39-Keşif Tesellisi

Rabbimizin bizim ibadetlerimize ihtiyacı olmadığı gibi, bize musibet göndermeye veya göstereceğimiz sabra da ihtiyacı yoktur. İbadetler kalp ve ruha şifa olduğu gibi, musibetler de türlü manevi hastalıkların şifasıdır. Bazı hastaların ayakta, bazılarının yatılı tedavi edilmesi, kimi tedavilerin kısa kimilerinin uzun sürmesi gibi, musibetler de uzun sürdüğünde büyük bir hastalığın, kısa sürdüğünde, basit bir hastalığın pratik bir tedavisi olmaktadırlar.

Musibetlerin kalp ve ruh hastalıklarına şifa verdiğinin bilinmiyor olması tedaviye mani değildir. Yediğimiz bir meyvenin içindeki vitaminleri, bedende hangi noktalara ulaştığını, hatta isimlerini dahi bilmesek bile, onu yediğimizde, ondaki faydalar ve şifalar bedene ulaştığı gibi, musibetlerin anlam ve tahlilini yapamayan insanların, bu konudaki bilgisizlikleri onları şifadan mahrum etmeyecektir. İlaçların tatları genellikle iticidir. Ama onlara, nefse yaşattığı sıkıntıdan dolayı şifasız ve faydasız ilaç diye bakılmaz. Musibetler ve hastalıklar, tatları itici şifalardır. Sabır kelimesiyle ‘Sabir otu’ aynı kökten gelen kelimelerdir. Tıpta ve ilaç sanayiinde kullanılan sabir otu, zehir gibi acıdır. İşte sabır, bu sabir otunu yutmak gibidir. Başlangıcı itibariyle acı olsa da neticesi daima tadı olacaktır. Şifa insanın kendi hastalıklarında, derman kendi musibetlerinde gizlidir. Beynin, kendiyle alakalı sorunlarda iki yüz civarında ilaç salgıladığı söyleniyor. Bitkilerden derlenen ilaçlar bile insanın kendi bedenindedir belki. Bütün hastalıklara çözümü bedenin içerisinde arayan yaklaşımlar da var. Kim bilir karaciğerin içinde öyle bir bölüm vardır ki, böbrek hastalıklarına şifa olabilmektedir. Beyindeki bir salgı, kalp için depolanmış bir şifadır, kim bilir. Çözümünün insanın kendi içinde yattığı sufılerce dile getirilen bir gerçektir. ”Ne ararsan kendinde ara” buyuran Hz. Mevlana der ki, “Can konağını aramadaysan, cansın /Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin / Bir damla su arıyorsan susun / Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir. “Dermanlar insanın hiç ummadığı yerde, yani musibetlerde saklıdır. Hace Bektaş Veli ne güzel söyler: “Hararet nardadır sacda değildir /Keramet baştadır tacda değildir/ Her ne arar isen kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir. “

Dertlerinin dermanı benliğinde ve yaşadığı musibetlerde yatan insanın, fıtratını keşfetmesi ve kendini tanımasının yolu kuşkusuz kederlerden de geçmektedir. İsviçreli yazar ve ressam Hermann Hesse, “Her insanın hayatı, onu kendisine götüren bir yoldur” diyor. İşte yaşadığımız musibetler, bizi kendimize tanıtacak, başka insanlardan ayrımımızı bize gösterecek olan birer ‘danışman’dırlar. Fıtratımızın özelliklerini keşfedebilmek, Rabbimizin bizi hangi esmanın tecelligahı olarak yarattığını görebilmek için verilmiş özel fırsatlardır onlar. ‘Eşhedü‘ yani şahitlik ederim diye içine girilen bir dinin mensupları olarak, yaşamımıza şahitlik etmemizi sağlayan musibetlere teşekkür etmeli değil miyiz? Olumlu veya olumsuz her hal, bir şahitlik, bir varlığa eriş ve dolayısıyla bir nimettir .

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 16 kez okundu