Pırlanta İkliminde Seyahat-105 (Örnek Bir Mürşid: Hazreti Şuayb)

  • ÖRNEK BİR MÜRŞİD: ŞUAYB ALEYHİSSELÂM
  • Bütün Peygamberlerin Ortak Çağrısı
  • Güvenilir Olma
  • Özü Sözü Bir Olma
  • Islah Peşinde Olma

❄❄❄

“ÖRNEK BİR MÜRŞİD: ŞUAYB ALEYHİSSELÂM”

°°°Önsöz°°°

Dünyanın hiçbir devrinde, kötülüğün hiçbir çeşidi yeryüzünde eksik olmamıştır. Fakat bazı zamanlarda ve yerlerde bazı kötülükler insanların gözünde normalleşmiş ve öylesine yaygınlaşmıştır ki ona bulaşmayan insan yok denecek kadar azalmıştır. İşte Şuayb Aleyhisselam da, insanların alışverişlerinde doğruluk ve dürüstlükten iyice uzaklaştıkları bir dönemde onları ıslah etmek için gönderilmiştir. Onun kendilerine gönderildiği kavimlerin sözünü ettiğimiz özellikleri yanında, Peygamberlerin başka bir yönünü de dikkate alarak Muhterem Hocamız O Peygamber-i zîşanın mücadelesini şöyle anlatıyor:

°°°°°°°°°°°

“Hazreti Şuayb’ın, kavmine hitaben söylediği, ‘Ey kavmim, şimdi eğer ben Rabbim’den gelmiş delillere dayanıyorsam; O da nezdinden bana güzel bir rızk ve nasip lütfetmişse, (sizin dediğiniz gibi davranırsam) O’na nankörlük etmiş olmaz mıyım? Hem ben sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi de düşünmüyorum. Benim istediğim bir tek şey var o da, gücüm yettiğince toplumu ıslah etmektir. (Bu konuda) muvaffak kılacak da yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.’ (Hûd sûresi, 11/88) şeklindeki sözlerinin, irşad erlerine verdiği mesajlar

Öncelikle bir hususun altını çizmekte fayda var. Peygamberlerin kavimleriyle yaptığı konuşmaların ve onlara yönelttiği nasihatlerin iyi anlaşılması için, o kavimlerin hususiyetlerinin bilinmesi gerekir. Zira onların beyan ve ifadelerinin konjonktürel bir yanının olduğu, sosyal çevrenin gereklerine göre şekillendiği unutulmamalıdır. Kur’ân’da anlatılan peygamber kıssalarına bakılacak olursa, her kavmin farklı bir hususiyetinin, farklı bir hastalığının olduğu görülür. Hazreti Şuayb’ın kavminin problemi de diğerlerinden farklıdır. Hazreti Şuayb, Medyen ve Ashab-ı Eyke’ye peygamber olarak gönderilmişti.

Tefsirdeki bir tevcihe göre ihtimal kendisi Medyen’de neş’et etmiş fakat Eyke halkını irşat etmekle de görevlendirilmişti. Zira Kur’ân-ı Kerim, Hazreti Şuayb’ın Medyen’e peygamber olarak gönderilmesinden bahsederken her seferinde “ehâhum” (kardeşleri, içlerinden biri) demesine mukabil, (A’raf sûresi, 7/85; Hûd sûresi, 11/84; Ankebût sûresi, 29/36) onun Eyke ile irtibatını anlatırken bu ifadeyi kullanmıyor. (Şuarâ sûresi, 26/177)

Kur’ân’ın beyanına bakıldığında buraların o gün itibarıyla önemli birer ticaret merkezi olduğu anlaşılıyor. Bunu fırsat bilen ahali önemli servetler elde etmiş ve bununla da küstahlaşmış ve şımarmışlardı. Ticaret ve alışverişlerinde spekülasyonlara başvuruyor, milletin malını hortumluyor, alışverişlerine hile katıyor ve insanları aldatıyorlardı. Yine âyetlerin ifadelerine bakılacak olursa muhtemelen yolları tutup üreticilerin mallarını ellerinden ucuza almak suretiyle halka pahalıya satıyor, ticaret mallarına haraç kesiyor ve bunlardan ağır vergiler alıyorlardı. Bu yüzden Hazreti Şuayb, her seferinde onlara alışverişlerinde dürüst ve adaletli olmalarını tavsiye etmiş ve haksız yere insanların mallarını almamalarını öğütlemiştir.”

Bütün Peygamberlerin Ortak Çağrısı

°°°Önsöz°°°

Bütün Peygamberler için ortak olan bir husus, yukarıda sözünü ettiğimiz kısmen mahalli diyebileceğimiz hastalıklar ve benzerlerinin dışında, onların öncelikli meselelerinin hep tevhid konusu olmasıdır. Çünkü insanlık tarihi boyunca bütün diğer anormallik ve arızaların kaynağı sahih ve sağlam bir Allah inancının yokluğu ya da zayıflığı olmuştur. Tevhîd inancı dediğimiz bu temel değerin zayıflaması veya tamamen ortadan kalkması, inançlarda sapkınlık, ahlâkın ve insanlar arası her türlü ilişkinin, hattâ ekonominin bile bozulması anlamına gelir. Aşağıda, bu temel problemin halledilmesi hususunda, onları takip edecekler için ölçü olması bakımından da önemli olan bu öncelik ve onunla ilgili hassasiyetler şöyle özetleniyor:

°°°°°°°°°°°

“Kavimlerin hastalık ve problemlerine göre peygamberlerin öne çıkardığı hususlarda bir kısım farklılıklar olsa da bütün peygamberlerin ittifakla üzerinde durduğu çok önemli hakikatler de vardır. Mesela peygamberlerin, kavimlerine yaptığı çağrılara bakıldığında onların tamamının insanları tevhide ve Allah’a kullukta bulunmaya çağırdıkları görülecektir. Bütün peygamberler kavimlerini küfürden, şirkten, dalâletten ve ifsattan korumaya çalışmışlardır. Dolayısıyla enbiya-i izam neş’et ettikleri yerlerin şartlarına göre detaya ait meselelerde farklı bir kısım hususlar üzerinde durmuş olsalar da onların misyonlarının asıl amacı, insanları tevhid ve ubudiyete çağırmaktır.

Aynı şekilde tüm peygamberler, yaptıkları nübüvvet vazifesi karşılığında kavimlerinden maddî-manevî hiçbir şey beklemediklerini, mükâfatlarının yalnız Allah’a ait olduğunu vurgulamışlardır. Söz gelimi Şuara sûresinde geçen peygamber kıssalarına bakıldığında, bütün peygamberlerin ağzından ittifakla şu sözlerin döküldüğü görülmektedir:

وَمَٓا اَسْـَٔلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍۚ اِنْ اَجْرِىَ اِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Yaptığım bu külfetli hizmet karşılığında sizden hiçbir şey istemiyorum. Zira benim mükâfatım Rabbü’l-âlemin’e aittir.” (Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180) Kendilerine gönderilen peygamberlerini öldürmeye azmetmiş kişilere Habib-i Neccar’ın söyledikleri de aynı hakikate işaret etmektedir:

اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْـَٔلُكُمْ اَجْراً وَهُمْ مُهْتَدُونَ

“Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun!” (Yâsîn sûresi, 36/21) Demek ki irşat mesleğinde muvaffak olmanın önemli gereklerinden birisi, beklentisiz olmaktır. Yaptıkları hizmet karşılığında kimseden bir şey beklemeyen insanlar, hem ihlaslarını muhafaza etmiş hem de insanlarda güven duygusu oluşturmuş olurlar. Çarklarını belirli beklentilere göre kurmuş olanların, arkasına aldıkları insanları sahil-i selamete ulaştırdıkları görülmemiştir. Niyazî-i Mısrî’nin ifadesiyle; “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır, Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Yapılan hizmetlerin, kartopu gibi yuvarlandıkça büyümesi, ihlâsla taçlanmasına bağlıdır.”

Güvenilir Olma

°°°Önsöz°°°

Yine Hz. Şuayb aleyhisselâmın şahsı üzerinden mürşidlerin olmazsa olmaz bir özelliğine dikkat çekiliyor. O da, başta Peygamberler olmak üzere bir mürşidin, halkı dâvet ettiği bir konu veya konularda, onları buna inandırabilmesi adına kusursuz bir örnek teşkil ediyor olmasıdır. Meselâ bu konuyu bizlere izah eden Zât-ı Muhteremin kendisi de geçmişe ait hatıralarını anlattığı bir sohbetinde, ‘sizi utandırmamak için, üç gün aç kaldım ama kimseden borç para bile istemedim’ demektedir. Zaten onu az çok tanıyanlar, bütün hayatını bu minval üzere, yani tam bir istiğna ve beklentisizlik anlayışı üzere geçirdiğini bilirler. İşte Hazreti Şuayb Aleyhisselâm’ın sözünü ettiğimiz bu özelliğinin açıklanması:

°°°°°°°°°°°

“Şimdi Yukarıda dile getirilen âyet-i kerimeye daha yakından bakmaya çalışalım. Hazreti Şuayb,
يَا قَوْمِ diyerek söze başlıyor. Bu hitapta mütekellim “ye” sinin düştüğü görülüyor. Bu da Hazreti Şuayb’ın kavminin hidayeti konusundaki heyecan ve acelesine işaret edebilir. Yer yer Kur’ân’da bu tür tasarruflara rastlamak mümkündür. Devamla o, أَرَأَيْتُمْ إِنْ كُنتُ عَلَىٰ بَيِّنَةٍ مِنْ رَّبِّي وَرَزَقَنِي مِنْهُ رِزْقًا حَسَنًا “Bana söyler misiniz, şayet ben (sizi davet ettiğim hususlarda), Rabbimden gelen bir burhan ve delil üzerine isem ve O bana nezdinden güzel bir rızık vermişse…?” diyor.

Hazreti Şuayb, bu ifadeleriyle Cenâb-ı Hakk’ın kendi üzerindeki nimetlerini hatırlatarak kavmini düşünmeye davet ediyor. O, sahip olduğu malların ve nimetlerin Allah tarafından kendisine lütfedilmiş helâl bir rızık olduğunu zikretmek suretiyle, kavminin rızıklarının helâl olmadığına da bir göndermede bulunuyor. Nitekim o, daha başka âyet-i kerimelerde açıkça zikredildiği üzere,

اَوْفُوا الْكَيْلَ وَلَا تَـكُونُوا مِنَ الْمُخْسِر۪ينَۚ ۝ وَزِنُوا بِالْقِسْطَاسِ الْمُسْتَـقِيمِۚ ۝ وَلَا تَـبْخَسُوا النَّاسَ اَشْيَٓاءَهُمْ وَلَا تَعْثَوْا فِى الْاَرْضِ مُفْسِدِينَۚ

“Ölçeği tam ölçün, eksik ölçüp hak yiyenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın, halkın hakkından bir şey kısmayın. Taşkınlık yaparak nizamı bozmayın!” (Şuarâ sûresi, 26/181-183) şeklindeki ifadeleriyle, onlara helâl rızkın yolunu göstermiştir.

Daha önce de ifade ettiğimiz üzere Hazreti Şuayb’ın kavmi, sahip oldukları serveti, zulümle, haksız yollarla edinmişlerdi. Dolayısıyla onlar, –hâşâ– Peygamberlerini de kendileri gibi görebilir ve onun hakkında da suizanlara girebilirlerdi. Zira Hazreti Şuayb onların içinde neş’et etmişti. İşte böyle bir suizannın önünü alma adına o, sahip olduğu malları meşru yollarla elde ettiğini belirtiyordu. Sahip olduğu malların, Allah tarafından kendisine ihsan edildiğini ve bunların helal, temiz ve güzel rızıklar olduğunu ifade etmek suretiyle onların zihnine gelebilecek muhtemel şüpheleri bertaraf ediyordu. Bir açıdan onun bu tavrını, milletine hesap verme olarak görmek de mümkündür.

Evet, her mürşid, içinde yaşadığı topluma karşı hayatının hesabını vermeye hazır olmalıdır. Çünkü onun, toplum nazarında güvenilen ve itimat edilen bir insan hâline gelmesi buna bağlıdır. Hazreti Pîr’in hayatına bakacak olursak, onun, giydiği elbiselerden yediği yemeklere kadar her şeyinin hesabını verdiğini görürüz. Zira insanların zihinlerinde size karşı “milletin malını çarçur ettiğinize veya milletin malından kendinize de bir şeyler apardığınıza” dair herhangi bir şüphe hâsıl olduğunda güvenilirliğinizi kaybedersiniz.

Dün gecekondudan çıktıkları ve “vatan”, “millet” diyerek ortaya atıldıkları hâlde, bugün yatlarda, yalılarda yaşayan, değişik şirketlere ortak olan, hatta kendilerinin yanında oğullarını, kızlarını, damatlarını da zengin eden insanlar katiyen inandırıcı olamazlar. Bugün farklı ayak oyunlarıyla gerçek yüzlerini perdelese ve sahip oldukları gerçek zenginliği kimseye hissettirmeseler bile, bir gün gelir ve her şey ayan beyan ortaya çıkar. İşte o gün onlar elde ettikleri bütün itibarlarını yitirirler; hiçbir kıymet-i harbiyeleri kalmaz. Hatta lanet ile yâd edilen birer melun hâline gelirler. İşte bu sebepledir ki hakiki bir mürşid bütün bir hayatını iffetle, ismetle yaşamalı, her türlü töhmetten uzak durmalı ve bunu da insanlara ihsas etmelidir.

Evet, koca Peygamber, “Rabbim, nezdinden bana güzel bir rızk nasip etti.” demek suretiyle, elindeki imkânları meşru yollarla elde ettiğini ifade ediyor, onlar gibi olmadığını ortaya koyuyordu. O, spekülasyonlara girmemiş, milletin malını hortumlamamış, rüşvetle iş yapmamış, alışverişine hile karıştırmamıştı. Kazandığını helalinden kazanmıştı. Hazreti Şuayb, bütün bunlara işaret etmek suretiyle emin ve güvenilir bir insan olduğunu vurguluyordu. Aynı zamanda o, daha sonra kavmine yapacağı nasihatlere de zemin hazırlıyordu.”

Özü Sözü Bir Olma

°°°Önsöz°°°

Yine temsil meselesinin bir devamı olarak, bizzat Kur’ân-ı Kerim’in üç âyetiyle Peygamberler de dahil insanların kendilerinin yapmadığı şeyleri başkalarından istememeleri gerektiği, isteseler bile bunun işe yaramayacağı, ayrıca bu ikiyüzlülüğün Allah katında da büyük bir vebal teşkil edeceği şöyle ifade ediliyor:

°°°°°°°°°°°

“Hazreti Şuayb, âyetin devamında, وَمَٓا اُرِيدُ اَنْ اُخَالِـفَـكُمْ اِلٰى مَٓا اَنْهٰيكُمْ عَـنْـهُۜ
“Sizi menettiğim konularda (sözlerime) muhalif hareket etmeyi düşünmüyorum.” sözleriyle irşad ve tebliğ adına önemli bir prensibe daha dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede, اَتَـاْمُرُونَ النَّاسَ بِالْبِـرِّ وَتَـنْـسَوْنَ اَنْـفُسَكُمْ وَاَنْـتُمْ تَـتْـلُونَ الْكِتَابَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ “Halka iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz yoksa? Hâlbuki siz Kitab’ı okuyup duruyorsunuz. Artık aklınızı başınıza almayacak mısınız?(Bakara Sûresi, 2/44. ) buyrulmak suretiyle Benî İsrail, söyledikleri sözleri yapmadıklarından ötürü kınanmışlardır.

Şu âyet-i kerimede ise Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: يَٓا اَيُّهَا الَّذِينَ اٰمَنُوا لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ “Ey iman edenler! Niçin yapmadığınız/yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz?” (Saf sûresi, 61/2) Bu âyetin mânâsı, “Yapmıyorsanız, söylemeyin” demek değildir. Bilakis, “Madem söylüyorsunuz, söylediğiniz şeyleri kendiniz de yapın.” demektir. Çünkü müessiriyetin yolu budur. Söylenilen sözlerin muhataplar tarafından hüsnükabul görmesi buna bağlıdır.”

Islah Peşinde Olma

°°°Önsöz°°°

Bir açıdan bütün insanları üç ana grupta ele almak mümkündür: Müfsitler (bozguncular), kendi halindekiler (kimseye ne zararı ne de faydası bulunmayanlar), bir de muslihler (ıslahçılar). Bu muslihlerin başında elbetteki Peygamberler gelir. Onların hayattaki tek gayeleri insanlığın kurtuluşu için çalışmak ve bunu Allah adına, Allah için yapmak, çalışmalarının sonucunu Allahtan bilmektir. Yani Onlar adanmışların Pîrleridirler. Son olarak, hangi devirde yaşıyor olurlarsa olsunlar, toplumun ıslahını hayatının gayesi bilen insanların da, farklı devirlerde yaşıyor olsalar bile fedakârlık, anlayış ve metot olarak Peygamberlerin yolunda giden gerçek mü’minler olmaları gerektiği şöyle anlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

Hazreti Şuayb, kavmini uyardığı hususlarda, fiillerinin, sözlerine muhalif olmasını istemediğini belirttikten sonra, asıl isteğini şöyle ifade etmiştir:  اِنْ اُرِيدُ اِلَّا الْاِصْلَاحَ مَا اسْتَطَعْتُۜ “Benim istediğim bir tek şey var, o da, gücüm yettiğince ıslahta bulunmak; kendim ve başkalarının ıslahı, sulh ve selamet yolunda çalışmaktır.” Burada peygamber sözündeki temkini de görmek mümkündür. O, insanlar arasında salahın, barışın, esenliğin hâkim olması için uğraşıyordu. Bunun için de öncelikle onları kalb, ruh, düşünce ve duygu selametine ulaştırmaya çalışıyordu. Zira iç dünyalarını ıslah edemeyen insanların, toplumsal barışı sağlamaları ve içtimai düzeni kurabilmeleri mümkün değildir. Fakat bunu, gücü yettiği ölçüde yapabileceğini belirtiyordu.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الدِّينَ بَدَأَ غَرِيبًا وَيَرْجِعُ غَرِيبًا، فَطُوبَى لِلْغُرَبَاءِ الَّذِينَ يُصْلِحُونَ مَا أَفْسَدَ النَّاسُ مِنْ بَعْدِي مِنْ سُنَّتِي

“İslâm garip olarak başladı (gariplerle temsil edildi) ve bir gün başladığı gibi yeniden bir gurbet dönemi yaşayacaktır. Benden sonra insanların sünnetimi bozdukları bir dönemde, imar ve ıslah hamlelerini sürdüren gariplere müjdeler olsun!” (Tirmizî, îmân 13.)

Efendimiz, çarşının pazarın kirlendiği, evin cehalet içinde yüzdüğü, mektebin kendisinden bekleneni veremediği, camide aşk u heyecanın söndüğü ve Müslümanların garipçe yaşadığı bir dönemde ıslah peşinde koşan insanları müjdelemiştir. Bazı kimselerin toplumu ifsat etmelerine mukabil onlar, canlarını dişlerine takıp hep salah peşinde koşacaklardır. Bu sebepledir ki mürşidin tek derdi ıslah olmalıdır. O, kendi dünyasını değil, halkı ıslah etmenin derdine düşmelidir. Halk ıslah edilince, yeryüzünde problem de kalmayacaktır. Yeryüzü, problemi insanla tanımıştır. Problemi insanda çözeceğiniz âna kadar, problemlerin hakkından gelemezsiniz.

İnsanî acz ve zaafının farkında olan bu kutlu Nebi, وَمَا تَوْفِيقِ۪ٓى اِلَّا بِاللهِۜ عَلَيْهِ تَوَكَّلْتُ وَاِلَيْهِ اُنِيبُ “Muvaffak kılacak yalnız Allah’tır. Onun için ben de yalnız O’na dayanıyor ve O’na yöneliyorum.” diyerek sınırlı gücünden tecerrüt ediyor ve Allah’ın sınırsız gücüne sığınıyordu. Zira o çok iyi biliyordu ki, elde edilen başarıların arkasında Allah’ın inayeti vardır. O’na dayanıp O’na sığınmadıktan sonra hakiki ve kalıcı muvaffakiyetler elde edebilmek mümkün değildir. O hâlde, bize düşen vazife, yazmamızda, çizmemizde, konuşmamızda, hatta attığımız her adımda bütün benliğimizle O’na güvenmek, O’na dayanmak, O’na yönelmek ve O’na sığınmaktır.”

İstikamet Çizgisi
Örnek Bir Mürşid: Şuayb Aleyhisselam

Bu yazı 71 kez okundu