Cömertlik

A. Mü’min Olmanın Şiarı
B. Vermeyi Alışkanlık Hâline Getirmek
C. Vermede Sınır Tanımamak
-Ebû Akîl Destanı
D. İmkân Nispetinde Mükellefiyet
E. Vermede Zamanlama
-İlk Olma Hususiyeti
-Sebebiyet Sevabı
-Vermede de Denge

“BİR ERDEM OLARAK CÖMERTLİK”

°°°Önsöz°°°

Allah isteyeni, insanlar vereni sever. Cenâb-ı Hak hep verendir ve hesapsız bir şekilde verir. Ona ise kimse bir şey veremez. Onun bir ismi de “Cevad”dır ki cömert demektir. Demek ki cömertlik Allah’ın bu isminin kulları üzerindeki bir tecellisinden ibarettir. Bu anlayış da kulların cömertliğinin, Allah ahlâkı ile ahlâklanmak mânasına geldiğini gösterir. Aşağıda, kimseden birşey istediğini ve aldığını hiç görmediğimiz, fakat ihtiyacı olduğunu bildiği veya duyduğu herkese, o günkü imkânlar ölçüsünde hep verdiğini çok iyi bildiğimiz merhum Hocamız, Allah yolunda ne kadar ve neleri vermemiz gerektiğinden, verme ahlakını gelecek nesillere taşımaya kadar ele alacağı çok önemli konulara giriş mahiyetinde şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Cömertlik, her şeyden önce mü’minin bir şiarıdır. Mü’min, kardeşini kendi nefsine tercihte öyle bir noktayı yakalar ki, gerekirse canını bile vermeye hazır hâle gelir. Zira vermek, onun ahlâk ve karakteri hâline gelmiştir. O, vermek için imkânlarının genişlemesini beklemez; elindeki imkânlar nispetinde daima vermeyi fazilet kabul eder. Bu onun toplum içinde temayüz edip itibarının artmasına vesile olur ve aynı zamanda malında bereketle cömertliğin avantajlarını henüz dünyadayken yaşamaya başlar. Böylelikle kendi mal ve canını koruma altına alan bir mü’min, içtimaî huzurun artmasına da ciddi katkıda bulunmuş olur.

Vermeyle bu denli bütünleşen bir insan, neyi ne zaman vereceğini de çok iyi kestirmelidir. Zamanlamayı iyi yapmalı; ihtiyaç varken ve iş işten geçmeden vermeye özen göstermelidir. Aksi hâlde gün gelir, bu sevap kapısı, imkânı olduğu hâlde zamanında verme zevkini yaşayamayanların yüzüne kapanabilir. Herkesten önce vererek başkalarının vermesine de vesile ve teşvikçi olmanın insana kazandıracakları da bir hayli fazladır.

Onun içindir ki, vermede yarışa giren bir mü’min, ilk olmanın getireceği avantajları iyi bilir ve bunları kaçırmayı asla düşünmez. Verme şuurunu yakalayan bir insan, onun önüne çıkabilecek her türlü engeli aşmaya da kararlıdır. İçtimaî hayatın saadeti olarak gördüğümüz cömertlik etrafında ana hatlarıyla zikretmeye çalıştığımız bu konuları, imkân nispetinde biraz açmak istiyoruz.

A. MÜ’MİN OLMANIN ŞİARI

Cömertlik, Allah’ın Cevâd ismiyle rezonans olmanın ifadesidir. Bu açıdan o, mü’minin tabiatının bir yanı olmalıdır. Zira maddî-mânevî fedakârlıkta bulunma, yukarıda da ifade ettiğimiz gibi mü’minin şiarıdır. Böyle davrananlar için Allah (celle celâluhu), mükâfat olarak Cennet vaat etmektedir.

إِنَّ اللهَ اشْتَرَى مِنَ الْمُؤْمِنِينَ أنَفُسَهُمْ وَأمَوَالَهُمْ ِبِأنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَ

“Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır.” [Tevbe sûresi, 9/111] âyeti bunun garantisidir. Yapılan her şey Allah için yapılmış olsa bile sonuç itibarıyla hayır adına icra edilen infakın neticesi, yine o işi yapan şahsa raci olmaktadır. Zira Allah, yapılan hayr u hasenâtın karşılığını eksiksiz olarak verecektir. Kur’ân bize şu teminatı vermektedir:

وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ فَلِاَنْفُسِكُمْۜ وَمَا تُنْفِقُونَ اِلَّا ابْتِغَٓاءَ وَجْهِ اللّٰهِۜ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ خَيْرٍ يُوَفَّ اِلَيْكُمْ وَاَنْتُمْ لَا تُظْلَمُونَ

“Hayır olarak harcadıklarınız, kendi iyiliğiniz içindir. Yapacağınız hayırları ancak Allah’ın rızasını kazanmak için yapmalısınız. Hayır olarak verdiğiniz ne varsa; karşılığı size tam olarak verilir ve asla haksızlığa uğratılmazsınız.” [Bakara sûresi, 2/272]

B. VERMEYİ ALIŞKANLIK HÂLİNE GETİRMEK

İçinde yaşadığımız maddî dünyada mânevî değerlerin öne çıkarılması, böylece madde-mânâ dengesinin yakalanması ehemmiyet arz etmektedir. Zira maddeyle mânânın beraber ve dengeli olmadığı bir dünyada ferdî ve içtimaî huzurdan bahsetmek mümkün değildir. Mânâyı terk edip maddenin peşinde koşan nice milletler vardır ki, belki aradıkları maddeyi elde etmişlerdir ancak elde ettikleri bu maddenin çarkları arasında can vermekten de kurtulamamışlardır. Bugün dünya, yeni arayışlar peşindedir. Şayet bu arayışların neticesi onu mânâya ulaştıramayacaksa, netice öncekilerden farklı olmayacaktır. Yahudilerin, mânâyı terk ederek maddeye saplanmalarını ve bu ikisi arasındaki dengeyi kaçırmalarını Allah, Hristiyanlıkla tadil etmiş; ancak onların da kısmen maddeyi terk ederek tamamen mânâya yönelmeleri, dünya adına ayrı bir çıkmazı netice vermiştir. Bu denge ancak İslâm’la yerine oturmuş ve Müslümandan, hiçbirini ihmal etmeden, her ikisiyle de lüzumu kadar hemhâl olması istenmiştir. Dünyayı imar etme, mü’minin üzerindeki önemli bir mükellefiyet olduğu gibi, dünyalık adına elde ettiklerini yerinde ve zamanında kullanarak inandıklarını hayata geçirme de onun için vazgeçilmez bir vazifedir. Hatta iyi bir mü’min, bu zamanlamayı öyle yerinde ve rantabl bir şekilde yapar ki, lüzumu hâlinde canını dahi bu pazara koymaktan geri durmaz.

Evet, mü’min, Allah ahlâkıyla donanmasının bir gereği olarak, daima verici olmalıdır. İçtimaî meselelerde olduğu gibi bu vericilik, onun maddî âlemine de yansımalı ve o, başkalarının huzur içinde yaşayabilmesi için elindeki imkânları rahatlıkla ve bütünüyle seferber edebilmelidir. Bir başka yaklaşımla, maddî-mânevî verme, mü’minde bir ahlâk, bir huy hâline gelmelidir. Bunu sağlamanın yolu da, daha küçük yaşlardan itibaren çocuğu vermeye alıştırmaktan geçer. Materyalist dünyanın bazı insanları, çocuklarını vermeme ahlâkı üzerine eğitirken; inanan insan verme endeksli bir plân ve programla çocuklarını eğitmelidir. Öyle ki onu, kendisi soğuktan tir tir titrerken bile yeri geldiğinde ayakkabısını veya ceketini, olmayan bir arkadaşına verebilme faziletine alıştırmalı ve böylelikle cömertliğin onun ruhunda taht kurmasını temin etmelidir. Bunun için de başkalarına verilecek her türlü hediye, sadaka veya zekâta çocuğun muttali olması sağlanmalı, hatta yerine göre yapılan bu infaklar onun eliyle yerine getirilmelidir. Aynı zamanda vermenin sebebi ve mânâsı da ona izah edilmelidir. Tabii bütün bunlar yapılırken, alan kimselerin izzetlerini muhafaza edecek şekilde yapmalıdır. Böylece cömertlik duygularının çocuğun gönlünde mayalanması temin edilebilir. Neticede başkalarının ihtiyaç ve dertleriyle dertlenen, uyanık ve hüşyar gönüllere sahip nesiller yetiştirmek mümkün olur.

Vermeye engel birçok etkenin varlığı da düşünülecek olursa mü’min hiçbir zaman, “İmkânlarım genişlesin de o zaman vereyim.” diye beklemeyecek; o an elindeki imkânlar nispetinde vermeyi alışkanlık hâline getirecektir. Unutmayacak ki Allah (celle celâluhu) onu, ileride elde edip vermeyi düşündüklerinden değil, o an elinde bulunanlarla yaptıklarından hesaba çekecektir. Bugün bizler topyekûn ümmet-i Muhammed olarak, cömertlik hissini aramızda hâkim kılmalı, onu toplumda yaygın hâle getirmeli ve böylece seleflerimizle aramızdaki mesafeyi kapatmaya çalışmalıyız. Böylelikle cemiyeti yutmak için köşe başlarında tuzağını kurmuş şerli duygu ve düşüncelerin önünü alacak ve önümüze çıkan tehlikelerden de yara almadan kurtulmuş olacağız.

C. VERMEDE SINIR TANIMAMAK

Vermeye alışan bir mü’min, bunda sınır tanımaz. Bütün imkânlarını Allah yoluna seferber eder. Şartlar neyi gerektiriyorsa o oradadır. Gerek malıyla gerekse canıyla hiçbir fedakarlıktan kaçınmaz, yeter ki gücü yetsin. Zira artık o, neyin nerede verilmesi gerektiğini idrak etmiş ve hep vermeye hazır hâle gelmiştir. Bizim tarihimizde bunun, başta Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Sahabe-i Kiram (radıyallâhu anhum ecmaîn) olmak üzere binlerce misali vardır ve âdeta tarihimiz, bunların üzerinde bayraklaşmıştır. Ben burada hemen herkesin tanıdığı bir misal verirken siz, daha binlercesini zihninizden geçirebilir ve tarihi yeniden yazmada, bunlara olan ihtiyacımızı idrakla, o günlere ruhen seyahat edebilirsiniz.

➖Ebû Akîl Destanı:

Sahabe arasında, Medine’nin şerefli ensarından Ebû Akîl isminde neyi nerede vereceğini çok iyi bilen bir yiğit vardı. Fakirliğine rağmen gelip, elindekini avucundakini Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) önüne döktüğünden dolayı, münafıklarca ta’n u teşnie tâbi tutulmuştu. Ama o, bunların hiçbirine aldırmıyor, omzunda ipiyle Medine’nin pazarlarında dolaşıyor ve hamallık yaparak geçimini sağlıyordu. Bunun karşılığında aldığı iki sâ’ [Sâ’: Eskiden kullanılan, yaklaşık 2 – 2.5 kilo gelen bir ölçü birimi.] hurmanın birini evine ayırıyor, diğerini ise Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) getiriyordu. Onun bu hareketini gören münafıklar, ortamın safvetini bozmak için, Allah’ın bu adamın sadakasına ne ihtiyacı var ki!” diyor ve onunla alay ediyorlardı. Bunu yapan aynı zihniyet, zenginlerin bol bol tasaddukları karşısında da “Riyakarlık yapıyorlar.” yaftasını yapıştırmaktan çekinmiyor ve âdeta bu iki yüzlü davranışlarından zevk alıyorlardı. [İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’âni’l-azim, 2/376..

Kur’ân, şu ifadeleriyle onların bu tavırlarına dikkat çekerken aynı zamanda Ebû Akîl gibileri de tebcil ve tebrik ediyordu:

اَلَّذِينَ يَلْمِزُونَ الْمُطَّوِّعِينَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ فِي الصَّدَقَاتِ وَالَّذِينَ لَا يَجِدُونَ اِلَّا جُهْدَهُمْ فَيَسْخَرُونَ مِنْهُمْۜ سَخِرَ اللّٰهُ مِنْهُمْۘ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَلِيمٌ

“Gönüllü olarak (bol bol) sadaka verenlerle, zar zor kazandıkları hâlde sadaka veren mü’minleri çekiştirip onlarla alay edenler var ya, Allah onlara, kendi fiilleri cinsinden ceza verecektir ve onlar için elem verici bir azap vardır.” [Tevbe sûresi, 9/79.] Ebû Akîl, sırtında küfesi olduğu dönemde yapması gerekeni yapmış, vermesi gerekeni cömertçe vermesini bilmişti ve tarihin sayfalarına “Sahibü’s-Sâ’” (Sâ’ sahibi) olarak geçti. Aynı Ebû Akîl, karşısına Bedir çıkınca hiç tereddüt etmedi ve ona katıldı. Belki de Bedir’i, canını vermesi gerekli bir pazar olarak gördü. Ama Allah (celle celâluhu), şehadeti ona orada değil başka bir yerde nasip edecekti. Aynı şekilde Uhud’u da kanatlanıp gökler ötesi âlemlere uçmak için bir fırsat olarak gördü; ancak aradığını bulmak orada da kendisine müyesser olmadı. Uhud’un yamaçlarından geri dönerken, gözünde tüllenen saadete ulaşanları zihninden geçiriyor ve aynı saadeti yudumlayamamanın ızdırabını iliklerine kadar hissediyordu. O gün nice kimseler kütükte doğranan bir et gibi doğranmış ve şehadet şerbetini içmişti. Bu bir nasip işiydi. Aradığını Uhud’da da bulamayan Ebû Akîl, daha sonraki yıllarda Hendek’e katıldı, Mekke’nin fethinde bulundu; Mute’nin yollarını aşındırdı; ama bir türlü aradığını bulamadı. O, zamanında vermesi gerekeni bilmiş ve elindekileri Resûlullah’ın önüne döküvermişti. Şimdi de tenindeki canı ortaya koymak ve bu fedakârlığını şehadetle taçlandırmak istiyordu.

Ve nihayet Mevlâ, karşısına Yemame’yi çıkardı. Ebû Akîl, Yemame’de de duasını yaptı ve bu duasında yine şehitlik talebinde bulundu. Müşrik ve mürtedlerin curcuna çıkardığı bir hengamda o, bir mü’mine yakışır vakar ve ciddiyet içinde mücadele veriyor, sağa-sola koşturuyor ve Allah düşmanlarına karşı kılıç sallıyordu. Bir aralık vücudunun birkaç yeriyle beraber kolunu da koparacak bir kılıç darbesi kendisini yere serince, vefakâr arkadaşları onu bir çadıra getirmiş, üzerine bir örtü sermiş ve başında beklemeye başlamışlardı. Biraz sonra çadırın etrafında Ma’n İbn Adiy’in sesi duyuldu. İbn Adiy, gür sesiyle Ensar’a sesleniyor ve onlara, “Ey Ensar topluluğu! Huneyn’de geriye çekilip de saldırdığınız gibi bir kere daha şu düşmana saldırıverin.” diyordu. Zira durumun vahameti, içler acısıydı. Yalancı peygamber Müseylime’nin etrafında toplananlar, Allah Resûlü’nün cemaatine saldırıyor ve mü’minleri ateşten bir çember içine almaya çalışıyorlardı.

Bundan sonra olanları, vak’anın şahidi Abdullah İbn Ömer’den (radıyallâhu anhümâ) dinleyelim: “Ebû Akîl’in üzerine bir bez sermiş, ölümünü bekliyorduk. O da son arzuladığı şeye nail olmak için çadırında sessiz bir hâlde yatıyordu. Bu esnada birden çadırın içinde Ma’n İbn Adiy’in sözleri yankılanmaya başladı. Ebû Akîl, bu sözleri duyar duymaz, âdeta hortluyor gibi birdenbire bezin altından fırlayıverdi ve hızlıca çadırdan dışarı süzüldü.” Nasıl fırlamasın ki, bu sesin sahibi, onun cihad arkadaşıydı. Hep omuz omuza beraberce mücadele vermişler, sırt sırta düşmana karşı kılıç sallamışlardı. O da kendisi gibi ensardandı ve ensarı toparlanmaya çağırıyordu. Yani ortada yerine getirilmesi gereken bir hizmet vardı. Yıllar önce ipi omzunda kazandığı hurmanın yarısını Resûl-i Ekrem’e getiren ve bu sebeple Kur’ân tarafından takdir edilen Ebû Akîl’in böyle bir çağrıya icabet etmemesi düşünülemezdi. İbn Ömer (radıyallâhu anhümâ), sözlerine şöyle devam ediyor: “Çadırdan çıkan Ebû Akîl, hızla düşman safları arasına daldı. Arkasından, onu durdurmak için yaptığım feryatlarım da fayda vermedi.

– Nereye gidiyorsun?
– Görmüyor musun? Beni çağırıyor.
– Ensar’ı çağırıyor, yaralıları değil.
– Ben Ensar’danım!
Onu izlemeye devam ediyordum. Yaralı kolu, kılıç kullanmasına mâni oluyordu. Düşman saflarına yaklaştığı sırada ayağıyla koluna bastı ve boşlukta sallanan kolunu koparıverdi. Biraz sonra da o âna kadar gözlerimle ancak takip edebildiğim Ebû Akîl’i kaybettim. O, çoktan düşman safları arasına dalmış ve kayıplara karışmıştı. Günün sonunda İslâm ordusu galip geldi. Ben aradım ve Ebû Akîl’i buldum. Rengi sararmış, benzi solmuş ve vefatına ramak kalmıştı. Buna rağmen o, vazife yapamamanın ezikliğiyle yüzünü kaçırıyordu. Son dakikalarını yaşadığı belliydi. Başında dikildim. Yüzüme bakmak istemiyordu. Belki de bakacak hâli yoktu. Yanına yaklaştım. Bir tek kelime söylemeye gücü vardı.

Kulağımı ağzına verdim ve ne dediğini zorlukla anlayabildim. “Kim galip?” diyordu. “Müjdeler olsun, Allah düşmanı öldürüldü.” dedim. Benden müjdeyi alınca, o âna kadar solgun olan yüzünde birden güller açarcasına bir tebessüm belirdi. Parmağını yukarı kaldırdı ve anlayamadığım bir şeyler fısıldamaya başladı. Belli ki kendine şehadeti nasip eden ve İslâm’ı aziz kılan Allah’a hamd ediyordu. Az sonra da son nefesini verdi. Geldim ve olup biteni babam Ömer’e naklettim. Ayaklarının bağı çözülmüş gibi oturup ağladı. ‘Oğlum!’ dedi, ‘Onun hayatı boyunca aradığı o idi. Bedir’de aradı bulamadı; Uhud’da peşine düştü olmadı; derken Allah ona aradığını Yemame’de lütfetti.’” [İbn Sa’d, et-Tabakâtü’l-kübrâ, 3/474, 475.] Ebû Akîl destanı dediğimiz bu misal, kendisinden malı istendiğinde malını, canı istendiğinde de canını rahatlıkla ortaya koyabilmenin destanıdır. Bu türlü destanların sayılarının artması, daha küçükken çocuğun beşiğinin semahat hisleriyle sallanmasına vabestedir. İşte zekât, insanları vermeye alıştırır. Bir kere vermeye, fedakârlığa, semahate alışan biri de, malı gerektiğinde malını, canı gerektiğinde canını, malın-canın asıl sahibinin yolunda dökmekte tereddüt etmez. Babaların zekât vermesi, çocuklar üzerinde de verme hislerinin gelişmesini temin edecek ve böylelikle gelecek adına fedakâr ve digergâm bir toplumun temelleri atılacaktır.

D. İMKÂN NİSPETİNDE MÜKELLEFİYET

°°°Önsöz°°°

Aslında bize verme imkânını da, verme duygusunu da veren Allahu Teâlâ olduğu gibi, vermeye teşvik eden de Odur. Yani vermemiz gereken ve verdiğimiz şeyler Allah’ın bizdeki emanetleridir. Burada önemli olan kişinin niyetidir. Buna göre vermek, ayet-i kerimede de geçtiği gibi “Allahın verdikleriyle ahiret yurdunu aramak”, vermemek ise Allah’ın malını zimmetine geçirmek demek olur. Önemli olan da verilenin miktarı değil, hangi şartlarda ve nasıl verildiğidir. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de, mal ve can ile yapılması gereken mücadelede hep önce malı zikreder. Bu da, bir bakıma mal vermenin can vermekten daha zor olduğunu gösterir. Aşağıda, bir âyet-i kerime ışığında niçin vermemiz gerektiği işte şöyle açıklanıyor:

°°°°°°°°°°°

İnsanlar bir kısım bedenî mükellefiyetlerle yükümlü olduğu gibi, malî bir takım vazifelerle de yükümlüdürler. Herkes, Cenab-ı Hakk’ın kendisine bahşettiği imkânlarla O’na kullukta bulunmakla mükelleftir. Beş kuruşu olan beş kuruşun, beş bin lirası olan da beş bin liranın içinde Allah’ın rızasını araştıracak ve iyi bir kul olmaya bakacaktır. Günümüzde de dinin i’lası istikametinde herkes bu örfaneye koşacak ve sahip bulunduğu imkânları seferber edecektir. Biri elindeki bir kase yoğurtla koşarken, diğeri Sultan Süleyman’ın servetiyle iştirak edecek ve neticede hep beraber umumi bir kalkınma hamlesi yaşanacaktır. Zaten sahip olduğu imkânlarla kendini bir davaya adayan biri, –inşâallah– Allah katında kendisinden kat kat fazla himmet ortaya koyanlar kadar sevaptan istifade eder. Zira Allah katında, ortaya konulan şeyin miktarı değil, onu ortaya koyarken içinde bulunulan tavır ve durum önemlidir. Bediüzzaman’ın değerlendirmeleri içinde ifade edecek olursak, ihlâsla yapılan bir zerre amel, içinde ihlâs olmayan batmanlarca amelden üstündür. [Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.165 (On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota, Üçüncü Mesele), s.191 (Yirminci Lem’a, Dördüncü Sebep).] Onun içindir ki bazen bir kase yoğurt, mizanda, Sultan Süleyman’ın Süleymaniye Camii’nden daha ağır gelebilir. Öyleyse verirken ihlâslı olmak çok önemlidir.

Dünya, mü’minin doyuma ulaşacağı ve her şeyiyle tatmin olacağı bir yer değildir. O, sadece tatma ve tanımanın mümkün olduğu bir yerdir. İnsan ne kadar zengin olursa olsun, dünyadan istifadesi sınırlıdır. Öyleyse mü’min, elindeki imkânları ebedî kılmak istiyorsa, onları ebediyet televvünlü bu yolda sarf etmesi gerekmektedir. Böylelikle, fani olan mal, bir nevi beka bulacak ve ahiret adına ciddi bir yatırım hüviyeti kazanacaktır.

Hazreti Âişe Validemiz’in rivayet ettiği bir hadislerinde Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), kesilen bir koyundan geriye ne kaldığını sormuş; Validemiz, “Bir buttan başka bir şey kalmadı.” dediğinde de, “Bir but dışında tamamı baki kaldı.” [Tirmizî, kıyâme 33; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, 6/50.] cevabını vermiştir. Bu sözüyle O, tasadduk edilen malın, ahiret adına ebedileştiğini, asıl elimizden çıkanın, burada yediklerimiz olduğunu vurgulamıştır. Allah’ın rızası istikametinde mal ve canını ortaya koyanlar için ahirette büyük mükâfat olduğu gibi, elbette ki dünya hayatında da onlar, oturup beyhude hayat geçirenlerle bir olmazlar. Bu hükmü bildiren bir âyet, şu ifadeleriyle iki davranışın arasındaki farklılığa dikkat çekmektedir:
لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ غَيْرُ اُو۬لِي الضَّرَرِ وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللّٰهِ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْۜ فَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِدِينَ بِاَمْوَالِهِمْ وَاَنْفُسِهِمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ دَرَجَةًۜ وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَفَضَّلَ اللّٰهُ الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ اَجْرًا عَظِيمًاۙ
“–Özür sahibi olanlar dışında– hanelerinde oturan mü’minlerle, malları ve canlarıyla Allah yolunda mücahede edenler bir olmaz. Allah, malları ve canlarıyla mücahede edenleri, evlerinde oturanlardan üstün kıldı. Gerçi Allah, hepsine de güzellikler vaat etmiştir; ama mücahitlere vereceği mükafat, diğerlerininkinden çok çok büyüktür.” [Nisâ sûresi, 4/95.]

E. VERMEDE ZAMANLAMA

°°°Önsöz°°°

Vermede miktar kadar, hattâ ondan da önemli bir husus vardır ki onu zamanında, yani ihtiyaç anında vermektir. Dilimizde, “vaktinde gerçekleşmeyen adalet adalet değildir” şeklinde doğru bir ifade vardır. Buna kıyasen, “zamanında verilmeyene de verme denmez” diyebiliriz. Gecikmeli olarak verilmiş olanlar tamamen boşa gider denilemese de, faydasının ve sevabının az olacağı muhakkaktır. Yine vermekle ilgili önemli bir konu, sadece kendisi vermekle kalmayıp, önce yakınlarından başlamak üzere yeri geldikçe tanıdığı herkesi vermeye teşvik etmektir. Gerek kendisi vererek örnek olmak suretiyle, gerekse sözlü teşviklerle diğer Müslümanların vermesini sağlamaktır. Aşağıda, Âyet-i kerime, hadis-i şerifler ve yaşanmış örneklerle desteklenen bu konuyu, vermede ölçü ve dengeyi de ele alarak Hocaefendi şöyle devam ettiriyor:

°°°°°°°°°°°

Allah adına yapılan her türlü işte zamanın fonksiyonu oldukça önemlidir. Zira doğru yer ve doğru zamanda eda edilen işler, tam değerine ulaşır. Aynı işi daha önce ya da sonra yapmak, ihtiyaç anında yapmaya nazaran daha az verimli, sevap itibarıyla da daha az kazançlıdır. Kur’ân bunu şu âyetiyle sarih bir şekilde anlatmaktadır:

وَمَا لَكُمْ اَلَّا تُنْفِقُوا فِي سَبِيلِ اللّٰهِ وَلِلّٰهِ مِيرَاثُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا يَسْتَوِي مِنْكُمْ مَنْ اَنْفَقَ مِنْ قَبْلِ الْفَتْحِ وَقَاتَلَۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَعْظَمُ دَرَجَةً مِنَ الَّذِينَ اَنْفَقُوا مِنْ بَعْدُ وَقَاتَلُواۜ وَكُلًّا وَعَدَ اللّٰهُ الْحُسْنٰىۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرٌ۟

“Size ne oluyor ki, Allah yolunda infakta bulunmuyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Elbette içinizden, fetihten önce infak eden ve Allah yolunda mücahede edenler, daha sonra infak ve mücahede edenlerle eşit değildir. Evvelkilerin derecesi, sonrakilerden çok yüksektir. Bununla beraber Allah, hepsine de güzellikler vaat etmiştir. Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” [Hadîd sûresi, 57/10.] Kur’ân, fethi, Mekke ile kayıtlamamakta, genel olarak arz etmektedir. Burada fetih kelimesinin kayıtsız ve mutlak olarak zikredilmesi, her dönemde o dönemin şartlarına göre bir fethin olabileceğine de işaret etmektedir. Sebeb-i nüzul özel, hüküm geneldir.

➖İlk Olma Hususiyeti

Yukarıdaki âyet, ihtiyacın en şiddetli olduğu anda yapılacak işlerin daha ziyade kıymeti haiz olacağını ifade etmenin yanında, İslâm’a gönül veren ilkleri de hatırlatmakta ve onların derecelerinin ulviyetine dikkat çekmektedir. Onların, kıyamete kadar gelecek bütün mü’minlerin nazarında ayrı bir yerleri olduğu gibi, Allah Resûlü’nün katında da hususi bir mevkileri vardı. Mesela Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hazreti Ebû Bekir’i diğer bütün Ashab’ın üstünde tutar, onu bir başka sever ve ona her durumda sahip çıkardı. Bir gün Hazreti Ömer’le aralarında geçen bir anlaşmazlık Resûlullah’ın huzurunda noktalanmıştı. Her ikisi de pişman olmuş ve Allah Resûlü’nün araya girerek diğerinin gönlünü almasını istiyordu. Ancak Ömer’e göre Ebû Bekir, mukaddes davaya sahip çıkma hususunda çok öndeydi ve bu, vefa istiyordu. Hazreti Ebû Bekir’in, durumu anlayıp kendisinin hatalı olduğunu ısrarla söylemesine rağmen Resûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) kaşlarını çatarak Hazreti Ömer’e şöyle itap etti: “Arkadaşıma dokunmayın! Sizin hepiniz beni yalanladığınız bir dönemde o beni tasdik etmişti.” [Buhârî, tefsîru sûre (7) 3.]

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), yine vahyin ilk günlerinde kendisine sahip çıkarak destek veren Hazreti Hatice Validemiz’i unutması da mümkün değildi. O, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in ilk göz ağrısıydı ve âdeta her şey onu hatırlatıyordu. Onun içindir ki Hazreti Âişe Validemiz, “Resûlullah’ın zevceleri arasında, bizden önce olmasına rağmen en çok Hatice’yi kıskanırdım. Allah Resûlü, ondan çok bahsederdi.” [Buhârî, menâkıb 20; nikâh 108, tevhîd 32; Müslim, fezâilü’s-sahâbe 74.] diyerek bu vefayı ifade ediyordu. Hatta bir defasında kadınlık duyguları galebe çalmış ve “Hâlâ o ihtiyar kadını anıyorsun Yâ Resûlallah! Allah Sana ondan daha iyisini verdi.” deyivermişti. Buna mukabil Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “İnsanlar küfür içindeyken o iman etmiş, onlar beni yalancılıkla itham ederken de o tasdik etmişti.” buyurdular. [İbn Hacer, el-İsâbe, 7/604.] Hangi mevzuda olursa olsun bayrağı eline en önce alma hususiyetini taşıyan ilklerin yeri ayrıdır. İnsan, açılan bir hayır kapısına ilk olarak koşma, bir hayır işini deruhte eden ilklerden olma mazhariyeti için fırsatları kollamalıdır. Verme mevsimi geldiğinde de öncülerden olma, yeri başka bir şeyle doldurulamayacak büyük bir bahtiyarlıktır.

➖Sebebiyet Sevabı

İnsanın, hayır adına da şer adına da yapacağı şeylerin bir sınırı vardır. Ancak bu sınır, yapılan işin mahiyetine göre değişiklik arz edebilir ve sahibine daha fazla sevap veya günah kazandırma noktasına gelebilir. Böylelikle sınırlı bir ömürde, neredeyse sınırsız denilebilecek avantajlar yakalamak veya bunun aksi olarak sınırsız dezavantajların ağına takılmak mümkündür. Mü’minin hayır adına açacağı bir çığır, bunun için yeterlidir. İlk hamleyi yapıp ilk hareketi başlatma, o hareketi yapan herkesin sevabından hissedar olmayı beraberinde getirir. Biraz farklı değerlendirilebilirse de sadaka-i cariye olarak nitelendirilen hayır müesseselerinin durumu böyledir. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), insan ölse bile sevap defterini açık tutacak şeyleri saydığı bir hadisinde şöyle buyurur:

إِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ انْقَطَعَ عَنْهُ عَمَلُهُ إِلاَّ مِنْ ثَلَاثَةٍ إِلاَّ مِنْ صَدَقَةٍ جَارِيَةٍ أوْ  عِلْمٍ ينُتَفَعُ ِبِهِ أوْ وَلَدٍ صَالِحٍ يَدْعُو لَهُ

“İnsan öldüğü zaman ameli, şu üç şey dışında kesilir: Sadaka-i cariye, faydalı ilim ve kendisi için dua eden salih bir çocuk.” [Müslim, vasiyyet 14; Tirmizî, ahkâm 36; Ebû Dâvûd, vesâyâ 14.]. İlk olmanın ve sebebiyetin ayrı bir yeri vardır. Zira burada, daha sonra gelip aynı hareket ve fiili işleyenlerin sevaplarından devamlı bir istifade söz konusudur. “Bir hayra delalet edene (yol açan, yol gösterene) o hayrı işleyene verilen sevap kadar sevap verilir.” [Müslim, imâre 133; Ebû Dâvûd, edeb 115; Tirmizî, ilim 14.] hadisi, sebebiyetin getireceği kazancın büyüklüğünü ortaya koymaktadır. Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu beyanları da bu hususta çok açıktır:

مَنْ سَنَّ فِي الِسْلَمِ سُنَّةً حَسَنَةً فَعُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ كُتِبَ لَهُ مِثْلُ أجْرِ مَنْ عَمِلَ ِبِهَا وَلاَ يَنْقُصُ مِنْ أجُورِهِمْ شَيْءٌ وَمَنْ سَنَّ فِي الِسْلَمِ سُنَّةً سَيِّئَةً فَعُمِلَبِهَا بَعْدَهُ كُتِبَ عَلَيْهِ مِثْلُ وِزْرِ مَنْ عَمِلَ ِبِهَا وَلاَ يَنْقُصُ مِنْ أوْزَارِهِمْ شَيْءٌ

“Kim İslâm’da (Müslümanlıkta veya İslâm dini geldikten sonra) güzel bir çığır açarsa ona, hem yaptığının sevabı hem de ondan sonra bu fiili işleyenlerin sevabı verilir. Ancak onların sevabından hiçbir şey noksan olmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, hem kendi günahı hem de kendisinden sonra o fiili işleyenlerin günahı, diğerlerinden hiçbir şey eksiltilmemek kaydıyla ona yazılır.” [Müslim, zekât 69, ilim 15; Tirmizî, ilim 15; İbn Mâce, mukaddime 14.]

Bu hadisin sebeb-i vürudunu Cerîr İbn Abdullah el-Becelî (radıyallâhu anh) anlatıyor: 

Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabe-i kiramla birlikte oturdukları bir gün, dışarıdan bir heyet çıkageldi. Bunlar, Arap’ın aslı olarak bilinen Mudar kabilesine mensup kimselerdi. Hâlleri, her yönüyle fakr u zaruret içinde kıvrandıklarını haber veriyordu. Sırtlarına geçirdikleri yün elbiseler, güneşin hararetiyle terlemelerinin de bir neticesi olarak kokuyordu. Bellerindeki kılıçlarla birlikte, gözlerini Allah Resûlü’ne dikerek huzur-u risaletpenâhîde oturdular. Onların bu perişan hâllerini gören Allah Resûlü’nün gözleri, birden yağmur yüklü bulutlar gibi doldu. Öyle ki, dokunulsaydı hüzün ve teessürden oracıkta boşalıverecekti. Hücre-i Saadet’lerine girdiler; ancak belli ki orada, onlara verecek bir şey bulamamışlardı. Hazreti Bilal’e, insanları mescide toplamasını söylediler. Çok geçmeden etrafta Hazreti Bilal’in sesi yankılanmaya başladı, insanları mescide davet ediyordu. Herkes abdestini aldı ve mescidin yolunu tuttu. Mescitte bulunanlar da kendilerine çeki düzen verdiler. Kâmet getirilip namaz kılındı. Derken Nebiyy-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) minbere çıktı. Herkes yeni bir şeylerin olduğu ve onu haber alacakları beklentisiyle pür-dikkat Resûlullah’ın hayat-bahş ifadelerini bekliyordu. Nihayet hayatımıza hayat veren ifadeler, şefkat ve merhametle dökülmeye başladı. Önce Allah’a hamd ü senada bulundu. Ardından, Kur’ân’dan âyetler okumaya başladı:

يَاأيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالً كَثِيرًا وَنِسَاءً وَاتَّقُوا اللهَ الَّذِي تَسَاءَلوُنَ ِبِهِ وَالْرْحَامَ إِنَّ اللهَ كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا

“Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve eşini de ondan halkeden, ikisinden de erkek ve kadın bir çok insan yaratıp yeryüzüne yayan Rabbinizden korkun. Adını anarak dilekte bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah, her hâlinizi görür, ilminden hiçbir şey kaçmaz.” [Nisâ sûresi, 4/1.]

Bunun mânâsı, oymak ve kabilesi ne olursa olsun herkesin aynı kökten geldiğini ilandı. Mudar’ın diğer Arap kabileleriyle kökü bir olduğu gibi, az daha öte gidildiğinde bütün insanlığın atası da aynı idi, tüm insanlar birbiriyle kardeşti. Herkesi aynı kökten yaratan Allah (celle celâluhu), insanları kabile kabile, oymak oymak yarattı ve onları dünyanın dört bir yanına yaydı. Dolayısıyla, her nerede bir insan varsa o senin kardeşindir, yardıma ihtiyaç duyduğunda yardım etmen gereken akrabandır, ilgi göstermen gereken yakınındır. Hele hele aynı oymaktan, aynı ırktan ise bu bağ daha kuvvetlidir, kuvvetli olmak zorundadır. Bu bakış açısı yerleştiği takdirde tanışma gerçekleşecek ve insanlar, aynı kökten gelmenin bir neticesi olarak, bütün olumsuzlukların uhuvvet atmosferinde kardeşliğe dönüştüğünü pratik hayatta göreceklerdi.

يَاأيُّهَا النَّاسُ إِنَّا خَلَقْنَاكُمْ مِنْ ذَكَرٍ وَأنْثَى وَجَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَقَبَائِلَ لِتَعَارَفُوا إِنَّ أكْرَمَكُمْ عِنْدَ اللهِ أتَْقَاكُمْ إِنَّ اللهَ عَلِيمٌ خَبِيرٌ

“Ey insanlar! Doğrusu biz, sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Ve (başka bir şey için değil) birbirinizi tanımanız kolay olsun diye sizi, kavim ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O’nun çizdiği dairede hayat sürmede en dikkatli olanınızdır. Şüphesiz Allah her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” [Hucurât sûresi, 49/13.] Öyleyse bir tarafta fakr u zaruret içinde kıvrım kıvrım kıvranan aynı kökün efradı dururken, diğer yanda imkânı olanların buna duyarsız kalması yakışık almazdı. Kendilerine düşeni yapmalı ve gerçekten kardeş olduklarını göstererek bu tanışmanın, kaynaşmanın gereğini ortaya koymalıydılar. Zira kök bir iken zamanla ayrı ayrı milletler hâlinde görülen bu kabilelerden Kureyş Mekke’de, Evs ve Hazreç de Medine’de Resûlullah’ın yanında itibar kazanıp şeref elde ederken; Mudar, kırda ve koyunların arasında yalnız ve garip bir hayat yaşıyordu. İşte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), aradaki bu bağ ve olması gereken şefkatten ötürü, sahabenin hiss-i semahatine dokunuyor ve onlardan, kendilerine terettüp eden vazifeyi yapmalarını bekliyordu.

Hutbesinin içinde Haşir sûresinden de şu âyeti okudu:

يَاأيُّهَا الَّذِينَ آمَنوُا اتَّقُوا اللهَ وَلْتَنْظرْ نَفْسٌ مَا قَدَّمَتْ لِغَدٍ وَاتَّقُوا اللهَ إِنَّ اللهَ خَبِيرٌ ِبِمَا تَعْمَلُونَ

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun, çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” [Haşir sûresi, 59/18.] Evet, herkes yarın Hakk’ın divanına çıktığında, kendisiyle beraber dünyadan ne getirdiğine bakmalı ve hayatında O’na (celle celâluhu) ne kadar yer verdiğini mutlaka gözden geçirmelidir. Allah korkusu (takva), mü’minin hayatında en önemli dinamiktir. Onunla mü’min, selametli bir atmosferde seyeran etme imkânı bulur. Takva aynı zamanda, şeriat-ı fıtriyeye sımsıkı sarılma ve âyât-ı tekvîniyeden istifade etmeyi de tazammun eder. Aynı anne-babadan meydana gelen beşer, aradığı huzuru ancak birbirine el uzatmada, umumi tesanütte, toplumsal dayanışmada ve sosyal yardımlaşmada bulabilecektir. Zira bir tarafta siz mesudane bir hayat sürerken diğer yanda “kardeşleriniz” derbeder ise, sizin saadetiniz de suni ve geçici demektir. Yarın bir fırtına, sizin bu saadetinizi de altüst edecek ve huzur adına her şeyiniz harap olup gidecektir.

Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabenin hissiyatını harekete geçirecek ne lazım geliyorsa, orada birer birer dile getirdi. O daha sözlerini bitirir bitirmez bir sahabi, koşarak gittiği evinden, içi dolu bir keseyle mescide döndü. Belli ki içi doluydu ve iki eliyle zor tutuyordu. Onun bu hareketi, diğerlerini de harekete geçirmiş ve kısa bir zaman içinde Resûlullah’ın önünde, yiyecek ve giyecek olmak üzere iki ayrı tepecik meydana gelivermişti. Kimisi bulabildiği bir sa’ hurma veya buğdayı getirip dökmüş, kimi gidip elbisesini getirmiş, kimi de bir parça ekmek getirmişti. Manzara karşısında hayli sevinen Allah Resûlü’nün yüzünden yağmur yüklü bulutlar sıyrıldı, onun yerini tebessüm aldı.

Kasvet sıyrılmış ve yerini cıvıl cıvıl bir bahar havasına terk etmişti. Artık bir başka parlaklık ve sürur okunur olmuştu Kâinatın İftihar Tablosu’nun yüzünde. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), memnuniyetini izhar etti ve şu ifadeleriyle evvela bu işe sebebiyet veren, bu kapıyı açan ve yardım ellerinin uzanmasına vesile olan o zatı alkışlayıp tebrik etti ve yukarıda zikrettiğimiz sözünü söyledi: “İslâm’da (Müslümanlıkta veya İslâm dini geldikten sonra) güzel bir şey yapıp bir çığır açan, kendisi o işin sevabını aldığı gibi, kendinden sonra o işi yapan herkesin sevabının bir misli de ona yazılır; şu kadar var ki onların sevaplarından bir şey eksilmez. İslâm’da kötü bir çığır açan kimse de kendi günahını yüklendiği gibi, kendinden sonra o yoldan gidenlerin günahlarının bir misli de ona yüklenir; şu kadar var ki onların günahlarından bir şey eksilmez.” [Müslim, zekât 69; Tirmizî, ilim 15; İbn Mâce, mukaddime 14]

Başka bir hadislerinde, yine bu konuya değinen Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem), işlenen her cinayette, yeryüzündeki ilk cinayeti işleyen Kabil’in de amel defterine günah kaydedildiğini bildirerek, aynı hakikate parmak basmaktadır. [Bkz.: Buhârî, diyât 2, enbiyâ 1, i’tisâm 15; Müslim, kasâme 27] Hazreti Âdem’den günümüze kadar geçen hâdiseleri, hadisin aydınlatıcı tayfları altında gözümüzün önüne getirecek olursak, insanlığın saadeti istikametinde önlerinde rehber, yollarında ışık olan peygamberler silsilesinin, arkalarından gelenlerin güzel amelleriyle mesut olacakları sonucuna varacağımız gibi; firavun ve nemrutların da kendilerinden sonra ve kıyamete kadar yapılacak her türlü melanetle dilgîr olup ızdırapla kıvrım kıvrım kıvranacakları hükmünü çıkarmamız hiç de zor olmasa gerek. Günah yüklü bulutların yağdırdığı her kezzap karşısında, “keşke.. keşke”lerle feryad ü figan edecekler, ama beyhûde çırpınışlarının elemiyle çektikleri ızdırabı artırmaktan başka bir şey elde edemeyeceklerdir.

➖Vermede de Denge

İslâm, insanları vermeye alıştırıp onları birer semahat kahramanı mertebesine çıkarmasının yanında, özellikle başkalarının hakkının taalluk ettiği durumlarda vermeye sınırlamalar getirebilmektedir. Sa’d İbn Ebî Vakkas (radıyallâhu anh) başından geçen bir hâdiseyi şu ifadeleriyle naklediyor: “Veda Haccı senesinde, ağır bir hastalığa tutuldum. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) beni ziyarete geldi. Kendisine, ‘Yâ Resûlallah! Ölümün emareleri göründü. Çok malım var ve mirasçı olarak da sadece bir kızım var, malımın üçte ikisini tasadduk edeyim mi?’ dedim. ‘Hayır’ buyurdular. ‘Yarısını?’ dedim. Yine ‘Hayır’ cevabını verdi. ‘Üçte birini?’ dedim. Bu defa şöyle buyurdular: ‘Üçte bir de çok ama olur. Arkanda aileni zengin olarak bırakman, onları, insanlara el açıp dilenecek şekilde fakir bırakmandan hayırlıdır. Allah’ın rızasını talep ederek ailenin maişeti için harcadıklarında bile mükâfata nail olursun.” [Buhârî, vesâyâ 16, cihâd 103, menâkıb 23; Müslim, tevbe 53.]

Bu, İslâm’ın, her şeyde olduğu gibi bu meseleyi de dengeli olarak ele alması demektir. İnsanlar cömertlik duygularıyla coşacak ama bu taraftan bir dengesizliğe girmemeleri için mesele diğer uçtan tutulacak, belli ölçüler konacak, dolayısıyla ne dünya ihmal edilecek ne de ahiret. İnsanlar kendilerine düşeni yapacak, hep başkaları için yaşamayı âdet ve alışkanlık hâline getirecek; baştakiler de kendilerine düşen vazifelerini yaparak, “Biraz da kendinizi düşünün.” deyip onların tasadduklarına sınır koyabileceklerdir. Toplum olarak bu seviye yakalandığında, önümüzde hiçbir engelin kalmadığını görecek ve inşâallah içtimaî devr-i daimler içinde Allah’ın, bizim için takdir ettiği saadetli günlerin huzurunu yaşama imkânını bulacağız.

Tevbe kahramanı Ka’b İbn Malik’in, tevbesi kabul edildiğinde malının tamamını tasadduk etmek istemesine mukabil Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), yine aynı şekilde davranmış ve ancak onun bir kısmını kabul etmiştir. Misaller çoğaltılabilir. Hepsinde hâkim olan mânâ, her alanda denge vaz etmiş olan İslâm’ın, verme konusunu da ihmal etmemiş olduğudur. Normal durumlarda böyle olmasına rağmen bazen de olur ki her şeyin ortaya dökülmesi gerekir, zira durum bunu gerektirmektedir. O zaman da mü’min yine kendine düşeni yapacak, malıyla mülküyle, canıyla ruhuyla Allah yoluna kendini salacaktır. Bir zorlu zamanda Hazreti Ömer’in malının yarısını, Hazreti Ebû Bekir’in ise bütün malını getirmesi, Allah Resûlü’nün, “Ailene ne bıraktın?” sorusuna ise Hazreti Sıddık-ı Ekber’in verdiği, “Allah’ı ve Resûlü’nü.” cevabı, bahsini ettiğimiz müddeâyı, başka söze ihtiyaç bırakmayacak açıklıkta ortaya koymaktadır. [Ebû Dâvûd, zekât 40; Tirmizî, menâkıb 16]

Kaynak : “Sosyal Adaletin Temel Unsuru: Zekât” (mfg) Kitabından alınmıştır..

Bu yazı 16 kez okundu