Efendimiz (sav) Medine’ye hicret ederken, Medine’de kıtlık, kan davaları, salgın hastalıklar ve ekonomik kriz vardı. Kabileler arası büyük kavgalar söz konusuydu. Aslında insanların kalbi İslam’ın gelişine hazırlanmıştı; belalarla, sıkıntılarla ve dertler le. Olumsuz hallerin çoğaldığı böylesi zamanlarda kalpler daha açıktır manevi hakikatlere. Cenab-ı Hakk, insanın hakikatle kuracağı ilişkiyi kolaylaştırmak için kimi zaman onu belaya müptela kıldığını Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade eder: “Biz hangi memlekete peygamber gönderdiysek, Allaha yönelmeleri için onları yoksulluğa, hastalık ve musibetlere duçar etmiştik” (A’raf, 94). Cenabı Hak, “Gel!” demektedir musibetlerin diliyle; “Dergâhıma gel, buluşalım.'” Cenab-ı Hakkın hazinesi sonsuzdur. O dileseydi kimseye musibet vermeden, kimseyi incitmeden, hiçbir canlıya en küçük bir acı dahi tattırmadan yaşamın devamını sağlayabilirdi. Uzaya baktığımız zaman Alemlerin Rabbi’nin böyle bir zenginliğe sahip olduğunu gözlerimizle görürüz. O her insana bir gezegen bahşedebilirdi; hatta her bir insana güneş sistemi kadar bir mülk veya Samanyolu galaksisi kadar zenginlik verebilirdi. Peki, Rabbimizin bu hudutsuz zenginliğine rağmen, insan neden dar bir hayat yaşamakta ve türlü sıkıntılara giriftar olmaktadır? Neden insanın başından musibetler hiç eksik olmamaktadır?
Musibetler birer davet, birer çağrıdır. Nimetler, Rabbimizin cemaliyle insana ‘gel’ çağrısıyken, musibetler de O’nun celaliyle davet etmesidir. Musibetler insanı dergah-ı ilahiyeye yönlendiren rehberlerdir. Hedeflenen şey, kişinin Rabbiyle ilişkisinin pekiştirilmesi veya bozulmuşsa onarılmasıdır. İhtiyaçlar, acılar ve belalar bu ilişkinin kurulması için kullanılan malzemeler dendir. Bu yönlendiriciler sayesinde insan, hakiki olmayan birtakım varlık ve ilişkileri kaybetmiş, ancak hakiki ihtiyacı ve kalbinin gerçek açlığı olan Rabbiyle ilişkisi tadil edilmiştir. Şair Haydar Ergülen’in deyişiyle, “Rüzgarların çarpıştığı gövdeni sınırın sandım /Senden korkutuldum, sana saklandım.” Sanılır ki ‘sabır’ musibetlere dayanmanın, onlara katlanmanın adıdır. Halbuki asıl mesele hadiseye tahammül etmek değil, sabır üzerinden Cenab-ı Hakla irtibat kurulabilmesidir. Kur’an-ı Kerim’de “Allah sabredenlerle beraberdir” buyrulur. Allah’la beraber olmanın yollarından biri de sabırdan ve sabrın yolu da musibetten geçtiğine göre, musibetin varlığının gerçek sebebinin Allah’la birliktelik kurmak olduğu açıkça anlaşılır. Ayrıca Sabur, Allah’ın isimlerinden biridir. Sabreden kişi Rabbimizin Sabur ismine ayinedarlık etmektedir. Ayine darlık etmekten murat, deneyimlemek yoluyla O’nu (cc) daha yakından tanımaktır. Şafi ismine doktorlar, Rezzak ismine iş verenler ayna tuttuğu gibi, Sahur ismini de musibet içerisinde sabreden insanlar kainata yansıtmaktadırlar. Sanılır ki ‘dua’ yalnızca musibetlerin ortadan kalkması ve kulun rahata ermesi içindir. Oysa duanın maksadı her ibadette olduğu gibi, Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmaya çalışmaktır. Dua yalnızca bir talep listesi değildir. Ellerimizi açıp Hakk’a yönelmek, Rabbimizle buluşmak ve Onunla temas etmek anlamı taşıdığından, duaya sebebiyet veren her musibet, duanın dolayısıyla ilahi buluşmanın vesilesi durumundadır. Musibetler, halimizi duaya dönüştürme fırsatlarıdır. Asıl mükafat, duanın neticesinden daha çok, icra ediliyor olmasıdır. İnsanın Rabbiyle buluşması duanın kabul edilmesinden daha büyük bir ödüldür. Ki bu ödül, daha dua bitmeden alınmıştır. İşte bazı rahatsızlıkların ve musibetlerin sebebi yaşantımızda duaya ve ilahi irtibata ait boşluk ve eksikliklerdir. Musibetlerin dua için verildiğini Kur’an şöyle ifade eder: “Bize yalvarsınlar diye onları darlık ve sıkıntı ile yakalayıp sarstık. Bari, kendilerine şiddetimiz geldiği vakit yalvarsaydılar, tövbe etseydiler! Fakat heyhat!” (En’am,44).
Hz. Mevlana der ki, “Dert; Allah’ı anmana vesile olacaksa, tüm dünya malından yeğdir. Dertsiz dua, soğuktur. Dertli dua gönülden, aşktan gelir” (Mesnevi, Cilt 3). Bazı musibetler duayla dahi geçmez. Zaten onların meydana geliş sebebi kişiyi duayla buluşturmaktır. Yakarışa vesile olsun diye verilen bu tür musibetlerin bitmesi için yapılan dua kabul olunduğun da, dua kendi kendini yok edecektir. Duanın varlığı, kendini yok etmesi için yapılan başka bir duayla çelişeceğinden, bu tür musibetler dua ile değil, Rabbimizle birlikteliğimizi yeniden sağlam temellere oturttuğumuzda sona erecektir.
Evet, insanın Rabbiyle iletişiminin dayanaklarından biri musibetler olduğu gibi, dinlerin ve peygamberlerin varlığını da musibetlere borçluyuzdur. Musibet, tasa ve kederin olmadığı bir dünyada, dinlerin, peygamberlerin insana söyleyecekleri şey ne olabilir? En büyük musibet olan cehennemin olmaması, cennetin de varlığını ortadan kaldırmayacak mıdır? Büyük musibet olan kıyametin olmaması, hayatın da olmamasını netice vermeyecek mi? Musibetler olmasaydı, kutsal kitaplar insana ne söylüyor olurdu? Peygamberler insanlara ne anlatıyor olur du? Bir şeyler söyleselerdi bile kim onlara kulak kesilebilirdi? Kur’an ‘Elhamdü’ diye başlar ki, hamd bir problemden kurtuluşun ifadesi, ‘mine! cinneti ve nas’ ile biter ki; insan ve cinlerden sana sığınırım anlamına gelen bu ibare; yine bir problemden kaçıp ilahi olana yönelişin ifadesidir. Yani Kur’an başta ve sonda musibet ve teselliyi ele alır. Ve Kur’an’ın iki kapağı arasında herhangi bir sayfa yoktur ki, musibet ve teselli bağlamında hiçbir şey dememiş olsun. Allah mükemmeldir, kainat eksik, insan sorunludur. Allah, kainat eserine insanla imza atmakla demektedir ki ‘musibet benim imzamdır’. “Acı çekmek bu dünyanın olumlu bir unsurudur, hatta bu dünya ile olumluluk arasındaki tek bağlantıdır.” -Kafka
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu