Ad kavmi benzeri görülmemiş bir ihtişama sahipti. Ahalisi iri yapılı, kuvvetli insanlardı. Arazileri verimli topraklar üzerindeydi. Bereketli bağlara ve yeraltında büyük su depolarına sahiptiler. Allah’ın azabından korunmak için dağları yontarak kaleler ve saraylar yapıyorlardı. Yıkılmasını imkansız gördükleri ve onları her türlü tehlikeden kurtaracaklarına inandıkları sağlam binalarda yaşıyorlardı. Bu imkanlar içerisinde Hud Peygamberin uyarılarına kulak tıkıyor ve Allah’tan gelen afetler dahi kendilerine zarar veremez diye düşünüyorlardı. Bu kavim kasırga şeklinde bir rüzgarla helak oldu. Çok güvendikleri binaların kendilerine hiçbir yardımı dokunmadı: “Yüksek, âbide-misal binalar diken çok güçlü İrem halkına – Ki, o diyarda onların bir benzeri yaratılmamıştı” (Fecr, 7-8)
Semud kavmine de ataları olan Ad kavmi gibi büyük nimetler verilmişti. Atalarının durumundan ibret almadılar ve kendilerini güvende hissedecekleri yüksek sütunlu binalarda türlü günahlara daldılar. Bu kez karşılarında bulunan Salih Peygamber vardı. Onu inkar ettiler ve yapmamaları söylenen her fiili işlediler. Gökten Üzerlerine bir sayha, altlarından da şiddetli bir sarsıntı gelince, o çok güvendikleri sağlam binaların kendilerine bir faydası dokunmadı ve onlar da helak olup gittiler: “Beldeler içinde benzeri yaratılmamış ve yüksek binalarla dolu İrem şehrinde oturan Âd halkına, Vâdideki kayaları oyup yontarak sağlam evler yapan Semud halkına Çadırlı ordugâhlar, piramitler sahibi Firavun’a, Rabbinin ne yaptığını görmedin mi? ” (Fecr: 6-10)
Titanik isminde bir gemi vardı, tanrı bile batıramaz sloganıyla yola çıkmıştı ama sonu hazin oldu. NASA tarafından uzaya gönderilen ve ‘meydan okuyan’ anlamına gelen Challenger Uzay Mekiği‘nin, onuncu uçuşundan 73 saniye sonra havada infılak edişinin video kayıtları ibretamizdir. Tanrıya veya kâinata yapılan bir meydan okuyuş olarak algılanmıştı onun fırlatılışı. Onun akıbetiyle, insanın dilediği her şeyi yapabileceğine dair kibri de zedelenmiş oldu.
Çanakkale Deniz Savaş’ında topraklarımıza saldıran filodaki meşhur üç zırhlının adları da manidardır: İrresistible, karşı konulamaz demektir. İnflexible, boyun eğmez anlamına gelir. Ocean, okyanus demektir. Kelime anlamları ve maddi donanımları çok büyük görünen bu gemilerin karşılarında Seyit Onbaşı gibi kullardan bir kul vardı ve o gemiler de Seyit Onbaşı’nın fukara elleriyle denizin dibini boylamış oldu. Seyit Onbaşı‘nın ne isminin anlamında bir büyüklenme ne de bedenindeki kuvvette bir harikuladelik vardı. Rabbine dayanmış olmaktan başka bir sermayesi yoktu.
Herkes daha güçlü olabilmek, ayakta kalabilmek, kendini garantiye alabilmek için uğraşır durur. Bankada fazla parası olan, iyi bir kariyeri olan, yüksek diplomaları olan, kendini huzurlu ve emniyette hissetmektedir. Oysa bunların gerçekte insanı musibetlerden koruma veya kurtarma gücü yoktur. Bu tür maddi donanımlara güvenip kendini güvende hissetmek ayrıca bir takım musibetlere davetiye çıkarabilir. Allah’a güvenilir, başka bir herhangi bir şeye güvenilemez. Kur’an’ı Kerim, Yusuf Peygamberin hapsinin uzaması konusunu anlatırken şu ifadeleri kullanır; “Yusuf, o iki arkadaştan kurtulacağına inandığı kişiye, “Beni, (suçsuzluğumu) efendinin yanında anıver!” dedi. Fakat şeytan, o kişinin bunu efendisine söylemeyi unutmasına sebep oldu da, Yusuf bir kaç yıl daha zindanda kaldı.” (Yusuf, 42) Bazı müfessirler, bir takım rivayetlerden yola çıkarak hapsin sekiz sene uzadığını ve bunun sebebinin peygamberin bir faniden medet umması anlamına gelen bir zelle olduğunu ifade eder ve şu hadis rivayetini naklederler; ”Kardeşim Yusuf ‘a Allah rahmet etsin. Eğer, ‘Beni efendinin yanında an demeseydi’ zindanda bu kadar uzun kalmayacaktı. “ Yardım istemek elbette bir günah değildir, ancak insanın Rabbinden başka şeyleri gerçek birer dayanak olarak algılaması sorundur ve imtihan sebebidir. Birileri olmasa bazı işler yürümez, zor durumda kalırız, diye düşünürüz. Kimileri patron olmasa ayakta kalamam, kimileri sevdiğim olmasa yaşayamam, kimileri kariyerime bir şey olursa mahvolurum diye düşünür. Oysa insanı, ayakta tutan çevresel faktörler değil Rabbidir. Patronu, kariyeri ve rızkı ona ulaşması için istihdam eden de Allah’tır. ‘Şu öğretmen olmasaydı sınavı kazanamazdım’, ‘filan kişi olmasaydı huzurlu yaşayamazdım‘ gibi cümlelerin hepsi bu hastalığa dahildir. Huzurlu yaşatan da, şifayı veren de, rızkı veren de Allah’tır.
İnsan, her olayda Cenab-ı Hakkı devre dışı bırakarak yaşarsa, ilahi kader onu tadil etmek için, yani hayır ne patronundandı, ne şundandı, ne bundandı demek maksadıyla o şeyleri insana musallat edebilir. Aynı patron orada durmasına rağmen geçinemez, aynı doktora gitmesine rağmen şifayı bulamaz, aynı öğretmenden ders almasına rağmen sınavları geçemez hale gelir. Her seferinde iyi sonuçlar aldığımız süreçlerden hayal kırıklığıyla çıktığımız zaman Cenab-ı Hakk bize bir hatırlatma yapıyor demektir. ‘Bak bu nimetler onlardan değil, onlar var olmasına rağmen ters giden işlere bak ve üzerindeki nimetleri Benden bil ve insanların yalnızca aracı ve vesile olduklarını anla!’ hatırlatmasıdır bu!
İnsanın o kadar çok sanal ve sahte yardımcıları, destekçileri vardır ki, bu yüzden Rabbinin yardımını, desteğini, yanında oluşunu hissedemez. Rabbimiz birçok ayette yalnızca ve yalnızca kendisine tevekkül edilmesini, başka şeylere bel bağlanılmamasını emretmektedir. Hatta bu ayetlerden birinde, mümin olmanın koşulunun bu olduğu ifade edilmekte ve şöyle buyrulmaktadır; “Mü’minler ancak o kimselerdir ki, yanlarında Allah anıldığı, Allah’tan bahsedildiği zaman kalbleri ürperir ve kendilerine O’nun âyetleri okunup tebliğ edildiğinde, bu, onları imanda daha bir pekiştirir ve bütün işlerinde daima ve yalnızca Rabbilerine dayanıp güvenirler.” (Enfal, 2) Ümitsizlik nasıl büyük bir hataysa, çaresizlik de öyle büyük bir imkandır. Çaresiz kalan kişi sahte ilahlardan mecburen sıyrılmış ve gönlündeki ilahi sesi ‘Ben varım, Ben sana yeterim’ nidasını duymuştur.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu