Ehl-i Sünnet çizgisine göre, belâ ve musibetlerden korunmak, lütuf ve ihsanlara mazhar olmak için, salih insanları vesile yaparak Allah’a dua etmek dinin ruhuna uygundur. […] Pek çok İslam âlimi ve maneviyat rehberi, Allah’ın lütuf ve ihsanlarına nâil olmak veya belâ ve musibetlerden korunmak için Bedir Ashabı’na dualarında, evrad u ezkârlarında yer vermişlerdir. Pırlanta Müellifi de “halis bir niyetle okunursa” Cenab-ı Allah’ın Ashab-ı Bedr’in başkalarının imdadına koşmaya vesile yapacağını da söylemektedir. [***]
Kur’an’da, “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve takva dairesinde yaşayın ve O’na yaklaşmaya vesile arayın” (Maide, 5, 35) buyrulmuştur. Âyette bildirilen tevessül genel olup hem şahısları hem de amelleri kapsadığından her ikisini de vesile yaparak Allah’a dua etmek, O’ndan talep etmek matlubdur. [Zahid Kevserî, Makâlât, “Mahku’t-takavvul fi meselet-i tevessül”, Kahire: Mektebetü’t-tevfikiyye, ts., s. 347.] Bu konuda hayattakiler ile vefat edenler arasında bir fark yoktur. Hayattakiler ile olacağını, vefat edenlerle olmayacağını söylemek, ruhun fena bulduğunu, bedenden ayrıldıktan sonra cüz’i şeyleri idrak etmesinin söz konusu olmadığını iddia edenlerin görüşüdür ki bu anlayış haşri inkâra kadar gider. [Kevserî, Makâlât, s. 340.]
Nitekim Diyanet İslam Ansiklopedisi “tevessül” maddesinde de bu husus şu şekilde ifade edilmiştir:
“Eş‘ariyye, Mâtürîdiyye ve Sûfiyye’ye mensup âlimlere göre, ölümlerinden sonra da Allah’ın iyi kullarıyla tevessül edilebilir. Çünkü tevessülle elde edilen sonucu yaratan Allah’tır ve sâlih kulun diri veya ölü olması, durumu değiştirmez. İyi kullarla tevessülün sebebi onların Allah nezdindeki dereceleridir.” [Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Yusuf Şevki Yavuz, İstanbul: “Tevessül” maddesi.]
Salih insanlar ile tevessül yapılmasının matlup olduğunu bildiren hadisler vardır.
Meselâ, “Allahım, Sen’den dua edenler hakkına istiyorum” [İbn Mâce, mesâcid 14; Ahmed ibn Hanbel, el-Müsned, 3: 21.] hadis-i şerifi, hayatta olan ve vefat eden bütün Müslümanları içine alır. Dünden bugüne Müslümanlar salih insanlarla Allah’a teveccüh etmiş onların yüzü suyu hürmetine Allah’tan talepte bulunmuşlardır. [Kevserî, Makâlât, s. 341]
Ashab-ı Bedir’in fazileti bizzat Peygamber Efendimiz (sas) tarafından bildirilmiştir:
Bir gün Allah Resulü’ne Cebrail gelerek şöyle demiştir: “Yâ Muhammed Nasıl siz Bedir’e iştirak edenleri aziz tutuyorsunuz, bugün biz de Bedir Ashabı’nın durumunu alkışlamak için yere inen melekler olarak Ashabı Bedir’i gökte aziz tutuyoruz.” [Buhârî, meğâzî 11.]
Peygamberimiz’in (sas); “Ruhun (Cibrîl) ve meleklerin Rabbi olan Allahım!” diye niyaz edip Allah nezdinde yüksek makam sahiplerini zikretmesi de [Müslim, salât, 223; Ebû Dâvûd, salât, 147. ] onların vesile edilerek Yüce Mevla’dan istemenin meşruiyetini göstermektedir. Sahih hadislerde ve sahabe uygulamalarında yer aldığı üzere, Peygamberimiz (sas) ve sahabeyle tevessül edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sas), gözleri görmeyen bir sahâbîye kendisiyle tevessülde bulunarak Allah’a dua etmesini söylemiştir. [Tirmizî, deʿavât 119; Müslim, salât, 11.] Sahabe, Peygamberimizle (sas), O’nun yakınlarıyla tevessülde bulunarak Allah’a dua ediyor ve duaları kabul görüyordu. Hz. Ömer (ra), Allah Resulü’nün vefatından sonra kuraklığın yaşandığı bir zamanda Peygamberimizin (sas) amcası Hz. Abbas (ra) ile yağmur duasında tevessülde bulunmuş ve yağmur yağmıştır. [Buhârî, istiska, 3; fezailü ashabi’n-nebi, 11.]
Nitekim, Diyanet İslam Ansiklopedisi’nde bu husus şu şekilde ifade edilmiştir:
“Hadislerde Resûlullah ile tevessülde bulunmanın tavsiye edilmesi ona tâbi olan ve bunu teşvik eden velîler ve sâlihlerle tevessülü de câiz kılar. Hz. Ömer’in Abbas ibn Abdülmuttalib ile tevessül etmesi de bu konunun bir delilini teşkil eder (Sübkî, s. 143-144; Kevserî, s 18). Sâlih amellerle tevessülde bulunmanın meşrû kabul edilmesi bu amelleri yapanlarla tevessülü de meşrû hale getirir. Zira zat asıl, zata ait fiil fer‘îdir, fer‘î ile tevessül câiz ise asılla tevessül de câizdir (Himyerî, s. 43-44, 71-72, 126)
Yine aynı kaynakta dünden bugüne salih insanlarla tevessülde bulunulduğu da gayet net bir şekilde şu şekilde ifade edilmiştir:
“Müctehid âlimlerin velîlerle tevessülü câiz görüp uyguladığına dair rivayetler, bu fiilin meşruiyetine ilişkin diğer bir delil konumundadır. İmam Şâfiî’nin, Ehl-i beyt’in yanısıra Ebû Hanîfe ile, Ahmed ibn Hanbel’in de Şâfiî ile tevessül ettiğine dair rivayetler, sahih kaynaklarda mevcuttur. Fahreddin er-Râzî, Tâceddin es-Sübkî, Taftâzânî, Seyyid Şerîf el-Cürcânî gibi âlimler bu tevessülü meşrû kabul edenlerden bazılarıdır. Burada velîler, kendilerinden kaynaklanan bir güce sahip kişiler olarak değil, Allah’ın bir sonucu yaratmasının sebebi olarak görülmektedir (Kevserî, s. 3-4; Himyerî, s. 18-19, 265-266, 420-425). Eş‘arî ve Mâtürîdîler’in çoğunluğu bu görüştedir.” [Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, “Tevessül” maddesi.]
Özellikle Fahreddin er-Razi, allame Taftazani, allame Seyyid Şerif Cürcani gibi imamlar, usuli’d-dinde, yani dinin inanç manzumesi ile ilgili konularda, problemlerin, anlaşılması zor konuların çözümünde merci ve rehber kabul edilen otoriterlerdir. Onlar, peygamberler ve salih insanlar ile gerek hayatta iken gerekse de vefatlarından sonra tevessülde bulunmanın caiz olduğunu söylemektedirler. Ümmetin iman, küfür, tevhid, şirk, halis din gibi konularda kendilerine sığındığı bu imamların, insanları şirke, küfre yönlendirdiğini kim iddia edebilir. [Kevserî, Makâlât, s. 343; Hımyerî, İsa ibn Abdullah, et-Teemmül fi hakikati’t-tevessül, el-mektebetü’t-tahassusiyeti lirredi ale’l-vehhabiye, 2007, s. 468.]
Ashab-ı Bedir’in isimleriyle dua ederek korunma, İslam tarihi boyunca pek çok İslam âlimi tarafından tavsiye edilmiş ve bu konuda pek çok eser yazılmış, dua ve zikir kitaplarında Ashab-ı Bedir’in isimleri vesile yapılarak Allah’tan talepte bulunulmuştur. Onların isimlerini zikrederek Allah’tan muhafaza isteyen insanların korunduğuna dair, yaşanmış pek çok olay da zikredilmektedir. [Bikâî, Abdullatif, Ehl-i Bedr, Beyrut: Dar-ı Lübnan, 1989, s. 28-36.]
Mesela, Ziyaüddin Gümüşhanevî Hazretleri’nin, Mecmuatü’l-Ahzab adlı eserinde, Abdullatif eş-Şami’nin tertip ettiği Ashab-ı Bedr’in isimleri sayılmış ve bu isimler vesile edilerek her türlü belâ ve musibetten korunmak için Allah’a dua edilmiş ve şöyle denilmiştir: “Sizler, hidayet rehberleri, şerefli önderlersiniz. Sizler, doğru yolu bulmada yıldızlarsınız. Sizler, düşmanlara karşı atılan mermilersiniz. Sizler, zifirî karanlıkların lambalarısınız. Sizler, boğulup helâk olmak üzere olan her insanın imdadına yetişip onları kurtarıcılarsınız.” [Gümüşhanevî, Mecmûatü’l-ahzab, s. 58.] [..]
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, şehitlerin farklı bir boyutta diğer vefat edenlerin üstünde bir hayat yaşadıklarına dikkat çektikten sonra şehidlerin efendisi olan Hz. Hamza’nın (ra) pek çok kere kendisine iltica edenleri koruduğu ve dünyevi işlerini gördüğünü ve gördürdüğünü açıkça ifade etmektedir. [Nursî, Mektubat, 1. Mektup, 1. Sual.] Korunmak için âyet ve hadislerde bildirilen duaların yanında Ashab-ı Bedir’i zikredilmesinin mahzurlu görülmesi ilmî bir temele dayanmadığı gibi, dünden bugüne pek çok İslam aliminin ve maneviyat rehberinin uygulamasına da zıttır. (Diyanetin çarpıtma raporuna cevap için hazırlanmış bilgilerin olduğu linteki izahlardan özetlenmiştir … Korunma ve Hıfz dahil konularda Detaylı izahlar için linke bkz. https://sureyyakitap.com/dtd/6-c )
Eslaf: “Bir insan Bedir ashabı’nın isimlerini herhangi bir maksadı için şefaatçi olarak zikretse, Allah o maksudunu hasıl eder” demişlerdir.
Ad ve isim mühim değildir. Mühim olan o müsemmayı hatırlamaktır. Siz: “Allahümme bi seyyidina Hamza” dediğiniz zaman. Hazret-i Hamza’nın mübarek ruhanîyatı orada hazır bulunacaktır. Eslaf’ın ittifak ettikleri bu hususta pek çok rivayet de vardır. Ve onların adları Cebrail’in, Mikail’in İsrafil’in, Azrail’in ve diğer bütün meleklerin adlarından önce gelen adlardır. (Hitap Çiçekleri)
Edremit-Avcılar’da kamp yapıyorduk.
Bir ara kötü niyetli bazı kişilerin bu masum kampa baskın yapacağı şayiası duyulmaya başladı. İşte o günlerden birinde, öğle yemeğinden sonra “Ashab-ı Bedir”i okudum. Sırtımı çadır direğine vermiş oturuyordum. Biraz içim geçmişti -ki bu, eskilerin “Beyne’n-nevm ve’l-yakaza” (uyku ile uyanıklık arası) dedikleri hâldir- baktım tuğlu sancaklı, ellerinde mızrakları, okları, gürül gürül bir ordu, tarlaların olduğu tarafta duruyorlar. Birisi mi söyledi, öyle mi anladım, yoksa “Biz Ashab-ı Bedir’iz.” mi dediler bilemiyorum ama Ashab-ı Bedir’in geldiği kanaatine vardık. Ben öyle hayran hayran onları seyrediyordum ki, bulunduğum yer sanki birdenbire kale kapısı gibi bir şey oldu; ben söveleri kalınca tahtadan bu kapının verâsında durmuş onlara bakıyorum. Biri güç gösterme mânâsına elindeki demir kalemi (Kalem, mızraktan daha küçük, elle atılan bir harp aletidir.) öyle bir salladı ki, o kalın tahta kapıyı deldi geçti ve ben müthiş bir heyecanla uyandım.
Birkaç defa rüyamda Ashab-ı Bedir’i görmüşümdür. Kampta da öyle oldu. Hatta bir iki defa da rüyamda kendimi onların içinde harbe gidiyormuş gibi görüyor ve “Allah Allah! Ashab-ı Bedir’in içinde bulunuyorum ama, ben onlardan çok sonra geldim, nasıl olur da onlarla beraber olurum?” diye düşünüyor ve hayret ediyordum. Zannediyorum onların bazılarını seçebiliyordum da; ama kamptaki müşâhedemde fertleri tam seçemiyordum. Her hâlde sadece Hz. Hamza’yı tanıyabilmiştim. Daha sonra meydana çıktı ki tam o dakikalarda, kampa baskın yapmak isteyen bir grup, tam yol ayrımına gelince trafik kazası yapmış ve arabaları cayır cayır yanmış. Daha sonra bu arabayı biz de gördük. Zaten yolumuzun üstündeydi. Demek ki, o demir kalemin atılması, misal âleminde bu neticeye işaretmiş. Kapının görünmesi ise, inayet altında olunduğunun emaresiymiş. Yani bu mini rüyada sahabe, sanki oradakilere: “Siz inayet ve koruma altındasınız. Dava, düşünce, duygu bir olunca, aynı Nebi’nin arkasında da bulununca, zaman ve asırlar bizi sizden ayıramaz. Birimiz dünyada, birimiz ukbâda, birimiz şarkta, birimiz garpta da olsak yan yanayız.” demektedir. Evet, böyledir; elverir ki çizgi korunsun. Aynı frekansta bulunulsun. Aksi hâlde sesimizi onlara duyuramayız. Onların sesini de alamayız.
Vâkıa, ehl-i tahkik: “Şahıslardan istimdat umma doğru değildir.” der ama bana göre kalbin ibresi Allah’ı gösteriyorsa, bunda bir mahzur yoktur. Zira bu mukaddes ruhlar -Allah bizi de öyle yapsın!- cesetlerini attıktan sonra âdeta birer ruhanî, birer melek hâline gelirler ve hayatlarını vakfettikleri davada yol gösterir, başkalarına arka çıkar ve onları desteklerler. Ama arz ettiğim gibi frekans bütünlüğü lâzım. Ruhun ruhla münasebeti, gönderdiği şerareleri tam frekansında gönderme ve başkalarını tesir altına alma öyle müthiş hâdiselerdir ki, bunları madde ile izaha imkân yoktur.
(Varlığın metafizik boyutu)
“Fizik Ötesi Hayat” adlı seriden..:
“Ben kendi müşahedemi size şöyle anlatayım. Çok sevdiğim bir arkadaşım ve kadın da alabildiğine mütedeyyin olduğu için, ‘Evime misafir gelsin de Allah’ı hoşnut edeyim’, böyle coşan bir kadın olduğu için, içim yanıyordu. Ashab-ı Bedr’in adını götürdüm. Ben çok kerametlerini görmüşüm Bedir ashabının. Dedim, ‘Bunu onun yanına koyalım, belki Ashab-ı Bedir, Hz. Hamza bir görünüverir bu cinlere.’ Ben merdivenlerden daha çıkarken kadın bağırmaya başladı yukarıda. Diyorlarmış ki ‘Hoca geliyor, onun da iflahını keseceğiz.’ Ben daha girmedim eve. Tamam dedim, tuttu bizim iş. Ben Ashab-ı Bedr’in adını götürdüm. O trans halinde kendinden geçmiş, hekimler bunu çok iyi bilirler. Arkadaşım gitti. Böyle diyor, onu şuradan göğsüne bırakıverdim. Başladı konuşmaya, duyuyoruz biz sesini: “Niye kaçıyorsunuz? Hz. Hamza geldi diye kaçıyorsunuz değil mi? Ashab-ı Bedir geldi diye kaçıyorsunuz.’ Nasıl izah edersiniz bunları? Edemezsiniz ve sonra Allah’ın tevfik ve inayetiyle tertemiz oldu, şimdi hacca gitti bu sene…” (Sesli Vaazlar-1/Fizik Ötesi Hayat/Cinlerle ilgili soru-cevap-1-Cin çağırma var mıdır.mp3; dk. 18 vd.).