***
01●“KIYAMETE PROGRAMLI TOPLULUK“
Hz. Cabir (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye kıyamet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbnu Meryem de iner. Müslümanların reisi: “Gel bize namaz kıldır!” der. Fakat Hz. İsa aleyhisselam: “Hayır! der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz!” [Müslim, İman 247.]
Hadis, kıyamete kadar, yeryüzünde İslam’ın devam edeceğini, hem de açıktan açığa mücadele edecek bir güç ve kuvvete sahip olarak devam edeceğini ifade eder. Bu ifade İslam’a karşı olan güçlerin devam edeceğini de ifade eder. Ancak, İslam’ın kesin bir mağlubiyetle her tarafta sindirilmiş, gizlilik içinde, gayr-ı müessir, mahdud ferdler arasında devamı suretinde değil, muzafferâne, açıktan açığa mücadelesini yapabilen bir haşmet içerisinde devam edeceğini ihbar etmektedir. Bu ihbar-ı nebevî, mü’minlerin gelecek hakkında ye’si atmaları için yeterli bir müjdedir. Tarih boyu Müslümanlar çeşitli işkence, hakaret, muhaceret, mağlubiyet vs. zilletleri tatmışlarsa da, hiçbir zaman kesin bir yenilgiyle yok edilememişlerdir. Aleyhissalâtu vesselâm, bu halin kıyamete kadar devam edeceğini, yeryüzünün bazı bölgelerinde sindirilmiş olsalar bile, diğer bir kısım bölgelerinde tevhid bayrağının dalgalanacağını haber vermektedir.
İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,
Akçağ Yayınları: 14.Cilt
02●“DECCALİN ATEŞİNDE YANMAYI TERCİH EDEN TALİHLİLER”
Hz. Huzeyfe (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir. Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur.” (Buhârî, Fiten 26, Enbiya 50; Müslim, Fiten 105; Ebu Davud, Melahim 14)
Hadis, Deccal’le ilgili haberlerin sembol ve teşbih ifade ettiğini, değerlendirmelerin izafî olduğunu anlamada daha açıktır. Çünkü, Deccal beraberinde ateş getirecek. Fakat bunun ateş olması beşerî bir değerlendirmedir; insanlara göre ateştir, İlahî ölçülere göre ise o ateş değil, tatlı sudur. Resulullah’ı dinleyen mü’minlerin o ateşi tercih etmesi gerekir. Çünkü insanlar nazarında tatlı olan “su”yu ise, Allah nazarında ateştir. Bu, Deccal’in, İslam tarafından reddedilen, nefisperestlerin hoşuna giden her çeşit sefahat, israfat, malayaniyat ve muharremat ve Allah’a isyanları tatbikata koyup, insanları buna zorla sevketmeye çalışacağının, uymayanların onun kahrına uğrayıp “ateş”ine atılacağının ifadesidir. Ateşi ise, insanların diri diri yakıldığı fırınlar, idamlar, hapishaneler, işten, aştan olmalar, aziller, tahkirler vs.’dir. Ama dini için, Allah rızası için bunlara katlanıp Deccal’in “tatlı suyu”na yani ikram, taltif ve terfiine, vereceği mevki, makam ve ünvana iltifat ve itibar etmeyenler, o dünya ateşinde yansalar da uhrevî ebedî lütfa, İlahî ikrama mazhar olacaklardır. Bu sebeple Resûl-i Ekrem o devre erecek Müslümanlara Deccal’in ateşinde yanmayı tercih etmelerini irşad buyurmaktadır.
İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,
Akçağ Yayınları: 14.Cilt
03●“AÇ KURDUN SÜRÜYE VERDİĞİ ZARARDAN BETER”
Ka’b İbnu Mâlik (ra) anlatıyor: “Resulûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bir sürüye salınan iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref hırsıyla dinine verdiği zarardan daha fazla değildir.” [Tirmizî, Zühd, 43]
Mânası şudur: Kişinin mal ve şeref için gösterdiği hırs veya bu iki şeye olan sevgisi dine fesad ve zarar getirir, tıpkı aç iki kurdun hiçbir engelleme olmadan sürüye salındığı zaman hâsıl edecekleri zarar gibi…Hadis, mevki ve mala karşı gösterilen hırs sebebiyle kişinin dine karşı pek büyük zarar getirebileceğini ifade etmekte ve bunu hiç bir koruyucu techizâta sahip olmayan müdâfaasız koyun sürüsüne salınan bir çift aç kurdun sürüye vereceği zararla kıyaslamaktadır. Teşbihteki inceliği anlamak için kurtların şu tabiatını bilmek gerek: Müdâfaasız bir sürüye musallat olan kurt, karnını doyurmak üzere bir koyunu kapıp kaçırmaz. Sürüdeki bütün hayvanları kırımdan geçirir. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) insandaki mal ve makam hırsının dine vereceği zararın, iki aç kurdun koyun sürüsüne vereceği zarardan büyük olacağına dikkat çekmiştir.
İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,
Akçağ Yayınları: 6.Cilt
04●“PEYGAMBER VE ŞEHİTLERİN GIBTA ETTİĞİ İNSANLAR“
Hz. Ömer (ra) anlatıyor:“Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Allah’ın kulları arasında bir grup var ki, onlar ne peygamberlerdir ne de şehidlerdir. Üstelik Kıyamet günü Allah indindeki makamlarının yüceliği sebebiyle peygamberler de, şehidler de onlara gıpta ederler.” Orada bulunanlar sordu: “Ey Allah’ın Resulü! Onlar kim, bize haber ver!“ “Onlar aralarında ne kan bağı ne de birbirlerine bağışladıkları bir mal olmadığı halde, Allah’ın ruhu (Kur’ân) adına birbirlerini sevenlerdir. Allah’a yemin ederim, onların yüzleri mutlaka nurdur. Onlar bir nur üzeredirler. Halk korkarken, onlar korkmazlar. İnsanlar üzülürken, onlar üzülmezler. Ve şu âyeti okudu: “Haberiniz olsun Allah’ın dostları var ya! Onlara ne korku var ne de onlar üzülecekler” (Yunus 62). [Ebû Dâvud, Büyû: 78, (3527)]
Hadiste geçen Allah’ın ruhu tabirindeki ruh’tan maksad Kur’ân’dır. Ruh’u Kur’ân’la tevil eden ulemâ şu âyeti delil getirmiştir: “İşte biz sana emrimizden bir Ruh (Kur’ân) vahyettik” (Şûrâ 52). Kur’ân’ın Ruh olarak isimlenmesi, kalblerin onunla hayat bulmasındandır, tıpkı nefislerin ve bedenlerin hayatı ruhlarla olması gibi. Ancak bununla muhabbet kastedilmiştir, yani “Alah’ın kalblerine îka ettiği, Allah için olan hâlis muhabbet sayesinde birbirlerini severler” demektir.
İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,
Akçağ Yayınları: 10/141-142.
05●“ZULÜM CEZASIZ KALMAZ“
“Küfür devam eder ama zulüm devam etmez!” Küfür, mahkeme-i kübraya kalır; Allah huzur-u kibriyasında onu cezalandırır; fakat zulüm umumun hukukuna tecavüz, masum insanların hukukuna tecavüz olduğundan dolayı er-geç dünyada cezasını bulur. Zulmedenler cezalarını bulurlar.
إِنَّ اللّٰهَ عَزَّ وَجَلَّ لَيُمْلِي لِلظَّالِمِ فَإِذَا أَخَذَهُ لَمْ يُفْلِتْهُ ثُمَّ قَرَأَ: وَكَذٰلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُۤ أَلِيمٌ شَدِيدٌ
“‘Allah, zalime mehil verir. Bir de onu yakaladı mı, artık iflâh etmez.’ Sonra da Allah Resûlü sözlerine şu âyetle devam ettiler: ‘İşte Rabbinin yakalaması böyledir. O, zalim ahaliyi böyle yakalar. Zira O’nun yakalaması çok can yakıcı, çok şiddetlidir.’ (Hûd sûresi/102.)” [Buhârî, tefsir (11) 5; Müslim, birr 61.]
Allah, zalime mehil üstüne mehil verir. Zulmedeni, kendine baş kaldıranı ve kendisine isyan edeni, hep mehillerle karşılar. Ama bir kere de yakaladı mı gayri onu iflâh etmez. Demek ki, yapılan şeyler artık gayrete dokunmuş ve bir son damla gibi bardağı taşırmıştır… Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta câri bazı kanunları vardır. Bunlar asla değişmezler. لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللّٰهِ âyeti de bize bunu anlatmaktadır. “Allah’ın yarattığında değiştirmek yoktur…” (Rûm sûresi/30.) Bu kanunlardan biri de, zalimin Allah’ın kılıcı olma keyfiyetidir. Efendimiz bu durumu bildirirken: “Zalim, Allah’ın adaletidir. Onunla intikam alır, sonra da o zalimden intikam alınır.” (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ 2/64-65) buyurmaktadırlar.
Zalim seyfullah’tır. Haddini bilmezlere Allah, zalimle haddini bildirir. Sonra da zalimden bir intikam alır ki, siz de şaşar kalırsınız. Zalimler, bugünkü halleriyle, gemi azıya almış gidiyorlar. Ancak sakın siz bu duruma bakıp ümitsizliğe düşmeyin. Nice “karye”lere Allah böyle mehil, müddet vermiş ve âdeta onlara “Yiyin, için, yaşayın!” demiştir; ama bir de bakmışsınız derdest etmiş ve işlerini bitirmiştir. (Bkz.: Hac sûresi, 22/48.) Şöyle etrafınıza ibretle bir bakıverseniz, arz ettiklerimizin müşahhas manzaralarını siz de apaçık göreceksiniz. Sodom, Gomore ve Pompei, bunun sadece üç misali… Kim bilir daha adını bilmediğimiz veya onlar kadar ibret verici olmadığı için unutulmuş daha nice misaller var ki, hepsi de bu ilâhî kanuna hâl dilleriyle şahitlik yapmaktadır. Uzağa gitmeye ne gerek var? ~Sonsuz Nûr~
06●“ISRAR EDİLEN KÜÇÜK GÜNAH BÜYÜK OLUR”
Masiyetin küçüklüğüne büyüklüğüne bakarak değil, kendisine karşı gelinen Zât’ın azamet ve kibriyâsına nazaran günahlardan sakınmak lazımdır.
لَا صَغِيرَةَ مَعَ الْإِصْرَارِ ، وَلَا كَبِيرَةَ مَعَ الْاِسْتِغْفَارِ
“Üzerinde ısrar edildiği takdirde hiçbir günah küçük sayılamayacağı gibi, istiğfar ile başı ezilen bir günah da asla kebîre olarak kalamaz.” (Deylemî, Müsned 5/199; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 2/44) fehvâsınca, esas büyük günahlar, üzerinde ısrar edilen küçük isyanlardır. Çünkü insan, bir günahın küfre götürücü ve öldürücü olduğunu bilirse, bir anlık gafletle o cürmü işlese bile, aklı başına gelir gelmez hemen tevbe kurnalarına koşar, gözyaşları içinde istiğfar eder ve masiyet kirlerinden temizlenir. Fakat, “lemem” addettiği günahları önemsemezse, “bir tane, bir tane daha.. ve son defa…” derken, âdeta kapana kısılır ve bir daha da masiyetten yakasını kurtaramaz. Evet, ısrar sebebiyle küçük günahlar büyük olur, tevbe edildiğinde ise, büyük günahlar küçülür ve affedilir. İnsan, en büyük bir cürmü işlemiş olsa da, hemen kendisini seccadesine atar, nedametle kıvranır, pişmanlık gözyaşları döker, gönülden istiğfar ederse ve hele yetmiş sene sonra aklına geldiğinde bile onu bir dakika evvel işlemiş gibi içinde ızdırabını duyarsa, hakiki tevbe etmiş demektir. Aksine, önemsemediğinden dolayı unuttuğu küçük günahlar teraküm edip büyüdüğü ve tevbe görmeden öteye intikal ettiği için ahirette insanın helâketine sebebiyet verebilir. Bu açıdan, günahın en küçüğünün dahi büyük sayılması ve hep hatırlanması, sevabın ise en büyüğünün dahi çok küçük addedilmesi ve hemen unutulması esastır.” ~Kalb İbresi~
07●“ZİKİR DUÂ VE SOHBET-İ CÂNÂN MECLİSLERİNDE BULUNMAK”
Zikir denince sadece tesbih çekerek Cenab-ı Hakk’ı zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait meselelerin müzâkere edildiği ve zikir, fikir ve tefekkürün beraberce yapıldığı yerler de birer zikir meclisidir. (***)
Bir ağacın çekirdekten meyveye kadar dereceleri olduğu gibi, îmânın da öyle farklı mertebeleri vardır ve bu mertebeler arasında, önemli derece atlamaları gösteren sadâkat ve şehâdet de ehemmiyetli ayrı buudlar teşkil etmektedir. İslâm’ı dil ile ikrar, kalb ile tasdik eden her insan bir bakıma sıddîkiyet kapısından girmiş sayılır. Zirâ ortada bir tasdik söz konusudur. Bu kapıdan girenlerin arasında bulunmanın dahi insana kazandıracağı büyük bahtiyarlıklar vardır. Onun içindir ki, Buhâri ve Müslim’deki bir hadiste, Efendimiz (sav) bizlere şöyle bir hâdise naklederler (***) :
Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Allah’ın “Tavvâfûn” denilen melekleri vardır ki, bunlar insanların dolaştıkları yerlerde dolaşırlar ve EHL-İ ZİKR-İ ARAŞTIRIRLAR. Öyle bir topluluğu buldukları zaman “Gelin!Gelin! Aradığınız kimseler burada!” diye birbirlerine seslenirler. Buldukları bu ehl-i zikri dünya semasına varıncaya kadar kanatlarıyla gölgelendirir ve etraflarını kuşatırlar. Allah mutlak ilmiyle her şeyi bildiği halde meleklerine sorar: “KULLARIM NE DİYORLAR?” Melekler: “Ya Rabb, Seni tesbih, tekbir, tahmîd ve temcid ediyorlar. (Yani Subhânallah Elhamdülillah ve Allahu ekber gibi ifadelerle Seni tazim ediyorlardı. Onlar Senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu Subhânallah; tepeden tırnağa, onları, nimetlerinle perverde etmene mukabil Elhamdülillah; âfâkî ve enfüsî delillerle azamet ve kibriyanı müşâhede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla Allahu ekber diyor ve zikrediyorlardı)” derler. (Sonra Cenâb-ı Hak ile melekler arasında şu muhavere gerçekleşir):
– “Peki onlar BENİ GÖRDÜLER Mİ?”
– “Hayır, vallahi Seni görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Şayet Seni görselerdi Sana daha çok ubudiyette bulunur, Seni tazim ve tesbih ederlerdi. (Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleyeceklerdi)”
– “KULLARIM NE İSTİYORLAR?”
– “Senden CENNETİNİ istiyorlar.”
–“ Peki onu gördüler mi?”
– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Eğer cenneti görselerdi onu çok daha şiddetli bir şekilde isterler, ona girebilmek için ellerinden geleni yaparlardı.”
– “Onlar HANGİ ŞEYDEN SIĞINIYORLAR?”
– “Cehenneminden.”
– “Peki onu gördüler mi?”
– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cehennemi görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Tabii, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı.” Meleklerin bu cevapları üzerine Cenâb-ı Hak: “Meleklerim, sizler de şâhid olun, Ben ONLARIN HEPSİNİ affettim.” buyurur. Meleklerden biri sorar: “Ya Rabbi, ONLAR ARASINDA BİRİSİ daha vardı ki, o, BU MECLİSE BAŞKA BİR İŞ İÇİN GELMİŞTİ; niyeti zikir değildi.” Cenâb-ı Hakk buna rağmen şöyle ferman eder: “O mecliste oturan kişiler öyle kâmil insanlardır ki, onların arasında bulunan şaki (talihsiz ve bedbaht) olmaz.” [Buhari, Deavât 66] ~Muhtasar Riyâzü-s-Sâlihin~
08●“ZAYIFLAR İNÂYET VE RIZIK”
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanların en hayırlısının onlara en faydalı olan kimse olduğunu ifade buyurmuştur (Taberanî, el-Mu’cemu’l-evsat, 6/58). Bu itibarladır ki siz insanlığın yardımına koşarsanız, Allah tarafından yardımsız bırakılmazsınız. İnsanlığa el uzatırsanız, hiç umulmadık yerlerden de size el uzatılır. (***)
ـ وعن أبى هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنْهُ قال: قالَ رسولُ اللّهِ : [ابْغُونِى ضُعَفَاءَكُمْ، فَإنَّمَا تُنْصَرُونَ وَتُرْزَقُونَ بِضُفَائِكُمْ]. أخرجه أصحاب السنن.ومعنى »أبْغُونى« اطلبوا لى
-Ebû Hüreyre (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bana zayıflarınızı arayın. Zîra sizler, zayıflarınız sebebiyle yardıma ve rızka mazhar kılınıyorsunuz.” [Ebû Dâvud, Cihâd 77; Tirmizî, Cihâd 24; Nesâî, Cihâd 43]
1- Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) fakirliği sebebiyle halkın zayıf addettiği kimselerin himâyesini , onların korunmasını, onlara yardım edilmesini emretmektedir.
2- “…zayıflarınız sebebiyle…” ibâresi: “onların aranızda olmaları sebebiyle …”, “onların dizginleri sizde olması sebebiyle“, “onların duaları bereketine” diye anlaşılmıştır.
Zayıf kimse aczini ve güçsüzlüğünü görünce, güç ve kuvvetten tam bir ihlâsla yüz çevirerek Allah’tan yardım ister. Böylece galebe elde eder. Nitekim “Nice az topluluk, çok topluluğa Allah’ın izniyle galebe çalmıştır” (Bakara 248) buyurulmuştur. Halbuki kuvvetli olan, kuvvetine güvenerek, galebe çalacağına kesin gözüyle bakar, kuvvetine mağrur olur. Bu onu tedbirsizliğe ve yalnızlığa iter, mağlubiyete götürür. Kur’ân-ı Kerîm, müslümanların Huneyn’de böyle bir gurura düşerek mağlup olduklarını haber verir (Tevbe 25).
3- Nesâî : “Allah bu ümmete zayıfları sebebiyle, onların duaları, namazları ve ihlasları hatırı için yardım eder.” Yani “Zayıfların ibâdet ve duaları çok daha hâlisânedir. Çünkü, kalpleri dünyevî süslerle meşgûl değildir. Himmetleri bir şeyde toplanmıştır. Bu sebeple duaları makbuldür, amelleri (riyâdan) pâktır.” Öyle ise onların bu makbul duaları sebebiyle düşmanlarınıza karşı yardım görüyorsunuz, belalar üzerinizden defediliyor.
4- Tîbî der ki: “Bu hadiste zenginlerle, düşüp kalkmaktan nehyedilmekte, fakirlere karşı tekebbür etmekten (büyüklenmekten) yasaklanmaktadır. Bu sebeple Hz. Lokman, oğluna: “Elbiseleri eski diye fakirleri hakir görme, çünkü senin de, onun da Rabbiniz birdir” demiştir.
İbnu Muâz da: “Fakirlere olan sevgin peygamberlerin ahlâkındandır. Onlarla düşüp kalkamayı tercih etmen sâlihlerin alâmetlerindendir, onlardan kaçman da münâfıkların alâmetlerindendir” demiştir.
5- Münâvî: Tenbih: Bu hadis ve buna benzeyen, هَلْ تُنْصَرُونَ وَتُرْزَقُونَ إَّ بِضُعَفَائِكُمْ “Siz ancak zayıflarınız sebebiyle yardım görür, rızka kavuşursunuz” hadisi ile Müslim’de gelmiş olan اَلْمُؤْمِنُ الْقَوِىُّ خَيْرٌ وَاَحَبُّ الى اللّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ الضَّعِيفِ وفي كُلِّ خَيْرٌ “Kuvvetli mü’min Allah’a zayıf mü’minden daha hayırlı ve daha sevgilidir, ancak her birinde hayır vardır” hadis arasında zâhiri bir teâruz vardır. Ancak düşünüldüğü zaman, aralarında zıtlık olmadığı görülür. Zîra kuvvetin medhinden murad Allah’ın zâtındaki kuvvettir ve azimdeki şiddet(in medhidir). Za’fın medhinde murad da sade yaşayış, kalp inceliği ve Cenâb-ı Hakk’ın celâlini müşâhede edince kendinden geçmedir. Veya kuvvetin zemminden (kötülenmesinden) murad, zorbalık ve büyüklenmedir, zayıflığın zemminden murad da Vâhidu’l-Kahhâr’ın hakkını yerine getirmede azim zayıflığıdır. Zîra Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm) burada: “Fakirlerin kuvvetiyle muzaffer olursunuz..” demiyor. Bilakis muradı “onların duası”, “ihlası” vesair zikri geçen şeylerden biridir.”
İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,
Akçağ Yayınları:7/450-452.
09●“BAŞKALARI İÇİN İSTİĞFAR”
Kardeş olduğu bildirilen müminlerin kendi aralarındaki münasebetleri ve muameleleri, İslam’da çok önemlidir. Onlardan birinin kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için de arzu etmesi, istemediği bir şeyi kardeşi için de dilememesi doğrudan İMANININ SEVİYESİNİ ortaya koyan bir davranıştır. Birbirleri için GIYABLARINDA İSTİĞFAR TALEBİNDE bulunmaları, kardeşlik hukukunu gözetme adına çok mühimdir. Üstelik bu herkesin, oturduğu, yattığı, durduğu veya koştuğu bir anda bile başkasına yapabileceği en güzel, değerli ve teşri kaynaklarında tahşidatı yapılan iyiliklerden biri belki de en başta gelenidir.
BAŞKALARI İÇİN YAPILAN İSTİĞFARIN MANASI, onların kurtuluşunu talep etmektir. TEVBE, her kulun kendine has iken, İSTİĞFAR, çok daha geniş bir alana sahiptir. İNSAN, kendinden başlayarak anne babası ve kadın erkek, ölü diri bütün mümin kardeşleri için İSTİĞFAR TALEBİNDE BULUNABİLİR. MESELA Kur’ân, “Ya Rabbî, beni, anamı, babamı ve evime mümin olarak girenleri, erkek ve kadın bütün müminleri affeyle. O zalimleri ise, daha da beter eyle, daha da perişan eyle!”(Nûh Sûresi 71/28) diyerek Hz. NÛH’UN; ve “Ey Kerîm! Rabbimiz Beni, annemi, babamı ve bütün müminleri kıyamet günü affeyle.”(İbrahim Sûresi 14/41) buyurarak Hz. İBRÂHİM’İN böyle dua ettiklerini haber verir.
Yine Kur’an’da Allah Resûlü’ne : O halde şu gerçeği hiç unutma ki: Allah’tan başka ilah yoktur. Sen hem KENDİ GÜNAHIN , hem MÜ’MİN ERKEKLERİN ve MÜMİN KADINLARIN günahı için Allah’tan AF DİLE. Allah, (dünyada) dönüp dolaştığınız yeri de, (âhirette) varıp duracağınız yeri de pek iyi bilir. [MUHAMMED SÛRESİ-19] buyurulmuştur. Arkadan gelen mü’minlerin de “Ey Kerim Rabbimiz, derler, bizi ve bizden önceki mümin kardeşlerimizi affeyle! İçimizde müminlere karşı hiçbir kin bırakma! Duamızı kabul buyur Rabbenâ, çünkü Sen raufsun, rahîmsin!” (Haşir Sûresi 59/10) diyerek kendilerinden ÖNCE meseleye SAHİP ÇIKMIŞ kardeşlerine İSTİĞFARDA bulundukları bildirilir.
Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtu vesselâm) hayatında ve mübarek beyanlarında da meseleyi açan çok şey bulunur. ÖNCELİKLE
عن عبادة رضي الله عنه قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : من استغفر للمؤمنين والمؤمنات كتب الله له بكل مؤمن ومؤمنة حسنة ) رواه الطبراني في “مسند الشاميين” (3/234)
Ubâde (radıyallâhu anh) Allah Rasûlü (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Efendimizden şöyle rivayet etmiştir: “Her KİM mümin erkek ve kadınlar için İSTİĞFAR TALEBİNDE bulunursa, bunların herbirine karşı ona BİR HASENE yazılır.” (Taberânî-Müsnedü’ş-Şâmiyyîn) buyurarak hem başkaları için istiğfar talebinde bulunmaya teşvik eder hem de böylesi bir talebin beraberinde getirdiği sevabı haber verir.
İstifade edilen Kaynaklar:
-Peygamber yolu Sitesi
-Kur’an-ı Hakîm’in Açıklamalı Meâli
10●“KORUYUCU KALKAN“
Sadaka vermek ibadettir, ibadetin sebebi Allah’ın emridir, neticesi ise Allah’ın rızadır. Bu nedenle “ibadet yaptık ama başımıza yine bela geldi” denilmez. Kaldı ki, bir belanın binler çeşidi vardır, bunlardan hafif olanın gelmesi bile diğerlerinden Allah’ın koruduğu anlamına gelebilir. Demek ki biz sadakanın belayı def etmeye vesile olduğunu biliriz, ama sadakayı Allah için veririz, sonuç ne olursa olsun sadaka verme ibadeti gerçekleşmiş olur. Bu arada bilemediğimiz nice belaların define vesile olmuş olmamış mı diye düşünmeyiz. Allah’ın sonsuz hikmetine ve rahmetine mazhar olduğumuzun şuuruyla mesrur ve memnun oluruz.
قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: بَادِرُوا بِالصَّدَقَةِ فَإِنَّ الْبََلاءَ َ يَتَخَطَّاهَا[. أخرجه رزين .
-Hz. Ali (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Sadaka vermede acele edin. Çünkü belâ sadakanın önüne geçemez.” [Rezîn tahriç etmiştir. (Câmi’u’s-Sagîr şerhi Feyzu’l-Kâdir’de mevcuttur) 3,195)] Hadîste belâ ile sadaka, yarış yapan iki ata benzetilmiştir. İlâhî kanun, sadaka atını, belâ atının geçemiyeceği hükmüne bağlamıştır. Yani, kişi belâ henüz gelmemişken sadaka verebilirse, artık belâ gelmeyecek demektir.
İbrahim Canan,
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi,
Akçağ Yayınları: 10/32.
11●“İSLAM ÜMMETİNİN FİTNESİ”
Bu dünyada pek çok imtihan vesileleri vardır. Bunlardan biri, belki ilk sırada geleni maldır. Çünkü insanoğlunun düşkün olduğu şeylerin başında mal mülk gelir. Mala, mülke ve zenginliğe, Allah’a karşı vazifelerimizi unutturacak derecede aşırı düşkünlük dinimizde hoş karşılanmaz.
إنَّ لِكُلِّ أمَّةٍ فِتْنَةً، وَإنَّ فِتْنَةَ أمَّتِى الْمَالُ.
“Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.“ [Tirmizî, Zühd: 26]
Hadiste geçen “fitne’ dalâlet ve masiyet, yani sapıtma ve Hakk’a isyandır. Yani bu ümmeti hak yoldan ayıracak, İslâm’dan uzaklaştıracak en mühim âmil “madde ve mal” olmaktadır. İslâm düşmanı gizli ve açık komitelerin, mahallî ve beynelmilel teşkilatların Müslümanları ayartabilmek için en ziyade “madde”ye dayandıklarını müşahede ettikçe, nice yakınlarımızın, bu vatan evlatlarının maddî menfaat sebebiyle dinden koptuklarını gördükçe, “Kâfirler mallarını,Allah’ın yolundan insanları alıkoymak için sarfederler ve daha da sarfedeceklerdir.” (Enfal: 8/37) âyetinin teyidini görmekle Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın benzeri ihbaratında ortaya çıkan gaybtan haber mucizesi karşısında hayranlığımızı ifade etmekten kendimizi alamıyoruz. Öyle ise, ”mal” ve “madde”yi kınayan ifadelerin gayesi, bunların, her an uyanık olunmadığı takdirde ahlâki ve dinî hayatımızda sebep olacağı sefahat ve düşüklüklere karşı uyarmaktır.
İbrahim Canan
Kütüb-ü Sitte Tercüme ve Şerhi
3.Cilt
12●“ALTIN VE GÜMÜŞE TAPANLAR“
Ne acıdır ki, bu çağ, dünyaya tapanların çağı.. bilerek dünya hayatını ahiret hayatına tercih edenlerin çağı.. camiden Kabe’ye, oradan Mina’ya, Müzdelife’ye ve Arafat’a kadar!.. Bütün kulluğu kirletecek şekilde dünyaya birinci sırada yer vermek, onu birinci tercih yapmak -hafizanallah- bu çağın vebadan, taundan, cüzzamdan, AIDS’ten daha tehlikeli bir hastalığıdır; o virüs kime musallat olursa, onu yere serer. [BMTL: Dünyaya Tapanların Çağı/27 Ara 2015]
لُعِنَ عَبْدُ الدِّينَارِ، لُعِنَ عَبْدُ الدِّرْهَمِ
“Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” [Tirmizî, Zühd: 42]
Hadis-i şerif para biriktirmekte hırs gösterenleri lanetlemektedir. Para kazanmada gayr-ı meşruluğun ölçüsü, “hırs”tır. Yani paraya aşırı bir hırs gösterip haram-helal demeden sâdece kazanmayı düşünen, zekâtını vermeden, hayır yolunda harcamadan sadece çoğaltmayı düşünen kimse paraya tapıyor demektir. Para sevgisi Allah sevgisinden öne geçti mi, bu ona tapmadır. Para kazanma meşgaleleri yüzünden ibadeti terketmek, kazanılan paranın zekâtını tam olarak gönül hoşluğuyla ödememek gibi durumlar para sevgisinin Allah ve Resulüne olan sevgiye galebe çaldığını gösterir. Suç olan “para kazanmak” değildir, “tapınmaya düşmek”dir, para sebebiyle Allah’ı unutmak, tuğyan etmektir. Hadiste “altın” ve “gümüş”ün zikri, dünyevî serveti bunlar temsil ettiği içindir. Değilse, her çeşit madde düşkünlüğü buna dâhildir. Nitekim günümüzde dolar, apartman dairesi, arsa, fabrika vs. düşkünleri çoğalmaktadır.
İbrahim Canan
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi
Akçağ Yayınları: 3/171-172
13●“SADIK VE EMİN EMANETÇİ“
“Mü’min, diğer insanlara emniyet ve güven vaad eden, elinden ve dilinden başkalarının emin olduğu insandır. Emin ve güvenilir olma manasına emanet, bir Peygamber sıfatıdır. Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz o kadar emin idi ki, Mekke halkı, eşlerini ve gelinlik kızlarını birine emanet edecek olsalar akıllarına ilk olarak O gelirdi. Çünkü, Efendimiz’in gözlerinin içine katiyen haram girmemişti, giremezdi; Mekkeliler bunu bilir, O’nun iffet ve ismetine şehadet eder ve O’nu “Muhammedü’l-Emin” diye çağırırlardı. Peygamber Efendimiz’in hayatına ve ahlakına baktığımızda, O’nun tam bir emniyet ve güven insanı olduğunu görürüz. Emin olma, emanete hıyanet etmeme, herkese emniyet telkin etme ve aynı zamanda imanın sâdık temsilcisi olma gibi hususlar O’nun şahsiyetiyle bütünleşmiştir. Zaten, Cenâb-ı Hakk’ın isimlerinden biri de “Mü’min”dir. Çünkü O, güven kaynağıdır. Peygamberleri güvenli kılan ve onları emniyet sıfatıyla serfiraz eden de yine O’dur. Öyle ise, emniyet, güven, emanet ve iman dediğimiz mesele, bizi peygamberlere ve önemli bir ölçüde peygamberleri de Allah’a bağlar. (BMTL:9 Eylül 2013/Hakiki Müslümanlık) “
قَالَ رَسُولُ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: الْخَازِنُ الْمُسْلِمُ الْاَمِينُ الَّذِي يُعْطِي مَا أُمِرَ بِهِ طَيِّبَةً بِهِ نَفْسِهِ أَحَدُ الْمُتَصَدِّقِيِنَ. أخرجه الشيخان .
-Ebu Musâ (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Müslüman emin vekilharc, kendisine emredilen malı, gönül hoşluğu ile verdiği taktirde tasadduk edenlerden biri olur (ve sevaba iştirak eder).” [Buharî, Zekât: 25; Müslim, Zekât: 79]
Hadîsin Buharî’deki veçhi bazı ziyadeler ihtiva eder: “Mal sâhibinin emrini eksiksiz tam olarak, gönül hoşluğu ile icra ederek kendisine emredilen şeyi, söylenen kimseye aynen veren müslüman, emin vekilharc, (sevabta), bağışta bulunan iki kişiden biri olur.” Hadîs sadaka sevabına iştirak için, vekilharc’ta bazı şartlar aramaktadır: Önce müslüman olması şartını koşmaktadır.. Emîn olma şartını da koşmuştur, çünkü hâin, günahkârdır, sevaba iştirak edemez.. Bir diğer şart emredilen miktara uymaktır, fazlası da, noksanı da ihânet sınıfına girer.. Son bir şart gönül hoşluğudur, tâ ki amelinin mahiyetini niyetiyle bozmasın, İslâm’da niyet, âdetleri ibâdetlere çevirecek kadar ehemmiyetlidir. Niyeti kaybederse sevabtan mahrum kalır.
İbrahim Canan
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi
Akçağ Yayınları: 10/51
14●HİÇBİR KİMSEYİ HAKİR GÖRME HİÇBİR İYİLİĞİ HAFİFE ALMA
“Allah’a iman eden bir kimse hafife alınamaz. Müslüman olmasa bile Hz. Ali’nin yaklaşımıyla bütün insanlar, insan olmaları açısından bizimle eşit olduklarına göre hiç kimseyi hakir göremeyiz. [..] İnsanlığın İftihar Tablosu, hayat-ı seniyyeleri boyunca hiçbir şahsı tahkir etmemiş, hafife almamıştır. Başkaları bizi utandırsalar da biz utandıramayız. Bizi incitseler de incitemeyiz. Zira bizim telakkimizde insanları incitme, kırma bir kaymadır. Başkalarının sizi incitmesi onlar hesabına bir kaymadır. Eğer onlara aynıyla mukabelede bulunacak olursanız bir kayma da siz yaşamış olursunuz. Başkalarının haksız yere vurmasına , ayıplamasına, karalamasına sabretmenin, günahlarınız için kefaret olacağını da unutmamalısınız. [Güzel Ahlâk Adına Bazı Ölçüler/ İstikâmet Çizgisi] “
Ebu Zerr (ra) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Ey Ebu Zerr! Mâruf’dan (iyilik) hiç bir şeyi hakir görme, hatta bir kardeşini güler bir yüzle karşılaman bile (basit bir şey değildir). Et satın aldığın veya bir tencere kaynattığın zaman suyunu artır, ondan komşuna bir avuç (kadar da olsa) ver.” [Tirmizî, Et’ime: 30]
Ma’ruf, aklın ve şeriatın güzel bulduğu, tasvîb ettiği her şeydir. Türkçemizdeki iyilik kelimesi kısmen bunu karşılayabilir. Allah’a ibadet ve taat, insanlara ihsan sayılan her şey bu kelimeyle ifâde edilebilir. İnsanların görüp garipsemediği, normal karşıladığı bir fiil, bir durum, adâletli bir iş, aile ve başkalarıyla hoş sohbet, güler yüz hep ma’ruftan sayılmaktadır. Resulullah, güler yüzü de ma’ruftan saymıştır. Çünkü bu, mü’minin kalbine sürûr verir. İşte bu, ma’ruf’tur. Gönderilecek çorba suyunun avuçla ifâdesi, az bile olsa yapılacak iyiliğin gerekli ve makbul olduğunu ifâde eder.
İbrahim Canan
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi
Akçağ Yayınları: 10.Cilt
15●“EMİN MÜSLÜMAN VE ZARAR VEREN ZARAR GÖRÜR”
“Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir.” (Buhârî, iman 4; Ebû Dâvûd, cihad 2) beyanlarıyla hakiki bir Müslümanı, dilinden ve elinden kimsenin zarar görmediği insan olarak tarif etmektedir. [..] “Mutlak zikir, kemâline masruftur.” kaidesince, burada beyan buyrulan Müslüman; öyle görünen, öyle olduğunu iddia eden kimse değil; Hakk’ı gönülden tasdik edip kabullenen, O’na teslim olan ve bu imanın gereklerini yerine getiren, onu hayatına hayat kılan kişi demektir. “Müslüman” dendiğinde, “Allah’a teslim olan, bundan dolayı O’nun emir ve nehiylerine hassasiyetle riayet eden ve böylece kendisini selamet atmosferi içinde muhafaza eden insan” mânâsı anlaşılması gerektiği gibi, “başkalarının da ondan gelecek şeyler karşısında selamet ve güven içerisinde bulunduğu, barış ve emniyetin temsilcisi, emanette emin insan” mânâsı da anlaşılmalıdır. [Kırık Testi: 27 Eki 2013]
وعن أبي صِرمَة رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قال رسولُ اللّه (صلى الله عليه و سلم): مَنْ ضَارَّ ضَارَّ اللهُ بِهِ، وَمَنْ شَاقَّ شَقَّ اللهُ عَلَيْهِ[. أخرجه أبو داود .
Ebû Sırma (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kim (bir müslümana) zarar verirse Allah da ona zarar verir. Kim de (bir müslüman) ile, nizaya husumete girerse Allah da onunla husûmete girer.” [Ebû Dâvud, Akdiye: 31; Tirmizî, Birr: 27, (1941); İbnu Mâce, Ahkâm: 17]
1- Hadisin Ebû Dâvud’daki aslı مَنْ ضَارَّ اَضَرَّ اللّهُ بِهِ وَمَنْ شَاقَّ شَقَّ اللّهُ عَلَيْهِ şeklindedir.
2- Hadis bir rivayette “müslümana” diye tasrih eder. Yani “Kim, bir müslümana -ki bu komşu olur, yolcu olur, müşteri… vs olur aynıdır- gerek malı ve gerekse şahsı ve ırzı yönünden haksız yere bir zarar verecek olursa, Allah ona ameli cinsinden bir ceza takdir ederek onu zarara sokar” demektir. Keza “müslümanlara haksız yere husûmet edip meşakkat verene de Allah aynı cinsten ceza olarak ona meşakkat verir” demektir. Hadis, hangi suretle olursa olsun komşu veya bir başkasına zarar vermenin haram olduğuna delildir.
İbrahim Canan
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi
Akçağ Yayınları: 10/215
16●“HAYA VE EDEBSİZLİK”
Hayâ: Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ; sofiye ıstılahında, Allah korkusu, Allah mehâfeti ve Allah mehâbetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayanması, o şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibarıyla onu yitiren şahıslarda ise, böyle bir hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek. (Kalbin Zümrüt Tepeleri-1)
Edep: Akıllılık, usluluk, hâl, tavır ve davranış güzelliği veya insanlara iyi muamelede bulunma mânâlarına gelen edep; sofîlerce “edeb-i şeriat”, “edeb-i hizmet”, “edeb-i Hak” unvanları altında yanlışlıklardan korunma ve yanlışlığa sürükleyen sebep ve sâikleri bilmekten ibaret sayılmıştır. Edeb-i şeriat: Dinin usûlünü bilip uygulamak; edeb-i hizmet: Cehd ü gayret ve hizmette her zaman birkaç kadem önde; ücret, takdir ve bilinmede birkaç kadem geride bulunmak; ayrıca, esbaba tevessülde kusur etmemenin yanında bütün iyilik ve güzellikleri Allah’tan bilmek; edeb-i Hak da: Hakk’a yakınlığı temkinle bezeyip, şatahat ve laubaliliğe girmemekten ibarettir. (Kalbin Zümrüt Tepeleri-2)
وعن أنس رضِىَ اللّهُ عَنْهُ قال: ]قال النَّبىُّ (صلى الله عليه و سلم): مَا كَانَ الْفُحْشُ في شَئ إﻻَّ شَانَهُ، وَمَا كَانَ الحَيَاءُ في شَئٍ إﻻَّ زَانَهُ[. أخرجه الترمذى .
Hz. Enes (ra) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Edebsizlik ve çirkin söz girdiği şeyi çirkinleştirir. Hayâ ise girdiği şeyi güzelleştirir.” [Tirmizî, Birr 47, (1975); İbnu Mâce, Zühd 17.]
Edebsizlik diye tercüme edilen kelime fuhş’dur. Fuhş, günah ve meâsiden çirkinliği fazla olanlara denmiştir. Söz ve fiilden açık şekilde çirkin olanlar hep fuhş kelimesiyle ifade edilmiştir. Zinâ da günahların en çirkini olması sebebiyle fuhş kelimesiyle ifade edilmiştir. Bu hadisteki fuhştan çirkin ve kaba sözlerin kastedildiği umumiyetle benimsenmiştir. Ancak, kaba ve sert davranışın kastedildiği de söylenmiştir. Çünkü bu mânayı te’yiden bir başka hadiste şöyle buyurulmuştur: مَا كَانَ الرِّفْقُ فِى شَىْءٍ إِلَّا زَانَهُ وََ نُزِعَ مِنْ شَىْءٍ إِلَّا شَانَهُ “Bir şeye rıfk girdi mi onu güzelleştirir, bir şeyden de çıkarıldı mı onu çirkinleştirir.”
Tîbî, hadisteki: “Hayâ bir şeye girerse onu güzelleştirir” ifadesindeki “şey’e” kelimesinde mübâlağa kastı olduğunu söyler ve der ki: “Hayâ veya fuhş cansızı güzelleştirir veya çirkinleştirebilirse, insanı nasıl güzelleştirip çirkinleştirdiği anlaşılmalıdır! denmek istenmiştir.”
İbrahim Canan
Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi
Akçağ Yayınları:6/339.
17●“MÜSLÜMANLIKTAN NASİBİ OLANLAR ve KOPUK İNSANLAR”
Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) : “Müslümanların dertlerini paylaşmayan onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356) buyuruyor, derinlemesine üzerinde düşünülmesi gereken bir nurlu beyandır. Dolayısıyla dünyada olup biten hâdiseler, vicdanı bütün bütün körelmemiş her bir ferdin gönlünde endişe ve sıkıntı hâsıl edebilir. Fakat inanan bir insan, bu sıkıntıları duyup hissettiğinde, ümitsizliğe düşmemeli, çaresizlik duygusuna kapılmamalıdır. Bilakis Hazreti Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh etmeli, içini dökmeli, duaya sarılmalı, O’na yalvarıp yakarmalı ve sebepler dairesinde iradenin hakkını verme adına ne yapılması gerekiyorsa, yapabileceği her ne var ise onu yapmaya çalışmalıdır. [Cemre Beklentisi]
Gerek ülkemizde gerekse diğer İslâm ülkelerinde mevcut olan yangınlar karşısında müteessir olmamak, insanın insanlığını yitirdiğine delâlet eder. İnsanlığını yitirmemiş insanlar ise, günümüzde dünyada olup biten bu olumsuzluklar karşısında mutlaka müteessir olurlar. Mehmet Âkif, Müslümanların maruz kaldığı durumu anlatırken “Irzımızdır çiğnenen, evlâdımızdır doğranan! Hey sıkılmaz! Ağlamazsan, bari gülmekten utan!” der. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların dert ve ızdırabını içinde duymayan, onlardan değildir.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356).
Yani bir insanın Müslümanlıktan azıcık nasibi varsa, Müslümanların maruz kaldıkları ıstırapları en azından bir dert hâlinde içinde duyması gerekir. Zaten bunu içinde bir dert olarak duymayan birisi, söz konusu problemleri giderici alternatif bir kısım çözümler geliştirmeyi de düşünmez. Fakat bu konuda öncelikle herkes kendisine bakmalı ve başkaları hakkında su-i zanda bulunmaktan kaçınmalıdır. Bilemeyiz belki de çevremizdekilerin duyarsız gibi görünmeleri, çok sabırlı ve mukavemetli olmalarından kaynaklanabilir. Aslında onlar da bizim duyduğumuz aynı acıyı içlerinde duyuyor olabilirler. Onların içine de Müslümanların maruz kaldığı problemler karşısında sürekli kan damlıyordur. Fakat onların mukavemet sistemleri çok güçlü olduğundan, bela-yı dertten âh etmemekte, âh edip ağyarı âhlarından agâh eylememektedirler. [13/12/2015. | Kırık Testi]
✍️BMTL:
Mazlum ve mağdur kardeşleri için dudakları sürekli dua ile kıpırdamayan insanlara içten içe GÖNÜL KOYUYORUM!.. (O mazlum ve mağdurlara bu şekilde dua) vird-i zebânımız olmalı!.. Bir kere bu, din açısından bir mükellefiyettir. ZİRA “Müslümanların derdini paylaşmayan, ona ortak olmayan, onun ızdırabını kendi ruhunda duymayan, onlardan değildir! (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356) YANİ, “Müslüman değildir!” demek gibi bir şey. MEFHUM-U MUHALİFİ İSE, Müslümanların derdini onlarla paylaşan.. zindandaki, hapishanedeki, tecritteki, hücredeki insanın ızdırabını paylaşan.. yalnız kalmış eşinin ızdırabını paylaşan.. “Babam nerede!” veya “Annem nerede?!” diye ağlayan çocuğun ızdırabını paylaşan insanlar; işte onlar da hâlis mü’minlerdir. Diğerlerinin, o mevzuda iddiaları ne kadar bâlâ-pervâzâne olursa olsun, o meseleden zerre kadar nasipleri yoktur; nasipsizdirler onlar. Bu açıdan duadan dûr olmamak lazım.
قُلْ مَا يَعْبَأُ بِكُمْ رَبِّي لَوْلاَ دُعَاؤُكُمْ فَقَدْ كَذَّبْتُمْ فَسَوْفَ يَكُونُ لِزَامًا
“De ki: Duanız olmazsa Rabbim size ne diye değer versin ki! (Ama ey inkârcılar!) Siz O’nun mesajını yalanladınız ve bunun günahı yakanızı bırakmayacaktır.” (Furkân, 25/77) Evet, duanız olmazsa, ne yazarsınız ki?!. Hazreti Pîr’in verdiği mana ile “Ne öneminiz olur, ne ehemmiyetiniz olur ki?!.” Dua, mü’minin Allah’a sebepler üstü teveccühünün unvanıdır. Mele-i a’lânın sakinlerince, elden ele, âdeta bir ıtır kutusu gibi veya bir gül gibi dolaştırılan bir şey varsa, o da Cenâb-ı Hakk’a sebepler üstü teveccüh olan duadır. Mele-i a’lânın sakinleri de onu bekliyor: “Dua edin!..” O açıdan, o “mağdûrîn”e, “mehcûrîn”e, “mevkûfîn”e, “muzdarrîn”e dua etmeliyiz!.. Hatta dövüle dövüle öldürülenlere, katledilenlere, çocukları yetim bırakılanlara dua etmek suretiyle vefamızı ortaya koymalıyız!.. Dünyayı kaybetmişler, öbür tarafı kazansınlar. Dünyada olan insanlar da bir gün gerçek manada hürriyetlerine kavuşsunlar!.. [..] İnsanın müdafaa adına dimdik durması gerekli olan, olmazsa olmaz kabul ettiği esaslardandır hürriyet. İşte o mazlumların hürriyete kavuşmaları için yürekten dua etmeliyiz.
Ben, elimde olmayarak, bu mevzuda dudakları dua ile kıpırdamayan insanlara içten içe gönül koyuyorum: Kardeşlerinden ne kadar kopuk insanlar onlar!.. MÜ’MİN kardeşlerinden, KENDİNİ HİZMETE ADAMIŞ insanlardan kopan bir kimse, ALLAH’TAN DA KOPMUŞ demektir; Hazreti Rasûl-i zîşândan da kopmuş demektir. Ve -sevimsiz bir tabir, argoca bir ifade- öylelerine dense dense -mele-i a’lânın sakinleri de o tabiri kullanır mı, bilemiyorum- “KOPUK İNSAN ” denir. Evet, kalben, hissen, ruhen, fikren onlarla beraber yaşama!.. Yatağa girdiğimiz zaman, “Onları anmadan, yâd etmeden, Allah’ım, uyutma beni!.. Gözlerimi kapatma benim!..” mülahazasıyla, kalbimizin onlar için çarpması; his ve heyecanlarımızın onlar için köpürüp durması. Bu, birinci mesele. [05/03/2017. | Bmtl]
✍️BMTL:
Günümüzde yaşanan bunca fecâyi’ (facialar, felaketler) ve fezâyi’ (korkunç hadiseler) karşısında eğer her birerlerimiz günde bir, iki, üç saatimizi bu işe vererek ve bunun bir kısmını da Cenâb-ı Hakk’a tazarru, niyaz ve duada geçirerek -bu belâ ve devâhînin (âfetlerin) savulması adına- inlemiyorsak, farkına varmadan onun radyoaktif tesirinde kalmışız demektir. Evet, bir tarafta, karşıda yangın… Hazreti Pîr’in ifadesiyle, “İçinde evladım/imanım tutuşmuş yanıyor!” Eğer elimizde tulumba, o yangını söndürmeye koşmuyorsak, içinde yanan insanları ondan kurtarmaya koşmuyorsak…insanları kurtarma adına bir kısım tedbirleri alma nev’inden tedbirler almıyorsak, o iş için yüreklerimiz çarpmıyorsa, nabızlarımız atmıyorsa, zannediyorum, insanlığımızı mizanda öyle bir kefeye koyar tartarlar; “İşte siz, bu kadar insansınız!” derler, hafizanallah. [28/04/2019 Bmtl]
18●“KÜFRE DENK BİR GÜNAHA DÖNÜŞEN GIYBET”
Gıybet büyük günahlardan biridir. (Bkz.: Ebû Dâvûd, edeb 35; el-Bezzâr, el-Müsned 4/93;) Öyle ki Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde gıybet hakkında şöyle buyurur:
إِيَّاكُمْ وَالْغِيبَةَ فَإِنَّ الْغِيبَةَ أَشَدُّ مِنْ الزِّنَا، فَإِنَّ الرَّجُلَ قَدْ يَزْنِي وَيَتُوبُ فَيَتُوبُ اللّٰهُ عَلَيْهِ، وَإِنَّ صَاحِبَ الْغِيبَةِ لَا يُغْفَرُ لَهُ حَتَّى يَغْفِرَ لَهُ صَاحِبُهُ
“Gıybetten sakının! Çünkü gıybet zinadan daha şiddetlidir. Kişi zina eder, sonra tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul buyurur. Ancak gıybet eden, gıybet edilen affetmedikçe, mağfiret olunmaz.” (et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/348; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/306.) Meseleye Üstad Hazretleri’nin yaklaşımı içinde bakılacak olursa, gıybetin öyle nevi vardır ki, o, zinadan daha büyüktür. (Bkz.: Bediüzzaman, Sözler, 24.Söz, 3. Dal).) Meselâ bir zümre-i sâlihînin veya belli bir cemaati temsil eden bir şahsın ya da helâllik alma imkânı kalmadığından dolayı vefat etmiş kimselerin gıybetini yapmak bu nevi gıybete girebilir.
Bazı ulema elfâz-ı küfürle alâkalı olarak diyorlar ki, Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) zemmeden veya O’nun hakkında olumsuz şeyler konuşan bir insan tevbe etse bile tevbesi kabul edilmez. (İbn Kudâme, el-Kâfî 4/159; İbn Âbidîn, Hâşiye 4/232.) Niçin? Çünkü Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) irtihal-i dar-ı bekâ buyurup ruhunun ufkuna yürüdüğünden O’nun gıybetini yapan bir insan için Hazreti Ruh-u Seyyidi’l-Enâm’ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) bulup: “Hakkını bana helâl et.” deme imkânı ortadan kalkmıştır.
Aynı şekilde Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Hazreti Osman, Hazreti Âişe (radıyallahu anhüm) gibi nice sahabe-i kiram efendilerimizi hilâfet meselelerinden dolayı –hâşâ– merdut sayacak ölçüde o müstesna kametler hakkında ileri geri konuşanların hâlleri ağlanacak durumdadır. Çünkü bu azim günahı irtikâp edenler, büyük bir zümre-i salihînin gıybetini yapıyor ve onlar hakkında suizanda bulunuyorlar. Artık gıybetini yaptıkları o zatlara gidip: “Hakkınızda nâsezâ, nâbecâ sözler söylediğimiz için hakkınızı helâl edin!” deme imkânı da olmadığından dolayı, bu büyük cürmü işleyenlerin suiakıbetlerinden korkulur. Bilemeyiz, belki Cenâb-ı Hakk’ın ekstradan bir lütfu olabilir. Fakat biraz önce zikrettiğimiz hadis-i şerif ve benzer nassları göz önünde bulundurduğumuzda –Allahu âlem– onların affa mazhar olma ihtimalinin uzak olduğu görülür.
Aynı şekilde gıybet, iftira, bühtan, töhmet ve benzeri günahlar, ferdî olmaktan çıkıp bir cemaat hakkında işlenirse, söz konusu cemaatin tek tek bütün fertlerinden helâllik alınmadıkça bu günahlar affedilmezler. Meselâ Kadirîler veya Şâzilîler hakkında onların bütününü itham edecek şekilde aleyhte konuşan bir insan koskocaman bir cemaat hakkında öyle korkunç bir gıybet etmiş olur ki, o şahsın affedilebilmesi için Abdülkadir Geylânî’den veya Ebû Hasan Şâzilî’den günümüze kadar gelmiş geçmiş binlerce belki milyonlarca insanın bütününden helâllik istenmesi gerekir. Biraz daha açacak olursak, bir cemaatin bütünü hakkında söz söyleyen insan şayet gidip teker teker o fertlerin hepsini bularak onlar hakkında her ne dediyse onu şerh edip, “Ben, senin de içinde bulunduğun cemaat hakkında şöyle dedim. Senin de bu işin içinde hakkın var. Hakkını bana helâl et!” diyemezse –hafizanallah– kurtulamaz. Nasıl ki dua külliyet kesbettiğinde kabul ediliyor. Aynen öyle de gıybet de külliyet kesbederek küllî bir gıybet olduğunda, hak sahiplerinin tamamından helâllik istenmeyince insanın o işin içinden sıyrılması mümkün değildir. Rabbim muhafaza buyursun, onca insanın vebalini alır, gıybet eden o şahsın sırtına yüklerler. Bu da, denilebilir ki, küfre denk bir günahtır.
Ayrıca bilinmesi gerekir ki, bir topluluk veya cemaati temsil eden şahısların gıybetinin yapılması da bütün bir cemaatin gıybetinin yapılması gibidir. Meselâ birisi kalkıp, benim gibi basit ve sıradan bir insan için, “Bu adam şöyledir, böyledir.” deyip aleyhte konuşsa bu ifade ferdî bir gıybet olur. Ancak öyle zatlar vardır ki, onlar külliyet kesbetmişlerdir. Evet, onlar âdeta bir kutup gibi bütün bir cemaati temsil ederler. O zatların haysiyet ve şerefleri temsil ettikleri cemaatin haysiyet ve şerefiyle bütünleşmiştir. Siz onların adını andığınız zaman o çizgide düşünen insanların hepsi birden hatıra gelir. İşte bu gibi zatlar aleyhinde söz söylendiğinde bütün bir cemaatin gıybeti yapılmış olur. Meselâ birisi kalkıp böyle bir insan hakkında, “onun aklı ermiyor” dese, bu mülâhazaya binaen –neûzü billâh– zinadan daha şedit bir günah işlemiş olur. (Bkz.: et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 6/348; el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 5/306)
➖Kur’ân, gıybet etmeyi ölü eti yemeye benzettiği gibi, rüya tabircileri de rüyasında et yediğini gören bir insanın bu hâlini, gıybet olarak tevil ederler. Yani her ne eti olursa olsun rüyasında ağzına et alıp geveleyen bir insanın, birisini çekiştirmiş, onun etini çiğnemiş olduğu şeklinde tabir ederler. Demek ki, gıybet etme meselesi misal âleminden onun rüyasına bu şekliyle intikal etmektedir. Buradan hareketle şöyle diyebiliriz: Dünya hayatında gıybet eden kimse, ihtimal, berzahta ve kabir âleminde vahşi bir hayvan gibi temessül edecektir. Çünkü ancak vahşi hayvanlar ısırıp leşleri dişlerler.
➖Gıybet, bazen bir adamı ısırma şeklinde olurken bazen de kudurmuş kurtlar gibi, koskocaman bir cemaate saldırmak suretiyle olur. Bilmiyorum bir sürünün içine dalan kurtları hiç gördünüz mü? Onlar sürüye daldıklarında bir tanesiyle karınlarını doyurmak yerine, birinin kuyruğunu koparır, öbürünün ayağını ısırır, bir diğerinin de gırtlağını delerler ve böylece bu meret hayvanlar o sürüden elli tanesini yaralarlar. Aynen bunun gibi, bazı kendini bilmez densiz gıybetçiler ağızlarını her açtıklarında öyle ulu orta konuşurlar ki, dilleriyle sayısız insanı yaralar ve neticede esasen kendi hayat-ı mâneviyelerini mahveder ve kendi ahiret yıldızlarını karartmış olurlar.
➖Şimdilerde önünü alamadığımız ve masum bir kılıf içinde mevcudiyetini devam ettiren sinsi bir günah varsa o da gıybettir. O hınzır kurt, âdeta kuzu postuna bürünmüş bir vaziyette bizi kemirmeye devam ediyor. Dolayısıyla gıybet günümüzde zinadan daha tehlikeli bir hâl almıştır. Çünkü inanan gönüller arasında büyük günah diye zinadan uzak duruluyor fakat ne yazık ki, âdeta herkes alıştığı, normal gördüğü ve bir yönüyle şöyle böyle herkes ondan nasibini aldığından dolayı gıybet denilen o gâvur günaha karşı aynı tavır alınmıyor ve sanki basit bir günahmış gibi muamele görüyor. Öyle ki, insanlar hiç yüzleri kızarmadan ve utanmadan bu şeytanî günahı irtikâp edebiliyorlar. Bundan dolayı denilebilir ki gıybet günümüzde günahların en münafığı hâline gelmiştir ve bu nifak yanıyla bizim aramızda hayatiyetini devam ettirmektedir.
➖Çevremdeki insanlara diyorum ki, ağzımı açtığımda yarım kelimelik bir gıybete şahit olursanız hemen buna karşı tavır alın ve sözü değiştirip sohbet-i cânana getirmeye çalışın. Ne olur, bu konuda geri durmayın ve o çirkin fiilin önünü almak için cesaret-i medeniyenizi, daha doğrusu cesaret-i diniyenizi ortaya koyun!
Kaynak: ‘Yaşatma İdeâli’ adlı eserin “Günahların En Münafığı: Gıybet” adlı bölümünden özetlenmiştir”
19● “ALLAH’A KARŞI HARP İLANI”
Cenâb-ı Hak, iman ehlini uyarır ve onlara faizden vazgeçmelerini tembih eder. Eğer bu emre uyup da faizden vazgeçmezlerse, bu davranışın Allah’a karşı küstahça bir davranış sayılan O’na harp ilan etmek mânâsına geleceğini ifade buyurur: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun. Eğer inanıyorsanız, faizden alacak olduklarınızdan vazgeçin. Böyle yapmazsanız, bunun Allah’a ve Peygamberi’ne karşı açılmış bir savaş olduğunu bilin. Eğer tevbe ederseniz, sermayeniz sizindir. Böylece haksızlık etmemiş, haksızlığa da uğramamış olursunuz.”(Bakara sûresi, 2/278-279.) Evet, Allah faizi yasak ettiği hâlde inat edip o yolda devam eden fert ve toplumların bu davranışı, Allah’a karşı bir harp ilanıdır. Aman Allahım! Bu ne affedilmez bir saygısızlıktır!
Efendimiz de bir hadislerinde, faizle alâkalı olarak dört sınıfın lanete uğrayacağını ifade buyururlar: “Allah, faiz alana, verene, buna kâtiplik ve şahitlik yapana lanet etti. Bunlar aynı günahta müsavidirler.” (Müslim, müsâkât 106; Tirmizî, büyû 2; Ebû Dâvûd, büyû 4; İbn Mâce, ticârât 58; Nesâî, ziynet 25.) Burada, işin başından nihayetine kadar faiz ile alâkalı herkesi içine alan bir hüküm tebliğ edilmiş oluyor. Allah Resûlü bunların hepsinin aynı günahta müsavi olduğunu ilan etmekle bir büyük günahın önünün alınması gerektiğini hatırlatıyor. Zira bu günahın önü alınmazsa, cemiyet içinde meydana gelen çalkantıların önünün alınması da mümkün değildir. Ve hâl-i âlem en açık misalleriyle bunun şahididir. [Eser: Enginliğiyle Bizim Dünyamız]
- Faizinle Yükselen Malın Sonu Hüsrandır:
Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz de ümmetini şöyle îkaz buyurmuşlardır: “Kim malını fâiz yoluyla artırırsa, onun âkıbeti mutlakâ malının azalarak iflâsa (fakirliğe) sürüklenmesidir.” (İbn-i Mâce, Ticârât, 58; Hâkim, IV, 353/7892; Beyhakî, Şuab, IV, 392/5512; Taberânî, Kebîr, X, 223/10539)
- Faiz Yiyenin Malı Azalır:
İbn Mes’ud’dan nakledildiğine göre , Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Faiz yoluyla mal çoğaltan hiç kimse yoktur ki, sonunda durumu (malında) azalmaya dönüşmesin.” (İbn Mace, Ticaret, 58)
- Faiz Yiyenlerin Ahiret Akıbetleri
أَتَيْتُ لَيْلَةَ أُسْرِيَ بِي عَلَى قَوْمٍ بُطُونُهُمْ كَالْبُيُوتِ، فِيهَا الْحَيَّاتُ تُرَى مِنْ خَارِجِ بُطُونِهِمْ، فَقُلْتُ: مَنْ هَؤُلَاءِ يَا جِبْرِيلُ؟ قَالَ: هَؤُلَاءِ أَكَلَةُ الرِّبَا
“Miraç gecesi bir kavme uğradım. Onların karınları evler gibiydi. O karınların içinde de yılanlar vardı. O yılanlar karınlarının dışından gözüküyordu. Ben dedim ki: Ey Cebrail! Bunlar kimlerdir? Cebrail dedi ki: Bunlar faiz yiyenlerdir.” (İbn Mâce, Ticârât 58; Müsned, 2/353, 363)