32-Sır Tesellisi

İnsanın başına gelen olumsuz olayları kendi gibi aciz insanoğluna sayıp dökmesi, Allah’ı kullarına şikayet etmek anlamına gelirken; belki aynı cümlelerle elini ve içini Rabbine açıp başıma şunlar geldi diye serzenişte bulunması dua yerine geçer. Allah’a iç döküp yakarmak oldukça kıymetli, aciz insanlara halinden şekva etmekse günah sayılmıştır. Yaşadıklarının anlamını çözebilmek, yanlışlarını görebilmek ve musibetin hikmetine erebilmek niyetiyle insanın “Bunlar neden başıma geliyor, neden hep beni buluyor?” diye Rabbinden sual etmesi sevap kazandıran bir tefekkür ameliyesiyken; aynı cümleleri kendisine haksızlık edilmiş bir insan edasıyla, şikayet duyguları üzerinden kurması Rabbe itiraz ve kadere isyan anlamlarına gelmektedir.

Rabbimiz musibetlerle insana esasında rahmet indirmektedir, ancak insan rahmetin bu alışılmadık şeklinden hoşnutsuzluk duyar. Başa gelenlerden şikayet etmek, onu bize yaşatandan şikayetçi olmak demektir ki, bu da kaderin, yani kaderin sahibi olan Rabbimizin tenkit edilmesidir. Bazen musibetin kendisi nimettir. İsyan, itiraz ve şikayetlerle bu nimet azaba döner. Bazen de musibetlerin sonucunda insanı bekleyen nimetler vardır. Yine şekvalarla neticedeki nimetler yok olur hatta kedere çevrilirler. Kaderi tenkit etmek, onu eleştirmek, kişinin sıkıntısını hafifletmez; olsa olsa mukavemetini azaltır ve dolayısıyla başa gelen musibetin var olan acısını artırır. Ede bü’d-Dünyd ve’d-Din eserinin ‘Sabır ve Tahammülsüzlük’ bölümünde Maverdi der ki; Musibetleri kolaylıkla atlatmanın ve acıları hafifletmenin yolları vardır. Tahammülsüzlük musibetlerden doğan acıları daha da artırmaktadır. Musibetler karşısında sabırlı ve metanetli davrananlar onların etkisinden daha çabuk kurtulabilir.”

Nimetler şükürle fazlalaştığı gibi, musibetler de şekva ve şikayetle artar. Zira şükür, bir kıymet bilme ve memnun olma tavrıdır. Üzerindeki nimetlerden memnun olan ve onu doğru değerlendiren birine o nimet artırılarak verilecektir. Şükrün zıttı olan şekvaysa bir kıymet bilmeme halidir ve nimetin kaybe dilmesine, musibetlerin etkisinin fazlalaşmasına sebebiyet verir. Şükür ve hamd, musibetin azalmasına bir vesiledir. Peki, musibete şükür nasıl olacaktır? Musibete şükrün birinci boyutu, şükrün tam zıttı olan isyan ve itiraza girmemek, ikinci boyutu daha da kötüsünün yaşanmadığına memnun olmak ve verilenin eziyetten ziyade bir armağan olduğunun farkına varmaya çalışmak, üçüncü boyutuysa getireceği yüksek sevaplar cihetiyledir.

Tebe-i Tabiinin büyük alimlerinden İbn-i Mübarek’in şu sözü manidardır: ”Musibet önce birdir, ağlayıp sızlanma sonucunda ikiye çıkar, şöyle ki; Birinci musibet başa gelen neyse odur, ikinci musibetse, şekva ederek sızlanma sonunda o musibetin mükafatının elden gitmesidir.” Kaderi eleştirmek, bir yandan da onun sahibi olan Rabbimizden uzaklaşmaya da sebebiyet verir ki, en muhtaç olduğumuz zamanda, en ihtiyaç duyduğumuz destekçiden kopuyor olmamız, acılarımızı büyütmekten başka bir işe yaramaz. Rabbimizin kulu olması hasebiyle merhamete her insanın liyakatı vardır. Ancak bu liyakat, isyan ve itirazlarla azalır veya yok olur. Merhamet, ona ihtiyaç duyduğunun farkında olup merhamet sahibini dışlamayanlara layıktır. Şekva ve şikayetle yaşayan insanlar, kendilerindeki merhamet ihtiyacını görmezden gelmekte, kendilerini merhamete değil azaba odaklamakta ve adeta bir musibet üzerinden başka bir musibetin duasına çıkmaktadırlar.

Mesnevi (Cilt, 5) bize şu dersi verir:

“Yoksul bir derviş Herat’ta, Horasan Amidi’nin süslü püslü kölelerini gördü. Köleler Arap atlarına binmiş, altın sırmalı elbiseler giymiş, daha başka süslerle süslenmişlerdi. Derviş ‘Bunlar hangi beylerdir, hangi ülkenin pâdişahlarıdır?’ diye sordu. Ona dediler ki: ‘Bunlar bey değil, Horosan Amid’inin köleleridir: ‘Yoksul derviş kalbinden geçen ‘Allah’ım kula bakmak nasıl olurmuş bak da Amid’den öğren’ cümlesine engel olamadı. Derviş çıplaktı, yoksuldu, yiyeceği yoktu, kışın soğukta tir tir titriyordu. Elinde olmaksızın böyle bir cürette bulundu. Nihayet günün birinde padişah, Amid’in bazı işlerinden rahatsız oldu ve elini ayağını bağlatıp onu zindana attı. O süslü püslü kölelere de ‘Efendinizin hazinelerinin yerini söyleyin’ diye türlü işkenceler etti. Gece gündüz çekilen işkenceler neredeyse bir ayı buldu. Fakat tek bir köle bile efendisinin sırrını söylemedi. Konuşmayacağı anlaşılan kölelerin hepsi paramparça edilerek öldürüldüler. Yoksul derviş, uykudayken ötelerden şöyle bir ses işitti. Ey kendini derviş zanneden kişi, gel sen de kul olmayı Amid’in kölelerinden öğren.”

Rabbimizin tabiat aracılığıyla bize verdiği tesellilerden biri de Settariyet hakikatidir. Settar, bir esmadır. Örtmek manasına gelir. Yerin örtüsü vardır, bitki örtüsü dediğimiz. Bir de bitkilerin örtüleri vardır, bakınca bize içini değil dışını gösterir. Meyvelerin örtüsü vardır, buna kabuk adını versek de. Ağaçların örtüsü vardır, çıplak ağaç yoktur. Hayvanların örtüsü, onların derileri ve kürkleridir. Ambalaj sektörü, insan ürünlerini bile bir settariyet perdesi altına almıştır. Bu teknolojide de böyledir. Hiçbir cihazın içerisi, dışarıda değildir. Her arabanın kaportası, her televizyonun kutusu vardır, her yazılımın bir donanımı vardır. Dünyada elbisesiz dolaşan insan yoktur. Ev de insanın bir başka örtüsüdür ve bu da yetmez, perdeler evin bir başka örtüsü olur. Kur’an’ın tabiriyle eşler birbirinin örtüsüdür. Beden insanın örtüsüdür. Biz bir insana baktığımızda onun böbreğini, midesini, damarlarında akan kanı görmeyiz. Çünkü arada örtü vardır.

Settar ismi bütün kainatı, parça ve bütün her şeye sinmiştir. Musibet karşısında Settariyet kanunu insana, gereksiz detayları bırakmasını, teferruatlara perde çekmesini, kederini kaynaştırıp birliğe erdirmesini salık vermekle kalmaz; aynı zaman da şunu söyler: acını önüne gelene açıp ucuzlaştırma, acını soyundurup utandırma, Rabbinle arandaki bu özel ilişkinin mahremiyetini onu saçıp dökerek ihlal etme, onu ört. Onu bastırma ama ört! Hz. Peygamber’in (sav) vahiyle ilk şereflendiği gün, evine döndüğünde, “Beni örtün, beni örtün” demesini hatırla. Toprak nasıl ki örttüğü basit nesneleri ağaç olarak, meyve olarak netice veriyorsa, acılarımız da, gönlümüzdeki örtük yerde durduğu müddetçe büyük imkanlara ve mükafatlara dönüşecekierdir.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 17 kez okundu