Kazananlar ve Kaybedenler

KAZANANLAR
Doğru Yoldayız
Güzel Âkıbet Müttakîlerindir!..
KAYBEDENLER
Müfteriler
Suskunlar
İtirafçılar
İtiraf mı?
Acıyacaksınız
Anlatacaksınız
Diyecekler
KAZANANLAR VE KAYBEDENLER
Peygamberler ve hayatta iken cennetle müjdelenenler hariç, şahıs olarak bu büyük dünya imtihanını kimin kazanıp kazanamayacağını kimse bilemez. Fakat kazananların vasıfları bellidir. Kimde bu vasıflar varsa onlar kazanıyorlar demektir. Tabii bizim bilmediğimiz başka günahları yoksa. Kazanmanın da, kaybetmenin de elbette sebepleri vardır. İnsan ibadetle de kazanabilir, takva ile de. Emirlere uymamakla da kaybedebilir, büyük günahlar işlemekle de. Sabırla kazanabilir, şikayetle kaybedebilir. Burada, yaşadığımız süreçte başımıza gelen sıkıntı, belâ ve musibetler karşısındaki tavrımızın nasıl bir kazanma veya kaybetme sebebi olabilecekleri üzerinde duracağız. Hazreti Ali’ye atfedilen bir rivayette geçtiği üzere kendisine; “başımıza gelen musibetler imtihan mıdır yoksa ceza mıdır” diye sorulduğunda, “eğer Allah’a yaklaştırıyorsa imtihan, uzaklaştırıyorsa cezadır” şeklinde cevap vermesi oldukça manidardır. Kuranı Kerim ve hadis-i şeriflerden öğrendiğimiz ölçülerden mülhem olarak bu süreçte, çektiğimiz sıkıntılar ve yaşadığımız olaylar karşısında takındığımız tavırlar itibarıyla kazananlardan da, kaybedenlerden de bahsetmek mümkündür. İşte aşağıda bir âyet-i kerime ve bir hadisi şerif ile, Üstadımızın ve Hocamızın yaptıkları bazı değerlendirmeler açısından sahabeden günümüze kazananlar ve kaybedenler:
KAZANANLAR
 فَالَّذ۪ينَ هَاجَرُوا وَاُخْرِجُوا مِنْ دِيَارِهِمْ وَاُو۫ذُوا ف۪ى سَب۪يل۪ى وَقَاتَلُوا وَقُتِلُوا لَاُكَفِّرَنَّ عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَ لَاُدْخِلَنَّهُمْ جَنَّاتٍ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۚ ثَوَابًا مِنْ عِنْدِ اللّٰهِۜ وَاللّٰهُ عِنْدَهُ حُسْنُ الثَّوَابِ‌
“…Onlar ki, hicret ettiler, yurtlarından çıkarıldılar, benim yolumda eziyete uğradılar, çarpıştılar ve öldürüldüler; andolsun, ben de onların kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükâfat, Allah tarafındandır. Allah; karşılığın güzeli O’nun katındadır.” (Âl-i İmrân/195)
Hz. Câbir (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: ‘Kıyamet günü, afiyet ehli kimseler, bela ehline sevapları verilince, dünyada iken derilerinin makaslarla kazınmış olmasını temenni edecekler.” (Tirmizî)
“Aziz, sıddık kardeşlerim! Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hâllerden sarsılmayan bu samimi dindarlar ve ciddi Müslümanlar, eğer her biri bir veli, hatta bir kutup görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alakayı pek az ziyadeleştirecek ️ve eğer birer âmi ve âdî görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmeyecek diye karar verdim. Çünkü böyle pek ağır şerait altında iman kurtarmak hizmeti her şeyin fevkindedir.” (Tahiri Mutlu/İhsan Atasoy)
DOĞRU YOLDAYIZ
“Hiç sıkıntı çekmiyoruz, İmtihan yaşamıyoruz,  acaba biz yanlış yolda mıyız diye düşünüyor, Rabbim bu hizmeti bizden alıp, lâyık olmadığımız için başkalarına verecek diye korkuyordum.. ne zaman arkadaşlarımız tutuklanmaya ve görevlerinden alınmaya başladı, demek ki doğru yoldayız.  İşi-gücü yalan, aldatma olan kirli bir toplum içinde sizi tutmadı Allah. Onlardan yediğiniz bir tekme ile oradan uzaklaştınız elhamdülillah. Sizin defterinize sevap olarak yazılacak. Bu musibetlerle arınıyorsanız o zaman çekilenler de sizin için kefâret olacak.” (Huzurdan)
“Çok güzel bir zamana koşar adımlarla gidiyoruz inşallah. Sakın ütopya zannetmeyin! Arefe günleri bu günler. Lâkin biraz daha aktif sabır ve dua.. Çok yakında, şu günlere bakıp, Allahım Sen bizi güzel etmişsin diyeceğiz.. Tıpkı hizmeti dünyaya bir hırsızla tanıttığı gibi! Globalleşen hizmet kaderin eliyle farklı bir boyuta evriliyor..”
“Sertleş sertleştiğin kadar. Karar kararabildiğin kadar Ömrün fecr-i kazip kadar. Fecr-i sadık elbet gelecek ve aydınlık karanlığı boğacaktır. Allahın izniyle, hiçbir zulüm ve zalim kalıcı olmamıştır. Sonunda zalimler hep tepetaklak gelmiş, mazlumlar da hep gülen taraf olmuşlardır… Onların güneşi küsuf etmiştir…! Bizim küsûfumuz sona ermiştir! Sakın ye’se kapılma iraden canlı ise, ümit kaynağı ol olabilirsen herkese!..”
“Müesseselerinizi elinizden almış olabilirler. Üzülmeyin! Esasen müesseselere kapanıp kalmak hizmetin ruhunu öldürür. Siz o ruhu taşıyan insanınıza sahip çıkmaya bakın. Onlar olunca bir gün gelir o müesseselerin daha güzelleri de olur.”
“Başlangıcı zehir zemberek, neticesi şeker şerbet bir şey varsa, o da, zalimlerin eliyle çekilen azaplar karşısında dişini sıkıp sabretmektir. Fasbirû.. fasbirû!.. (sabredin, sabredin)”
“Yapılan zulüm ve işkenceler, çekilen ızdıraplar, cenneti ve Cemalullahı kazandırıyor ve öbür aleme bir alacaklı olarak gidiliyorsa ne gam…”
“Cenab-ı Hak bu imtihanla sizleri dünya toplumu haline getiriyor. Şu anda size düşen hâl ve tavırlarınızla insanlığa güven vaat edebilmenizdir. Bu süreç bizi dünyaya tanıttı.. Şu an evrensel bir mücadele veriliyor. “Allah, her şeyi görüyor ve biliyor” deyip, O’nun (cc) havl ve kuvvetine dehâlet etmekten başka çaremiz yok. Bunların hakkından ancak O (c.c) gelir.”
“Faturası ağır olsa da, 10 milyar değil 100 milyar sarf etseydik, Hizmet Hareketi’nin masumiyet ve mağduriyeti bu denli dünyaya anlatılamazdı.”
“Bunlar hangi isimle olursa olsun (haş.. paral.. terör…) sizi tanıtmaya vesile oldular… Siz kendinizi bütün dünyaya anlatsaydınız hem buna gücünüz yetmezdi, hem de  bütün dünyadaki insanlar, “bunları niçin yapıyorlar ki” derlerdi. Ama buna vesileliğin sevabından istifade edemeyecekler. Kırmızı sarı hangi kitapta olursa olsun, sizin için imza atanların ötede işleri çok zor olacak. İnsanların çayını için, içirin. Evinize davet edin…”
“Bugüne kadar her darbe bir kerte vurdu her defasında farklı açılımlar oldu. Bu defa kerte çok derin oldu. İnşaAllah açılımı da çok engin olur.”
“Bir gün gelecek siz istemeseniz de onlar ettiklerini bulacaklar. Siz de Allah’ın izni ve inayetiyle murat ettiğiniz şeye nail olacaksınız. Sonra bugün o arkadaşların, onların ailelerinin, yakınlarının çektikleri sıkıntıları, geçmişte yaşanmış birer menkıbe şeklinde birbirinize anlatıp güleceksiniz.”
“Bu imtihan, yalnız günahlara bir tokat değil.. Bu imtihanla Cenab-ı Hak sizleri geleceğin dünyasına hazırlıklı olmanız için hazırlamaktadır. Eğer peygamberi bir yoldaysanız, imtihan sizin için mukadder. Bu yolun kaderi bu. Ülkenizde yaşadığınız imtihanla Allah sizi dünya’ya hazırlıyor.”
“Boykot yaklaşık üç sene sürdü. İzdivaç yok; gökte yağmur, yerde nebat yok; alışveriş yok, yardım yok, yiyecek yok, ilaç yok.. Müslümanlar sabır ve metanetle güneşin doğacağı ânı bekliyorlardı. O dönemde -günümüzde olduğu gibi- yaş kuru tefrik edilmeden, değmiş değmemiş denmeden herkese çektiriliyordu.”
“Boykot döneminin sonunda, hüzün senesinin ardından Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Miraç’la mükâfatlandırılması gibi, her sıkıntı fevkaladeden bir iltifatla taçlandırılmıştır. Meselenin sonucu bu ise, mü’min kaybetmiyor demektir; kaybeden zalimlerdir.”
“Bugün sizin yaptığınız hizmetin 10’da birini yapanlar, geçmişte sizden 10 kat daha fazla çile çekmişler… Bugün çekilenlere bakınca; demek ki; ‘Bugün yapılanlar, Hakk katında hora geçmiş’ diyorum.”
“Bugün çekilenlerde sevap bakımından bu daire içerisindeki herkesin bir hissesi var. Cebrî hicrete maruz kalanın da, geride kalıp sabredenlerin de, o içerde Yusuf olanların da ve onların geride kalan çocuklarına bakan ve onlara göz kulak olanların da, belli yerlerde yaşanan sıkıntılara imkanlarını seferber edenlerin de, o sıkıntı çekenlerin ızdırabını duyup ta, onlar için dua dua yalvaranların da, hepsinin mutlaka bu sevaplardan hissesi vardır….”
“Sahâbe kıvamına eren on binlerce sevgi kahramanı, Sahabeye bahş edilen lütfa mazhar olacaktır Allah’ın izni ile! Gaybûbette mağduriyet yaşayanlar, medrese-i yusufiyedekiler, Nezd-i Uluhiyette mele-i âlânın sâkinleri arasında makamları çok âlî  yerdedir. Her biri gizli bir veli olarak çıkacaklar.” (Yusuflar için)
“Aslında bir yönüyle, ahireti kazanan bir şey kaybetmez. Hiçbir zulüm kalıcı olmamıştır. Gelip ayaklarınıza kapanacakları mukadder ve muhakkaktır. Ne olur bu davalarınızı geri çekin diyecekler. Gün gelecek tazminatlar karşılarına çıkınca apışıp kalacaklar. şimdi bitti diyorlar, bitmenin bir diğer kısmı var. Tohumun başağa bitmesi..”
“Şu anda dünyadaki 7 milyar insanın en bahtiyarları, bu süreçte hizmette sabit duran, yer değiştirmeyenlerdir. Ötede size neler kazandırdığını bir bilseydiniz sevinçten çıldırırdınız. Hele birde tutuklananların derecesini bilseydiniz, kendinizi tutuklatmak için gider kendinizi ihbar ederdiniz. Ama zalimin işini kolaylaştırmak Cenab-ı Hakka karşı terbiyesizlik sayılır.”
“Burada Allah için çekilmiş olanlar, öte taraf adına bizim için birer kazançtır. Onun için öte tarafa alacaklı olarak gitmeye bakmamız lazım. Ahirete gittiğinizde, orada kazandıklarınızı gördüğünüzde, keşke daha da dünyada çekseydik de, burada daha da kazançlı olsaydık diyeceksiniz.”
“Arkalarına hiç bakmadan hizmet deyip dünyanın dört bir tarafına saçılmış adanmışlara, bugün mâruz kalınan bunca saldırılar karşısında sadâkâtlerini  koruyarak dimdik duranlara ve bu noktada farklı farklı mağdûriyet, mahkûmiyet ve mazlûmiyet yaşayıp ta, bütün bunlara sabırla katlananlara, Allah izin verirse, âhirette nasıl şâhitlik yapacağımı hepiniz göreceksiniz.”
İçerdekilerden sabreden, ihanet etmeyen, şikayet etmeyen, her birisi yüz veli kuvvetinde çıkacak Medrese-i Yusuffiyeden!”
“Şimdi çekilen bu sıkıntılar ötede ne büyük lutuflara dönüşecek bilemiyoruz, bütün çekilen ızdırapları unutturacak öyle lutuflara dönüşecek ki, ötede onlara sorulunca  ‘bir şeyler yaşadık ama bir an mıydı, dakika mıydı tam hatırlamıyoruz’ diyecekler. İnşâallah.”
“Efendiler Efendisinin Ruhunun ufkundan inip sizin aranızda dolaşması öyle bir teveccühtür ki; diriliş erleri için miraç sayılır.”
“Hadiseler çok karmaşık cereyan ettiğinden dolayı, çözülme ve çökme olmasın diye Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sahabeler rüyalara misafir oluyorlar… Kim bilir sizi pusuda bekleyen ne güzel sürprizler var, bunları da bilemiyoruz..”
“İslâm’ın aziz onurunu kurtardınız. İslam’ın dırahşan çehresine sürülmek istenen yağlıkara lekeye Allah sizin elinizle izin vermedi. Bu çok büyük bir lütuf, Allah katında, çok büyük bir hizmettir. Size zulmedenler, zarar verdikleri vehmine kapılsın dursunlar. Âlî kervan, her gün katlanan bir hızla yoluna devam ediyor… Tek bir selâmla bile irtibatı olan insanlara karşı, alâkasız kalmamak lazım. Bu ilahî bir ahlaktır, bizim de öyle olmamızı istiyor. Yabancıların Hazreti Muhammed (sav) peygamber olabilir demeleri bile, çok önemlidir, bu kadarını bile karşılıksız bırakmamak lazım. Kutsallarımızı duyurma adına, teknik ve teknolojik bütün imkanları kullanmak suretiyle himmetimizi o işe teksif etmek lazım.”
“Mazlum kazanıyor; mağdur kazanıyor; mahpus kazanıyor; mescûn kazanıyor; muzdarr kazanıyor.. Kaybeden zâlim oluyor, mütegallib, mütehakkim, mütesallit, mütemellik oluyor. Milletin tepesine binen, malını elinden alan, değişik yerlerdeki imkânlarını bloke eden, onlara da el koyan, haramî gibi davranan insanlar, farkına varmadan âhiretlerini şimdiden kapkara hale getiriyorlar. Bembeyaz saraylarda oturuyor olsalar bile, bembeyaz villaları olsa bile, dünyalarını kapkara hale getiriyorlar; Ahiret ise zaten zindana dönüyor, hafizanallah…”
GÜZEL ÂKIBET MÜTTAKÎLERİNDİR!..
Kasas suresinde Kârûn ile alakalı şöyle buyuruluyor:
 إِنَّ قَارُونَ كَانَ مِنْ قَوْمِ مُوسَى فَبَغَى عَلَيْهِمْ وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ إِذْ قَالَ لَهُ قَوْمُهُ لاَ تَفْرَحْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ الْفَرِحِينَ
“(Sapkınlardan biri olan) Kârûn Hazreti Musa’nın kavmindendi; fakat (Firavun’la işbirliği yapıp) onlara karşı saldırgan bir hâl aldı. Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı. Halkı kendisine, ‘Servetinle gururlanıp şımarma. Muhakkak ki Allah şımaranları sevmez!’ diye ikazda bulunurdu.” (Kasas/76) Kârûn, İsrailoğulları’ndandı; Hazreti Musa’nın yanında idi. Fakat servet ve imkan yolları açılınca ona, o servet ile, imkan ile, kuvvet ile, şöhret ile zehirlendi. Kuvvet, ikbal arzusu, dünyevî imkânlar ve hased gibi duygular çoklarını zehirlemiştir; Kârûn da bunlarla zehirlenmiş bir talihsizdir.
İnsanı zehirleyen bu türlü şeyler vardır: Bazen kuvvet insanı zehirler; insan farkına varamaz; başı döner, bakışı bulanır, ne yapacağını bilemez hale gelir. Belki de çok defa bu mesele biraz daha onu ileriye götürünce, o sağa-sola saldıran saldırgan bir mahlûk haline gelir, önüne gelen herkesi ısırır. Hatta böyleleri ısıracak kimse bulamayınca kendilerine zarar verirler; hani bazılarının gidip duvarlara tekme attıkları gibi, önlerindeki yemek masalarına tekme atıp onları devirdikleri gibi, yemek tabaklarını elleriyle alıp sağa-sola savurdukları gibi, duvarlara tekme savurdukları gibi, tekme atacak birini bulamayınca, kendi kendilerine tekme atar, kendi kendilerini yumruklarlar, hafizanallah. Bu, zehirlenmenin neticesidir. Dünyevî imkânlar, insanı zehirler. Kuvvet, insanı zehirler. İkbal duygusu, insanı zehirler.
Evet, dünyevî imkânlar da insanı zehirler; o insan da sarhoşa döner, ne yapacağını bilemez hale gelir. Zavallı Kârûn, servetiyle, böyle sersemleşmişti. Evvelâ Allah’tan kopmuştu, sonra Hazreti Musa’dan kopmuştu. Kur’an’da zikredildiği yerde, bazen “Firavun, Hâmân, Kârûn” şeklinde sıralanıyor. Fakat siyak-sibak itibariyle servetin insanı çıldırttığı yerde, “Kârûn, Firavun, Hâmân” deniyor ki, orada Kârûn, Firavun’un bile önüne geçiyor. Bazen zehirlenmeler, insanı o hale getirir ki, insanlığından çıkarır. Mesela hased zehirlenmesi, mesela çekememezlik zehirlenmesi, mesela yapamadığı şeyleri başkalarının yapması zehirlenmesi, insanı o hale getirir ki!.. Dünyanın dört bir yanında elli türlü dinî telakkiye sahip insanlar bağırlarını açtıkları halde, hased, yanı başınızda, belki çok defa sizinle beraber secdeye kapanan ve el-pençe divan duran o insanları öylesine zehirler ki, hafizanallah, gâvurdan daha fazla kötülük yapmaya salar onları. Şairin ifadesiyle, öyle bir isyan deryasına yelken açarlar ki, bir kere daha geriye çıkmaya fırsat bulamazlar; o derya, alır sürükler götürür onları, tâ mezar çukuruna kadar götürür; mezar çukuruna kadar, hafizanallah.
Kârûn, servetle, halayığıyla (kapıkullarıyla), mele’siyle (işbirlikçileriyle) baştan çıkmış bahtsızlardan sadece bir tanesi. Diyor ki Kur’an-ı Kerim:
 وَآتَيْنَاهُ مِنَ الْكُنُوزِ مَا إِنَّ مَفَاتِحَهُ لَتَنُوءُ بِالْعُصْبَةِ أُولِي الْقُوَّةِ 
“Ona hazineler dolusu öyle bir servet vermiştik ki, anahtarlarını bile güçlü kuvvetli bir grup insan ancak taşırdı.” (Kasas/76). Demek öyle bir cimri adam ki, siyaktan sibaktan anlaşıldığına göre, hazinelerini de bir yerde saklamıyor: “Ne olur ne olmaz, hepsini bir yerde saklarsam, bir hırsız gelir dalarsa, hepsini alır götürür. En iyisi ben onu on yerde, yirmi yerde yapayım.” On yerde, yirmi yerde… Bir de her yer için birkaç tane anahtar olunca, Kur’an-ı Kerim diyor ki; “Güçlü bir cemaat, hazinelerinin anahtarlarını ancak taşıyabiliyordu!” Kur’an öyle buyuruyor. Bir de öyle halayığı var, anahtar taşıyanları var. Belki o imkânlarıyla Firavun’a da tesir ediyor, Hâmân’a da tesir ediyor, onlara dediğini yaptırtıyor ve İsrailoğulları’ndan bazılarını da servetle satın alıyor.
Ne acıdır ki, satılmayacak insan çok az, sadece fiyatlar farklı; Allah, bizi o az’lardan eylesin!.. Çünkü dünyada satın alınabilecek, peylenebilecek çok insan vardır; günümüzde emsal-i kesîresine şahit olduğunuz gibi. Fakat fiyatlar farklıdır; bazıları bin dolara satın alınabilir, bazıları “Ben on bin dolar istiyorum!” der, bazıları da ‘Bir villa istiyorum!’ der. Fedakâr, çok ciddî müstağni bir arkadaş, “Bana on tane villa verdiler ama ben o cephede yer almaktan içtinap ettim!” diyor açıkça. On tane villa. Bazıları da on tane villaya bile satılmaz, bazıları birkaç tane filoya bile satılmaz. Fakat satılmayan insan çok azdır. Ne var ki, fiyatlar farklıdır. Bazen bir yerdeki bir muhtarlığa satılır adam, muhtarlık pâyesine. Bazen belediye başkanlığına satılır. Bazen bir milletvekilliğine satılır. Bazen bir bakanlığa satılır. Bazen bir müsteşarlığa satılır. Peylenmeyen, karakterli, müstağni insan, çok azdır. Allah, sizi o az’lardan eylesin!..Allah, bizi o az’lardan eylesin!.. Cennet’i bile verseler, ‘Allah’ın rızası var mı, yok mu’ sormadan, biz ona bile peylenmeyiz. ‘Gözümde ne Cennet sevdası, ne de Cehennem korkusu… Milletimin imanını selamette görürsem, Cehennem’in alevleri içinde yanmaya râzıyım. Çünkü vücudum yanarken, gönlüm, gül-gülistan olur!’ duygusuyla Allah serfiraz kılsın! runlaşmaktan uzak kılsın!.. Nice kimse vardır ki, bir Hârun gibi çıkmıştır yola. Fakat hiç farkına varmadan, dünya, zinetini, debdebesini, ihtişamını, onun yürüdüğü yollara serpiştirince, her yer onun başını döndüren meşher haline gelince, başı dönmüştür zavallının, kendisini kaptırmıştır o rüzgâra veya o akıntıya, bir daha da geriye dönememiştir. Kârûn’u böyle bilin.
Kârûn vesilesiyle Kur’an-ı Kerim diyor ki:
 تِلْكَ الدَّارُ الآخِرَةُ نَجْعَلُهَا لِلَّذِينَ لاَ يُرِيدُونَ عُلُوًّا فِي الأَرْضِ وَلاَ فَسَادًا وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ 
“Şu âhiret yurduna gelince, Biz onu yeryüzünde ululuk peşinde olmadıkları (büyüklük taslamadıkları) gibi, bozgunculuk peşinde de olmayanlara nasip ederiz. Hayırlı âkıbet, kalbleri Allah’a karşı saygıyla dopdolu olan, O’na itaatte kusur etmeyen ve O’nun azabından sakınanlar içindir.” (Kasas/83) 
Antrparantez; birileri o kadar mesâvî irtikâp ettiler, fısk u fesâda girdiler, çizgi tanımamazlık içinde hareketlerini sürdürdüler. Fakat Allah’a hamdolsun, o kadar rehabilitasyondan geçmemiş ve bu mevzuda -belki- o kadar terbiye dersi almamış olmalarına rağmen, bu Hizmet’e gönül vermiş insanlardan, yükselen bir sese bile şahit olmadık! Evlerinin kapıları vahşice kırıldı.. alın teriyle kazandıkları müesseseler işgal edildi.. temellükleri tagallüpler, tagallüpleri tasallutlar, tasallutları bilmem neler takip etti… Fakat Hizmet gönüllülerinin hiçbiri -halk ifadesiyle, onu da bağışlarsanız- gık demedi, bu hadiseler karşısında. Bunlar, karıncaya basmazlar. Bunlar, yılanın da belini kırmazlar. Ama kompleksi olan insan, kendini haklı göstermek için, değişik yalanlarla, dalaverelerle, belki bir yerde o türlü senaryolarla, öyle bir senaryo hazırlamak suretiyle, bu melekler gibi olan insanları karalamaya çalışabilirler.
Mülk âleminden ziyade melekûta açık bulunan.. dâr-ı âhirete müteveccih.. Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine ihsan edeceği şeylere müteveccih.. âkıbet deyip inleyen.. aynı zamanda, takva deyip Cenâb-ı Hakk’ın vikayesine sığınan.. haramlardan içtinap eden.. helaller dairesinden asla ayrılmayan.. hatta bazen, bir hadis-i şerifte ifade buyurulduğu gibi, 
الْحَلَالُ بَيِّنٌ وَالْحَرَامُ بَيِّنٌ ، وَبَيْنَهُمَا مُشَبَّهَاتٌ لَا يَعْلَمُهَا كَثِيرٌ مِنَ النَّاسِ، فَمَنِ اتَّقَى الْمُشَبَّهَاتِ اسْتَبْرَأَ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ، وَمَنْ وَقَعَ فِي الشُّبُهَاتِ كَرَاعٍ يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى يُوشِكُ أَنْ يُوَاقِعَهُ، أَلَا وَإِنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمًى، أَلَا إِنَّ حِمَى اللَّهِ فِي أَرْضِهِ مَحَارِمُهُ
‘Helal de bellidir haram da; ancak bu ikisinin arasında, ikisine de benzeyen bir kısım şüpheli şeyler vardır ki, insanların çoğu bunları bilemez, ayırt edemez. Bu şüpheli şeylerden sakınan insan dinini, ırzını ve haysiyetini korumuş olur; şüpheli alanda dolaşan kimse ise, bir korunun kenarında hayvanlarını otlatan çoban gibidir. Koru kenarında koyun güden çobanın koyunlarının her an koruya dalması muhtemel olduğu gibi, o da her zaman harama girme ihtimaliyle karşı karşıyadır. Biliniz ki, her melikin bir korusu vardır; Allah’ın korusu da haramlardır’ fehvasınca sınırda bulunma endişesiyle bazı mubahları bile terk edecek kadar hassas davranan insanlar… Evet, bu insanları bile vahşî, anarşist, terörist göstermek için sun’î, ca‘lî, uydurma belli senaryolarla bir şeyler yaptırabilirler. Bu suretle, ille de kâğıtlara yazıp bir kısım ahmaklara imzalattıkları terör örgütü (!) mülahazasını ve dünyaya yaymaya çalıştıkları şeyleri gerçekmiş gibi gösterme adına, o hıyaneti de yapabilirler. Antrparantez, bunu da arz etmiş olayım. Çünkü şimdiye kadar yaptıkları fesat, çizgi tanımamaları, kırmızı çizgilerinin olmaması, hudut bilmezlikleri, sınırı aşmaları, haramı-helali birbirine karıştırmaları, din-i mübin-i İslam’ın değerlerini lafta söylemek suretiyle onunla dünyayı peylemeleri, onları Kârûn gibi öyle kör etmiş ki, âkıbetten haberleri yok. Oysa ki,  وَالْعَاقِبَةُ لِلْمُتَّقِينَ ‘Âkıbet, müttakîlere aittir!’…” (Bamteli: 25/12/2016)
KAYBEDENLER
Kazanmanın söz konusu olduğu her yerde kaybetmek de kaçınılmazdır. Yine süreçle ilgili olarak bu konuda yapılmış olan Pırlanta değerlendirmeler de şöyle:
Müfteriler
Kritik bir dönemde yaşadığımızdan dolayı, bazılarımız, bazıları, belki epey insan, işin içinden sıyrılmak için arkadaşlarının aleyhinde konuştular, olmayacak şeyler söylediler. Önlerine yazılıp konan kâğıtlara imza atma mecburiyetinde bırakıldılar. (Zalimler onlara) “hücre” dediler, “sopa” dediler, “ilaç içirme” dediler, “Bu kâğıda imza atma…” dediler. Bu mevzuda tercihini yanlış yapanlar oldu. (Masumlara iftira atma yerine, her şeye rağmen) tercih edilmesi gerekli olan, “hücre” idi, belki “ilaç” idi, belki “dövülme” idi, “ağzın-burnun kırılması” idi, “kafanın yarılması” idi. Bunlar, o tercihi doğru yapana sevap kazandırırdı. Ama bir mü’minin aleyhinde konuşma, yazılan yalanı imza etme, iftira idi, bühtan idi, günah-ı kebâir idi. Bunu bilerek yaptı ise, yapmada da mahzur görmüyorsa, zavallı -farkına varmadan- İslam yolunda! kâfir oldu. Çünkü, günah-ı kebâir, tevbe ile zâil olur; fakat insan yaptığı günahı, gıybeti, iftirayı, bühtanı, bir mahzursuz şeymiş gibi görüyor, hem de böyle sürekli tekrar edip duruyorsa, bunu “mahzursuz” kabul ediyorsa; beş vakit namaza beş de ilave etse, on vakit namaz kılsa, yine kâfir, yine kâfir, yine kâfirdir!.. Ve küfür, insanın o âna kadar yaptığı amelleri alır-götürür. O esnada ölse, öbür tarafa taşıyacağı hiçbir sâlih amel yoktur. (BMTL’den: 14.01.18)
Bu dönemde, çokları, kendilerinin o gâileden sıyrılmaları adına “iftira”da bulundular; “itiraf” dediler, “iftira”da bulundular. Ahiretlerini Cehennem’e çevirdiler. Evet, bize, onlara acımak düşer; onlar acınacak duruma düştüler. Daha başkalarının da aynı duruma düşmelerine meydan vermemek için, bize, Hazreti Rûh-u Seyyidi’l-Enâm gibi herkese bağrımızı açmak ve herkesin sâhil-i selâmete çıkması için gerekli olan şeyi yapmak düşer. Hadis-i şerif:
 كَفَى بِالْمَرْءِ إِثْمًا أَنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ مَا سَمِعَ
“İnsana, duyduğu her şeyi söylemesi, günah olarak yeter!” Birileri bir yerde bir borazan öttürüyor; bakıyorsunuz, sizin içinizden bir kısım safderun kimseler de aynı şeyi mırıldanıyorlar; kuvve-i maneviyeyi kırıyorlar. (BMTL’den: 03.02.19)
Not! İlahî bir lutûfla her şey düzelecek inanıyorum… Ama; İtiraf adı altında iftira edenlere acıyorum… Onlar savrulup tuz-buz olacaklar.! (Huzurdan.)
Suskunlar
•Bugün, bütün bu olup bitenler karşısında en büyük sorumlu kim? Biliyor musunuz? Bu kadar denâet ve şenâat işlenirken sükût edip susan satılmış entelektüeller ve sürüklenmiş halk yığınlarıdır. Halkın, işlenen bu kadar zulüm karşısındaki vurdum duymazlığı ve körü körüne bunlara taraftarlığı, Hak katında mazur görülmez… Bunun mutlaka bir te’dibi olur. Zalime bir nokta kadar olsun, temâyülde bulunan bir mü’mini, Allah kimi zaman şefkatiyle, kimi zaman da gadabıyla te’dib eder..
•Çok zulüm işleniyor. Bu cinayetleri işleyenler, inanın cennetin yüzünü bile göremezler. Kanun yok, hak yok, hukuk yok! Ortada çok ciddi devlet terörü var. Tamamen intikam duygusuyla hareket ediyorlar…. Zulüm çok pervasızca işleniyor ve bunca yapılanlar karşısında konuşması gerekenler ise dilsiz şeytan gibi susuyor. Susmakla kurtulacaklarını sanıyor zavallılar… Halbuki susmakla hem dünyalarını, hem de ahiretlerini berbat ediyorlar.. Huzurdan
İtirafçılar
İtirafçı kılıklı müfteriler, ehl-i dünyaya şirin görünmekle yakalarını kurtarabileceklerini zannedip masumlara iftira atıyor ve ahiretlerini karartıyorlar!.. Bu arada immün sistemi bütün bu şeylere mukavemet edemeyecek ölçüde zayıf olan insanlar da var. Bazı tehditlere dayanamıyorlar. Tekme yiyor, tokat yiyor ama şâir-i şehirimizin dediği gibi  “Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim, Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.” diyemiyorlar. “Tekme yerim, tokat yerim ama durduğum yer, durmam gereken yer ise ve dediğim şeyler, demem gereken şeyler ise şayet, orada her şeye katlanırım!.. Bilal-i Habeşî gibi katlanırım, üzerime kendimden on kat ağırlıkta taşlar konmasına rağmen!.. Yâsir gibi katlanırım.. Sümeyye gibi katlanırım.. Ammâr gibi katlanırım… Daha yüzlerce sahabe-i kiram (rıdvanullahi aleyhim ecmaîn) hazerâtı gibi katlanırım. O yetmiyor gibi, bir de boykot… Ona da katlanırım!” Üç sene çölde, âdeta suya da muhtaç, ekmeğe de muhtaç, gölgelenmeye de muhtaç. Hem öyle bir ihtiyaç ki, o ihtiyaç içinde o ağır şartlara dayanamayan Hatice validemiz, o işin bitmesiyle ruhunun ufkuna yürür, ruhum/ruhumuz ona fedâ olsun.
Evet, immün sistemi o ölçüde güçlü olmayan insanların önlerine yazılı bir kâğıt konuyor; “Sen şunu, şunu, şunu yaptın; şunlar şunu yapıyorlardı, şunlar şunu yapıyorlardı, şunlar şunu yapıyorlardı!..” ifadesine imza attırılıyor. Daha evvel Nur okuduğundan dolayı, bir araya gelip Kur’an-ı Kerim mütalaa ettiklerinden dolayı, bir araya gelip Hadis okuduklarından dolayı içeriye alınan insanlar, “dini getirecekler!” diye zulüm görüyorlardı. Şimdi de din etrafında kümelenen insanlara gadrediliyor: “Bunlar, bizim istikbalimizi tehdit edebilirler. En iyisi mi, biz bunların başlarını baştan alalım da, muhtemel tehlikeyi savalım. Yüzde bir ihtimal, ihtimal hesaplarına göre, binde bir ihtimal; karşı çıkma ihtimalleri var. Geleceğimizi karartmayalım; en iyisi mi, bunların dünyalarını karartalım. Bütün engelleri bertaraf edelim. Şeytanî güzergâhta, güzergâh emniyetini tastamam sağlamış olalım. Şeytanca yürüyelim fakat karşımıza melek gibi biri hiç çıkmasın, bizi engellemesin!..” Böyle bir mülahaza ile… Tehdide dayanamayan insanlar oluyor. Ona, o iftiraya, “itiraf” diyorlar. O düpedüz “iftira”. Ve iftira da “günah-ı kebâir”den. Kebâir işliyorlar. Onu mahzursuz görüyorlarsa, kâfir oluyorlar; ahiret kararıyor. Bir de Hazreti Pîr’in dediği gibi, “Ehl-i dünyanın baskıları altında, bazı kimseler, onlara mümâşât yapmak suretiyle, yakalarını kurtaracaklarını zannediyorlar!” Ehl-i dünya, çok şeytan gibidir; onlar, onların kalblerini okurlar. Ve nitekim hâl-i hazırda böyle kalb okuyanlar var. “Sakın o itiraf edenlere de (yani müfterilere de) inanmayın! Onları biz biliriz. Öyle derler ama onların gelecek adına -milyonda bir bile olsa- bizim şeytanî yolda güzergâh emniyetimizi tehlikeye atma ihtimali var. Öyle ise en iyisi mi, onların o bir milyonda bir ihtimal bir tehlike ile karşımıza çıkmalarından evvel, biz, onların haklarından gelelim!”
Evet, bugünkü hukukî mantık bu; muhakeme mantığı bu; adalet felsefesi, bu. Böyle adalet felsefesi, böyle hukuk mantığı ve bunu uygulayanlar, yerin dibine batsınlar!.. Çünkü sistem, nifak sistemi, Makyavelizm.
İtiraf mı?
(Bir savcı! ile bir kahramanın hikayesi)
Savcı: Hoşgeldin. 8 aydır senin dosya beni perişan etti. Nereye elimi atsam sen çıkıyorsun. Uyap’ı sorguluyorum hakkında birçok işlem var. ….. (5 il sayıyor) buralardan dosyaların var.
Yusuf: Sayın savcım anlaşılan o ki hukuğun çivisi iyice çıkmış. Ben ….. (3 ili sayıyor) buralarda hiç bulunmadım ve çalışmadım.
– Çay içer misin?
– Teşekkür ederim sağolun.
– Oruç musun?
– Evet hamdolsun.
– Sen de her geldiğinde oruç oluyorsun. Biz de senin yanında rahat içemiyoruz.
– Ne yapalım sayın savcım başımıza açtığınız musibetlere sabır, namaz ve oruçla mukabele etmeye çalışıyoruz.
– Vatan için, ülkemiz için bize yardım et. Seni ve eşini salalım, ömür boyu sizi koruyalım
– Alındığım günden beri yaklaşık 1 yıldır aynı şeyi söylüyorum, yine de söyleyeceğim: Ben yanlış birşey yapmadım. Yaptıklarımın hepsinin arkasındayım. Yaptıklarım dün sizin nazarınızda da suç değildi ki. Birçoklarınızın çocukları kurumlarımızın rahle-i tedrisinden geçti. Bugün suç gibi lanse ediliyor olabilir, ama yarın tekrar tersine dönecek. Suç olmadığı ortaya çıktığı gibi belki bizlere özel taltifler yapacaksınız. Beni yaklaşık 100 saat sorguladınız. TEM’de ve cezaevinde tecrit ettiniz. bunun ötesi canımı almanız. Hiç farketmez ilk alındığım andaki fikrim neyse şimdi de odur. İnşâallah da hep öyle kalacak.
– TEM’e 2. kez getirildiğinizde çayhanede avukatınızla özel konuştunuz, avukata ne dedin?
– Kanaatim siz onu da dinlemişsinizdir. Ama ben yine de söyleyeyim.. Hatta o azlettiğim avukatları çağırıp sorabilirsiniz. Onlara dedim ki: “Sen kim oluyorsun senin haddine mi düştü bana itirafçılık teklifi yapmak. Haddini aştın. Ben birilerine iftira atarak dışarı çıkarsam Allah’a ne hesap vereceğim. Rabbimin huzuruna hangi yüzle varacağım.
– Avukatı bu yüzden mi azlettin?
– Evet
– Ne yapacak ki avukat?
– Sonuna kadar hukuksuzlukları takip edecek. Gerekli başvuruları yapacak.  Anayasa, AİHM, BM… vb. Rüzgar bir gün mutlaka tersine dönecek, o zaman da hukuksuzlukları yapanların, beni canice 15 kişi ile gece yarısı çoluk çocuğumun gözü önünde arkadan kelepçe takanları, TEM’de de her türlü psikolojik işkenceye eşim hatta çocuğumla tâbi tutanları, beni defalarca adliyelere elde kelepçelerle getirip sorgulayanları dava edeceğim.
– Peki neye güveniyorsun?
– Allah’ıma güveniyorum. Rabbim bu süreci bitirecek.
– Neye dayanıyorsun.
Hadis, Ayet, Dinler Tarihi… Bütün büyük hareketler büyüklüğü ölçüsünde imtihanlara maruz kalmışlardır. Aynı şekilde büyük dava insanları da çilelerin büyüğü ile karşılaşmışlar, en büyük eziyetlere de seyyid-ul beşer Efendimiz (sav) maruz kalmış. Sayesinde biz de o yola girdik. Büyük değiliz ama büyüklerin yolunda olduğumuz hususunda ümidimiz bu süreçte daha da ziyadeleşti. Zulüm devam etmez. Zalim eninde sonunda hem dünyada hem ahirette yaptıklarının karşılığını görecektir. Bu hukusuzluklar er-geç bitecek. Allah mühlet veriyor, tehir ediyor, imhal ediyor ama ihmal etmez. Hapislerde yapılan haksızlıkları, zulümleri Rabbim görüyor. Elleri kelepçeli doğum yapan bayanları 70-80 yaşlarında yatanları, gencecik lise-üniversite talebelerini, annesi-babası hapiste olup çocukları esirgeme kurumunda olanları.. Allah görüyor.
– Senin çocuğunu da ailenin elinden alıp çocuk esirgemeye vermeyi düşündük.
– Rabbim korumuş ne diyeyim.
– Sen yine dini sohbete sardırdın. Seninle konuşmak için bize ilahiyatçı bir polis memur vs lazım.
– Ne yapalım. Benim müslüman olarak işim bu. Ben başka birşey bilmem ki. Bir testinin içinde ne varsa dışına o sızar. Allah’a şükür bunlar var. Bunlara vesile olanlara rahmet…
– Din sadece f… müdür. Kur’an ve Hadis yetmez mi?
– Tabiki yeter. Ama onları hakiki manada sevdiren, yaşayan ve yaşatan vesileler de sevilir ve sevilmeye layıktır.
– O sevdiğin F.G ve sen İsrail için ne diyorsun?
– İsrail lanetlenmiş bir millettir. Kur’anda da en çok geçen milletir. Dünyanın başına beladır.
– Mavi Marmara’da niçin öyle konuşuldu?
– F.G Hocaefendi siyasi otoriteden izin alınmalıydı, eğer alınsaydı birçok insanımız ölmeyecek, milletler nazarında küçük düşürülmeyecektik dedi. 2 sene sonra rte de aynı şeyi söyledi.
– Sana 3 kitap versem okur musun?
Yok savcı bey okuyamam. Gerçekten vaktim yok. Günde 8-10 saat kitap okuyorum. Vaktim yine de yetmiyor. Bugün buraya gelmem bile programımı aksattı. Sizden davacıyım. Şu an Risale, Tefsir ve Hadis okuyorum yalnızca. Kütüb-ü sitte istedim o beni uzun süre meşgul edecek. Ayrıca o okuyacağım kitaplar vs benim fikirlerimi değiştirmez. 30 seneye yakın bizzat yaşadıklarım, gördüklerim bana yeter.
– Sen hapsi sevmişsin.
Hapis zahiren sevilmez. Hikmet nazarıyla bakılırsa hamdedilir. Çok büyük imtihanların içerisindeyim. Çoluğum, çocuğum, malım, birikimlerim, ailem arkadaşlarım… ama hepsinin Allah’tan  geldiğine iman etmişim. Hasbunallah” kal’asına sığınmışım. “Asa en tekrahu şey en vehuve hayrullekum” demişim. Gam izhar eylemem biiznillah. Hapis bana nimet oldu. Günahlara kefaret olduğunu düşünüyorum.
– Ne günahın var?
– Günahlar kişiye göre değişir. Birisi küfür içerisinde, dalâlet içerisinde yüzer fakat kendince tertemizdir. Diğeri gece ibadetini kaçırır kendini en büyük günahkar görür. Benim günahlarım bana kalsın. Sizleri şahit kılmayayım ki Rabbim ahirette affetsin.
– Sana 22.5 yıl ceza isteyeceğim. Aslında senin 40-50 yıl alman lazım. Ama kanunlar elimi bağlıyor.
– Eyvallah belki 1-2 yıl yatarım, belki yatmam. Rabbime teslim olmuşum. Rabbim beni bir ağacın başındaki yaprak misali nereye, ne şekilde savurursa savuracak razıyım. Razıyım Rabbimden, razıyım İslamdan, razıyım Efendimiz (sav) den.
Eşimi niçin bırakmadınız? Onu büluğ çağındaki evladından ayırdınız.
– Kurumlarda çalışmış, bylock var, bir de senin eşin.
– Kurumlarda çalışmak suç mu, bylocku ben yükledim, telefon bana ait. Bylocku kullanmadım. Benim eşim olması suç mu? Suçun günahın şahsiliği düsturu nerede. Ayette Rabbimiz de buyuruyor. “Kimse başkasının günahıyla muaheze edilmez”
– Sizleri bıraksak anlıyorum ki siz aynen devam edersiniz.
– Evet sayın savcım. Rabbimin buyruğu olduğu, Efendimiz’in (sav),  sahabelerin, evliyaların, yolu olduğu için her ne yaparsanız yapın, devam ederiz. Son nefesimize kadar İ’layı Kelimetullah demeye azmetmişiz.
– Sizleri kamyonlara doldurup denize dökmeli.
– Bir hukuk insanı olarak bu cümleyi kurmanız büyük bir talihsizlik. Çok yazık
– İlk gözaltına alındığınızda TEM’e seninle ilgili demiştim.. Bunu resmiyete sokmayın. Alın götürün konuşturun.. Nitekim böyle konuşanlar da oldu.
– Evet TEM’de bunu bana çok söylediler. Akşam seni istihbarat birimine vereceğiz, eşini tutuklayacağız, çocuğunu çocuk esigemeye vereceğiz vs vs… Dediğim gibi ben ve ailem Rabbime emanetiz. Hep Üstad Bediizzamanın sözü kulağımda çınladı. “Kardeşlerim merak etmeyin, inayet altındasınız.”
– İddianameni vereceğim. Dava aşamasında da bana ulaşabilirsin senden talebimiz;
* Dünyayı gezmişsin, kimlerle neden gezdin?
* Örgütün yapısı?
* F… nun ilk 500 ismi?
* Maddi işleyiş?
* Bylock içerikleri, bylock rehberi?
– Bunlarla hiçbir alakam yok. Gezmeyi severim. Ailem yönüyle maddi sıkıntım yok. Bol bol gezdim. Size ulaşmayı da asla düşünmem. Süreç bitip dışarı çıkınca, eğer hukuksuzluklarınız yok ve içeri alınmamışsanız, çayınızı içmek ve süreci uzun uzun konuşmak isterim o kadar…”
Eşimle bir mağdur ziyaretine gittiğimizde anlatılan bir olay… Mağdur ailenin yakınlarından birkaç kişi itirafçı olmuşlar… ve hemen de tahliyeleri verilmiş ama tahliyelerine sevinemeden ibretlik bir hadise yaşamışlar.. Hem bizlere hem de itirafçı olmak isteyenlere ders olacak nitelikte. Birisi 30 kişinin adını vermiş ve ertesi gün o 30 kişi hemen tutuklanmış.. Birisi tahliye olduğu gün (bayan) evinde çok basit bir yerden dizlerinin üzerine düşmüş ve dizleri âdeta paramparça olmuş ve şu an yatalakmış.. doktor düştüğüne inanmamış, bu düşme değil demiş.. bunda farklı bir şey var demiş. (Bayanda elektronik kelepçe varmış ve annesi bu kelepçe çıksın da ne olursa olsun diyormuş.. İtirafçı olunca kelepçe çıkmış ama başına bu olay gelmiş) Rabbim muhafaza buyursun… Diğeri de tutuklu imiş ve 30 kişinin adını vermiş hemen tahliye olmuş. İçeride iken hiçbir rahatsızlığı yokmuş, tahliye olunca rahatsızlanıyor ve doktor kanser teşhisi koymuş. Alma mazlumun ahını…… Rabbim şaşırtmasın. Sabit kadem eylesin. Kaybedenlerden olmaktan muhafaza eylesin.
ACIYACAKSINIZ
BMTL’den: 04/12/2016
Ne gibi acıyacaksınız? Size saldıracak bir kurt düşünün. Size saldıracaktı, yiyecekti; fakat ondan daha büyük bir panter veya -bağışlayın- bir ayı, bir aslan, bir kaplan saldırdı, onu parçaladı. Oysaki o sizi yiyecekti, yakaladığı zaman. Nasıl onun parçalanışını gördüğünüz zaman yüreğiniz sızlar, “Vay vahşi vay! Nasıl da parçalıyor?!.” dersiniz, belki inlersiniz. İnsanlığınızı yitirmemişseniz şayet, hâlâ içinizde şefkatin zerresi varsa şayet, ahsen-i takvîme mazhariyetin hususiyetlerini içinizde taşıyorsanız şayet, Allah’ı gösteren muallâ-mücellâ bir ayna olduğunuzun farkında iseniz şayet, sizi yemek isteyenin parçalandığı yerde bile, yüreğiniz sızlar, halk ifadesiyle “cızzz” eder yüreğiniz. Size balyoz indirenler.. sormadan, haksız olarak derdest edenler.. iftarınızı zehir edenler.. imsakınızı zehir edenler.. zindanlarda Müslümanca yaşamanızı zehir edenler.. “Falan da var mı bu işin içinde?!.” deyip az irtibatı olana da gadredenler.. Fakire-fukaraya burs vermiş, fakire-fukaraya okumaları için kurslar açmış, fakire-fukaraya yardım olsun diye okullar açmış, dünyanın dört bir yanında rûh-i revânî Muhammedî’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) -şöyle böyle- tanınması için -bir yönüyle- bayrağını dalgalandırmış, marşını söylemiş, sevdirmiş, 170-180-200 ülkeye kendi değerlerini sevdirmiş; bütün bunlara düşmanlık yapanlar.. diş bileyerek bunların üzerine gidenler.. o tarafta sahip çıkan insanları tehdit eden veya para ile, pul ile başlarını döndürenler.. gadrin her türlüsünü, i’tisafın her türlüsünü, irtikabın her türlüsünü, ihtilasın her türlüsünü, zulmün her türlüsünü, gadrin her türlüsünü yapanlar.. yalanlara gırtlaklarına kadar tenezzül edenler.. iftiraların bini bir para, çok rahatlıkla kullananlar… O insanların öbür tarafta çektikleri azabı gördüğünüz vakit, burada canavar gibi size saldıran o insanların orada parçalanmalarını, cayır cayır yanmalarını -onda hiç şüpheniz olmasın- gördüğünüz zaman, yüreğiniz “cızzz” edecek.
Allah’ım hidayetlerini murad buyuruyorsan, ne olur kalblerini yumuşat; yoksa Sana havale ediyoruz!.. Dua edin, Allah onları o durumdan kurtarsın ve size de orada o azabı çektirmesin, yüreğinize “cızzz” ettirmesin. Siz hep iyiliğin yanında, iyilik mülahazalarının yanında, iyilik dileklerinin yanında, peygamberâne himmetin yanında, re’fetin yanında, rahmetin yanında oldunuz/olunuz.  “Allah” ism-i şerifinden sonra, ism-i celâl ve celâleyi müteakiben “er-Rahmân” ve “er-Rahîm” ile Kendini bize anlatıyor Cenâb-ı Hak (celle celâluhu). Burada da tecellî edecek o isimler, orada da. Ama burada celâlî ve ehadî tecelli olarak (birilerine göre) “Rahman” ismi; öbür tarafta “Rahîm” ismi. Kucaklayan isim. Herkesi kucaklayacak; hiçbir kimseyi o rahmetten mahrum bırakmayacak bir enginlik içinde ki, hadisin ifadesiyle,
إِنَّ رَحْمَتِي سَبَقَتْ غَضَبِي
“Yarış yapacaklarsa şayet, benim rahmetim gazabımın önünde, o maratonu kazanır. Rahmetim, gazabımın önündedir Benim.”  Eğer rahmet ve gazap meselesi söz konusu olsa bir yerde, ikisi de birden, rahmet, öne geçer ve Ben ona rahmetimle muamele yaparım. Hakkınızda ilahî takdir, bu; haklarında ilahî muamelenin o olduğunda hiç şüphe etmeyiniz. Dolayısıyla ağzınız açılıp kapandıkça, dudaklarınız kıpırdadıkça şöyle deyiniz:
اَللَّهُمَّ إِنْ كُنْتَ تُرِيدُ هِدَايَتَهُمْ
–  “Allah’ım, hidayetlerini murad buyuruyorsan..”
 وَتَلْيِينَ قُلُوبِهِمْ
–  “Kalblerini yumuşatmayı murad buyuruyorsan..”
وَرَأْفَتَهُمْ، وَشَفَقَتَهُمْ، وَمُلاَيَمَتَهُمْ، وَمَحَبَّتَهُمْ إِلَيْنَا وَإِلَى خِدْمَتِنَا وَحَرَكَاتِنَا وَجَمَاعَاتِنَا
– “Bize, Hizmet’imize, hareketimize, cemaatimize karşı gönüllerinin re’fet, şefkat, mülayemet ve muhabbetle dolmasını murat buyuruyorsan…” Allah’ım, bütün bunlara karşı kalblerinin yumuşamasını ve içlerinde bir zerre rahmet hissinin tecelli etmesini murad buyuruyorsan, ne olur, bahtına düştük, bunu yap; Allah’ım onlar hakkında, bunu yap!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!.. Yoksa Sana havale ediyoruz!..
ANLATACAKSINIZ
BMTL’den: 04/12/2016
Hak yolda maruz kaldığınız mağduriyetler ebedî saadet vesileniz olacak ve âhirette onları tatlı birer menkıbe şeklinde birbirinize anlatacaksınız!..
  “Göreceksin ki âdet-i İlahî değişmez!” diyor M. Âkif.
  “Mazilere in mahşer-i edvarı bütün gez
   Kânun-i İlahi, göreceksin ki, değişmez.”
Hiç değişmemiş âdet-i Sübhâniye… İnsanların kıvamı için, öbür tarafa kesb-i liyakat etmeleri için, öbür âlemdeki şekillenmenin esasını/esas unsurlarını oluşturmak için.. Bu hakikati görebilen, İlahî Kelam ile beraber kainatın ve hadiselerin dilini okuyabilen insan, ne zuhurlara, ne tecellilere şahit olur; imrenir, daha bir şahlanır, “Yol ne güzelmiş!..” der. Ne ayağına batan dikenden dolayı Off! der, ne başına inen balyozdan dolayı Puff! der; o hep Ohh!.. der, yürür yoluna. Hep Ohh!.. der çünkü hedefte öyle bir şey vardır ki!.. Bunların hepsini öbür dünyada bir kısım menkıbeler şeklinde anlatıp birbirinizi eğlendireceksiniz. O hâle gelecek çekilen sıkıntılar, ızdıraplar, elemler. “Şunlar da vardı!” diyeceksiniz ve güleceksiniz. Lağv ve lehv yok fakat neşe ile güleceksiniz. “Allah Allah! Mızrak sapladılar sinemize, iğne batırdılar ayağımıza, balyoz vurdular başımıza; sahur vakti evimizden aldı zulmettiler, zindana koydular hesapsız. ‘Şundan dolayı!’ demediler; demediler ki azıcık günahımızı, hatamızı da bilelim, müteselli olalım; bunu bile demediler. Ağzımıza fermuar vurdular, bizi kendimizi ifade etme hak ve imkânlarından mahrum bıraktılar!” diyecek ve birer menkıbe şeklinde anlatacaksınız. Allah’ın vaz’ettiği haklardan mahrum bıraktılar!.. Hak ismine bağlı haklardan…
  “Hâlık’ın nâ-mütenâhî adı var, en başı: Hak.
   Ne büyük şey kul için, hakkı tutup kaldırmak!
   Hani, Ashâb-ı Kirâm, ‘Ayrılalım!’ derlerken,
   Mutlakâ Sûre-i ‘ve’l-Asr’ı okurmuş, bu neden?
   Çünkü meknûn o büyük sûrede, esrâr-ı felâh;
   Başta îmân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh,
   Sonra hak, sonra sebat. İşte kuzum insanlık.
   Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsrân artık.”
Asr Sûresi’nin manasını, Âkif, böyle nazmen ifade ediyor. Evet, Ashâb-ı kirâm birbiriyle el sıkışıp sarmaş dolaş olduktan sonra, ayrılırken okurlarmış:
وَالْعَصْرِ * إِنَّ الْإِنْسَانَ لَفِي خُسْرٍ * إِلاَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ وَتَوَاصَوْا بِالْحَقِّ وَتَوَاصَوْا بِالصَّبْرِ
“Yemin olsun asra (hadiselerle yüklü zamana, bilhassa onun son parçasına). Şurası bir gerçek ki, hüsrandadır insan. Ancak iman edip, imanları istikametinde sağlam, yerinde, doğru ve ıslaha yönelik işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve birbirlerine (musibetler, Allah yolunda başlarına gelenler, dini yaşamadaki zorluklar ve nefsin/şeytanın günaha teşvikleri karşısında) sabretmeyi tavsiye edenler müstesna.”
Âhiret, dâr-ı kudret’tir; burada bir günde ve bir senede yapılan işler, orada bir anda meydana gelir. Evet… Her şey, tatlı bir menkıbe şeklinde orada anlatılacak,
مُتَّكِئِينَ فِيهَا عَلَى الْأَرَائِكِ
 “O cennette koltuklar üzerine kurulurlar.” (İnsan/13)
 مُتَّكِئِينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِلِينَ
 “Onlara yaslanarak karşı karşıya kurulmuşlardır.” (Vâkıa/16)
Karşılıklı koltuklara kurulmuşlar… “Koltuk” deniyor, ne olduğu belli değil. Bu oturduğum koltuk gibi bir şey değil; böyle birşey dünyanın şatafatını ifade ediyor. Her halde içinizden geçen şekle göre şekil alıyor. “Ben şimdi şöyle yapayım, biraz daha rahat et!” diyor, kendi kendine. Çünkü o âleme “kudret dâiresi” diyor Hazreti Üstad, bu âleme de “hikmet dairesi” diyor.
“Evet, dünya dârü’l-hikmet ve âhiret dârü’l-kudret olduğundan; dünyada Hakîm, Mürettib, Müdebbir, Mürebbi gibi çok isimlerin iktizasıyla, dünyada icad-ı eşya bir derece tedricî ve zaman ile olması; hikmet-i Rabbaniyenin muktezası olmuş. Âhirette ise, hikmetten ziyade kudret ve rahmetin tezahürleri için maddeye ve müddete ve zamana ve beklemeye ihtiyaç bırakmadan birden eşya inşa ediliyor. Burada bir günde ve bir senede yapılan işler, âhirette bir anda, bir lemhada inşasına işareten Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan
 وَمَا اَمْرُ السَّاعَةِ اِلاَّ كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُ
ferman eder.” (Onuncu Söz)
Hikmet dairesinde, sebepler perdedir. Bir yönüyle, her şey, bir makuliyeti takip eder, akılla izah edersiniz. Âhirette, kudret diyarında ise, akıl yok demek değildir; fakat kudret öyle hâkimdir ki, aklınıza gelen şeyler, hatta aklınızın köşesinden değil “taakkul”ünüzden, “tasavvur”unuzdan, “tahayyül”ünüzden bile çarpıp geçen şeyler, ânında oluverir. فِي جَنَّةٍ عَالِيَةٍ قُطُوفُهَا دَانِيَةٌ  “Pek muhteşem bir cennette; salkım salkım meyveleri, elle koparılacak mesafede.” (Hâkka/22-23). Her şey, burnunuzun ucunda, arzu ettiğiniz, aklınızdan geçen her şey… Öyle bir kudret-i kâhire, bir irade-i bâhire, bir meşîet-i sübhâniye yeri ki, orada koltuklara oturmuş, dünyadaki sergüzeşti hikâye ediyorsunuz birbirinize.
Buradaki o acılar, o elemler, o ızdıraplar, zâlimlerin hay-huyu, mazlumların âh u vâhı ve iniltisi, birer musikî şekline dönüşmüş. Bazen bir sabâ makamı zenginliği içinde, bazen bir uşşâk tatlılığı içinde, bazen bir hüzzâm veya rast zemzemesi içinde, bazen bir segâh letâfeti, bir hicaz letâfeti içinde o hikâyeleri, o sergüzeşt-i hayatı dinleyeceksiniz. Aklınıza gelen rahatlığın her türünü duyacak, iliklerinize kadar yaşayacaksınız. Şu kadar var ki, orada iliklerine kadar onu yaşama, o meseleyi burada tabiatın bir derinliği haline getirmeye bağlı. Her obje, O’ndan bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme. Her obje, O’ndan (celle celâluhu) size gelen bir nâme; her ses, O’ndan bir nağme. Nağmeyi dinlerken, kendinizden geçersiniz; nâmeyi de okur, “Rabbimden nâme!” der, üzerine kapanır ve öpersiniz onu. Onun ortaya koyduğu her şeyi öpersiniz. Burada varlığa, eşyaya ve hadiselere böylesine hallaç ederek yaklaşmak, böylesine bakmak, öbür tarafta da her meselenin öyle bir zemzeme, öyle bir demdeme haline inkılap etmesine vesile oluyor. Böyle bir yolda yürüyorsunuz.
Bazıları dünyayı her şey zannettiklerinden dolayı, taparcasına ona bağlanıyorlar; onun debdebesine, şatafatına, ihtişamına, rahatına.. gelip geçici rahatına… Oysaki bugün yaşadığınız o muvakkat rahatlık, yer yer ölümü, toprağın altını, dar kabri düşündüğünüz zaman, zehir zemberek haline geliyor. Ama orayı geçici bir yol, bir köprü, bir koridor kabul ettiğiniz zaman, hiç görmüyorsunuz onu; çünkü nazarınız çok yukarılarda, yukarıların da yukarısında. Baktığınız her şeyde O’na dair bazı eserleri görüyorsunuz. Yol boyu nâmeler okuyorsunuz, yol boyu nağmeler dinliyorsunuz. Ve bunlar sayesinde dünyada mâruz kaldığınız şeyleri âdetâ hiç duymuyorsunuz. Gözünüz daha ileride, daha ileride, daha ileride… “Rü’yet!” diyorsunuz, “Rıdvan!” diyorsunuz.  “O dostların sohbetinde, onların maiyyetine erme!” diyorsunuz.
اَللَّهُمَّ اَلْاِشْتِيَاقَ إِلَى لِقَائِكَ، وَإِلَى لِقَاءِ حَبِيبِكَ وأحِبَّائِكَ، أَبَدَ اْلآبِدِينَ وَدَهْرَ الدَّاهِرِينَ
“Allah’ım! Her şeyden öte Zâtına karşı gönülden aşk u alaka, Sana kavuşma iştiyakı, Habîbine (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sevdiklerine vuslat arzusu talep ediyoruz. Bunları ebedî, zaman üstü, zamanı aşkın olarak istiyoruz” duası vird-i zebânınız olmuş.
 Nitekim مَنْ طَلَبَ وَجَدَّ وَجَدَ “Bir kimse, bir şeyin arkasına düşer, arkasına düşmede ciddiyet sergilerse, çok ciddî olursa, mutlaka peşinde koştuğu şeyi -Allah’ın izni ve inayetiyle- elde eder.” مَنْ جَالَ نَالَ “Bir şeyin arkasına düşer, sürekli cevelân ederseniz, bir maraton gibi koşturur durursanız, er-geç arkasından koşturup durduğunuz şeye, Allah ulaştırır (celle celâluhu). Yol yorgunluğu, silinir gider kafanızdan.. döktüğünüz ter, silinir gider kafanızdan.. çektiğiniz eziyetler, silinir gider kafanızdan. Vay bugün hakkı çiğneyen, hukukun üzerinde raks eden zalimlerin ötedeki acıklı hallerine!.. Bir de öbür tarafta zâlimlerin, gaddarların, hattârların, hak-hukuk tanımayanların, adalet ve hukuk üzerinde raks/dans edenlerin, hakkı ayaklarının altına alıp çiğneyenlerin başlarına gelecekler var. Biraz evvel hak mevzuunun büyüklüğü ifade edildi: “Hâlık’ın nâ mütenâhi adı var, en başı Hak” diyor Akif. Herhalde lafz-ı celâleden sonra; çünkü o, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının ismi; öbürleri esmâ-i İlahiye. Esmâ-i İlahiye içinde de “Hakk”ın bir ağırlığı var; bütün hak-hukuk, ona dayanıyor: Bütün sübut meselesi, ona dayanıyor; vücud dediğiniz şey, ona dayanıyor; şuhûd dediğiniz şey, ona dayanıyor; zevk-i ruhânî dediğiniz şey, ona dayanıyor… Hak ismine dayanıyor. Onun için Âkif onu, esmâ-i İlahiyenin başına koyuyor: Hak. Hak, o kadar yüce olduğu halde, onu ayaklar altında çiğneyenlerin, ha varmış ha yokmuş gibi çiğneyenlerin öbür tarafa intikal eden hallerini, hakkı çiğneme hallerini, adaleti ayaklarının altına alma hallerini, millet ruhunu ayaklarının altına alma hallerini, orada onların karşısına çıkan şeylerle gördüğünüz zaman, yürekleriniz ezilecek, acıyacaksınız.
Diyecekler
BMTL’den:26/11/17)
Hem dünyalarını hem de âhiretlerini karartmakta olan insanlar bir gün burada veya ötede kolu kanadı kırık bir vaziyette karşınıza çıkarlarsa -rica ederim- tebessüm sadakalarınızı onlardan esirgemeyiniz!.. Şimdi onlar -böyle- boşluğun ateşi içinde yanıp kavruladursunlar; siz, Allah’ın izni ve inayetiyle, daha baştan niyetinizle kazanmış oluyorsunuz. Evet, ondan sonra oraya gittiğiniz zaman da,
 إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ أَلاَّ تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
“Buna karşılık, ‘Rabbimiz Allah’tır’ diye ikrarda bulunup sonra da (bu ikrarın gereği olarak inanç, düşünce ve davranışta) sapmadan doğru yolu takip edenlerin üzerine zaman zaman melekler iner. (O melekler, dünyada onları korur, Âhiret’te ise hem dostluk izharında bulunur, hem de onlara şu mesajı iletirler:) (Azap görür müyüz diye) endişe etmeyin, (dünyada iken işlediğiniz ya da işlediğinizi düşündüğünüz günahlar, yapamadığınız iyilikler sebebiyle de) üzülmeyin; size va’d olunan Cennet’le sevinin!..” (Fussilet/41). Kabirden itibaren… Meleklerin inişi.. “Tetenezzelü” deniyor; ceste ceste melekler inerler: “Ya Rabbi, biz de inip bunu karşılayalım, istikbal edelim!..” Hani insanların ricâl-i devleti istikbal ettikleri gibi…
 إِنَّ الَّذِينَ قَالُوا رَبُّنَا اللهُ ثُمَّ اسْتَقَامُوا
 “Rabbimiz, Allah’tır!” dediler ve muktezasını yerine getirdiler. Sonra ruhlarının ufkuna yürüdüler.
 تَتَنَزَّلُ عَلَيْهِمُ الْمَلاَئِكَةُ
Melekler inerler, ağızlarındaki vird-i zebanlarıyla… Hani birileri için alkış tutup bir şeyler söylüyorlar; marşlar söylüyorlar, türküler söylüyorlar.
 أَلَّا تَخَافُوا وَلاَ تَحْزَنُوا
– “Korkmayın, tasalanmayın!..”
 وَأَبْشِرُوا بِالْجَنَّةِ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
-“Size vaadedilen Cennet’lerle müjdeliyoruz sizi, müjdelenin. Muştular olsun size!.. O Cennet’e, Allah’ın müjdelediği, muştuladığı o Cennet’e gidiyorsunuz, öyle bir yoldasınız sizler!..” Böyle diyecekler. O zaman, geriye dönüp o çektiğiniz şeylere bakınca, göreceksiniz ki sinek kanadına bile tekabül etmiyor. Zaten hadis-i şerifte de ifade buyuruluyor: “Dünyanın sineğın kanadı kadar kıymeti olsaydı, Allah’ı inkâr eden bir insan, bir yudum su içemezdi.”
Size zulmedenler ise, hiç farkına varmadan, âhiretlerini dünyada çiğneye çiğneye yiyip bitiriyorlar.. gıybet edip bitiriyorlar.. yalan söyleyip bitiriyorlar.. iftira edip bitiriyorlar.. cami yıkıp bitiriyorlar.. okul yıkıp bitiriyorlar.. okul kapatıp bitiriyorlar.. insanlara işkence edip bitiriyorlar… Bitiriyorlar, bitmiş insanlar!.. Amma size bu kadar kötülük yapan insanlara, sizin son yapacağınız iyilik şudur; yapacağınız şeyleri yapacaksınız, sonra… Katiyen bütün ruhumun derinliğiyle inanıyorum ki.. sizin samimiyet ve saffetinize güvenerek.. Allah yolunda, başınızı eğmeden, eğilmeden, dünya karşısında yüzünüzü yere sürmeden yürüdüğünüzden ve yüzünüzü sadece Allah karşısında yere sürdüğünüzden dolayı inanıyorum ki.. size bakarak inanıyorum ki.. bir gün o insanlar, ister dünyada ister ukbâda, hayal ettikleri şeylerin ellerinden uçup gittiğini görünce, siz kendi karakterinize göre davranacaksınız!.. Kolu kanadı kırık o insanlar, orada veya burada, orada veya burada, karşınıza çıktığı zaman, Kıtmîr’in ricası olsun: -O kadar reca hakkım var mı sizden, bilemiyorum ve o kadar rica nezd-i Ulûhiyet’te bir şey ifade eder mi, etmez mi, bilemiyorum.- Rica ederim, tebessüm sadakalarınızı onlardan esirgemeyiniz!..
Kötülük yaptılar diye, ne dünyada ne de ukbâda, onlar için kötülük planları içine girmeyiniz!.. Dünyada kalbinizi o türlü şeyler ile kirletmeyiniz! Madem enbiyâ-ı ızâm yolundasınız, onların (aleyhimüsselâm) ahlakı ile ahlaklanarak, öbür tarafta da böyle bir civanmertlik ve böyle bir cömertliği onlardan esirgemeyiniz! Karakterinizin gereği bu!..
Sizi bu mevzuda sâbit-kadem kılan Allah (celle celâluhu), sizi gerçek insaniyet mazhariyetiyle, ahsen-i takvîm mazhariyetiyle serfiraz kılmış demektir. Bence onun gereği, öyle hareket etmektir. Siz, burada da, orada da öyle hareket ediniz, Allah’ın izni ve inayetiyle.
Bu yazı 16 kez okundu