Manevi şirket ve Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları

-Önsöz-

Zamanın değişen şartları, insanı hem dünyası hem de ukbâsı adına yürüdüğü yolları yeniden bir kere daha gözden geçirmeye mecbur bırakıyor. Ferdiyetçiliğin ve bencilliğin ön plana çıktığı anlayışlar, kısa vadeli muvaffakiyetler sağlasa da hakikat-i hâlde kalıcı muvaffakiyetlerin ancak kolektif şuurla Allah için insanlık adına yapılan işlerin neticesi olduğu bir gerçektir. İşte bu noktada Bedîüzzaman Hazretleri, çağın ihtiyacına hitap eden yeni bir bakış açısıyla “cemaat” mefhumuna ayrı bir derinlik kazandırmış; bilhassa uhrevî amellerde ortaklığa dikkat çekmiştir. Günümüzde dünyanın âdeta küçük bir köy hâline gelmesiyle, en basit dünyevî işlerde dahi ferdî gayretlerin yetersiz kaldığı açıkça müşahede edilmektedir. Bu sebeple Üstad Hazretleri, uhrevî kazançların büyüklüğünü şahs-ı Mânevî içindeki mânevî ortaklığa bağlamış; her bir ferdin bu büyük kazançtan hissedar olabilmesini de, birtakım esaslara riayetle olacağını vurgulamıştır. Bu esasların başında ihlâs, uhuvvet ve ittihad gelmektedir. Tam şahs-ı Mânevî için Ferdî hareketlerin, ben merkezli yaklaşımların terk edilmesi; onun yerine tam bir tesanüd, samimî bir kardeşlik ve ihtilâflardan arınmış şuurlu bir dayanışma ruhunun olması zaruridir. Evet; Nûr ve Pırlanta eserleri İmana ve Kurana hizmet eden insanları dar kalıpların dışına çıkararak daha geniş, daha nuranî ve daha bereketli bir ufka davet etmektedir. Bu davet, kuru bir bilgi değil; aynı zamanda bir hâl, bir şuur ve bir istikamet çağrısıdır. Zira günümüzde hakiki başarı; tek başına yol yürümekte değil, aynı hakikat etrafında maddi ve Mânevî teâvün düsturunu hayata geçirerek hep birlikte insanlık için İslamiyet için dine hizmet için birşeyler yapabilmektir.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri Risâle-i Nûrlarda konuyla ilgili şunları söyler:

●Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyaset ve hayat-ı içtimâiye-i beşeriyenin mühim âmilleri ve komiteleri, iştirâk-i emvâl düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün sû-i istimâlât ve zararlarıyla beraber, hârika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar. Hâlbuki, iştirâk-i emvâlin çok zararlarıyla beraber, iştirâkle mahiyeti değişmez. Her birisi umuma gerçi bir cihette ve nezarette mâlik hükmündedir, fakat istifade edemez. Her ne ise… bu iştirâk-i emvâl düsturu âmâl-i uhreviyeye girse, zararsız, azîm menfaate medârdır. Çünkü bütün emvâl, o iştirâk eden her bir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor. Çünkü nasıl ki dört-beş adamdan –iştirâk niyetiyle– biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Her biri tam bir lâmbaya mâlik oluyor. O iştirâk edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir aynası varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba, oda ile beraber aynasına girer. Aynen öyle de, emvâl-i uhreviyede sırr-ı ihlâs ile iştirâk ve sırr-ı uhuvvet ile tesânüd ve sırr-ı ittihâd ile teşrîkü’l-mesâî, o iştirâk-i âmâlden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur, her birinin defter-i âmâline bitemâmihâ gireceği ehl-i hakikat mâbeyninde meşhud ve vâki’dir ve vüs’at-ı rahmet ve kerem-i ilâhînin muktezâsıdır. (Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a (4. Düsturunuz, 1. Misâl), s. 206)

●Ehl-i sanat, netice-i sanatı ziyâde kazanmak için, iştirâk-i sanat cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı ayrı yapmaya çalışmışlar. O ferdî çalışmanın her günde yalnız üç iğne, o ferdî sanatın meyvesi olmuş. Sonra teşrîkü’l-mesâî düsturuyla on adam birleşmişler. Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve hâkezâ… her birisi iğne yapmak sanatında yalnız cüz’î bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zâyi olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet süratle işini görmüş. Sonra, o teşrîk-i mesâî ve taksim-i âmâl düsturuyla olan sanatın semeresini taksim etmişler. Her birisine –bir günde– üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise, ehl-i dünyanın sanatkârları arasında, onları teşrîk-i mesâiye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur. İşte, ey kardeşlerim! Madem umûr-u dünyeviyede, kesif maddelerde böyle ittihâd, ittifâk ile neticeler, böyle azîm yekûn faydalar verir. Acaba, uhrevî ve nuranî ve tecezzi ve inkısâma muhtaç olmayarak ve fazl-ı ilâhî ile her birisinin aynasına umum nur in’ikâs etmek ve her biri umumun kazandığı misil sevaba mâlik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz. Bu azîm kâr, rekabetle ve ihlâssızlık ile kaçırılmaz! (Lem’alar, Yirmi Birinci Lem’a (4. Düsturunuz, 2. Misâl), s. 206-07)

●Nur’un has şâkirtlerinin her birisi şirket-i mâneviye sırrıyla umum namına dahi dua ile ve amel-i sâlihle çalıştıklarından, hem el-Hüccetü’z-Zehra’da, hem Nur Anahtarı’nda izah edilen; teşehhüdde ve Fatiha’da bütün mevcudât ve zîhayat cemaatinin dualarına ve tevhiddeki dâvâlarına iştirak suretiyle, hususan toprak, hava, su ve nur unsurları birer dil olmasıyla, topraktan çıkan bütün hayat hediyeleri ve sudan mübârekât ve tebrikât ve havadan şükür ve ibadetin temessülleri ve nur unsurundan maddî ve mânevî tayyibatlar, güzellikler tarzında, teşehhüdde ve Fatiha’da, kâinattaki bütün nimetlerden gelen şükürler ve hamdler ve bütün mahlûkâtın, hususan zîhayatların küllî ibadetleri ve bütün istiâneleri ve doğru yolda giden bütün ehl-i hakikate ve ehl-i imanın yolundan gidenlere, mânevî refakat etmekle onların dualarına ve dâvâlarına tasdik suretinde âmînlerle iştirak ederek, âmîn demekle hissedar olmanın küllî sırrı o gece imdadıma geldi. (Emirdağ Lâhikası-2, s. 175)

●Risale-i Nur şakirtlerinin iştirâk-i a’mâl-i uhreviye düstur-u esasiyeleri sırrınca, her birisinin kazandığı miktar, her bir kardeşlerine aynı miktar defter-i a’mâline geçmesi, o düsturun ve rahmet-i ilâhiyenin muktezası olmak haysiyetiyle, Risale-i Nur dairesine sıdk ve ihlâsla girenlerin kazançları pek azîm ve küllîdir. Her biri, binler hisse alır. İnşaallah, emval-i dünyeviyenin iştirâki gibi inkısam ve tecezzî etmeden, her birisine, aynı amel defterine geçmesi, bir adamın getirdiği bir lâmba, binler aynaların her birisine aynı lâmba inkısam etmeden girmesi gibidir. Demek, Risale-i Nur’un sâdık şakirtlerinden birisi leyle-i Kadrin hakikatini ve Ramazan’ın yüksek mertebesini kazansa, umum hakikî sâdık şakirtler sahip ve hissedar olmak, vüs’at-i rahmet-i ilâhiyeden çok kuvvetli ümitvârız. (Kastamonu Lâhikası, s. 67)

Evet, şuurlu birliktelikte Sınırsız kolaylık ve çoklukta Zorluk bulunduğundandır ki; ehl-i sanat ve ticaret, çokken birleşir, şirketler meydana getirirler, tâ işleri kolaylaşsın, yani şirketler teşkil ederler. (detay için bkz.Mektubat, Üçüncü Mektup, s. 15). Evet en bahtiyar insan odur ki, Kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı büyük bir havuzu kazanmak için, bir BUZ PARÇASI NEVİNDEKİ ŞAHSİYETİNİ ve ENANİYETİNİ o havuz içine ATIP ERİTENDİR.”

Evet; Oruç tutan bir insanı akşam iftara davet edip karnını doyurunca, aynen oruç tutmuş gibi sevap kazanırsınız. Hem de onun sevabından hiçbir şey eksilmeden… Hayırda ve takvada yardımlaşanlar netice de hâsıl olan yekün sevaptan, sanki tek başlarına işlemiş gibi teker teker istifade ederler. Bu müthiş bir uhrevi ticaret ve kazançtır… TEK BAŞINA hiç kimse BÖYLE BİR KÂRI ELDE EDEMEZ. Bir HAVUZA bir damla ile KATILIP bütün HAVUZU elde etmektir.

İş bu kadarla da bitmiyor. Aslında daha mühim olanı da şudur: Kendi ferdi ibadet ve takvalarımızdan elde ettiğimiz sevaplar, mahşerde hesap görülürken elimizden gidebilir. Çünkü bir kısmı diğer insanlara yaptığımız haksızlıklardan, gıybetlerden dolayı alınıp onlara verilecek. Bir anda herşeyi alınmış bir müflis durumuna düşmek ihtimali var. Ama şirket-i maneviyeden gelen sevaplar ise koruma altındadır; onlar hiç kimseye verilmez. Bu hususu müzâkere ederken, bir arkadaşımız dedi ki; Eskişehir’de bulunurken bir hâkimle tanışmıştık. Başından geçen şöyle bir olay anlattı: Bir iş adamı iflas etmişti. İnşaatlarına, firmalarına, bankalarda ki paralarına el konulup borçlulara dağıtıldı. Yetmedi, evindeki eşyalarına da el konuldu. Alacaklıların avukatı duvarda altın bir madalya görmüştü, onu da almak istedi. Adam sporcu idi. Ülkemiz adına katıldığı bir olimpiyatta birinci gelip almıştı. Verirsin vermezsin münakaşası çıkınca, mahkemeye başvurdular. Ben de kararımı şöyle verdim: “Evet bu altın madalya bu borçlunundur ama bir millet adına, bir ülkeyi temsilen kazandığı bu ödülü kimseye veremeyiz.O koruma altındadır. Çünkü kendi mülkiyetini aşan daha başka bir mânaya sahiptir. Onun için alacaklılara verilemez.” İşte bu ŞİRKET-İ MANEVİYENİN DE RUHUNDA BÖYLE KÜLLÎ BİR MÂNÂ VARDIR. Onun için o yolla gelen sevaplar başkalarına verilemez. Cenab-ı Hakk’ın hazinesi geniştir, âhirette o alacaklılara daha başka şeyler vererek onları memnun eder. Şirket-i maneviye ortaklarını da korur. [Kastamonu Lahikası Üzerine 47.Mektup/Abdullah Aymaz)

–Önsöz–

İnsan, tek başına bir damla; fakat ihlâs ve uhuvvetle birleşip cemaat şuuruna erdiği zaman da umman olan bir hakikatin yolcusudur. Pırlanta Müellifinin aşağıdaki sözleri, İştirâk-i a’mâl-i uhreviye sırrıyla yapılan işlerin yapılan kulluğun ferdî ibadetlerin çok ötesine geçerek, küllî kazançlara ulaşmanın yollarını beyan eden derin bir tefekkürdür. Risâle-i Nûr ve Pırlanta Serisinin değişik yerlerinde veciz bir şekilde ifade edildiği gibi, uhrevî amellerde iştirak; bölünmeyen, eksilmeyen ve her bir ferde aynen sevap kazandıran bir ilâhî lütuftur. HOCAEFENDİ’nin de sıkça vurguladığı ihlâs ve dayanışma ruhu; bu mânevî ortaklığın temelini teşkil eder. Zira kalpler bir ve beraber atmadan, niyetler hulûsa ermeden ve enaniyetler şahs-ı mânevî havuzu içinde eritilmeden bu büyük manevi kazançtan birşey elde etmek mümkün değildir. Aşağıdaki Pırlanta Müellifinin sözleri, bizlere yalnızca bir hakikati anlatmakla kalmıyor; aynı zamanda bir duruş ve şuur kazandırıyor: Rekabet yerine tesanüdü, benlik yerine kardeşliği, dağınıklık yerine ittihadı tercih etme şuuru… evet gerçek kazanç; tek başına elde edilen cüz’î neticelerde değil, birlikte yürüyerek kazanılan küllî sevaplardadır. Evet Üstadın İhlas Risalesinde ifade buyurduğu “sırr-ı ihlâs ile iştirâk ve sırr-ı uhuvvet ile tesânüd ve sırr-ı ittihâd ile teşrîkü’l-mesâî”nin nasıl olması lazım geldiğini -Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız- adlı eserinde şöyle açıklıyor:

“HEYETİN SEVABINA NAİL OLMANIN ŞARTLARI”

“İşti­rak-i a’mâl-i uhreviyeye Kur’ân ve Sünnet Temelli Bakış Açısı”

Hazreti Pîr, Risale-i Nur’un değişik yerlerinde işti­rak-i a’mâl-i uhreviye meselesini net bir şekilde ortaya koymuş; hizmet-i imaniye ve Kur’âniye dairesi içinde yer alan kişilerin her birinin, umumun kazandığı sevaplara ortak olacağını da ifade etmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.206 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur); Kasta­mo­nu Lâhikası, s.67) Hazreti Üstad’dan önce bu meselenin ne tasavvuf, ne tefsir ne de diğer İslâmî eserlerde bu ölçüde açık ve sarih şekilde ele alındığını hatırlamıyorum. Her ne kadar geçmişten bugüne bazı büyük zatlar bu hususa değişik ima ve işaretlerde bulunmuş olsalar da Üstad’ın konuyla ilgili yaklaşımları çok açık ve nettir. Esasında onun bu yaklaşımı nuranî olan metafizik âlemin letafetine de çok uygun düşmektedir. Çünkü nuranî şeyler, aynıyla akseder. Mesela, dört duvarında ayna olan bir odada bulunan lambanın sureti, aynı anda hepsinde aynıyla tezahür eder. Aynen onun gibi uhrevî ve nuranî işlerdeki sevaplar da bö­lün­mek­sizin o işe iştirak eden her bir şahsın amel defterine fazl-ı ilâ­hî olarak kaydedilir.

Kur’ân ve Sünnet temelli Bakış Açısı

Hazreti Pîr’in bu yaklaşımının Kur’ân ve Sünnet’in temel düsturlarından süzülmüş bir tespit olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Çünkü Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan ve Sünnet-i Sahiha’ya bakıldığı zaman pek çok yerde Cenab-ı Hakk’ın muvaffakiyet lütfetmesinin vifak ve ittifaka vâbeste olduğu; birlik ve beraberlik ruhu içinde gerçekleştirilen amellere apayrı bir bereket ve mükâfat vaat edildiği görülecektir. Mesela Kur’ân-ı Kerim’de yer alan,

وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعًا وَلَا تَفَرَّقُوا وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللهِ عَلَيْكُمْ إِذْ كُنْتُمْ أَعْدَۤاءً فَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِكُمْ فَأَصْبَحْتُمْ بِنِعْمَتِه۪ۤ إِخْوَانًا وَكُنْتُمْ عَلٰى شَفَا حُفْرَةٍ مِنَ النَّارِ فَأَنْقَذَكُمْ مِنْهَا كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللهُ لَكُمْ اٰيَاتِه۪ لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ

“Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, (yapışın, sonra da) ayrılmayın; Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman idiniz, (Allah) kalblerinizi birleştirdi de, O’nun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, (Allah) sizi ondan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle açıklıyor ki, yola gelesiniz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/103.) kavl-i kerimiyle;

وَأَلَّفَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ لَوْ أَنْفَقْتَ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا مَۤا أَلَّفْتَ بَيْنَ قُلُوبِهِمْ وَلٰكِنَّ اللهَ أَلَّفَ بَيْنَهُمْ إِنَّهُ عَزِيزٌ حَكِيمٌ

“Ve onların kalblerini birbiriyle te’lif edip uzlaştırdı. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine de onların kalblerinin arasını uzlaştıramazdın; ancak Allah’tır ki, onların arasını buldu ve uzlaştırdı. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahi­bi­dir.” (Enfâl sûresi, 8/63.) âyet-i kerimesi bu hususa işaret etmekte; bir yönüyle umu­mun menfaatine bakan zafer, hâkimiyet ve muvaffakiyetlerin Müslümanların vifak ve ittifakına bağlandığını göstermektedir.

Bir işte ortak hareket etme, dünyevî işlerde büyük başarılara vesile olmaktadır. Hazreti Üstad’ın verdiği misalle meseleye bakılacak olursa, on kişi ayrı ayrı dikiş iğnesi üretimi yapmaya çalıştıklarında günde ancak üç iğne yapabilirken, teşrik-i mesai ve taksim-i a’mâl (birlikte işbölümü yapma) düsturuyla hareket edip her birisi iğnenin imalatı adına gerekli olan ocak yakma, demir getirme, delik açma ve uç sivriltme gibi bir işi yaptığında her birine günlük üç yüz iğne düştüğü görülür. (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).) Yine Üstad Hazretleri’nin verdiği bir misalle, dört beş kişiden birisi lamba, birisi gazyağı, birisi fitil, birisi şişe, bir diğeri de kibrit getirip lambayı yaksalar, onlardan her birisi ondan çıkan ışıktan tamamıyla istifade ederler. (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).) İştirak-i a’mâlin maddî olan dünyevî işleri bu ölçüde kolaylaştırdığını ve ona bereket kazandırdığını gören bir insan, zannederim ortaklık düsturunun şeffaf ve nuranî olan uhrevî işlerde nasıl bir feyiz ve bereket kazandıracağını daha iyi anlar.

Bu açıdan meseleye bakıldığında şunu söyleyebiliriz: Günü­müzde Cenab-ı Hakk’ın inayet ve lütfuyla dünyanın dört bir yanında ve hayatın değişik katmanlarında gerçekleştirilen güzel hizmetlerden hâsıl olan sevabın bütünü, iştirak-i a’mâl-i uhreviye sırrıyla bu uğurda koşturan her bir ferdin amel defterine eksiksiz bir şekilde aksedecektir. Yani bu geniş daire içinde bulunan her bir fert, milyonların sa’y u gayretinin neticesinden istifade edecektir. Her birinin amel defterine yazılan sevaplar, diğerlerine de yazılacaktır. Durum böyleyken bir insanın böyle küllî bir mükâfatı bırakarak, ferdî mülâhazalara takılıp kalması, bencilliğinin altında ezilip “Ben, kendi kendime bir şeyler yapabilirim.” demesi o engin mükâfattan mahrum kalması demektir. Çünkü insan ne kadar kabiliyetli ve istidatlı olursa olsun, isterse elli tane deha çapında kabiliyete sahip bulunsun, yine de tek başına ne dünyada insanlığa faydalı ve kalıcı bir hizmet ortaya koyabilir ne de ahirete müteveccih böyle büyük bir mükâfata nail olabilir.

Amelin Özü: İhlâs

Hazreti Pîr’in İşti­rak-i a’mâl-i uhreviye ilgili açıklamalarına bir bütün hâlinde baktığımızda böylesine büyük ve küllî bir semereye mazhariyetin kendine göre bir kısım şartlarının bulunduğunu görmekteyiz. O hâlde kendimize sormamız gereken soru şudur: Biz, sahip çıkmaya çalıştığımız bir hareket içerisinde nasıl bir duruş ortaya koymalıyız, birlikte nasıl yol yürümeliyiz ve nasıl kaynaşıp bütünleşmeliyiz ki söz konusu mazhariyetleri elde edebilelim? İşte böyle bir mazhariyeti elde etme adına Hazreti Pîr ilk şart olarak “sırr-ı ihlâs ile iştirak” esasını zikrediyor.

İhlâs, bir ameli sırf Allah (celle celâluhu) emrettiği için yapmak, neticesini rıza-i ilâhîye bağlamak, semerelerini de ahirete bırakmak demektir. Bu açıdan ahirete müteveccih her türlü iş ve amelde ihlâsı esas alan bir kimseye göre önemli olan, bir kısım hayırlı hizmetlerin yerine getirilmesidir; bunları falan veya filanın yapması değildir. Farklı bir ifadeyle söyleyecek olursak, asıl olan, kimi zaman toplu çarpan dertli yüreklerle bir ney sesi gibi inleyip insanları mest etmek; kimi zaman da koro hâlinde gür bir sesle insanlara hak ve hakikati duyurmak, onlara Kalbin Zümrüt Tepeleri’ndeki ifadesiyle, hayret (yaşadığı hâli ifade edemeyen ârifin yaşadığı hal), kalak (Can sıkıntısı. Kararsızlık. Gönül darlığı, Zahmet. Meşakkat) ve heymân (içtikçe daha bir yanan ve bir türlü suya kanmayan ma’nâlarına geldiği gibi, aşk yüzünden deli ve kara sevdalı anlamlarına da gelir) yaşatmak ve böylece onları huzur-u kibriyaya ulaştırmaktır. Hedef ve maksat bu ise, böyle bir gayeyi kim gerçekleştirirse gerçekleştirsin, insan, kendisi yapmış gibi bundan memnuniyet duymalıdır. Üstad Hazretleri, bu konuya misal verirken, talebelerinden birisine (Hasan Feyzi), “Falanın hattı senin hattından daha güzel” dediğini, o talebesinin bu sözden memnun olduğunu ifade ediyor. Hatta Üstad Hazretleri o talebesinin kalbine baktığını, kalbinin de aynı duygularla çarptığını belirtiyor. (Bkz.: Bediüzzaman, Barla Lâhikası, s.119.) İşte bu, sırr-ı ihlâs ile iştirake çok çarpıcı ve güzel bir misaldir.

Aynı şekilde Hazreti Pîr, bu meseleyi ağır bir defineyi taşıma ve muhâfaza etmeye benzetmiş, defineyi omuzunda taşıyanların kendilerine yardıma koşan kuvvetli ellerin iştirakinden sevinmesi ve memnun olması gerektiğini ifade etmiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.197-198 (Yirmi Lem’a, Birinci Nokta).) Evet, bu taşınan definenin bir ucundan ben tutacağım, bir ucundan sen tutacaksın, bir ucundan da öbürü tutacak ve hiç kimse kendisine hangi ucun rast geldiğine bakmayacak. Madem götürülen definede, ona iştirak eden herkese ait bir hisse vardır; herkesin kendi payına düşen işi hakkıyla yerine getirmesi ve bunu yaparken de kimseyle rekabet ve münakaşaya girmemesi gerekir. Bir insanın bu ölçüde ihlâs sırrına muvaffak olabilmesi ise, kendi renginden sıyrılıp heyetin rengini alabilmesi ve kardeşlerinin meziyetleriyle iftihar etmesiyle mümkündür. Zaten hizmet-i imaniye ve Kur’âniye’ye gönül vermiş bir insanın, değişik nam u nişanları, ad ve unvanları geride bırakacak şekilde çok önemli bir vazife ve sorumluluğa talip olduğunu asla unutmaması gerekir. Bu açıdan yürüdüğü yolun şuurunda olan bir insana, “Sen, şunu yaptın, bunu yaptın.” dense onun vereceği cevap şu şekilde olacaktır: “Hatırlamıyorum, çok ihtimal de vermiyorum. Arkadaşlar çalıştı, gayret ettiler. Belki o esnada ben de aralarında bulunmuş olabilirim.” İşte Üstad Hazretleri’nin ifade ettiği sırr-ı ihlâs ile iştirakin ölçüsü budur.

Tam Bir Kardeşlik ve Dayanışma Ruhu

Üstad Hazretleri, iştirak-i a’mâl-i uhreviyeden istifade edebilmenin ikinci şartı olarak ise “sırr-ı uhuvvet ile tesanüd”ü nazara vermiştir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.201-202 (Yirmi Birinci Lem’a, İkinci Düstur).) Uhuvvet, kardeşlik demektir. Bir yerde kardeşlik varsa, orada birbirine dayanma ve dayanışma da olur. Nitekim Efen­di­miz (sallallâhu aleyhi ve sellem) mü’minler arasındaki kardeşliği anlatırken, bir vücudun uzuvları arasındaki münasebete dikkat çekmiştir. (Bkz.: Buhârî, edeb 27; Müslim, birr 66). Nasıl ki bu uzuvların birinde rahatsızlık hâsıl olduğunda, diğer uzuvlar da ateş ve uykusuzluk ile buna ortak olurlar. Aynen öyle de mü’minler kendi aralarında öyle samimi ve ciddi bir uhuvvet bağı tesis etmelidirler ki, heyet-i İslâmiye’de bir arıza olduğu zaman her biri bundan üzüntü duyup ızdırabını çekmelidir. Evet, kendini hakka adamış inanan gönüller kubbedeki taşlar gibi düşmemek için baş başa vermeli, birbirlerine destek olmalı ve yol boyu hiçbir arkadaşının yolda takılıp kalmasına meydan vermemelidir. Eğer hizmet erleri bu anlayış çerçevesinde yekvücut olur, böyle bir ruh hâletini paylaşır, hakiki birlik ve beraberliğe ererlerse, milyonların hasenatı ayrı ayrı her birinin defterine noksansız bir şekilde akacaktır.

Ortak Akılla Uyum İçinde Hareket Etme

İşti­rak-i a’mâl-i uhreviyeden istifade etmek için öne sürülen üçüncü şart “sırr-ı ittihat ile teş­ri­kü’l-mesai”dir. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.206-207 (Yirmi Birinci Lem’a, Dördüncü Düstur).) Yani birlik ve beraberlik ruhuyla mesailerin, yapılacak işlerin, vazife ve sorumlulukların taksim edilmesidir. Başka bir ifadeyle münferit hareket etmekten sakınarak müşterek mesai yapma ve birlikte hareket etme alışkanlığının kazanılmasıdır. Bunun için de herhangi bir işe başlarken öncelikle vazife taksimi yapılmalıdır. Herkes elinden ne geliyorsa, neyi güzel yapıyorsa onu yapma gayreti içinde olmalıdır.

İfade ve izah etmeye çalıştığımız bu üç şart yerine getirildikten sonra, hizmet erleri kafa kafaya vererek meseleleri müşterek akla emanet ederlerse –Allah’ın izni ve inayetiyle– ferdî aklın düştüğü hatalara düşmeyeceklerdir. Çünkü ihtimal hesapları içinde bir araya gelmiş on tane aklın bir meselede yanlış bir neticeye varması belki milyonda bir ihtimaldir. Baş başa vermiş akıl sayısı yirmi olduğu takdirde ise ihtimal oranı o ölçüde düşecektir. Bu açıdan meselelerin kolektif şuura bağlı götürülmesi çok önemlidir. Öyle ki, bir insan dâhiyane fikirlere, tedbirlere sahip olsa bile, umum heyetle alâkalı meselelerde tek başına asla karar vermemelidir. Şimdiye kadar insanlık tarihi boyunca tek başına hareket edip, tek başına karar verip de kalıcı bir muvaffakiyet ortaya koyan tek bir kişi dahi bilmiyorum. Evet, ne Sezar’ın, ne Napolyon’un, ne Hitler’in, ne Mussolini’nin ne de ondan sonra gelen diğer tiranların muvaffakiyetleri kalıcı olmamış, başta saman alevi gibi parlamış ama kısa bir zaman sonra sönmüş ve hazin bir enkaz yığını hâlinde orta yerde kalakalmıştır. Kolektif şuura müracaat eden gerçek liderler ise, meseleleri meşverete bağladıkları ölçüde muvaffak olmuş, ortaya koydukları hizmetlerle içinde bulundukları toplumun geleceğini inşa etmişlerdir.

Hâsılı, hem dünya hem de ukbada iştirak-i a’mâl-i uhreviyenin vaat ettiklerine nail olabilmek için dupduru bir niyet ve samimiyete, kardeşlik ve dayanışma ruhuyla ortak akıl ve kolektif şuura ihtiyaç vardır.

Konu Başlık: Heyetin Sevabına Nail Olmanın Şartları
Eser: Buhranlı Günler ve Ümit Atlasımız

Dersimizi “Fasıldan Fasıla” eserinde HE’nin “Bu da Bir İhsan” başlığı ile ifade buyurduğu sözleriyle bitirelim: “Ahiretteki hesaplaşma da –karşılıklı alıp vermelerde– kişinin bizatihî kazandığı sevaplardan verilir; fazlî olarak kazandıklarından verilmez. Meselâ, bir sadaka mukabilinde on misli sevap kazandınız. Bunun bir tanesi alacaklınıza verilir de geriye kalan dokuzu verilmez. Çünkü o dokuz taneyi siz bizzat kazanmadınız. Onlar doğrudan doğruya Cenâb-ı Hakk’ın fazlından geldi.” (***)

Bu yazı 32 kez okundu