✍️Hillet Mesleğinin Esasları ve Hanif Olma
✍️Hz. İbrahim, Tek Başına Bir Ümmetti
✍️Hilm
✍️Evvâh Olma
✍️İnâbe
❄️❄️❄️
| Risâle-i Nur | Lem’alar | 21. Lem’a 4. Düstur |
Mesleğimiz halîliye olduğu için, meşrebimiz hıllettir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmert kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz. Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i kübrâ-yı Kur’âniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşaallah, […] Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın daire-i kudsiyesine girenler, daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir. Ey hizmet-i Kur’âniyede arkadaşlarım! İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir. Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyâya ve dünyaya sevk eden tûl-i emel olduğu gibi, riyâdan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani, ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülâhaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır.
❄️❄️❄️
HİLLET MESLEĞİNİN ESASLARI ve HANÎF OLMA
°°°Önsöz°°°
Hz. İbrahim, bugün yeryüzünde hâlâ varlıkların sürdüren üç semavî dinin tebliğcisi olan Peygamberlerin Ortak atasıdır. Böyle olunca söz konusu dinlerin kaynağı da O’nun tebliğ ettiği din olmuş oluyor. Bu dinin en önemli özelliği ise “hanîf” dini olmasıdır. Kısaca haniflik: “Her türlü şirkten uzak olarak Cenâb-ı Hakk’ı zâtında, sıfatlarında ve isimlerinde birlemek, hiç kimseyi onun yerine koymamak” anlamına gelir. Dolayısıyla bu vasfını kaybetmiş bulunan dinler, Hazreti İbrahim Aleyhisselâm’ın yolundan da uzaklaşmış olurlar. Hanifliğin, genel anlamdaki bu manasıyla beraber, özel olarak kişilere bakan yönlerini de nazara veren Merhum Pırlanta Müellifi şu açıklamayı yapıyor:
°°°°°°°°°°°
Bediüzzaman Hazretleri, “Mesleğimiz ‘Haliliye’ olduğu için meşrebimiz ‘hıllet’tir.” buyuruyor. (Bediüzzaman, Lem’alar, s.204 (Yirmi Birinci Lem’a) Mesleğimizin, Halilullah (Allah’ın Dostu) ünvanına sahip Hazreti İbrahim’le (aleyhisselam) irtibatı..
Allah Teâlâ, Nahl sûresinde şöyle buyuruyor:
اِنَّ اِبْرٰهِيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتاً لِلهِ حَنِيفاًۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَۙ
“Sonra Sana şöyle vahyettik: İbrahim’in hanif yoluna uy. O hiç Allah’a şirk koşmadı.” (Nahl sûresi,16/120 ) Bu âyet-i kerime, Hazreti İbrahim’e ittibaın çok önemli olduğunu gösteriyor. Nitekim bir seferinde İnsanlığın İftihar Tablosu’na “Ey Allah’ın halîli (dostu).” denildiğinde, “Hayır, o İbrahim’dir.” buyurmuştu. (Buhârî, enbiyâ 19. ) Başka bir gün “Efendimiz” mânâsına “Seyyidünâ” ile kendisine hitap edilince O yine, “Seyyidimiz İbrahim’dir.” diyerek bu pâyeyi ona vermiştir. (Buhârî, enbiyâ 19; menâkıb 13; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/96, 331.)
Burada Hazreti İbrahim veya onun yolu “hanif” olarak isimlendirilmiştir. Hanif ise şirkin en küçüğünden bile fersah fersah uzak durma demektir. Hiç şüphesiz şirkten uzaklığın da dereceleri vardır. Haniflikten anlaşılan ilk mânâ, insanın Allah’ın dışında hiçbir ilâha tapmaması, hiçbir varlığı Allah yerine koymaması ve bütün putlardan uzak durması demektir. Bir ileri derecesi, insanın duygu ve düşüncelerini şirk işmam eden her şeyden uzak tutması ve bütünüyle tevhide yönelmesidir.
Bu işin daha ileri bir derecesi ise insanın, hanif olma duygusunu bütün tabiatına mâl etmesi, onu tabiatının sesi soluğu hâline getirmesidir. Buna muvaffak olan, şirk sayılabilecek en küçük şeyler karşısında bile fıtrî olarak tepki vermeye başlar. Mesela birisi onun yanında, yapılan güzel amelleri sahiplenmeye kalkacak olsa o, bunu, Cenâb-ı Hakk’ın icraatına ortak çıkma olarak görür. Aynı şekilde, yapılan hayırlı işleri başkalarına duyurmaya ve göstermeye çalışma da onun nazarında şirktir; alkış ve takdir peşinde koşmak şirktir; salih amel adına yapılan güzel işlerin karşılığını dünyada beklemek şirktir. Hakiki bir mü’mine düşen, bütün bu şirklerden uzak durmaya çalışmaktır.
Hz. İBRÂHİM, TEK BAŞINA BİR ÜMMETTİ
°°°Önsöz°°°
Aşağıdaki âyet-i kerimede ise, Hazreti İbrahim’in hanif olmasının yanında ikinci bir özelliğinden daha söz ediliyor: Onun tek başına bir millet olması. Burada söz konusu olan hernekadar Hazreti İbrahim, yani bir peygamber olsada, Peygamberlere iman eden, yani onların yolunu kendilerine yol kabul eden insanların belli ölçülerde bu sıfatlara sahip olması gerektiği, yoksa onların vârisi olamayacakları, Hazreti Bediüzzaman’ın bir sözü de referans alınarak kısaca şöyle özetleniyor:
°°°°°°°°°°°
Diğer âyet-i kerime ise şu şekildedir:
اِنَّ اِبْرٰهِيمَ كَانَ اُمَّةً قَانِتاً لِلهِ حَنِيفاًۜ وَلَمْ يَكُ مِنَ الْمُشْرِكِينَۙ
“Gerçekten İbrahim, hak dine yönelen, Allah’a itaat üzere bulunan tek başına bir ümmet idi. O hiçbir zaman müşriklerden olmadı.” (Nahl sûresi, 16/120. ) Kunut, Cenâb-ı Hak karşısında el pençe divan durup uzun boylu kıyamda bulunma, kemerbeste-i ubudiyet içinde O’na ibadet etme ve O’na boyun eğme demektir. Bu yönüyle Hazreti İbrahim, tam bir (kunut insanı mânâsına) kânitti. Fakat Hazreti İbrahim’de çekirdek hâlinde bulunan bu haslet, Efendimiz’le birlikte bir ağaca dönüşmüştü. Zira Hazreti Âişe’nin naklettiğine göre O (sallallâhu aleyhi ve sellem) namazda ayakları şişinceye kadar kıyamda duruyordu. Öte yandan Hazreti İbrahim’in tek başına bir ümmet olduğu ifade ediliyor. Demek ki onun himmeti herkesi kucaklamaya yetecek kadar âli idi. Himmeti böyle yüksek olan bir insanı tek bir fert olarak görmek doğru değildir. Hazreti İbrahim, bir insan olsa bile o, bütün insanlığı kucaklama azmi, cehdi ve gayreti içindeydi. Onun öyle engin bir sinesi vardı ki, oraya giren hiç kimse ayakta kalma endişesine kapılmazdı.
Hazreti Pîr de, “Kimin himmeti milleti ise o tek başına bir millettir.” sözüyle bu hakikate işaret eder. (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat, s.95 (İlk Hayatı). ) Zira himmeti milleti olan bir insan, kendi için yaşamıyor demektir. O, dünyevî her türlü zevk ü sefayı ayaklarının altına almıştır. Evliya veya asfiyadan olma gibi manevî makamlar elde etmenin de onun nazarında çok bir ehemmiyeti yoktur. Zira onun asıl derdi ve yegâne maksadı, insanlığın salah ve kurtuluşudur. İşte bu derece insanlığı ve hususiyle millet-i İslâmiye’yi düşünen bir insan tek başına bir millettir. Hiç kimse olmasa dahi o, matmah-ı nazardır. Allah, mahlûkata onunla bakar ve bazen böyle bir kişinin yüzsuyu hürmetine bütün insanlığı bağışlayabilir. Böyle bir payeyi elde etmenin yanında dünyevî makamların ne ehemmiyeti olur ki!
HİLM
°°°Önsöz°°°
Aşağıdaki bölümlerde gelecek olan âyet-i kerimelerde de, yine İbrahim Aleyhisselâm’ın yukarıda anlatılanlara ilaveten dört özelliği daha zikrediliyor. Bunlar; kânit, halim, evvâh ve münîb hasletleri olup, hem bunların ne anlama geldikleri, hem de her mü’minde bulunması gerektiği, bizim hayatımızdaki tezahürlerinin nasıl olacağı veya olması gerektiği noktalarından değerlendirilerek ve tabiri caizse bize uyarlanarak yolumuza, genel anlamda bütün mü’minlere, daha özelde ise hizmet-i iman ve Kur’an yolcularına ışık tutuluyor:
°°°°°°°°°°°
Hûd sûresinde yer alan, اِنَّ اِبْرٰهِيمَ لَحَلِيمٌ اَوَّاهٌ مُنِيبٌ (Hûd sûresi, 11/75) âyet-i kerimesinde ise “kânit” ve “hanif” sıfatlarının yanı sıra Hazreti İbrahim’in aynı zamanda “halim, evvâh ve münib” olduğu ifade edilmiştir. Cenâb-ı Hak bu âyet-i kerimelerde Hazreti İbrahim’in sahip olduğu güzel hasletleri zikretmek suretiyle, Allah Resûlü’ne ve onun zımnında bütün mü’minlere niçin Hazreti İbrahim’in yoluna uymaları gerektiğini de izah etmektedir.
Âyet-i kerimede yer alan hilm, öfke ve kızgınlığa sevk eden durumlar karşısında hemen feverana kapılmama ve engin bir hazım sistemiyle, maruz kalınan olumsuzlukları hazmedebilme demektir. Zira sahibine muvakkat bir cinnet hâli yaşatan öfke ve hiddet, hilm ile dengelenmez ve yumuşatılmazsa, altından kalkılamayacak korkunç nedametler söz konusu olabilir. İnsan öfkeye kapılarak öyle yanlışlar yapar ki, daha sonra onları tamir etmeye gücü yetmez. Bu tür zorluklarla karşılaşmak istemeyen, Hazreti Halim olmaya mecburdur. İnsan, bazen hazmı çok zor bir kısım problemlerle karşılaşabilir. Mesela ağır hakaretlere, iftira ve karalamalara maruz kalabilir; kendisine katlanılması çok zor zulüm ve haksızlıklar reva görülebilir. Dost bildiklerinin vefasızlığına ve hatta gadrine uğrayabilir. Bir insanın bunları hazmedebilmesi, soğukkanlılıkla karşılayabilmesi ve makul tepkiler verebilmesi gerçekten zordur. Bütün bu olumsuzlukların sindirilebilmesi için onun manevi yapısında hilm, sabır, tahammül ve af gibi enzimlerin bulunması gerekir.
Bilindiği üzere Halim, aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biridir. Nitekim kâfir ve müşriklerin onca küstahlık ve haddi aşmışlıkları karşısında çarçabuk cezalandırılmadıklarını ve kendilerine mehil üstüne mehil verildiğini gören Hazreti Ebû Bekir, “Ne kadar halimsin ey Allah’ım!” demişti. (İbn Hişâm, es-Sîratü’n-nebeviyye 2/218; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/95.) Bu itibarla hilmin önemli bir tezahürü de kendini bilmez zalim ve mütecavizlere hemen mukabelede bulunmamak, hatalarını fark edip geri dönmeleri için onlara süre vermektir. Bilemiyoruz belki de onca kabalık ve saldırılarına af ve mülayemetle mukabele edildiğini gören bu insanlar bir gün pişman olacak, gelip incittikleri insanlardan özür dileyecek ve daha önce taş attıklarına gül vermeye başlayacaklardır.
Allah Teâlâ, وَاِنْ عَاقَـبْـتُمْ فَعَاقِـبُوا بِمِثْلِ مَا عُوقِـبْـتُمْ بِهِ “Ceza verecek olursanız, size yapılan muamelenin misliyle cezalandırın (daha fazlasıyla değil).” (Nahl sûresi, 16/126) dediği âyet-i kerimenin devamında, وَلَئِنْ صَبَرْتُمْ لَهُوَ خَيْرٌ لِلصَّابِرِينَ “Ama şayet sabreder (de mukabelede bulunmazsanız) bilin ki bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” buyurmak suretiyle daha faziletli olanı göstermiştir. O da, nâseza nâbeca davranışlar karşısında mukabele-i bi’l-misil ile muamelede bulunmama, dişini sıkıp sabredebilme ve olumsuzlukları hazmetmeye çalışmadır. Daha hayırlısı varken, niye berisine razı olalım ki! Bir Türk atasözünde de ifade edildiği gibi, iyiliğe iyilik her kişinin kârıdır. Fakat kötülüğe iyilik er kişinin kârıdır. Er kişi olmak ve yiğitçe davranmak varken ne diye sıradan ve basit biri olmayı kabul edelim!
EVVÂH OLMA
°°°Önsöz°°°
Dünyada mutlak anlamda dertsiz insan yoktur. Derdi yoksa zaten o insan değildir. Derdin büyüklüğü nisbetinde de âh u eyvâh fazla olur. Fakat hem çeşit bakımından, hem de seviyesi itibariyle genellikle herkesin derdi diğerinden farklıdır. Dert edinilen konu bakımından Peygamberlerin diğer insanlardan en büyük farkı, onların derdinin kendi dertleri olmayışı ve bu derdin kişilerin ahiretteki durumları ile ilgili olmasıdır. İşte Hazreti İbrahimi gece gündüz ağlatan, inleten dert, Allah’a inanmayan veya şirk içine düşmüş olan insanların cehenneme gidecek olmalarıydı. Bu insanî tezahürün sebebini ve bize bakan yönünü de şöyle açıklıyor Muhterem Pırlanta Adam:
°°°°°°°°°°°
Âyet-i kerimede Hazreti İbrahim’in diğer bir enginliği olarak onun “evvâh” olması gösterilmiştir. Evvâh, âh u vâh edip inleyen kimse demektir. Peki, Hazreti İbrahim, neyin karşısında âh u vâh ediyordu. Elbette onun inlemesi, maruz kaldığı dünyevî sıkıntılar, bela ve musibetler yüzünden değildi. Bilakis o, Allah haşyetinden inliyor, mağdur ve mazlumların, muhtaç ve düşkünlerin, isyan deryasına yelken açıp bir daha geriye dönemeyen günahkârların, küfür ve dalâlet gayyalarına yuvarlanan kimselerin bu durumları karşısında âh u vâh ediyordu. Âh u vâh edip onları içinde bulundukları sıkıntılardan kurtarmaya ve onlara Cennet’e giden yolu göstermeye çalışıyordu.
Başını almış Cehennem’e giden bir kişi karşısında nasıl âh u vâh edilmez ki! İnsanlığın İftihar Tablosu, miraca çıkmış, orada görülmezleri görmüş, erilmezlere ermişti. Lâhût âleminin sınırlarına ulaşmış, vücûb-imkân arası bir noktaya varmıştı. Bu, fanileri bakiden ayıran bir noktaydı. Fakat bütün bunlar O’nun gözünü kamaştırmamış, bilakis daha fazla insanın elinden tutup onları da bu noktaya ulaştırma heyecanını, iştiyakını tetiklemişti. Bu sebeple O, ulaştığı bu noktadan dönüp geriye gelmişti. Çünkü O, yaşatmak için yaşıyordu. Kim bilir Hazreti İbrahim, kavminin dalâlet ve küfrünü gördüğü zaman ne kadar üzülüyordu.
Nitekim yanına gelen melekler, Hazreti Lût kavmini helâk etmekle görevlendirildiklerini söylediğinde, âdeta yanıp tutuşmuş ve meleklerle mücadele etmeye başlamıştı. (Hûd sûresi, 11/74.) Kur’ân, meleklerle onun arasında geçen konuşma hakkında bilgi vermez. İhtimal ki o, cezanın kaldırılması, ertelenmesi veya hafifletilmesi yönünde isteklerini arz etmişti. Neden? Çünkü helâk edilecek kavmin gazab-ı ilâhîye istihkak kesp ettiklerini ve tepetaklak Cehennem’e yuvarlanacaklarını biliyor ve gittikleri yanlış yoldan dönmeleri adına muhtemelen onlara bir fırsat daha verilmesini arzu ediyordu. Hiç şüphesiz yolunu sapıtmışlar karşısında âh u vâh edip inleme ve onların hidayete ulaşmaları adına çırpınma, günümüzün hizmet erleri açısından da oldukça önemli bir vasıftır. Çünkü onların mesleklerinin esası, yaşatma sevdasıdır. Ba’su ba’de’l-mevt kahramanlarına düşen, füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmak ve kendilerine rağmen yaşamaktır. Onlar, ne maddî ne de manevî bir kısım zevklere takılarak başkalarını unutmamalıdırlar. Cennet kapıları ardına kadar açılsa ve içeriye buyur edilseler dahi, oraya daha fazla insanın girmesini temin etme adına, dünyada kalmayı tercih etmelidirler.
İNÂBE
°°°Önsöz°°°
Son olarak münîb, yani tövbe edip tekrar Hak yoluna yönelen, tövbekâr olan kişi demek olan özellik ele alınıyor. Peygamberler masum olduklarına göre, onların bizim anladığımız mânâda günah işlemeleri söz konusu değildir. Kendi seviye ve çapları itibariyle onlar için de inâbe söz konusu olsa bile, burada esas hitap ümmetlerine yapılmış olur. İşte inâbenin, yani yeniden Hakk’a dönmenin ne demek olduğu ile bizi ilgilendiren yönü de şöyle özetlenerek bu konuya son veriliyor:
°°°°°°°°°°°
Âyet-i kerimede son olarak Hazreti İbrahim’in “münib” olduğu belirtiliyor. Münib, çokça inâbe eden demektir. İstiğfar, tevbenin mebdei olduğu gibi, inâbe de onun zirvesidir. İnsan istiğfarla öncelikle Allah’tan arınma talep etmelidir. Arkasından tevbeyle O’na yönelmeli ve kaybettiği kulluğu yeniden yakalamaya çalışmalıdır. Farklı bir ifadeyle, deformasyona uğradıktan sonra bir kere daha formunu elde etmeye, inâbeyle de form üstü forma ulaşmaya çalışmalıdır. Dolayısıyla inâbe, Allah’la daha engince münasebete geçmenin ad ve ünvanıdır. Her ne kadar ulü’l-azm peygamberlerden olan Hazreti İbrahim, sahip olduğu bu hususiyetleri ile diğer peygamberler arasında ayrıcalıklı bir konuma sahip olsa da, bu kemal sıfatları hakiki insan-ı kâmil olan Efendimiz’de zirveleşmiştir. Hazreti İbrahim’de çekirdek hâlinde bulunan bir kısım hasletler, Efendimiz’le birlikte ağaç olmuştur. Bütün bu vasıflara bir yönüyle hillet mesleğinin esasları olarak bakabiliriz. Dolayısıyla bu mesleğe intisap eden insanlar, başkalarıyla münasebetlerinde halim ve evvâh oldukları gibi, Allah karşısında da münib olmalıdırlar. Gözlerini hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna dikmeli ve O’nunla münasebetlerini hep kavi tutmalıdırlar. Her daim Allah’a müteveccih olmalı ve O’na “habl-i metin” (sapasağlam bir ip) ile bağlanmalıdırlar ki ufak bir sarsıntıda kopup gitmesinler.
Eğer bir insan başkalarıyla münasebetlerinde hilm ü silm ile hareket eder, mümkün mertebe kusurları görmezden gelir, affedici olur, insanlık adına sürekli âh u vâh eder, herkese bağrını açar, her zaman kuvvetini Allah’tan alır ve fıtratı itibarıyla şirkin en küçüğüne karşı bile kararlı durursa, o da tıpkı Hazreti İbrahim gibi tek başına bir ümmet olabilir. Bu, kendini insanlığa hizmet etmeye vakfetmiş adanmışlar için bir hedef olmalıdır. Cenâb-ı Hak, Hazreti İbrahim’i bu vasıflarıyla takdir ve tebcil ettiğine ve aynı zamanda onu arkadan gelenler için bir numune-i imtisal olarak zikrettiğine göre, mü’minlere düşen vazife de onun bu vasıflarıyla donanmaya çalışmak olmalıdır.
Eser: İstikamet Çizgisi
Konu Başlık: Hillet Mesleğinin Esasları