121-) İhya Hareketlerinin Temel Dinamikleri ve İbnü’l-vakt

İhya Hareketlerinin Temel Dinamikleri
•Demokrasi
•Dip Dalga
•Şiddetsiz ve Kararlı Bir Hareket
•Basiret ve Firasetle Hareket Etme
•Dinin Muhkematıyla Disipline Edilmiş Heyecan
•Alternatif Projeler Geliştirme
İbnü’l-vakt
•Terör ve Şiddet Eylemleri
•Başkalarının Kutsallarına Saygı
•Vahşet ve Şiddet Sarmalı

***

İHYÂ HAREKETLERİNİN TEMEL DİNAMİKLERİ

°°°Önsöz°°°

İhyâ diriltmek demektir. Gerçek anlamda diriltmek ancak Cenâb-ı Hakk’a mahsustur. Dinî literatürde ihyâ ise mecazî anlamda bir diriltme olup, müslüman bir toplumda genel olarak unutulmuş veya terk edilmiş dînî değerlerin yeniden hayata geçirilmesi, tekrar yaşanır duruma getirilme faaliyetini ifade eder. Günümüzde bunun niçin gerekli olduğunu ve nasıl mümkün olabileceğini şöyle açıklıyor Muhterem Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

Günümüzde Allah’a imandan anne-babaya saygıya kadar her şey yıkılmış, bütün değerler alt-üst olmuş. Kalbler, kafalar ifsat edilmiş. Maalesef kendimizden uzaklaşmış, kendi değerlerimize karşı yabancılaşmış, ciddi bir başkalaşım geçirmiş ve gerçek insanlığımızı yitirmişiz. Yıllardır tahribe maruz kalan bu kalenin ne duvarı kalmış ne de iç estetiği. Müslümanların tekvinî emirleri doğru okuyamaması, ilimlerde geri kalması, mantık ve muhakemesini işletmemesi, kısaca darmadağınık ve perişan bir hâle gelmesi, başkalarına bize tepeden bakma hakkı verdi. Kapı kulu gibi gördükleri insanların sundukları mesajlara da ilgisiz kaldılar. Dolayısıyla ister hakiki ister nispi olsun, günümüzde bir fetret devri yaşandığı muhakkak. İç içe yaşanan bunca dejenerasyondan sonra tamir ve ıslah kolay olmayacaktır. Geçmişten süzülüp gelen değerler manzumesi etrafında yeni bir dünya kurulabilmesi, dünyada bir kere daha hak ve adaletin, barış ve huzurun tesis edilebilmesi çok ciddi ceht ve gayretlere vabestedir. Çünkü bir şeyin tahrip edilmesi kolay olsa da çoğu zaman tamiri o kadar kolay olmaz.

Bediüzzaman Hazretleri, “Şu istikbal inkılâbâtı içinde en yüksek ve gür seda İslâm’ın sedası olacaktır.” diyor. O, böyle bir sözü keşif ve müşahedeye dayalı söylemiş olabileceği gibi, tarih felsefesinden ve sosyal hâdiselerin seyrinden hareketle de söylemiş olabilir. Fakat bunun ne zaman gerçekleşeceğiyle ilgili bir şey söylemiyor. Bir taraftan –bir asır, iki asır değil– asırlardır rehnedar olan bir kaleden bahsediyor, diğer yandan da ruh ve mânâ köklerimize uygun bir gelecek inşasından. Evet, Allah’ın izni ve inayetiyle Müslümanlar yeniden dünyada bir muvazene unsuru olabilirler. Hakkın, adaletin ve istikametin sesi soluğu hâline gelebilirler. Evrensel insanî değerleri yeniden ikame edebilir, temel hak ve özgürlükleri tesis edebilirler. Campenalla’nın Güneş Devleti’ni geride bırakacak ölçüde imrendirici bir dünya kurabilirler. Fakat şunun unutulmaması gerekir ki, mesele dipten ele alınmadıkça, inşa hareketine temelden başlanmadıkça ve aynı zamanda demokratik bir sürece bağlı kalınmadıkça muvaffak olunması mümkün değildir.

Demokrasi

°°°Önsöz°°°

Hocafendinin değişik vesilelerle söylediği üzere, homojen olmayan toplumlarda herkesin nefes alabileceği en uygun rejim demokrasidir. Bu, demokrasi kusursuz bir rejimdir anlamına gelmez. Fakat, günümüz şartlarında demokrasinin eksik ve kusurlarını gidermeye çalışabilmek için bile, kusurlu da olsa yine demokrasi lazımdır. İhyâ hareketlerinin başarıya ulaşabilmesi açısından bu şartların dikkate alınması çok önemlidir. İşte Hocafendiye göre dikkate alınması gereken konuların en önemlileri:

°°°°°°°°°°°

Yapılması gerekli olan bir iş şayet gerektiği gibi yapılmaz ve ölçülü olarak ortaya konulmazsa maksadın aksi netice verebilir. Özellikle farklı milletlerden, farklı inançlardan, farklı dünya görüşlerinden insanların birlikte yaşadığı toplumlarda, atılacak adımların çok daha dikkatli atılması gerekir. Eğer bir ülkede inananı inanmayanı, sağcısı solcusu, Müslümanı Hristiyanı, muhafazakârı laiki birlikte yaşıyorsa herkesin duygu ve düşüncesinin dikkate alınmasına ihtiyaç vardır. Farklı dinlere, ideolojilere ve dünya görüşlerine sahip olan insanların birlikte barış ve huzur içerisinde yaşayabilecekleri bir sistemin kurulması istikametinde adım atılmalı, herkesin hak ve özgürlükleri koruma altına alınmalıdır. Demokrasi, çok farklı duygu ve düşüncelere sahip insanların birlikte barış içerisinde yaşayabilecekleri ideal bir sistemdir. Bu sebeple, var olan bir kısım problemlerin çözümü için, demokratik düşünceyi geliştirmekle işe başlamak gerekir. Herhangi bir sistemin, inanan inanmayan bütün insanların talep ve ihtiyaçlarına cevap verebilecek enginlikte olması çok önemlidir. İnsanların maddî-manevî, dünyevî-uhrevî bütün ihtiyaçlarına cevap verebilmelidir. Onların dünyevî istekleri kadar uhrevî ihtiyaçlarını da gözetmelidir. Dolayısıyla ideal bir demokrasinin, bütün bu hususları içinde barındırmasının gerekliliğine inanıyoruz. Maalesef Müslümanlar, bugüne kadar demokrasinin vaat ettiği fırsat ve imkânları yeterince değerlendiremediler. Düşünen kafalar bu nimetten istifade etme mevzuunda gerekli gayret ve cehdi ortaya koyamadılar.

Dip Dalga

°°°Önsöz°°°

Toplumdaki hastalıkları iyileştirmeye çalışan insanların her şeyden önce kendilerinin sağlıklı olmaları gerekir. Kendisine faydası olmayanın başkasına hiç olmaz. Ayrıca, onlarda görülen arıza ve kusurlar, ihyâ edilmesi gereken değerler sisteminin bir gereği imiş gibi algılanacağı için girişilen her teşebbüs ters teper. Maalesef günümüzde bunun çok olumsuz örnekleri vardır ve Müslümanların işini zorlaştırmaktan başka sonuç vermiyor. Hocafendi, bu işe nereden başlamak konusunda da şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Şayet Müslümanlar, cehalet, fakirlik, iftirak, yolsuzluk, ahlâksızlık, istibdat gibi hastalıklarla mücadele etmek, maruz kaldıkları her türlü baskı, zulüm ve istibdattan kurtulmak ve ciddi bir ıslahat gerçekleştirmek istiyorlarsa mutlaka meseleyi dipten ele almak zorundadırlar. Var olan bütün bu problemleri, insana saygı duygusuyla, adalet fikriyle, sevgi ve hoşgörü düşüncesiyle yetiştirilmiş nesiller çözebilir. Bu yüksek mefkûreyi gerçekleştirebilecek nadide bir nesil yetiştirilemediği sürece, isabetli adımların atılması çok zordur. Temelden plânlanmayan ve ortak akla bağlı yürütülmeyen hareketlerin fiyaskoyla neticelenmesi mukadderdir. Eğer asıl problem insanda düğümleniyorsa ve bu problem ancak genç nesillere sahip çıkılmakla halledilecekse, yoğunlaşılması gerekli olan yer de burasıdır.  İstikrar, istikrara kilitlenmiş nesillere bağlıdır. İstikamet, müstakim insanlarla sağlanır. İhya, diriliş erlerinin eliyle gerçekleşir. Kılı kırk yararcasına hak ve adalet anlayışının tesisi, kendilerini yüce bir mefkûreye bağlamış adanmış ruhların mevcudiyetine bağlıdır. Eğer bir toplumun atom ve molekülleri sahabe-misal fertlerden meydana gelirse, o toplum sahabe toplumu gibi olur.

Şiddetsiz ve Kararlı Bir Hareket

°°°Önsöz°°°

Çoğu zaman, idare edenlerle edilenler arasında bir çeşit ortaklık ve benzerlik vardır. Bu ortaklık, ya idare edilenlerin idarecilerini beğenip kendi tercihleriyle seçmelerinden kaynaklanır, ya da bir hadis-i şerifte “nasılsanız öyle idare edilirsiniz” şeklinde ifadesini bulan hak etmişlik durumundan. Fakat çoğunluğa nispetle oranlar değişse bile, her toplumda, her zaman akl-ı selim sahibi dürüst ve hakperest insanlar da mutlaka vardır. İşte bunlara düşen sorumlulukların neler oldukları, yol ve yordamın nasıl olması gerektiği şöyle izah ediliyor:

°°°°°°°°°°°

Maalesef dünyanın birçok ülkesinde başı tutanlar, kendilerini kast sisteminin en yüksek tabakasında görüyor ve halka halayık nazarıyla bakıyorlar. Sahip oldukları güç ve kuvvete göre hak iddiasında bulunuyorlar. Kur’ân-ı Kerim, Firavun’u şu ifadelerle anlatıyor: فَاسْتَخَفَّ قَوْمَهُ فَأَطَاعُوهُ “O, halkını aşağıladı, ezdi, onlar da ona itaat ettiler.” Demek ki Firavun, topluma hafif ve basit insanlar olduklarını kabul ettirmişti. Eğer bir toplum böyle bir kompleks içinde yaşamaya başlamışsa, sürekli balyoz gibi başlarına inen insanların gözünün içine bakar. Zaten beşer tabiatında idare edenlere, gücü elinde bulunduranlara karşı her zaman böyle bir duygu mevcuttur. Baştakiler bunu istismar ederlerse, keyiflerine göre gelir gelir onların tepesine biner ve istediklerini yaptırırlar. Fakat ezilen ve sömürülen insanlarda, zamanla zalim ve mütecavizlere karşı bir tepki ve metafizik gerilim oluşabilir. Ancak haksızlık ve zulmü engelleme, baskı ve zorbalıklara karşı koyma duygusunun da yerinde kullanılması ve doğru yere yönlendirilmesi çok önemlidir. Birilerinin, millette meydana gelen bu pozitif enerjiyi istismar etmesine meydan verilmemelidir.

Eğer hak ve adalet arayışı adına bir yola çıkılacaksa, öncesinde atılacak adımların çok ciddi bir plâna bağlanması gerekir. Sadece hınç alma, kavga etme, etrafı yakıp yıkma mülâhazasıyla sokağa inilirse çok defa maksadın aksiyle tokat yenir. Her şey çok iyi düşünülüp plânlanmaz da hesaplar sadece bir tiranın devrilmesine bağlanırsa, netice alınamaz. Zira bu sefer devrilen tiranın yerine bir başka tiran geçer. Zaten onlar, çoktan kendi yerlerine geçecek varislerini hazırlamışlardır. Bir yola çıktıktan sonra kararlı olmak ve taviz vermemek de çok önemlidir. Belirli disiplinlere bağlı bir hareket başlatılmışsa orada sonuna kadar dimdik durulması gerekir. Baştan kararlı gibi görünür, fakat sonrasında pazarlıklara girişir ve geri adım atarsanız başarısız olursunuz. Gözü sizin üzerinizde olan ve sizin hareketlerinize göre kendi hareketlerini belirleyen insanları fikir karışıklığına sevk edersiniz. Böyle bir yerde düşünce kaymaları olur, tereddütler meydana gelir. Demokrasi, hürriyet, adalet ve insan hakları adına başlatılan bir hareket fiyasko ile neticelenir. Bu açıdan bütün bu ihtimalleri baştan düşünüp ya hiç böyle bir maceraya girilmemeli ya da başlatılan bir işin fiyasko ile neticelenmesine meydan verilmemelidir.

Bu konuda mutlaka göz önünde bulundurulacak diğer bir ilke ise şiddetten uzak durmaktır. Şayet sokaklara dökülen insanlar ona buna taş atmadan, birilerinin başını yarmadan, milletin malına mülküne zarar vermeden pasif bir direniş ortaya koyabilselerdi ve sadece zulüm ve haksızlıkları boykot edebilselerdi netice alabilirlerdi. Kan düşünerek, kan dökerek hiçbir yere varılamaz. Bilakis bu tür davranışlar zamanla kin ve nefretlere intikal ederek arkadan gelen nesillere miras olarak kalır. Bu yüzden kan dökmeden, etrafı yakıp yıkmadan, yeni cepheler oluşturmadan yumuşaklıkla problemler halledilmeye çalışılmalıdır.  Bilindiği üzere Gandi, İngilizlere karşı başlattığı pasif mücadelesiyle koskocaman bir ülkeye istiklal kazandırmıştır. Ömrü hapishanelerde geçmiş, mahrumiyet içinde bir hayat yaşamış, sadelikten ve duruluktan ayrılmamış fakat neticede milletini bir mefkûre etrafında bir araya toplamayı başarmıştır. Bütün bunlar yapılmadığı sürece, sadece baştaki bir despota baş kaldırmayla problemler çözülemez. Zira karşılıklı çatışma ve çarpışmalar güç ve kuvveti parçalar ve tesirsiz hâle getirir. Birisi öbürünün yaptığını yıkar, öbürü de bunun yaptığını.

Basiret ve Firasetle Hareket Etme

°°°Önsöz°°°

Buraya kadar sözü edilen hususlar her zaman bir milletin kendi içinde de, milletlerarası boyutlarda da söz konusu edilmesi gereken meselelerdir. Fakat her aktivitenin de mutlaka bir stratejisi olmalıdır. En sık istismar edilen konulardan birisi olan “dış güçler” algısı bazen gerçek de olabilir. Hattâ bunlar, doğrudan doğruya müdahale şeklinde olmayıp, ülkeyi sürüklemek istedikleri istikamette yönlendirebilecek kişi veya ajanları, bizden gibi göstererek, bizim tercihimizle yönetimin başına getirebilirler. Örneğini çok gördüğümüz bu sinsi hegemonyadan kurtulma adına Pırlanta Adamın tavsiye ve uyarıları da şöyle devam ediyor:

°°°°°°°°°°°

Burada belki şu hatırlatmayı yapmak da faydalı olacaktır: Şimdiye kadar mütegallip kuvvetler bazı ülkeleri doğrudan veya dolaylı olarak işgal etmiş ve sömürmüşlerdir. Millette bunlara karşı koyma adına bir metafizik gerilim hâsıl olduğunda da, hemen onların içinden kahraman görünümlü birilerini bulmuş ve başa geçirmişler, insanlarda meydana gelen pozitif enerjiyi ona kanalize etmişlerdir. Yani evvela işgal etmiş, tepelerine binmişler; milletin canı gırtlağına gelip başkaldırma ihtimali belirdiğinde de bu yeni duruma göre vaziyet almış ve millette oluşan gerilimi kendi hesaplarına değerlendirmişlerdir. Ta ki halkın kendi ruh ve mânâ kökleri hesabına bir oluşum meydana gelmesin. Bu sebeple, İslâm dünyasının değişik yerlerinde yaşanan bir kısım olayların içinde her zaman farklı bir parmağın olabileceğini nazardan dûr etmemek lazım. Her zaman birileri, eskimiş ve partallaşmış bir firavunu bir tarafa atarak yenisini getirmeyi plânlayabilirler. Bununla milleti bir süre daha idare etmeye ve bir kere daha aldatmaya çalışabilirler. Belki ellerinde, demokrasi, adalet, özgürlük, insan hakları vs. yazan bayrak ve pankartlar taşırlar. Fakat asıl niyetleri farklıdır. Bu açıdan Müslümanların, bu tür oyunlara gelmeme, sahip oldukları enerjiyi beyhude tüketmeme adına çok temkinli ve tedbirli olmaları, basiret ve ferasetle hareket etmeleri gerekir. Tekrar edecek olursak, bence sahip olunan enerjinin kullanılması gerekli olan en verimli yer, işe dipten başlayarak yeni bir insan inşa etmek ve yeni bir nesil yetiştirmektir. Sahip olduğumuz güç ve enerjiyi ruhumuzun heykelini ikame etme istikametinde değerlendirmeliyiz ki onu israf etmiş olmayalım. Yoksa farklı tahriklerle, ayak oyunlarıyla milletin ruhunda oluşmuş metafizik gerilimi ve diriliş arzusunu heba etmiş oluruz. Muvakkaten bazı başarılar elde etsek bile bunlar kalıcı olmaz. Temel sağlam atılmadığı sürece, yapılmaya çalışılan binanın yerle bir olması her zaman kuvvetle muhtemeldir.

Dinin Muhkematıyla Disipline Edilmiş Heyecan

°°°Önsöz°°°

Atalet (durağanlık) ile adem (yokluk) birbirine yakın kavramlardır. Fiziki âlemde durağanlık düşüş sebebidir. Meselâ, elinize aldığınız bir taşı yukarıya doğru fırlatsanız, sizin ona yüklediğiniz enerji bittiği andan itibaren yerçekiminin etkisine girer ve düşmeye başlar. Fizikte geçerli olan bu kural manevî, psikolojik, sosyal vs. olaylar için de geçerlidir. Fakat, sosyal anlamda bir hareketlilik meydana getirirken, bunun bir hedefinin, bir de usulünün olması gerekiyor ki onu da şöyle açıklıyor Muhterem Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

Bir toplumun durağanlığını sona erdirmek ve onlarda ciddi bir heyecan meydana getirmek çok önemlidir. Cenâb-ı Hak, tabiata koyduğu kanunlarla her şeyi hareketli kılmış, devam ve temadisini bir yönüyle buna bağlamış. Her şeyde bir hareketlilik, bir değişim, dönüşüm ve gelişim var. İlk bakışta insana sabit duruyormuş gibi gelen denizler, okyanuslarda dahi bir hareketlilik var. Sular buharlaşıyor, sonra yağmur hâlinde yere iniyor, değişik membalarda toplanıyor ve yeniden denizlere akıyor. Sürekli bir döngü söz konusu. Cenâb-ı Hak, kainatın diliyle bize bir şey anlatıyor: Hiçbir şey durağanlığa mahkum edilmemeli. Her şey hareketli olmalı, yeni yeni hamlelerle sürekli olarak geliştirilmeli. Mü’minlerin, kendilerine ait değerleri bütün tazeliğiyle ruhlarının derinliklerinde duymalarını sağlamak, onlara i’lâ-i kelimetullah mefkûresini aşılamak ve bu istikamette onları ciddi bir metafizik gerilime geçirmek çok önemlidir. Ne var ki hareket ve heyecanın da Kur’ân ve Sünnet’e ait disiplinlerle kontrol altına alınması gerekir. Hareketsizlik ve heyecansızlık bir felaket olduğu gibi, dinin muhkematıyla disipline edilememiş bir heyecan da ayrı bir felakettir. Ruhlarımızda iman, İslâm ve ihsan ruhunun hâsıl ettiği heyecanın akıllıca realize edilmesi gerekir. Yoksa kontrol altına alınmamış delice heyecanlar felaket getirir. Kuvvet dengesinin olmadığı yerde kendi kendine herkesin ilan-ı harp etmesi, bir kısım canlı bombalarla masumların canına kıyması, sokaklara inip şiddet eylemleriyle milletin can ve mal güvenliğini tehdit etmesi gibi eylemlerin kimseye bir faydası yoktur. Bilakis Müslümanlar hakkında çok olumsuz düşüncelerin hatta paranoyaların oluşmasına sebep olur. Hususiyle dünyanın, korkunç silahlar edinmek suretiyle çok tehlikeli bir yere doğru gittiği bir dönemde, kinleri ve nefretleri harekete geçirecek her tür eylem ve söylemlerden uzak durulması gerekir. Eğer ölçüsüz ve endazesiz davranışlarla öfkeler tahrik edilir, düşmanlıklar hortlatılırsa bu, dünyanın da insanlığın da felaketi olur. Dolayısıyla meselenin aşırılığa, radikalizme, karambole ve hamasete tahammülü yoktur. Bunların öncelikli zararı yine İslâm dünyasına olacaktır.

Alternatif Projeler Geliştirme

°°°Önsöz°°°

Yukarıda, fiziki kanunlar için geçerli olan hareketliliğin sosyal ve psikolojik olaylar için de geçerli olduğu söylenmişti. Ancak arada şöyle bir farkın olduğunu da bilmek gerekiyor: Fiziki anlamda bir hareketin sağlanması da, engellenmesi de yine fiziki kanunlar ve etmenlerle gerçekleşir. Diğer mânâda hareketlenme ve engellemeler ise, hem harekete geçiren faktörler, hem de engeller itibariyle iradeye bağlıdır. Çünkü burada cansız maddeler değil insan unsuru devrededir. Aşağıda, işte bu engellere takılmamanın stratejilerini şöyle açıklıyor Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

Günümüzde elli çeşit fitne ocağının kaynayıp durduğu bir dönemde siz en sağlam yolu bile tutsanız, yine de hedefinize varmanız çok zordur. Bu açıdan gaye-i hayalinizi realize etme adına çok alternatifli projeler geliştirmelisiniz. İnsan anatomisinde bulunan alternatif damarlar gibi sizin de ihtiyatî yollarınızın, yedek stratejilerinizin olması gerekir. Yürürken bir yerde tıkanma baş gösterecek olursa hemen öbürünü devreye sokabilmelisiniz.  Sofiler, “Allah’a giden yollar mahlûkatın solukları sayısıncadır.” derler. Dolayısıyla insanlarla Allah arasındaki engelleri bertaraf edip gönüllerin Allah’la buluşmasını sağlama hedef-i mübecceline yürürken çok farklı yollar kullanmak gerekir. Her zaman tıkanıklıkların olabileceği göz önünde bulundurulmalı ve alternatif yollar hazır tutulmalıdır. Bu sebeple de sağlam bir imanın, güçlü bir muhakemenin, ciddi bir kolektif şuurun yanında, farklı farklı stratejileri devreye sokmak da çok önemlidir.

Eser: Kırık Testi-18 “İmtihanlar kuşağı”

İBNÜ’L-VAKT

°°°Önsöz°°°

Dinin temel değerleri değişmez, değişirse zaten din olmaz. Bu hüküm özellikle son semavî din olan Müslümanlık için geçerlidir. Fakat, hayatın hiç değişmeyen yönleri olduğu gibi, her çağa göre farklı olan ve değişen dinamik bir yanı daha vardır. İşte bu ikinci yönüyle çağının farkında olan, onun gereklerini yerine getirmeye çalışan kimselere ibnü’l vakt denildiği ve her müslümanın tarihî köklerine sımsıkı bağlı olmakla birlikte kendi zamanının çocuğu olmasının önemi konusunda söylenenler:

°°°°°°°°°°°

Özellikle sofilerin kullandığı bir tabir olan ibnü’l-vakt, sözlük anlamı itibarıyla “zamanın çocuğu” demektir. Sofiye ıstılahında ise, Kur’ân ve Sünnet’e vukufunun yanında kendi dönemini de çok iyi kavramış, tekvinî emirleri çok iyi okumuş, eşya ve hâdiseleri hallaç etmiş insanlar için kullanılır. Farklı bir ifadeyle ibnü’l-vakt, eşya ve hâdiselere bütüncül bir nazarla bakan, insan, varlık ve Allah arasındaki münasebeti çok iyi kavrayan kimse demektir.  Teşriî emirlerin yanında tekvinî emirleri de çok iyi bilmeyen, kendi döneminde yaşanan olaylardan, meydana gelen gelişmelerden habersiz olan bir kimsenin, Kur’ân’ı yaşadığı dönemin şartlarına uygun anlaması ve yorumlaması mümkün değildir. Kendi dönemini, kendi zamanında olup biten hâdiseleri iyi anlayan bir kimse, Kur’ân’ın bıraktığı açık uçları, yani içtihat ve istinbata açık alanları değerlendirerek içinde yaşadığı çağa uygun yorumlar ortaya koyabilir. Esasında ibnü’l-vakt olan kimselere düşen önemli vazifelerden biri de budur. Biraz daha açacak olursak, ibnü’l-vakt olmaktan anlaşılan birinci mânâ, insanın, kendi çağının bilim ve teknolojisine vâkıf olmasıdır. Fizik, kimya, biyoloji, astronomi, matematik gibi pozitif bilimlerde çağının birikimini elde etmesidir. Onlarla İlâhî Kelam arasındaki mutabakatı yakalaması, özellikle onun ilmî hakikatlere bakan âyetlerini modern bilimlerin imkânlarıyla yorumlayabilmesidir.  İkinci anlamı ise, insanın içinde yaşadığı dönemin kültür ve medeniyetine muttali olması, sosyal hâdiseleri doğru okuması, farklı ideoloji ve akımları yakından tanıması, mevcut algı ve fikirler hakkında bilgi sahibi olmasıdır. Günümüz Müslümanları ister fen bilimlerinde isterse sosyal bilimlerde olsun mutlaka çağın birikimini elde etmeli ve tutmaları gerekli olan yeri tutmalıdırlar. Aksi takdirde başkaları onları tutarak ayaklarına bir pranga, boyunlarına da bir tasma takarlar. Dolayısıyla onlar da vesayet altında yaşamak zorunda kalırlar. Bu yüzden çağın bilim ve teknolojisini kendi mefkûremiz adına çok rantabl kullanma mecburiyetindeyiz. Bu, elbette birden gerçekleşecek bir hedef değildir. Fakat günümüz dünyasını iyi okur, doğru tespitlerde bulunur, şimdiden değişik alanlarla alâkalı uzmanlar yetiştirir, laboratuvarlar kurarsak elli sene sonra mesele çok farklı bir yere varabilir.

Terör ve Şiddet Eylemleri

°°°Önsöz°°°

Günümüz İslâm dünyasında, zamanını okuyamamanın veya yanlış okumanın dışa vuran en bariz özelliklerinden biri de, cihad ile terörü birbirinden ayıramamak şeklinde ortaya çıkıyor. Bunun dışında, pozitif bilimleri ortaya çıkaran kanunların Allah’ın koyduğu kanunlar olduklarını, keza sosyal olayların yine O’nun koyduğu kanunlar çerçevesinde cereyan ettiğini anlayamayan müslümanların, kendi zamanlarını idrak edememeleri sebebiyle bu hallere düştükleri konusunda şunları söylüyor Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

Kendi çağını doğru okumayı başaramayanların, çağın problemlerini çözebilmesi mümkün değildir. Bilakis onun çözüm adına ortaya koyacağı her teşebbüs daha farklı dengesizlik ve problemlere sebep olacaktır. Belki de yapmış olduğu işlerle İslâm’a hizmet edeyim derken ona en büyük zararı verecektir.  İnsanın dini, vatanı, ülkesi, nesli, geleceği adına mücadele etmesi bir esastır. Hatta düşman kapıya dayandığında gerekirse sahip olduğu bu mukaddes değerleri koruma adına düşmanla yaka paça olur ve bu uğurda malını da canını da vermekten kaçınmaz. Fakat çok güçlü ve çok tahripkâr silahların üretildiği bir dönemde siz kalkar da hak arama iddiasıyla veya bir kısım eften püften sebeplerle ona buna kafa tutar, başkalarını tahrik eder veya sınır ihlallerinde bulunursanız kendi idam fermanınızı imzalamış olursunuz. Şiddet ve terör eylemlerine teşebbüs edenlerin, canlı bombalarla çoluk çocuk demeden masum insanların canına kıyanların, başka din mensuplarının ibadethanelerine saldırıp kutsallarına saygısızlık yapanların İslâm’ın ortaya koyduğu temel değerlerle bir alâkalarının olduğu söylenemez. Bu tür eylemler İslâm’ın ruhuyla taban tabana zıt olduğu gibi, günümüzde öne çıkan demokratik değerleri ve insanî oluşumları da baltalama demektir. Bu tür dengesizliklerin bir sebebi İslâm’ı doğru anlayamamaysa diğer bir sebebi de dünyadaki gelişmelere bütüncül bakamamadır.  Evet, bu tür terör ve şiddet eylemlerinin ne Kur’ân’da ne de Sünnet’te yeri vardır. Bu tür densizlikler içine girenler, mektep bitirseler de, bir davaya sahip çıktıklarını iddia etseler de İslâm’dan habersiz yaşıyorlar demektir. Bunlar hem Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de O’nun sadık temsilcileri olan Hulefa-i Raşidin efendilerimizin takip ettikleri yol ve yönteme terstir. Yezid, Haccac ve Seffah gibi kimselerce pek çok zulüm ve haksızlıkların yapıldığı dönemlerde dahi hiçbir kural kaide tanımayan, kadın, çoluk çocuk ayırt etmeyen şiddet eylemlerine onay veren olmamıştır. Aynı şekilde mesela altı asırlık Osmanlı tarihinde acaba bir kilise yakma olayı olmuş mudur? Onlar ne zaman havraları yerle bir etmişlerdir? Ne zaman diğer din mensuplarının kutsal kabul ettikleri değerlere saldırmışlardır? Fatih Sultan Mehmet’in elinde güç ve kuvvet olduğu hâlde, Ayasofya kilisesini kendi hazine-i hâssasından satın aldığı ve sonrasında camiye çevirdiği rivayet edilir. Daha sonraki dönemlerde de cemaati kalmayan bazı kiliseler camiye çevrilmiştir. Fakat biz yakılan, yıkılan bir kilise bilmiyoruz. Birçok kilisenin o günlerden günümüze ulaşması da bunun delilidir.

Başkalarının Kutsallarına Saygı

°°°Önsöz°°°

Bizim geçmişimizde, üzerinde iyi düşünülüp doğru anlaşıldığında günümüzde de geçerliliğini koruyan, hatta mevcut dünya şartlarında yaşananlardan çok daha ileri insanî davranış örnekleri bulmak hiç zor değildir. Ancak bunların, camilerimizde veya kitaplarımızda birer kıssa olarak anlatılmalarının dışında, hayata aktarılamadıkları için Müslümanlar için bir şey ifade ettikleri de pek söylenemez. İşte bu örneklerden çağları aşan bir numune:

°°°°°°°°°°°

Kudüs’ün fethi esnasında Hz. Ömer’le kilise babaları arasında yaşanan şu hâdise başka din mensuplarının ibadethanelerine saygılı olma konusunda başka söze hacet bırakmaz: Kudüs’ün fethinden sonra kilise babaları Mescid-i Aksa’nın anahtarlarını ancak halifeye teslim edeceklerini söyleyince, Hz. Ömer hizmetçisiyle birlikte onları teslim almak üzere Medine-i Münevvere’den yola çıkar. İki bineğin israf olacağını düşünerek tek bir binek alır ve buna sırayla binerler. Mescid-i Aksa’ya yaklaştıkları zaman bineğe binme sırası hizmetçiye gelir. Uzun yolculuktan dolayı Hz. Ömer’in elbiseleri de yırtık ve yamalı vaziyettedir. Kilise babaları onun bu hâlini görünce, “İşte bizim kitaplarımızda vasıflarını okuduğumuz şahıs budur.” diyerek anahtarları ona teslim ederler. Namaz vakti girdiğinde Patrik, Hz. Ömer’e namazını mescidin içinde kılabileceğini söyler. Fakat o, “Şayet ben burada namaz kılarsam, benden sonra gelen Müslümanlar halife namaz kıldı diye burayı mescit yaparlar ve siz kilisenizde ibadet edemezsiniz.” diyerek bu teklifi reddeder, dışarıda bir yerde namazını eda eder. Bu nasıl bir anlayıştır! Aradan bin dört yüz sene geçmiş olmasına rağmen bugün insanlığın böyle bir ufka sahip olduğu söylenebilir mi? İşte Müslümanlığı gerçek derinliğiyle anlayanlar, dünyayı, sosyal yapıları, toplumsal değişimleri doğru okuyanlar onlardır. Bu sayededir ki insanlığa gerçek bir huzur dönemi yaşatmışlardır.

Evet, kim hangi gerekçeyle terör ve şiddet eylemlerine tevessül ederse etsin, büyük bir yanlış içindedir. Radikal terör örgütlerinin, ne istiklal mücadelesi verme iddiaları, ne ellerinden alınan hakları geri alma düşünceleri, ne de kendilerine yapılan zulüm ve haksızlıkları cezalandırma niyetleri terör ve şiddet olaylarını meşru gösteremez. Gayrimeşru yollarla verilen bir istiklal mücadelesi, istiklali ayaklar altına alma demektir. Hakkı ikame adına yapılan kaba saba hareketlerin hakkı çiğneme olduğunda şüphe yoktur. İslâm’a, insanlığa ve evrensel değerlere aykırı bu tür hareketlerin düşmanlığa kilitli bir kısım odakların ekmeğine yağ süreceğini de unutmamak gerekir. Onların istediği de budur. Aşırı ve dengesizce tavırlar onların işini kolaylaştıracak; işgal ve müdahalelerinin önünü açacaktır.

Vahşet ve Şiddet Sarmalı

°°°Önsöz°°°

İslâm kelimesinin bir mânâsı da barış, emniyet ve selâmet demektir. Buna göre Müslüman, Allah’la, insanlarla ve kendisiyle barışık kişi demektir. İslâm’ın bu temel esprisinden habersiz kişilerin din adına işlediği cinayetler ve kötülükler, sadece günümüzü değil geleceğimizi de tahrip ediyor. Değil dünyaya, kendi çocuklarımıza bile bu dini anlatmanın her geçen gün zorlaştığı, din denilince âdeta kin’in akla getirildiği günümüzde, Müslümanlığa en büyük zararı da bu kindarlar vermiş oluyor. Son olarak, zamanımızda İslâm’ın gülen yüzünün büyük temsilci konuyla ilgili şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Öte yandan bir yerleri yakma yıkma, masum insanların canına kıyma, toplum düzenini alt-üst etme gibi şiddete dayalı eylemlerin gelecek nesillere kin, nefret ve intikam hisleri miras bırakacağı da göz ardı edilmemelidir. Bugünün Müslümanlarına düşen vazife, yeni yeni kavgaların fitilini ateşlemek değil, var olan kin ve nefretleri toprağa gömme ve bir daha dışarı çıkmaması için üzerine kocaman kayalar yerleştirmedir. İnsanlığı sevgi etrafında bir araya getirmenin, umumi bir sulh atmosferi oluşturmanın bundan başka çıkar yolu yoktur. Radikalizm ve şiddete başvurmak suretiyle problemlerine çözüm arayan Müslümanlar, maalesef İslâm hakikatini doğru anlayamadıkları gibi çağlarını da doğru okuyamıyorlar. Yapmış oldukları şenaat ve denaetlerle Müslümanlık adına çok kötü bir imaj oluşturuyorlar. Var olan İslâm düşmanlığını daha da büyütüyor, Müslümanlar hakkında yaşanan paranoyaları daha da derinleştiriyor, İslâm dünyası hakkındaki negatif algıları daha da güçlendiriyorlar. Vahşet, vahşet doğuruyor, şiddet, şiddete sebep oluyor. Kur’ân aklîliği ve siyer felsefesi ile telif edilmesi mümkün olmayan her hareketin, aleyhimize döneceğini çok iyi bilmeliyiz. Eğer ibnü’l-vakt, ibnü’z-zaman olmak istiyorsak çok dengeli ve çok sabırlı olmak, hilm ile hareket etmek zorundayız. Dengesizce tavırlarla yeni bir kısım problemlere sebebiyet verme bir yana; bugüne kadar gözü dönmüş bir kısım canilerin sebep oldukları yırtık ve gedikleri tamir etmenin de bize düşen bir sorumluluk olduğunu unutmamalıyız. Gittiğimiz her yerde, karşılaştığımız her insana Müslümanlığın şiddet dini olmadığını, hiçbir şekilde teröre prim vermediğini anlatmak zorundayız.

Eser: Kırık Testi-18 “İmtihanlar kuşağı”

Bu yazı 65 kez okundu