124-) Tedricilik ve Mesajın Sunumu

TEDRİCİLİK

°°°Önsöz°°°

Tedricilik kanunu, kainatın işleyiş düzeninden eğitime, ondan sosyal olayların gelişmesine kadar hayatın her alanında geçerliliği olan değişmez bir kanunudur. Dolayısıyla, bir hedefe doğru yürümek isteyen herkes bu kanuna uygun hareket etmek zorundadır. Cenâb-ı Hak bir şeyin olmasını dilediğine ona ol demesiyle olacağı halde, bu dünuada Kendisi bile Kendi yarattığı sebeplere göre icraat yapıyor. Dinin tebliğinden de geçerli olan bu konu hakkında şu açıklamayı yapıyor Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

Kur’ân-ı Kerim bir anda değil, yirmi üç yıllık süre zarfında ceste ceste nazil olmuştur. Henüz Cahiliye dönemini yaşayan veya ondan yeni çıkmış olan insanların rehabilite edilmesi ve yavaş yavaş kemale yürümesi adına bu çok önemliydi. Kur’ân, toplumun içinde bulunduğu genel durumu gözetmiş, konjonktür neyi gerektiriyorsa ona göre hükümlerini vaz etmiştir. Allah, ibadet ve muamelata dair mükellefiyetleri bir anda insanların sırtına yüklememiştir. Mesela namaz ve zekâtın emredilmesi belli bir süreç takip edilerek alıştıra alıştıra gerçekleşmiştir. Faiz ve içkinin yasaklanması gibi hükümlere baktığımızda da bunu görürüz. Allah, bunları bir anda yasaklamamış, belli aralıklarla indirdiği farklı âyet-i kerimelerle toplumu alıştıra alıştıra hükümlerini vaz etmiştir.

Mekkî ve Medenî Âyetler

°°°Önsöz°°°

Toplumların eğitilmesi ve geliştirilmeleri de, tıpkı bir çocuğun gelişme sürecine benzer. Malûm çocuğa ilk zamanlar sadece süt verilir. Sonra yavaş yavaş başka sıvılar ve yumuşak besinler verilmeye başlanır, ağzında dişler tamamlandıktan sonra da normal gıdalara geçilir. Meselâ büyükler için çok değerli bir besin maddesi olmakla beraber, bir bebeğe et yedirmeye çalışmak ona çok zararlı olabilir. Sosyal hayatta bu durum emirler için de, yasaklar için de geçerlidir. Birkaç örnek üzerinden bu konunun açıklanması da şöyle yapılıyor:

°°°°°°°°°°°

Mekke ve Medine dönemlerinde nazil olan âyetlere bakılacak olursa, bunlar arasında önemli farklılıklar göze çarpar. Mekke dönemine bakıldığında, henüz insanların yeni yeni İslâm’a girmeye başladıkları, Müslümanların sayısının çok az olduğu, vahyin muhataplarının çoğunluğunun Arap putperestlerinden oluştuğu görülür. Bunlar, körü körüne atalarının dinine bağlı, oldukça mutaassıp ve mütemerrit kimselerdi. Atalarını taklit âdeta ruhlarına işlemişti. Dolayısıyla Kur’ân, indirdiği âyetlerle sürekli onların bu inhiraflarına dikkat çekiyor, tevhit hakikatine vurgu yapıyor, inanç esaslarına yoğunlaşıyordu. Medine döneminde ise Allah Resûlü’nün etrafında yavaş yavaş bir İslâm cemaati oluşmaya başlamıştı. Müslümanların karşısında sadece putperestler yoktu; Yahudi ve münafıklar da vardı. Dolayısıyla âyet-i kerimeler de bu konjonktüre uygun olarak inmeye başladı.

Mesela faiz meselesini ele alacak olursak, Kur’ân-ı Kerim onu hicretin dokuzuncu yılında haram kılmış ve faiz yiyenler hakkında şu sert ikazı yapmıştır: “Faiz yiyenler tıpkı şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar. Bu, onların ‘Alışveriş de faiz gibidir.’ demelerindendir. Hâlbuki Allah alışverişi helal, faizi ise haram kılmıştır. Her kime Rabbinden bir talimat gelir de bu kötü işten vazgeçerse, daha önce yaptığı muamele kendisi için geçerlidir, hakkındaki hüküm de Allah’a aittir. Her kim tekrar faizciliğe başlarsa, işte onlar cehennemliktir, hem de orada ebedî kalacaklardır.” (Bakara Sûresi, 2/275) Fakat bunun öncesinde faiz ile ilgili inzal buyurduğu âyet-i kerimelerle zihinleri hazırlamış, insanları yavaş yavaş ondan soğutmuş ve nihayetinde yukarıdaki âyet-i kerimeyle onu kesin olarak haram kılmıştır. Konuyla ilgili gelen ilk âyette Allah faiz ile zekâtı kıyaslamış ve şöyle buyurmuştur: “Başkalarının mallarıyla artış sağlasın diye faize verdiğiniz para, zahiren fazlalaşsa da Allah’ın nezdinde artmaz. Ama Allah’ın rızasını arzulayarak verdiğiniz zekâtlar, O’nun nezdinde bereketlenir.” (Rûm Sûresi, 30/39) Daha sonraki âyet-i kerimelerde, geçmiş şeriatlarda da faizin haram olduğuna dikkat çekilmiş ve faiz yedikleri için Yahudiler kınanmış, bir cahiliye uygulaması olarak sermayenin kat kat faizinin alınması yasaklanmış (Âl-i İmrân Sûresi, 3/130) ve son olarak da zikrettiğimiz ilk ayet-i kerimeyle kesin ve mutlak yasak gelmiştir. Aynen faiz gibi içkinin haram kılınması da dört aşamada gerçekleşmiştir.

Saadet Asrı’ndan Sonra Tedricilik

°°°Önsöz°°°

Yukarıda verdiğimiz örnekler çerçevesinde insan olgunluk yaşına geldikten sonra, sağlığı da yerinde olmak şartıyla artık onun için yaşa göre beslenme diye bir durum söz konusu olmaz. Sadece kendisi için faydalı veya zararlı olup olmadığına bakılır. Dinin hükümleri açısından da durum aynıdır. Artık onlar için bir değişiklik söz konusu olmaz. Yani haram veya helâl oluşunun dışında bir şeye bakılmaz. Fakat, mesele bu dinin tebliği olduğunda, tedricilik kanunu, yani bir öncelikler sıralaması yapılması kıyamete kadar geçerlidir. Günümüz şartlarında bunun nasıl olması gerektiğini de Üstad Hazretlerini de referans alarak şöyle açıklıyor Muhterem Hocaefendi:

°°°°°°°°°°°

Cenâb-ı Hak, İslâm’ı tamamladıktan ve kemale erdirdikten sonra bizim bu hükümlerin bir kısmını görmezden gelmemiz veya gizlememiz söz konusu olamaz. Şer’i hükümlerin sıfırdan vaz edilmesi ve ortaya çıkması yönüyle tedricilik bir kereye mahsus olarak gerçekleşmiştir. Din tamamlandıktan sonra, “Kur’ân’ın hükümlerinin bir kısmını insanlara tebliğ ve telkin edelim fakat diğerlerinden hiç söz etmeyelim.” şeklinde bir düşünce kesinlikle doğru olmaz. Bununla birlikte tedricilik üzerine oturan bu teşri felsefesi, tebliğ ve irşat faaliyetinde bulunan kimselere, takip edecekleri usûl ve yöntem adına önemli hakikatler ifade eder. Hususiyle bütün bütün dinden uzaklaştırılmış, kendi kültür kaynaklarına ve dünya görüşüne yabancılaştırılmış, âdeta bir fetret dönemi yaşayan insanlara Kur’ân mesajı sunulurken mutlaka bir öncelik sıralaması yapılması gerektiğini ders verir. İşe evvela nereden başlanması ve sonrasında nasıl bir yol takip edilmesi gerektiğini gösterir. Değişimin kolay gerçekleşmeyeceğini, bir kısım alışkanlıklardan kurtulmanın belirli bir zamana vabeste olduğunu öğretir.

Dinî değerlerden olabildiğince uzaklaşan insanlığın ikinci bir cahiliye dönemi yaşadığı söylense zannediyorum mübalağa edilmiş olmaz. Bazen sokak röportajlarında da görüldüğü üzere Müslüman bir ülkede yaşayan insanların birçoğu imanın şartlarından dahi habersiz yaşıyorlar. Dolayısıyla öncelikle nasıl ifritten bir dünyada yaşadığımızın farkına varacak, arkasından da Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) işe nereden başladıysa siz de oradan başlayacaksınız. Bilindiği üzere Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in Mekkeli müşriklere söylediği ilk şey, قُولُوا لاَ إِلٰهَ إِلاَّ اللّٰهُ تُفْلِحُوا “Lâ ilâhe illallah deyin, kurtuluşa erin!” (Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/492, 4/63, 4/341, 5/371, 376.) olmuştu. O, kendisini bile ilk başta nazara vermemişti. Çünkü birilerinin aklına, “Acaba o, manevî argümanları kullanmak suretiyle bizim üzerimizde hâkimiyet mi tesis etmek istiyor?” gibi farklı düşünceler gelebilirdi. Onun kendisini nazara vermesi tepkiye sebep olabilirdi. Ne var ki peygamber olmayan, sırtını ilâhî bir güce dayamayan bir insanın zaten böyle güçlü bir teminat vermesi, kurtuluşu garanti etmesi mümkün değildi. Sağlam bir kaynağa dayanmayan bir kimsenin bu sözü havada kalırdı. Bu sebeple aslında o, bu sözüyle zımnen onlara gökler ötesi âlemlerden mesaj getirdiğini ima ediyor, yani kendi nübüvvetini de vurgulamış oluyordu. Aklı başında olanlar Allah Resûlü’nün ne demek istediğini rahatlıkla anlayabiliyordu. Bu da peygamber firasetinin, fetanetinin ayrı bir buuduydu.

Hz. Pîr de meseleye imandan başlamıştı. Eserlerinde baştan sonra iman hakikatleri üzerinde durmuştu. Hususiyle kendi değerlerine karşı yabancılık yaşayan insanlara karşı ilk anlatılması gereken meseleler iman hakikatleri olmalıdır. Bu demek değildir ki ibadet ü taat mevzuu üzerinde durmayalım, muamelata ait meseleleri anlatmayalım, kalb ve ruh hayatını ihmal edelim, günah ve haramlar karşısında sessiz kalalım. Bilakis, insanların seviyesini dikkate alarak mutlaka bu konuların da işlenmesi gerekir. Burada önemli olan, muhatabın seviyesine göre önce ve sonra anlatılacakları tespit edebilmektir. Kime neyin ne zaman anlatılması gerektiğini iyi belirleyebilmektir. Dine ait her bir meselenin anlatılması önemli bir vazife olduğu gibi, evleviyet ve rüçhaniyet hakkı olan meselelerin öne çıkarılması da ayrı bir sorumluluktur.

Yüce Hakikatleri Sunmada Kullanılacak Üslup

°°°Önsöz°°°

Tebliğ ve davette meselelerin muhataplara takdiminde sadece sıra gözetmek de yetmiyor. Bu meslek tabiri caizse hem bir uzmanlık, hem de hazım ve sabır gerektiren bir iştir. En doğru gerçeklerin, yanlış metoda en kolay kurban edildiği alan bu davet ve tebliğ alanı olsa gerek. Hatanın büyüklüğü nisbetinde vebalin büyük olacağını da unutmamak gerekiyor. Dinini anlattığını sanırken, insanları dinden soğutmak ve uzaklaştırmak ne hazin bir tecelli. Dinine ve davasına olan muhabbetten değil de, nefsi müdafadan kaynaklanan bu hastalıktan kurtulabilmek için uzmanların tavsiye ve irşatlarına çok ihtiyaç var. Bu işin hem sevdalısı, hem de uzmanı olan büyük mürşidimiz kendi hayat tecrübeleri üzerinden bu hassas meseleyi de şöyle ele alıyor:

°°°°°°°°°°°

Öte yandan dine ait meseleleri arz ederken kullanılacak üslubun çok önemli olduğu da hatırdan çıkarılmamalıdır. Günümüzde Müslüman olduğunu söylediği hâlde dinden, imandan uzak kalmış öyle insanlar var ki size ne meyhanesine laf söyletir ne demhanesine ne de puthanesine. Onların değer atfettikleri totemlerine, ikonlarına ilişmeden anlatacağınızı anlatmalısınız. Diyelim ki insanları İslâm’ın haram kılmış olduğu faiz, içki, kumar, fuhuş gibi haramlardan uzak tutmak istiyorsunuz. Hemen işin içine Kur’ân ve Sünnet’i sokar, bunları doğrudan dinî emirler şeklinde arz ederseniz tepki toplayabilirsiniz. Bunun yerine pekâlâ bu tür meseleleri sağlıkla, ekonomiyle, toplumsal değerlerle ilişkilendirerek anlatabilirsiniz. Yani bir tabip ağzıyla konuşabilir, ilim adamlarının ortaya koyduğu verilerden bahsedebilir, farklı istatistikler üzerinde durabilir ve böylece tepkiye sebep olmadan diyeceğinizi demiş olursunuz.

Kim bilir bugüne kadar sertlik ve huşunetimizle, iş bilmezliğimizle, üslup hatalarımızla kimleri kaçırmışızdır. Bazen yirmi yaşlarındaki deli dolu hâlimi düşünüyor, nasıl hem nalına hem mıhına vurduğumu anımsıyor ve ciddi bir şekilde kendimi sorguluyorum. Fakat ne yaparsınız ki biz, rehbersizliğe kurban gittik. Bu konuları bize anlatan kimse olmadı. Bilakis bize, inanmayanlara, fasıklara, facirlere, zalimlere, günahkârlara karşı sürekli düşmanlık duyguları telkin edildi. Dinî değerlerden uzaklaşmış, haramlara bulaşmış insanlar hakkında sürekli olumsuz sözler duyduk, hakaretler işittik. Bunlar da şuur altımızda yer etti, nöronlarımıza gelip oturdu, duygu ve düşüncelerimizi etkiledi. Bazen o günleri düşünüyor ve iyi ki farklı düşünen veya farklı yaşayan insanların yakasına yapışmamışız diyorum. Allah bizi sıyanet buyurmuş, himaye etmiş. Yoksa bunun faturasının altından kalkamazdık.

Gerçi günümüzde hâlâ bu konularda müstakim duygu düşünceyi elde edip edemediğimiz sorgulanabilir. Acaba ayrımcılık kokan fikirlerden bütünüyle kurtulabildik mi? Acaba meseleleri –cı’ya, –cu’ya bağlamadan götürebiliyor muyuz? Belli bir dönemde iman ve Kur’ân hizmetlerine sahip çıkan insanlar çok az ve zayıf olduğu için, onlara bir avans verme maksadıyla bir kısım nispet ve aidiyetlerden bahsedilmiş ve bunlara da bir kıymet atfedilmiş olabilir. Fakat bunlar iman esasları gibi aslî mevzular değildir. Bir insan ben “falancıyım”, “filancıyım” demese ne dinden çıkar ne de Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) halkasından ayrılır. Hatta arkasından yürüdüğü zattan da kopmuş olmaz. Belki bu konularda da ciddi hatalarımız oldu. Oysa ki daha engince düşünülebilir, sinelerimizi herkese açabilirdik. Sertlikleri bir kenara bırakarak daha merhametli ve şefkatli olabilirdik. Gönüllerimizi herkese açık tutabilir ve her yere bir maya çalabilirdik. Bazısı tutmasa da bazısı da tutardı.

MESAJIN SUNUMU

°°°Önsöz°°°

İslâm dâvetinin muhataplarına karşı nasıl bir üslûp kullanılması gerektiği konusunda ilk örnek bizzat Kur’ân-ı Kerimdir. Kur’anın Allahın kelâmı olması itibariyle de Cenâb-ı Haktır. Ondan sonra da Efendimiz. Kur’ânın ilk muhataplarını en çok etkileyen zaten onun bu üslûbu ve hitap tarzıydı. Efendimizin nasıl bir dil ve ifade kullandığı ise, az çok hadis bilen herkesin malûmudur. İnsanlara Kur’ân, din ve Efendimizi anlatırken bu gerçeği dikkate almamak, yerine göre bu dine ihanete kadar gidebilir. Ayrıca hem Kur’ân-ı Kerîm’de, hem de hadis-i şeriflerde davetin hangi üslupla yapılacağına dair çok ikaz vardır. İşte, bütün ömrünü dâvet yaparak tükettiğine inandığımız Muhterem Hocafendinin bir ömürlük tecrübe sonunda konuya bakışı:

°°°°°°°°°°°

Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan insanlığı kurtarma mesajıyla gelmiş bir kitaptır. Bu açıdan insanlık için muhkem hükümler, engin mânâlar, cami mesajlar ihtiva eder. Bunları da kendine has oldukça etkileyici ve mükemmel bir üslupla sunar. Dolayısıyla Kur’ân’ın muhteva zenginliği mucizevî olduğu gibi, ifade gücü de mucizevîdir. Eğer Kur’ân mesajını kusursuz bir üslupla sunmasaydı, beyana çok önem veren ilk muhatapların bir kısmı ona takılabilirlerdi. Fakat Kur’ân’ın beyan ve üslubu hakkında dile getirilen herhangi bir eleştiri bilmiyoruz. Demek ki burada bir kusur bulamıyorlardı. Belki alışkanlıklarından sıyrılamadıkları, atalarını taklitten vazgeçemedikleri, kibirlerini terk edemedikleri, zulmü bırakamadıkları, doğru bakış açısını yakalayamadıklarından ötürü muhtevayı kabul etmiyorlardı. Yani ayaklarındaki zincirler ve boyunlarındaki prangalar onların ilâhî mesajı kabul etmelerine engel oluyordu. Buna rağmen Kur’ân’ın üslubu karşısındaki hayranlıklarını dile getirmekten kendilerini alamıyorlardı.

Aynı şekilde İnsanlığın Medar-ı İftiharı’nın (sallallâhu aleyhi ve sellem) sözlerine bakılacak olursa, O’nun da maksadını bayıltıcı bir üslupla ifade ettiği görülür. Öyle ki Ebû Bekir gibi bir söz sultanı, O’nun beyan gücü karşısında, “Böyle güzel konuşmasını Sana kim öğretti!?” demekten kendini alamamıştır. O öyle bir Beyan Sultanıdır ki, mesajını, tatlılık içinde, ruhları okşayıcı bir şekilde, mükemmel ve kusursuz bir tarzda, engin mânâları ihtiva edecek bir üslupta insanlara sunmuştur. Bu itibarladır ki verilmek istenen mesajın muhteva güzelliği önemli olduğu gibi, bu mesajın nasıl bir ses ve solukla ortaya konulacağı da çok önemlidir. Eğer geçmişten miras olarak aldığınız değerleri insanlığın istifadesine arz etmek istiyorsanız, onu âdeta şairane bir üslupla sunmalısınız. Yani bir taraftan yüce hakikatlere, engin mânâlara sahip olunması, diğer taraftan da bunların yüksek bir beyan tarzıyla ifade edilmesi gerekiyor. Bu da hem ciddi bir ilim ufku ve fikir zenginliğini, hem gönül heyecanı ve ilhama açık olmayı hem de dile vukuf ve beyan kabiliyetini gerektirir.

Entelektüel Sınıfın Yetiştirilmesi

Hiç şüphesiz bu alanlarda boşluk yaşanmaması, ciddi bir elit ve entelektüel sınıfın yetiştirilmesine bağlıdır. Esasen toplumda ilim, fikir ve beyan kabiliyetine sahip çok sayıda insan vardır. Önemli olan, uygun ortam sağlamak suretiyle cins dimağların, üstün fıtratların bulunup çıkarılması ve sahip oldukları istidatların inkişaf ettirilmesidir. Köyde neş’et etmiş bir dâhi düşünün, istidatlarını inkişaf ettirebileceği bir ortam hazırlanılmaz, eğitimleriyle ilgilenilmez, iyi ustaların elinde çıraklık yapmalarına fırsat verilmezse, en fazla iyi bir çoban veya iyi bir rençper olurlar. Dehalarını da sadece hayvanlarını iyi gütmede ve onlar için elverişli otlak yerleri bulmada kullanırlar. Bu sebeple bu tür üstün fıtratların düşünce dünyamıza ve mefkûremize hizmet edecek âbide şahsiyetler hâline getirilmesi, müşarun bi’l-benan (parmakla gösterilen) insanlar olması adına elimizden geleni yapmalıyız. Siz ne kadar uğraşırsanız uğraşın herkes bunu başaramaz. Fakat geleceğin entelektüellerini yetiştirme adına çok insana yatırım yapılmazsa, arzu edilen insanlar da yetiştirilemez. Siz, entelektüeller yetiştirme adına bir çaba ortaya koyar, bir süreç başlatırsınız. Çok sayıda insana imkân hazırlar, yatırım yaparsınız. Ancak bunların içinden sadece birkaç tanesi istenen seviyeye ulaşır. Çünkü bu iş, hem hususi bir kısım istidat ve kabiliyetlere sahip olmayı hem ciddi bir konsantrasyonu hem de uzun süre ceht ve gayret göstermeyi gerektirir. Daha açık bir ifadeyle, bu yola baş koyan bir insanın öncelikle hususi bir kısım vasıflara sahip olması, sonrasında da uzun yıllar kitapların arasında dolaşması, farklı eserlere müracaat etmesi, değişik metinler arasında kıyaslamalara gitmesi, okuduklarını analiz ve senteze tâbi tutabilmesi gerekir.

Bu alanlarda bir hayli geri olduğumuzu ifade etmeden geçemeyeceğim. Maalesef günümüzde mantıkî boşluklara meydan vermeden orijinal eserler verebilecek, bilimsel çalışmalara imza atabilecek, üst seviyede hikâye ve roman yazabilecek, senaryo kaleme alabilecek yeterince insanımız yok. Yazılacak senaryoları dizi veya film hâline getirecek yeterli yapımcı ve yönetmenlerimiz de yok. Şayet geleceğin dünyasında söz sahibi olmak istiyor, farklı yerlerde farklı ağızlardan kendinizi ifade etmeyi düşünüyorsanız, her yerde bu ilim ocaklarını tüttürmeli ve geleceğin entelektüellerini yetiştirmelisiniz. Bu da meselenin ciddi bir seferberlik ruhuyla ele alınmasına bağlıdır. Binlerce insanı ilim ve irfan yoluna yönlendirmelisiniz ki bunların içinden gerçek âlimler, mütefekkirler ve entelektüeller yetişsin. Tarihimizde bu tür insanların sayısı çoktur. Fakat onlar, boyları birbirine yakın sıradağlar gibi olduklarından dolayı çok fark edilmezler. Batı’da bu tür insanlar aralıklarla yetiştiği için onlar daha çok öne çıkmıştır. Biz, çok güzel değerlere sahip olduğumuza ve yüce hakikatleri temsil ettiğimize inanıyoruz. Eğer âlemin de bunlara ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsak, bu değerleri onlara da ulaştırma gibi bir derdimiz varsa, bu işi en güzel surette yapabilecek insanları yetiştirme adına umumi bir seferberlik başlatmak zorundayız. Tavır ve davranış güzelliğinin, mükemmel bir temsilin yanında, sahip olduğumuz mesajı günümüz insanlarının kabul edebileceği bir formatta da sunmak zorundayız. Bu da maksadını açık, seviyeli ve kimsenin zihninde şüphe ve tereddüt hâsıl etmeyecek şekilde çok iyi kompoze edebilen, düşüncelerini en güzel nazım ve nesirlerle ortaya koyabilen istidat ve kabiliyetlere vabestedir.

Üslup Güzelliği

Eğer yaşadığımız çağ, ilim ve beyan çağı hâline geldiyse, biz de buna uygun adımlar atmak zorundayız. Maksadımızı çok rahat ifade edebilecek, kelimeler arasındaki nüanslara vâkıf olacak, zengin bir kelime hazinesiyle edebiyatın farklı alanlarında eserler kaleme alabilecek ölçüde bir beyan gücüne sahip olmalıyız. Duygu ve düşüncelerimizi ifadede boşluk bırakmamalıyız. Zihnimize gelen mânâları hızlı bir şekilde tahayyül, tasavvur ve taakkul aşamalarından geçirip en uygun kalıplara dökebilmeliyiz. Vahy-i semaviyi dillendiriyor olsanız dahi onu kâmet-i kıymetine uygun bir şekilde takdim edemiyorsanız, ona karşı gerekli ilgiyi uyaramaz hatta tepkiye sebebiyet verirsiniz. Dolayısıyla günümüzde üzerinde yoğunlaşılması gereken önemli meselelerden biri budur. Özellikle edebî ve hitabî üslupta meselelerin istiare, kinaye, mecaz, cinas gibi farklı söz sanatlarıyla ifade edilmesi çok önemlidir. Ne var ki bu konuda tekellüfe ve suniliğe girmemeye dikkat etmek gerekir. Günümüzde bazı yazar ve şairlerin yaptığı gibi iğlak ve iphamda (kapalı, muğlak ve müphem ifadelerde) keramet aramamalı, kendimizi ifade etme adına fantezilere girmemeliyiz. Yazılan çizilen konuların anlaşılır olmasına dikkat etmeliyiz; ama derinlik ve sanatı da ihmal etmemeliyiz. Kur’ân’ın derinliğinin sırrı, duruluğunda gizlidir. O, berrak suya benzer. O kadar duru ve berraktır ki, karşıdan bakınca sığ zannedersiniz. Ayağımı soksam, topuğuma ancak gelir, dersiniz. Fakat içine girdiğinizde boğulursunuz. Kur’ân’daki derinlik böyle bir derinliktir.

Hâsıl-ı kelam, sadece ilmî ve fikrî meselelerin düz taşıyıcısı olmak yeterli değildir. Onları başkalarına tebliğ etme ve duyurma gibi bir sorumluluğa sahip olmalı, bu sorumluluğu yerine getirirken de çok dikkatli ve şuurlu hareket etmeliyiz. Nerede nasıl bir üslup kullanılması gerektiğini çok iyi belirlemeli, inandığımız değerleri gönüllerde inşirah hâsıl edecek bir üslupla sunmalıyız.

Eser: İmtihanlar kuşağı Kırık Testi-18

Bu yazı 22 kez okundu