan kalp zikrinin istilasından ve hakkıyla verilmemiş olan icâzetlerden dolayı oluşan düşüncesi, onun manevî ilerleme yolunu kesiyor. Onun ilâcı, bu hâlleri yok etmektir.” buyurdu. İki gün geçmeden o kalbe ait zikir kendisinden öylesine alındı ki, kendisini zorlasa bile zikredemedi. O şahıs bu duruma şaşırdı, ağlayıp feryat etmeye başladı. İmâm-ı Rabbânî bakışları ile onu birkaç gün içinde eritti, gururunu kökünden kazıdı. Sonra onu çağırıp manevî hâller ile süsledi ve: “Kalp hâlleri, kalbe ait ve kökleşmiş olmalıdır.” buyurdu.
Hindistan’da bir isyancı grup zuhur etmişti. O bölgenin komutanlarından biri isyancıların üzerine yürüyüp isyanı bastırmayı düşündü. Bu konuda kendisine yakın olan bir şeyhe istihâre yapmasını rica etti. O zât istihâre yaptıktan sonra: “Galip geleceksiniz, mutlaka gidiniz.” dedi. Komutan askerleriyle yola çıktıktan sonra o şeyh ihtiyaten İmâm-ı Rabbânî’ye bir mektup yazıp durumu anlattı ve bu konuda onun düşüncesini sordu. İmâm-ı Rabbânî cevâbî mektubunda: “Keşifte ve yorumda hata etmişsiniz. Bize göre tamamen aksi olacak ve komutan yenilecek.” diye yazdı. Fakat komutan çok uzaklaşmış olduğundan kendisine haber ulaştırılamadı. Üç dört gün sonra yenilmiş ve hezimete uğramış olarak döndüğü haberi geldi.
İMAM RABBANÎ HAZRETLERİNİN SÖZLERİNDEN BİR DEMET
1-) “İnsanlar kıyâmet günü ancak şerîattan sorumlu olacaklardır, tasavvuftan değil.” [Sirhindî, Mektûbât, I]
2-) “Bir Müslüman için üç şey gereklidir:
BİRİNCİSİ, itikadını Ehl-i Sünnet ve Cemâat mezhebine göre düzeltmelidir.
İKİNCİSİ, âlimlerin tarifi ve ictihadları doğrultusunda dinî görevlerini icra etmelidir.
ÜÇÜNCÜSÜ, meşâyıhın tarikatında manevî terbiyeye girmelidir. Bunlardan ilk ikisi İslâm’ın esasıyla ilgilidir ve şarttır. Üçüncüsü (tasavvuf yoluna girmek) ise kemâl ve manevî olgunluk ile ilgilidir.” [Sirhindî, Mektûbât I]
3-) “Şerîatın zâhirine ve Ehl-i Sünnet âlimlerinin sâbit görüşüne (icmâına) aykırı olan keşifler (manevî bilgi ve ilhamlar) kabul edilmeye lâyık değildirler.” [Ahmed Sirhindî, Mükâşefât-ı Ayniyye]
4-) [“Bir meselede âlimler ile sûfîler ihtilâf hâlinde olduğu zaman, iyice düşünülünce anlaşılacaktır ki, doğru ve haklı olan âlimlerdir… Nübüvvet kandilinden alınan ilim, velâyet mertebesinden alınan ilimden daha doğru ve daha sağlamdır.” [Sirhindî, Mektûbât, I]
5-) Ramazan ayının son on gününde itikâfa oturduk. Dostları (mürîdleri) toplayıp dedik ki: Peygamber Efendimiz’e uymaktan başka bir şeye niyet etmeyin. Bizim inzivâ ve halktan ayrılmamızdan ne çıkar. Peygamber’e bir tek uyma uğruna yüz tane dünyevî bağlantıya razı oluruz. Ama O’na uyma ve tâbi olma vesilesi olmadan bin tane inzivâ ve halktan uzaklaşmayı kabul etmeyiz. Şiir: Sevgilinin sarayında olan kişi, Bağ, bahçe ve lâlezâra bakmaz. Cenâb-ı Hak, bizi O’na (sallallahu aleyhi ve sellem) tam olarak tâbi olmakla rızıklandırsın.” [Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd]
6-) İmâm-ı Rabbânî’ye göre, zikrin gayesi, kalpten gafletin giderilmesidir. Ayrıca zikir, sadece belli virdleri okumak değildir. Dinî kurallara ve âdâbına riâyetle yapılan alışveriş de zikir sayılır.
✨İmâm-ı Rabbânî şöyle der:
“Ey oğlum! Fırsat ganîmettir. Sıhhat ve boş vakti de ganimet bilmelidir. Vakitlerimizi Cenâb-ı Hakk’ı zikretmekle geçirmeliyiz. Alışveriş de olsa, yüce şerîata (dinî kurallara) uygun olarak yapılan her şey zikir kabul edilir. Bütün hâl ve hareketlerimizde dinî hükümlere uymalıyız ki bunların hepsi zikir sayılsın. Zira zikir, gafleti yok etmektir.”,
“Bir kimse Allah Teâlâ’yı zikirle meşgul iken, bir âmâ ortaya çıksa ve ayağını önündeki çukura atmak üzere olsa, bunu gören kimsenin zikre devam etmesi mi, yoksa âmâyı tehlikeden kurtarması mı faziletlidir? Elbette ki, âmâyı kurtarmak zikirden daha üstündür. Zira Allah Teâlâ’nın ne ona ne de onun zikrine ihtiyacı vardır. Ancak âmânın ona ihtiyacı vardır ve onu bu durumda kurtarmak gereklidir. Hele bu kurtarma işi onun görevi ise, bu durumda onu kurtarmak zikrin kendisi olur… Allah Teâlâ’nın emirlerini yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak yolundaki her şey zikre dahildir. Şartlarına uyularak yapılan alışveriş de zikirdir… Ancak Allah Teâlâ’nın bizzat ismi ile yapılan zikir daha süratli tesir eder, O’nun sevgisini doğurur ve çabuk kavuşturur.” [Sirhindî, Mebde’ ve Me‘âd, II]
[İmâm-ı Rabbânî/Doç. Dr. Necdet Tosun Kaynak Yayınları, 2006/ adlı eserden özetlemiştir.]
İMAM RABBÂNİ MEKTUBATINDAN ÜÇ ÖNEMLİ MEKTUB
✨-74. MEKTUP-✨
Bu mektûb, Mirzâ Bedî’uz-zemâna “rahmetullahi aleyh” yazılmışdır. Fakîrleri sevmek ve onlara iyilik etmek ve islâmiyyete uymak lâzım olduğu bildirilmekdedir:
Şerefli mektûbunuz ve latîf yazılarınız geldi. Allahü teâlâya hamd olsun! Okuyunca, fakîrlere sevginiz ve bağlılığınız anlaşıldı. Çünki bu sevgi, se’âdetin sermâyesidir.
Onlar, Allahü teâlânın celîsleridir, hep Onunla birlikdedirler. [Çünki, Buhârî ve Müslimdeki hadîs-i şerîfde, (Beni zikr ederken onunla berâberim) buyuruldu.] (Onlarla birlikde olanlar şakî olmaz) buyuruldu. [Bu hadîs-i şerîf, (Buhârî) ve (Müslim) sahîhinde yazılıdır. Onları bulamayıp, kitâblarını okuyanlar da şakî olmaz.]
Resûlullahın “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem”, kâfirlere gâlib gelmesi ve işlerin kolaylaşması için, muhâcirlerin fakîrleri hurmetine düâ buyurduğu, [Taberânîde ve Ebû Nu’aym ve Hâfız-ı Münzirînin “rahmetullahi aleyhim ecma’în” (Tergîb) kitâbında] bildirilmekdedir.
Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm” muhâcirlerin fakîrlerinin şânlarını bildirmek için, (Saçları karışmış çok kimse vardır ki, kapılardan kovulurlar. Allahü teâlâya yemîn etseler, yemîn etdikleri şeyi elbette yaratıp verir) buyurdu.
Ey mes’ûd insan! Kıymetli mektûbunuzda, (Dünyâ ve âhıretin sâhibi…) yazmışsınız. Bu söz, ancak Allahü teâlâ için söylenir. Elinden hiçbirşey gelmiyen bir köle, nasıl olur da, herhangi bir bakımdan sâhibi ile ortaklığı arayabilir? Sâhib olmak yolunu tutabilir? Hele âhıretde. İster hakîkat olarak, isterse mecâz olarak düşünülsün, mâlik ve sâhib yalnız Allahü teâlâdır. Hak teâlâ, kıyâmet günü, (Bugün, mülk kim içindir?) buyurur.
Cevâb olarak yine kendisi, (Kahhâr, Gâlib olan bir Allah içindir) buyurur. O gün kullar için, korkudan sığınmakdan başka birşey yokdur. Pişmânlıkdan, şaşkınlıkdan başka birşey yapamazlar. Allahü teâlâ, o günün şiddetini, kulların sıkıntısının çokluğunu bildirmek için, Hac sûresinin birinci [1] âyetinde meâlen, (O günün zelzelesi çok büyük şeydir. O gün kadınlar memedeki çocuklarını unuturlar. Hâmile hâtûnlar çocuklarını düşürürler. İnsanlar serhoş olmuşlar sanılır. Onlar serhoş değildir. Fekat, Allahü teâlânın azâbı çok şiddetlidir) buyuruldu.
Fârisî iki beyt tercemesi:
Sorulur o gün işlerden, SÖZLERDEN,
Kalbi titrer Nebîlerin korkudan._
Enbiyânın şaşırdığı bir yerde,
Günâhlara özr bulmak nerede?
Nasîhatların başı şudur ki, islâmiyyetin sâhibine “aleyhissalâtü vesselâmü vettehıyye” uymak lâzımdır. Resûlullaha uymıyanlar, âhıretde azâbdan kurtulamaz. Bundan sonra, dünyânın süslerine düşkün olmamak, varlığına ve yokluğuna aldırış etmemek lâzımdır. Çünki, Allahü teâlâ dünyâyı sevmez, ona kıymet vermez. Bunun için, kulun dünyâlığı olmakdansa, olmaması dahâ iyidir. Dünyânın kimseye fâide vermediğini ve elden çabuk çıkdığını herkes bilmekde, hattâ görmekdedir. Dünyânın malına, mevkı’ine düşkün olanların, bunlara kavuşmak için uğraşıp da, ânsızın hepsini bırakıp gidenlerin hâlini görerek ibret alınız! Allahü teâlâ, bizi ve sizi, Peygamberlerin en üstününe “aleyhi ve alâ âlihissalâtü vesselâm” uymakla şereflendirsin! Âmîn.
✨-75. MEKTUP-✨
Bu mektûb, yine Mirzâ Bedî’uz-zemâna “rahmetullahi aleyh” yazılmışdır. Mahlûkların en üstününe uymağı, önce i’tikâdı düzeltmeği, sonra fıkh bilgilerini öğrenmeği bildirmekdedir: Allahü teâlâ, size selâmet ve âfiyet versin! Dünyâ ve âhıret se’âdetlerine kavuşmak için, dünyâ ve âhıretin efendisine “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vetteslîmâtü etemmühâ ve ekmelühâ” uymak lâzımdır. Ona uymak için, Ehl-i sünnet âlimlerinin bildirdiklerine uygun olarak, önce i’tikâdı düzeltmek lâzımdır.
Bundan sonra, o büyüklerin Kur’ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden anlayıp bildirdikleri halâl, harâm, farz, vâcib, sünnet, mendûb, mubâh ve müştebeh [şübheli] bilgilerini öğrenmek ve bütün işlerini bunlara uygun olarak yapmak lâzımdır. Bu iki i’tikâd ve amel kanadları elde edildikden sonra, eğer ezelde mes’ûd olmuş ise, mukaddes âleme uçmak nasîb olur. Bu iki kanat olmadan yükselmek olamaz. Bu alçak dünyâ, arkasından koşmağa değmez. Bunun, malının, mevkı’inin değeri yokdur ki özenilsin. Değerli, kıymetli şeyleri aramalıdır. Allahü teâlâ, herşeyi bir sebeble yaratdığı, gönderdiği için, kendisine kavuşduran sebebi, o vesîleyi Ondan istemelidir. Fârisî mısra’ tercemesi:
İş budur, bundan başkası hiçdir. Bu fakîrlere “rahmetullahi aleyhim ecma’în” yakınlık göstererek yardım istiyorsunuz. Size müjdeler olsun! Sağlam olarak ve kazanarak geri dönersiniz. Fekat, bir şartı gözetmek lâzımdır. O da, kalbi yalnız bir yere bağlamakdır. Kalbi birkaç yere bağlamak, insanı harâb eder. (Bir yerde olan, her yere kavuşur. Heryere dağılan hiçbir yer bulamaz) sözü meşhûrdur. Allahü teâlâ, Muhammed aleyhisselâmın nûrlu caddesinde bulundursun. Doğru yolda olanlara ve Muhammed aleyhisselâmın izinde bulunanlara selâm olsun!
✨-85. MEKTUP-✨
Bu mektûb, mirzâ Fethullah-i Hakîme yazılmışdır. Sâlih işleri yapmak ve nemâzları cemâ’at ile kılmak lâzım olduğu bildirilmekdedir:
Allahü teâlâ, sizi, beğendiği işleri yapmağa kavuşdursun! İnsana önce i’tikâdını, îmânını düzeltmek lâzımdır. Bundan sonra, sâlih, yarar işleri yapmak lâzımdır. İbâdetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allahü teâlâya en çok yaklaşdıran yarar şey, nemâzdır. Peygamberimiz “aleyhissalâtü vesselâm”, (Nemâz dînin direğidir. Nemâz kılan kimse, dînini kuvvetlendirir. Nemâz kılmayan, elbette dînini yıkar) buyurdu. Nemâzı doğru dürüst kılmakla şereflenen bir kimse, çirkin kötü şeyler yapmakdan korunmuş olur. Ankebût sûresinin kırkbeşinci âyetinde meâlen, (Doğru kılınan nemâz, insanı fahşâdan ve münkerden herhâlde uzaklaşdırır) buyuruldu.
İnsanı kötülüklerden uzaklaşdırmayan bir nemâz, doğru nemâz değildir. Görünüşde nemâzdır. Bununla berâber, doğrusunu yapıncaya kadar, görünüşü yapmayı elden bırakmamalıdır. Büyüklerimiz “rahmetullahi aleyhim ecma’în”, (Bir şeyin hepsi yapılamazsa, hepsini de elden kaçırmamalıdır) buyurdu. Sonsuz ihsân sâhibi olan Rabbimiz, görünüşü hakîkat olarak kabûl edebilir. [Böyle bozuk nemâz kılacağına, hiç kılma dememelidir. Bu sözü din düşmanları çıkarmışdır. Böyle bozuk kılacağına doğru kıl demelidir. Bu inceliği iyi anlamalıdır.]
Nemâzları cemâ’at ile ve huşû’ ve hudû’ ile kılmalıdır. Çünki, insanı dünyâda ve âhıretde felâketlerden, sıkıntılardan kurtaracak ancak nemâzdır. Mü’minûn sûresi başındaki âyet-i kerîmede meâlen, (Mü’minler herhâlde kurtulacakdır. Onlar, nemâzlarını huşû’ ile kılanlardır) buyuruldu.
[Köyde, yolda nemâz kılmak için, kıbleyi bulmak lâzımdır. Kıble cihetini öğrenmek için, güneşi gören toprağa bir çubuk dikilir. Yâhud bir ipin ucuna anahtar veyâ taş bağlanıp sarkıtılır. Takvîm yaprağında yazılı (Kıble sâati) vaktinde, çubuğun, ipin gölgeleri kıble istikâmetini gösterir. Gölgenin güneş tarafında olan ucu, kıble ciheti olur.]
Tehlüke, korku bulunan yerde yapılan ibâdetin kıymeti kat kat dahâ çok olur. Düşman saldırdığı zemân, askerin ufak bir iş görmesi, pekçok kıymetli olur. Gençlerin ibâdet etmeleri de, bunun için dahâ kıymetlidir. Çünki, nefslerinin kötü isteklerini kırmakda ve ibâdet etmek istememesine karşı gelmekdedirler. Eshâb-ı Kehf, bir hicret yaparak din düşmanları arasından çıkdıkları için şerefli oldular. Peygamberimiz “aleyhi ve alâ âlihissalevâtü vettehıyyât” bir hadîs-i şerîfde, (Fitnenin, fesâdın çoğaldığı zemânda ibâdet etmek, hicret ederek benim yanıma gelmek gibidir) buyurdu.
Görülüyor ki, din düşmanlarının güçlük çıkarması, ibâdetlerin şerefini artdırmakda, sevâbı katkat çoğalmakdadır. Zarar yapmak istemeleri, müslimânlar için fâideli olmakdadır. Dahâ ne yazayım? Oğlumuz şeyh Behâeddîn, Allah adamları ile görüşmekden sıkılıyor. Zenginlerle, dünyâya düşkün olanlarla bulunmak istiyor. Onlarla düşüp kalkmanın, insanı felâkete götüreceğini anlıyamıyor. Onların yağlı, tatlı yemeklerinin zehr gibi gönlü öldüreceğini, ahlâkı bozacağını düşünemiyor. Amân, amân kötü arkadaşlardan kaçınız! İnsanın dînine, îmânına saldıran TATLI DİLLİ, GÜLER YÜZLÜ KORKUNÇ DÜŞMANLARA aldanmamak için, çok uyanık olunuz.
Sahîh olan hadîs-i şerîfde “alâ masdari-hessalâtü vesselâm”, (Mal ve mevkı’ sâhiblerine, malı için, makâmı için alçalan kimsenin dîninin üçde ikisi gider) buyuruldu. Mal için, mevkı’ kazanmak için, islâm düşmanlarına eğilenlere, dinlerinden, ibâdetlerinden vaz geçenlere yazıklar olsun! Sonsuz ni’metleri, se’âdetleri, birkaç günlük eğlence için elden kaçırıyorlar. [ İmam Rabbani/MEKTÛBÂT-I RABBÂNÎ]
***
“Risale-i Nûr Külliyatında “İmam Rabbânî”
1. Silsile-i nakşînin kahramanı ve bir güneşi olan İmam Rabbânî (ra) Mektubat’ında demiş ki: “HAKÂİK-İ İMANİYEDEN BİR MESELENİN İNKİŞAFINI, binler ezvak ve mevâcid ve KERAMÂTA TERCİH ederim.” [Mektubat, 5.Mektup]
2. Hem demiş ki: “Bütün tarîklerin nokta-yı müntehâsı, hakâik-i imaniyenin vuzuh ve inkişafıdır.” [Mektubat, 5.Mektup]
3. İmam Rabbânî Ahmed-i Fârukî (ks) demiş ki: “Ben seyr-i rûhânîde kat-ı merâtip ederken, tabakât-ı evliya içinde en parlak, en haşmetli, en letâfetli, en emniyetli; SÜNNET-İ SENİYYEYE İTTİBÂI, esas-ı tarîkat ittihâz edenleri gördüm. Hatta o tabakanın ÂMÎ EVLİYALARI, sâir tabakâtın HAS VELİLERİNDEN daha muhteşem görünüyordu.” [Lem’alar,11.Lem’a (2. Nükte)]
4. Evet Müceddid-i Elf-i Sâni İmam Rabbânî (ks) hak söylüyor. Sünnet-i seniyyeyi esas tutan, Habibullah’ın ZILLİ ALTINDA makam-ı mahbûbiyete mazhardır. [Lem’alar,11.Lem’a (2.Nükte)]
5. İmam Rabbânî, sûrelerin başındaki mukattaat-ı huruf ile çok muamelât-ı gaybiyenin işaretlerini ve ihbârâtını görmüştür ve hâkezâ… [Sözler, 25.Söz (1. Şu’le]
6. İmam Rabbânî gibi bazı kudsî muhakkikler demişler ki: Âhirzamanda ilm-i kelâmı, yani ehl-i hak mezhebi olan mesâil-i imaniye-i kelâmiyeyi, birisi öyle bir surette beyan edecek ki, umum ehl-i keşif ve tarikatın fevkinde, o nurların neşrine sebebiyet verecektir. Hatta İmam Rabbânî kendisini o şahıs gibi görmüştür. [Barla Lâhikası]
7. Gavs-ı Âzam’ın istikbalden haber verdiği nev’inden, meşhur Şeyhülislâm Ahmed Câmi dahi İmam Rabbânî (ra) olan Ahmed-i Farukî’den haber verdiği gibi, Celâleddin-i Rumî, Nakşibendîlerden haber vermiş. [Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 8.Lem’a]
8. Ahmed-i Câmi (ks) demiş ki: “Her dört yüz sene başında mühim bir Ahmed gelir. Bin tarihi başındaki Ahmed en mühimidir.” Yani o elfin müceddididir. İşte böyle mutlak bir surette söylediği halde, İmam Rabbânî’nin (kuddise sirruh) büyüklüğü ve taşahhusu, o haber-i gaybîyi katiyen kendine almış. [Sikke-i Tasdik-i Gaybî, 8.Lem’a]
9. İmam Rabbânî’nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım, hâlis bir tefe’ül ederek açtım. Acâiptendir ki, bütün Mektubat’ında yalnız iki yerde “BEDÎÜZZAMAN ” lafzı var. {İmâm Rabbânî, el-Mektûbât 1 (74. ve 75. Mektup)} O iki mektup bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında “MİRZA BEDÎÜZZAMAN’a MEKTUP ” diye yazılı olarak gördüm.
“Fesübhânallah,” dedim.
“Bu bana hitap ediyor.”
O zaman Eski Said’in bir lâkabı “Bediüzzaman” idi.
Hâlbuki hicretin üç yüz senesinde, Bediüzzaman Hemedânî’den başka o lâkapla iştihar etmiş zâtları bilmiyordum. Demek İmam’ın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zâtın hâli benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime devâ buldum. Yalnız İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi çok mektuplarında musırrâne şunu tavsiye ediyor: “Tevhid-i kıble et!” Yani, “Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma!” [Mektubat, 28.Mektup (3.Mesele Olan 3.Risale,3.Nokta)]