142-) Tebliğ ve İrşad Hizmetleri Karşılığında Ücret ve Ücret Talebi

🔴Tebliğ ve irşad vasıtaları olan şeylerden şahsî kazanç temini?
🔴Ücret ve Ücret Talebi
🔴Yâsîn sûresi 21.Âyetin günümüz tebliğ erlerine verdiği mesajlar! 

“TEBLİĞ VE İRŞAD VASITALARI OLAN ŞEYLERDEN ŞAHSÎ KAZANÇ TEMİNİ?”

°°°Önsöz°°°  

Bir zamanlar ülkemizde, dinî hizmetlerin her türlüsü bir ücret karşılığında yapılır hâle gelmişti. Yüzyıllardır devam eden ve bir gelenek halini alan bu sevimsiz durum, hem dinin itibarına, hem de din adamlığı kavramına çok büyük zararlar verdi. Kısaca “cercilik” denilen bu meslek! gereği, Kuran’ı kerim okumak, mevlit okumak, ölmüş birinin ardında hatim yapmak ve tesbih çekmek, bilumum cenaze işleri vd. hep para ile yapılır olmuştu. Bu hizmetleri yapanların para istemeleri de gerekmiyordu, zaten herkes bu işe alışık olduğu için onların cebine bir şeyler sıkıştırıyordu. Din hizmetlerinin resmiyet kazanması ve din adamlarının maaşa bağlanmasıyla bu durum büyük ölçüde değişmiş olsa bile, değişik şekillerde de dolsa maalesef bu türlü beklentilerin bittiğini söylememiz mümkün olmuyor. İşte meselenin Kur’an perspektifinden analizi:

°°°°°°°°°°°

“Ecrimiz, mükâfatımız Allah’a aittir.” (Yûnus sûresi, 10/72.) âyetinin geçtiği yerde bunu Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Şuayb ve Hz. Lut gibi, beş büyük peygamber kendi kavimlerine karşı söylemişlerdir. (Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180.) Başka yerlerde Hz. İbrahim ve Hz. Musa da araya girer. Fakat, “Mükâfatımız sadece Allah’a aittir.” ifadesinin geçtiği yerlerde yalnız bu beş büyük zâtı görüyoruz. Bir de sûre-i Yâsîn’de anlatılan ve büyük ızdırap çeken kahraman (Habib-i Neccar) da “Sizden, yaptıkları tebliğ karşılığında ücret ve mükâfat istemeyenlere tâbi olun!” (Yâsîn sûresi, 36/21.) demek sûretiyle, yine bu âyetin mânâsına işaret etmektedir. Hz. Nuh başka bir yerde yine, değişik bir ifade ile aynı hususa dikkati çekmektedir. (Yûnus sûresi, 10/72) Yani enbiyâ-i izâm, yaptıkları tebliğ vazifesi karşısında, insanlardan bir şey istememe esası üzerinde yürüdüklerine dikkat çekilmektedir:

وَمَۤا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلَى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ben yaptığım tebliğ vazifesi karşılığında sizden bir şey istemiyorum, ücretim ve mükâfatım münhasıran Âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (Şuarâ sûresi, 26/109, 127, 145, 164, 180.) Bu söz, her peygamberin âdeta, Cenâb-ı Hakk’a karşı, verdiği bir ahd ü peymân ve bir yemindir. Onlar, peygamberlik vazifesini yapacaklarına ve bunun karşılığında hiçbir şey almayacaklarına söz veriyorlar. Neşr-i hak vazifesinde ne zaman olursa olsun, her devrin mürşidleri, enbiyâ-i izâma iktida etmekle mükelleftirler. Hizmetini Allah için yapan hemen herkes; vaaz ve nasihat ederken, bir yerde sohbette bulunurken, gezerken, köy köy, kasaba kasaba dolaşırken, hak ve hakikati neşretme karşılığında kat’iyen bir şey almayacaktır. Evvelâ, sözün tesir etmesi, Allah’ın elindedir. Allah bu kimselerin sözlerinin tesirini, büyük bir ölçüde onların hasbîliğine, diğergâmlığına ve yaptıkları irşad vazifesi karşılığında hiçbir şey beklememelerine bağlamıştır. Enbiyâ-i izâmın sözü tesirlidir, asfiyânın sözü tesirlidir. Günümüzde sözler tesir etmiyorsa, tesir için gerekli olan bir kısım şartları yerine getirmediğimizdendir.

Evet, mükâfatını dünyada almak isteyenlerin sözleri için Allah, sinelerde tesir yaratmamaktadır. Bu çok önemli bir meseledir. Diğer bir önemli mesele de şudur; neşr-i hak hizmetinde bulunan kimseler, enbiyâ-i izâma iktida edip vazifelerinin karşılığında bir şey almamalıdırlar; almamalıdırlar ki, ehl-i dünya tarafından tenkide maruz kalmasınlar. Çünkü ehl-i dünya diyecektir ki, “Bunlar neşr-i hak vazifesi yapıyorlar ama aynı zamanda temettü hakkı da arıyor ve geçimlerini bu yolla temin edip gidiyorlar.” Mevlitçi niçin tenkit ediliyor? Çünkü gırtlağına hakk-ı temettü arıyor. Bir ilâhi okuyor, bir Allah’ı methediyor, sonra da sanki: “Methettim Allah’ını, ver bakalım şunu!” diyor. Onun için de sinelerde, mâşerî vicdanda bir tesir uyarmıyor. Niyet bu olduğu sürece uyarmamaya da devam edecektir. Bir yerde, bir köşeyi veya bir kürsüyü tutmuş samimî bir insan görürsünüz; hasbîdir, diğergâmdır, Allah için yaşıyordur. Bakarsınız, sesi cılız çıksa bile, mâşerî vicdanda kendine göre bir tesiri vardır. Bu da, neşr-i hak vazifesinde onun, insanlardan istiğna etmesine bağlıdır. Gönül ne kadar arzu ediyor ki, bu işe omuz verenler, Allah rızasına giden yolu bir şehrah hâline getirme gayreti içinde bulunanlar, Kur’ân ve iman hizmetine sahip çıkanlar; geleceğin gerçek mimarları kudsîler, aydınlar ve ışığa gönül vermiş mübarekler dünyanın malına, menaline meyil göstermesinler, eteklerini kire, lekeye bulamasınlar, istiğna içinde hareket etsinler ve neşr-i hak hizmetinde kimseden bir şey istemesinler. Kifâf-ı nefs edecek kadar bir şey bulurlarsa, onunla geçinsinler ve kendileri çekip gittiklerinde, arkalarında bir ev bile bırakmasınlar. Çünkü hiç tereddüt etmeden söyleyebiliriz ki, ilklerden günümüze kadar, dünya çapındaki büyüklerden hiçbirinin ciddî bir evi yoktu. Medine-i Münevvere’de Ravza-i Tâhire’ye girerken, “Ömer Kapısı” diye bir kapı var, “Bab-ı Ömer”. Devletin başında bulunduğu ve Aral gölüne kadar ordular sevk ettiği, ülkeler fethettiği hâlde, nerede Hz. Ömer’den kalan ev..?

Evet, neşr-i hak vazifesinde bulunanlar, arkada ev, han, hamam, halı, kilim bırakmamalı ve çoluk çocuklarını zengin etme düşüncesiyle yaşamamalıdırlar. Evet, neşr-i hak vazifesi yapanlar mutlaka müstağni yaşamalıdırlar. Dinimize ve milletimize hizmet yarışında ipi göğüsleyenlerden birisinin vefatında, cüzdanından 25 tane 25 kuruş çıkmıştı… Hepsi bu kadar. Ne güzel misal! Böylece dost ve düşman herkes bildi ve inandı ki, İslâm hizmetkârlarının dünya adına zerre kadar tamahları ve arzuları yok.

Evet, neşr-i hak hizmeti yapanlar sadece çoluk çocuklarını dilenci etmesinler, okutsunlar veya bir işe koysunlar… Ayrıca bizzat İslâm’ı anlatanlar, bunun karşılığında kat’iyen hakk-ı temettü aramasın ve şahsî arzularını yaşamasınlar. Yaşamak şöyle dursun, sürekli maddî-mânevî füyûzat hislerinden fedakârlıkta bulunmalıdırlar ki, güvenilirliklerini koruyabilsinler. Evet onlar, yaşama arzusuyla değil, yaşatma arzusuyla dolup taşmalıdırlar.. dolup taşmalıdırlar ki, bir an bile dünya onların hayallerine girmesin.. gözlerinin içinde dünya hayali bir ân-ı seyyale bile yer etmesin. Yoksa kazandıkları safvetlerini kaybeder ve sonra da iflah olmazlar. Bir dönemde Allah’ın rızasını tahsil yolunda yürürken daha sonra dünyalık peşinde koşanların kötü akıbetleri kendilerine dokunmasa bile, çoluk çocuklarına veya torunlarına öyle dokunur ki, dokunduğu gün iki büklüm olur, inlerler.

Neşr-i hak vazifesinde bulunan kimseler gerçekten ihlâslı ve müstağni bir yaşayış sergilemelidirler ki, bütün âlem hatta Mele-i A’lâ’nın sakinleri: “İşte bunlar onlardır.” desinler. Dünyayı aşamayan insan, ahireti aşamaz. Dünyanın altında kalmış olanlar, önlerindeki sarp tepeleri aşamaz. Her zaman dünyaya hükmeden kimseler, kendini ve dünyayı aşmış kimseler arasından çıkmıştır. Öncekilerin çoğundan geriye kalan, tavlasında atı, sadağında oku ve atının eğeriydi.. Halid öldüğü zaman, iki devleti yere sermiş bir insandı ama, “Atımdan, kılıcımdan başka geriye bir şey bırakmadım.” diyordu. Gerçekten onları anlamak çok zor. İnsan diyor ki: “Sen melek misin, sofî misin, derviş misin, söyle Allah aşkına sen nesin?” Evet görüyoruz ki iki devleti (Bizans ve İran’ı) yere sermiş bir insan, atıyla kılıcından başka bir şey bırakmadan göçüp gidiyor. Ama o, sinelerimizde yaşıyor, kıyamete kadar da yaşayacak.

Netice olarak diyebiliriz ki, neşr-i hak, istiğna ile bu kadar bütünleşmiştir ve onu ondan ayırmak kabil değildir. Artık, bugün ikbal ve istikbal düşüncesini aşmış hasbîler üç asırdan beri yeryüzünde sahipsiz olan Kur’ân’ı ve bir fecir nesli bekleyen Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhaniyetini düşünmeli; hem öyle bir düşünmeli ki, duyguda, düşüncede başka şeylere yer kalmasın… Bugün bütün dünya yepyeni bir devir bekliyor. İslâm ve Kur’ân davasını temsil edenler de yepyeni bir diriliş türküsü söylüyorlar. Benim ifade etmeye çalıştığım şeyler de bu diriliş bestesini terennüm edeceklerin sadece bir tek vasfıdır.

Bu meselenin bir diğer yönü şudur: İmana ve Kur’ân’a hizmet edenler, medar-ı maişetlerini ve geçimlerini o hizmetlerine bağlamamalıdırlar. Bu millet hamiyetperverdir, hiçbir zaman sahip çıkanları yalnız bırakmamıştır; şöyle veya böyle mutlaka onlara destek olmuştur. Ama onlar da müstağni davranmalı ve hiçbir şey talep etmemelidirler. Sadece geçinecek ve kifâf-ı nefs edecek kadar eline bir şey geçmesinde de -inşâallah- bir mahzur olmasa gerek. Bunu söylerken de وَالْعَامِلِينَ (Tevbe sûresi, 9/60.) kelime-i kudsiyesini esas alıyor, zengin dahi olsa, Müslümanlar hesabına vergi toplayan bir insanın, o vergiden istifade edebileceği prensibine dayanıyorum. Bunun için de kendilerine yetecek kadar almalarında da mahzur görmüyorum. Ama tekrar ediyorum; imana ve Kur’ân’a hizmet edenler için evvel ve âhir, müstağni kalma esas olmalı… Onlar katiyen el âleme el açmamalı, muntazırâne bir hâl içinde bulunmamalı ve bir şey beklememelidirler. Evet işte bu, insanlığın mutlu geleceğine su serpen bahadırların mümtaz vasıflarından önemli bir vasıftır.

Eser: Asrın Getirdiği Tereddütler-4 

“ÜCRET VE ÜCRET TALEBİ”

°°°Önsöz°°° 

Yukarıda zikredilen âyet-i kerimelerden açıkça anlaşılacağı üzere Hazreti Peygambe­rin (sav), hattâ bütün Peygamberlerin sünnetlerine ittiba etmenin en çok önem kazandığı yerlerden birisi de, dini tebliğ karşılığında hiçbir beklentiye girmemek, kimseden birşey istememek ve almamaktır. Özellikle tebliğ noktasından Peygamberlerin varisleri hükmünde bulunan ulemânın, vaizlerin, nâsihlerin ve bunu kendisine yol edinmiş her dava ve davet ehlinin buna çok dikkat etmesi gerekir. Üstelik tebliğ, hak ve hakikati sadece dil ile ifâde etmek ve anlatmaktan ibaret değildir. Esas tebliğ hâl ile, yani o hakikatleri bizzat yaşayarak göstermektir. İşin bu boyutuna da dikkat çeken Muhterem Hocaefendi şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Tebliğ insanı, yaptığı bu kudsî vazife karşılığında hiçbir ücret talep etmemelidir. Bu ücret, ister maddî ister mânevî ve ruhî olsun, mutlak surette ihlâs ve samimiyete gölge düşürür. İhlâs ve samimiyete gölge düştüğü zaman da, o işin tesiri kırılır. Hatta değil maddî ücret karşılığında tebliğ yapılması, yapılmakta olan tebliğden mânevî bir haz ve lezzet alınmasının dahi, tebliği samimî olmaktan çıkaracağı endişesi taşınmalıdır. Hele bir de o işin içine maddî menfaat girerse, samimiyet tamamen ortadan kalkar ve artık yapılan bu işe de asla tebliğ denmez; denemez.

Kur’ân-ı Kerim’in, bütün peygamberlerin dilinden naklettiği:

وَمَۤا أَسْأَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ أَجْرٍ إِنْ أَجْرِيَ إِلَّا عَلٰى رَبِّ الْعَالَمِينَ

“Ben sizden bir ücret beklemiyorum, benim ücretim âlemlerin rabbi Allah’a aittir.” (Şuarâ sûresi, 26/109.) mealindeki âyeti, sözünü ettiğimiz hususa en açık bir delildir. Aslında nebilerin bu ifadelerinin altında biraz da şu inilti vardır: “Ben, sizin uğrunuza dert ve ızdırap içinde kıvranıyorum. Siz ise bana mecnun diyor, hakaret ediyor, beni taşlıyor ve cemiyetten uzaklaştırmaya çalışıyorsunuz. Ben kapı kapı dolaşıp hakkı anlatmaya çalışıyorum, siz ise her kapıyı benim suratıma kapamakla uğraşıyorsunuz. Yaptığınız bunca eza ve cefaya rağmen, ben sizden ne dünya ne de ukbâ adına bir şey istiyorum. Benim mükâfatımı verecek, ancak beni bu vazifeyle gönderen Zât’tır.”

İşte Hz. Âdem’den (aleyhisselâm) Efendimiz’e kadar bütün peygamberlerin sesi-soluğu ve vazife esprisi! Hz. Mesih’in havarileri –geldikleri yer Antakya ise– Antakya’ya geldiklerinde, zamanın devlet ricali derhal onların hapsedilmelerini isterler. Emir yerine getirilir ve Havariler hapsedildiler. O yörede herkesin saygı duyduğu ve görüşlerine itimat ettiği Habib-i Neccar bu meseleyi duyunca hemen koşar gelir ve ilgililere hitaben:

اِتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ 

“Kendileri hidayette olan ve sizden de hiçbir ücret istemeyen bu insanlara uyun.” (Yâsîn sûresi, 36/21.) der. (Bkz.: Abdurrezzak, Tefsîru’s-San’ânî 3/141; et-Taberî, Câmiu’l-beyân 22/159; İbn Ebî Hâtim, et-Tefsîr 10/3192.) Kur’ân bu hâdiseyi naklederken yukarıda zikrettiğimiz âyetiyle, tebliğcide olması gereken iki şartı, daha doğrusu tebliğcinin iki vazifesini daha nazara verir. Bunlardan birincisi, evvelâ tebliğcinin kendisinin hidayette olması, ikincisi ise, yaptığı tebliğ mukabilinde kimseden bir şey istememesi. Evet, namazsız bir insan mürşit ve mübelliğ olamaz. Zira ibadetlerini kusursuz yerine getirmeyen bir adamın dedikleri dinlenmez ve tesir de etmez. Kursağına riba, rüşvet, haram kazanç gibi şeyler giren bir insan da asla mürşit olamaz. Dünyevî hayatın israf ve konforu içinde bulunanlar ki, ahiretleri adına kendileri irşada muhtaçtırlar, nasıl mürşit ve mübelliğ olabilirler ki! Evet, hayat standartlarını, Sevad-ı A’zamın hayat seviyesine göre ayarlamayan insanların, Peygamber’in ve onun nurlu ashabının yolunda gittikleri söylenemez. Böylesi insanların davranışları ve söyledikleri yalandır ve yalanla da hiç kimse doğruyu bulamaz. Doğruyu kendi bulamamış olanın, başkalarına doğruyu buldurması ise kat’iyen mümkün değildir. Tebliğ adamı, doğruyu gösteren sabit bir tabela gibidir. Onun hayat ve yaşayışını gören herkes, rahatlıkla onun simasında doğrunun ve doğruluğun şekillenmiş hâlini de görür ve bulur. Daha doğrusu görmeli ve bulmalıdır.

Kur’ân, müttakilere bir hidayet kaynağıdır. Hayatı, Kur’ân’ın belirlediği çerçeveye girmeyen bir insan, bu hidayet kaynağından nasıl istifade edebilecek ki? Gerçek hidayet, Kur’ân’ın tarif buyurduğu sırat-ı müstakîmdir. Yaşadığı hayat müstakim olmayan, hidayete erememiştir. Onların, insanları hidayete götüren yolda rehberlik yapmaları ise tam bir çelişkidir. Öyleyse mürşit ve mübelliğler, peygamber yolunda, peygamberlere ait vazifeyi yaparken, peygamberlere ittiba etmek mecburiyetindedir. Bilhassa gönlü beyni kadar, beyni gönlü kadar münevver bir kâmil mürşidin ifadelerine, günümüz tebliğcisi her zamandan daha ziyade kulak vermelidir. O şöyle demektedir: “Ehl-i dalâlet, ehl-i ilmi; ilmi vasıta-i cer etmekle ittiham ediyorlar. ‘İlmi ve dini kendilerine medar-ı maişet yapıyorlar.’ deyip insafsızcasına onlara hücum ediyorlar. Bunları fiilen tekzip lâzımdır…” (Bediüzzaman, Mektubat s.10 (İkinci Mektup).) Evet, ehl-i dünyayı bu konuda tekzip etmek fiilen olmalıdır. Gerisi lafazanlıktır ve lafazanlık yapmanın da hiçbir faydası yoktur.

Yeryüzünde her zaman, İslâm’a hizmeti omuzlayacak bir gönüllüler kadrosu olmalıdır; olmalıdır ve insanlığın mutluluğu için var olan bu fedailer, insanlığa hakikî bir tebliğcinin nasıl olması gerektiği dersini de vermelidir. Bu kadro, o kadar hasbî olmalıdır ki, öldüğünde üzerinden çıkacak mal varlığı ancak kefen bezine yetmeli, hatta bazen o kadar da bulunmamalıdır. İşte hayallerimi süsleyen inanan gönüller ve işte büyük davanın büyük hameleleri! İslâm’ı yaşamanın diyalektiğini yapanları şimdiye kadar bu millet çok gördü, çok dinledi. Onlarda gördükleriyle her defasında inkisara uğradı ve iki büklüm oldu. Zannediyorum daha fazla aldatılmaya da tahammülü kalmadı. Şimdi artık o, lafa değil, yaşantıya bakıyor. Fiili, söylediklerini doğruluyorsa onu bağrına basıyor ve onun yoluna baş koyuyor. Aksini ise ne dinliyor ne de ona itibar ediyor.

Müsaadenizle, meseleyi biraz daha açalım; siz, tepeden tırnağa sizin hayatınızı yaşayamayanları kendinizden saymaz ve onlara itimat etmezsiniz. Zaten, çarpıklara tam güvenmek ve bağlanmak da, mü’minlik firasetiyle bağdaşmaz. Eğer birine bel bağlamak istiyorsanız, evvelâ onun yaşayışına bakarsınız. Eğer fakirane, mütevazıâne yaşıyorsa ve söylediklerini de, yaptıkları yalanlamıyorsa ona bağlanırsınız; bağlanırsınız ve bu gayet tabiî ve normaldir. Aslında herhangi bir şahsı böyle bir mihenge vurmadan arkasına takılıp gitmek de kat’iyen doğru değildir. Doğru olmadığını da tarih binlerce misaliyle göstermiştir. Bu itibarla ağzı çok laf yapana değil, davranışları Muhammedî olan insanlara ittiba edilmelidir. Meselenin sadece suretinde takılıp kalan ve cerbezeyi büyük bir mârifet sayanların İslâm’a hizmet etmede zarardan başka yapacakları bir şey yoktur. Onlar ruhta bizden uzaktırlar, biz de onlardan uzak olmalıyız.

Ayrıca, bir yere angaje olmuş ve bir yerin minneti altına girmiş bir insanın, minnettar olduğu insanlara karşı bir şey anlatması da mümkün değildir. Onun içindir ki, Ebû Hanife, Leys b. Sa’d, İmam Sevrî, Fudayl b. İyaz, İbrahim b. Ethem ve daha niceleri bu mevzuda fevkalâde hassas davranmışlardır. Ve yine ondandır ki, bu zatlar, dedikleri ve söyledikleriyle asırları aşarak bize kadar gelip ulaşmış tebliğleriyle müessir olmuşlardır. (Ne velud bir devir ki, cihanları aydınlatacak bu kadar çok insanı birden bağrında yetiştirebilmiştir!) Meselâ Süfyan-ı Sevrî, çok mahzun ve mükedderdir. Kendisine üzüntüsünün sebebi sorulunca şu cevabı verir: “Ben bu kadar insanı önüme aldım, onlara hadis, fıkıh ve tefsir okuttum. Fakat gördüm ki, bu insanların çoğu kadılık veya bir başka memuriyet alıp devlete intisap ediyorlar. Bu durum beni çok üzüyor. Yarın mahşer gününde, onların yaptıklarının hesabı da benden sorulur diye çok korkuyorum.” (el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 1/57.) Süfyan-ı Sevrî’nin, Halife Harun Reşit’e yazdığı mektup ise hepinizin malumu ve örnek bir davranış remzidir. Harun Reşit halife olur. Bir eski dostu ve arkadaşı olan Süfyan’ın da kendisine gelip biat etmesini bekler. Elbette ki böyle bir dostluk hatırına bu onun hakkıdır. Ama Süfyan hiç de onun gibi düşünmez. Derken Harun Reşit artık dayanamaz ve bir mektup yazıp Süfyan-ı Sevrî’ye gönderir. Mektubunda biraz da ona sitem ederek: “Herkes geldi biat etti, alacağını aldı. Hâlbuki benim gözlerim hep seni bekledi durdu.” Süfyan, gelen mektubu kendisi açıp okumaz. Talebelerinden birine okutur. “Bir zalimin yazdığı mektuba ben el süremem.” der. Sonra da cevabı aynı kâğıdın arkasına yazdırır. Talebesi, kirli bir kâğıda, halifeye gidecek mektubu yazmak uygun olmaz mânâsına itirazda bulunursa da, bu büyük insan ona şu cevabı verir: “Eğer bu kâğıt milletin malından alınmışsa onu geri göndermiş olacağız. Eğer kendi malından ise benim onun için harcayacak param yok… Sonra da şunları dikte ettirir: “Harun, halife oldun. Milletin parasını sağa-sola savurdun. Beni de bu işe şahit tutmak için yanına çağırıyorsun. Unutma, bir gün Rabbinin huzuruna çıkacak ve bütün bu yaptıklarından hesap vereceksin…” diye başlayarak uzun uzun nasihatlerde bulunur. Hâdisenin gerisini, Harun Reşit’in sarayında bulunan bir müşahit bize şöyle nakletmektedir: Harun Reşit, mektubu alıp okudu. Hıçkıra hıçkıra ağladı. Her namazdan sonra bu mektubu getirtip okutuyor ve ardından da: “Senin gibi dost esas bu günlerimde benim yanımda olmalıydı. İşte o zaman inhiraftan, kaymaktan kurtulmuş olurdum…” (el-Gazzâlî, İhyâu ulûmi’d-dîn 2/353)

Süfyan’a cesaret kaynağı olup ve bir halifeye bu şekilde hitap edebilme gücünü veren neydi? Bu güç onun, dünya karşısında serfürû etmemesi, dünya ve mâsivâyı aşmış bulunmasıydı. Eğer, o da emsali gibi dünyaya bağlansa idi, bir halifeye bu şekilde hitap edemezdi. Harun Reşit ki, beş vakit namazını kılan, haccı, umresi ve nafile orucu olan bir insandı. Rakik ve ince kalbliydi. Ancak bazı yanlış tasarrufları karşısında bir eski dostu, onu bu şekilde ikaz edip uyarıyordu. Burada, bir lahza durup, insanlığın kurtuluşunu kendilerinden beklediğimiz nesillere evvel ve âhir bir tavsiyemi arz etmek istiyorum: “Aziz ve onurlu olun. Paçanızı ve yakanızı belli güç kaynaklarına kaptırmayın! Sırf milletimiz ve insanlık için belli vazifeleri kabul etseniz dahi, her zaman müstağni davranın! Hak ve hakikati neşredip yayma mevzuunda başkalarının tahdit ve kayıtları altına sakın girmeyin! Allah’ın koyduğu esaslar çok mühimdir. Siz ancak O’na kul olun! Böyle yaptığınız takdirde sözleriniz tesirli olur ve tebliğ ettiğiniz şeyler de mâşerî vicdanda kabul görür.”

Hem sizin sözlerinize tesir etme gücünü bizzat Cenâb-ı Hak tekeffül buyurmuştur. Siz başkalarından karşılık beklemezseniz, karşılığı Allah’tan alırsınız. Nasıl mı alırsınız? Dünyada sözlerinizin tesir etmesi şeklinde; ahirette de, Cennet ve cemalullah ile müşerref olmak suretiyle. Eğer bu şekilde davranmaz da, halktan bir şeyler talep ederseniz, evvelâ sözlerinizin tesiri kaybolur, sonra da nimetlerin en büyüklerinden mahrum kalırsınız. Dünyevî makam ve mansıplar geçicidir. Ne onlara bağlanmaya, ne de onlarla gururlanmaya değer. Zaten bugünkü şartlarda yapılan memuriyet, ancak zaruret muvacehesinde caizdir. Günümüzde bir memurun, aldığı maaşından kendisi ve ailesi yese de, ondan miras bırakmaması bir vera’ gereğidir. Çünkü alınan maaşlara mutlak surette pek çok mahzurlu şeyler bulaşmaktadır. Ancak, söylediğim bu husus, içinde bulunduğumuz şartlara göre söylenmiş bir sözdür. Ümidim var ki, bir gün bu şartlar bütünüyle değişir ve herkes meşru bir kazanç yolu bulur. Biz bugün, sadece dünyevî makam ve mansıpları değil; tebliğ adına faraza bizde bulunsa uhrevî makam ve mansıpları dahi terk etme kararındayız. Evet, on kişiye hak namına bir şeyler anlatmayı, parlamenterliğe tercih edeceğimiz gibi, gerekirse gavslığa, kutupluğa da tercih edebilmeliyiz. Çünkü asıl olan, bu insanların uyarılması ve irşad edilmesidir. Hiçbir mevki ve makam, –dünyevî olsun uhrevî olsun– bu işin önüne geçemez. Bu itibarla, tebliğ erinin, verdiği hizmetleri, dünyevî menfaatlere alet etmesi, hak ve hakikatleri neşrederken elde ettiği şöhreti dünya adına kullanması, altın ve elmasları, cam parçalarıyla değiştirmesi gibi bir ahmaklık olur.

Bir zayıf hadiste, Hz. Musa (aleyhisselâm) devrinde böyle davranan birisinin, domuz şeklinde meshe uğradığı haber veriliyor. O, her mecliste Hz. Musa’dan ve onun büyüklüğünden bahsediyor olmasına rağmen, bütün bunları kendi çıkarlarına alet ettiği için Allah da onu mahlukatın en habisine tahvil etti. Sûreten mesh, bu ümmetten kaldırılmıştır. Bu mevzuda Allah (celle celâluhu), Habibine teminat vermiştir. Ne var ki, sîreten birçok kimse hep o adamın akıbetine uğramışlardır. Mevlâ’dan niyazımız, bizleri ve bütün tebliğ ehlini böyle bir akıbete sukut etmekten muhafaza buyurmasıdır. O, duaları kabul eden ve dualara cevap vermeye gücü yetendir.

Eser: İrşâd Ekseni Kitabından

YÂSÎN SÛRESİ 21.ÂYETİN GÜNÜMÜZ TEBLİĞ ERLERİNE VERDİĞİ MESAJLAR! 

°°°Önsöz°°°

Kur’an’ı kerim en son semavî kitap olduğuna ve kıyamete kadar hükmü baki kalacağına göre, onda zikredilen geçmiş devirlere ait kısalar bile bize hitap ediyor demektir. Zaten hiçbirinde tarih ve yer belirtilmemesinin ana esprisi de budur. Konumuzla ilgisi bakımından, çoğumuzun bildiği ve Yâsîn sûresinde yer alan bir kıssa üzerinden beklentisizlik mesleğini işte şöyle sonuca bağlıyor merhum Büyüğümüz:

°°°°°°°°°°°

“Sizden bir ücret istemeyen ve dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!” (Yâsîn sûresi, 36/21.) ilâhî beyanının günümüzün tebliğ erlerine verdiği mesajlar! 

Yâsîn sûresinin ikinci sayfasında bir belde halkıyla onlara gönderilen elçiler arasında geçen diyaloğa yer verilir. Belde halkının kendilerine gönderilen ilk iki elçiyi yalanlamaları üzerine Cenâb-ı Hak bir üçüncüsüyle onları destekler. Fakat değişen bir şey olmaz. Ahali onları yalancılıkla ve kendilerine uğursuzluk getirmekle suçlar. Allah’a davete son vermemeleri durumunda onları taşlayacaklarını söyler, onlara eziyet ve işkence yapacakları tehdidini savururlar. İşte tam bu esnada “aksa’l-medineti” ifadesinden anlaşıldığı üzere şehrin öbür ucunda yaşayan veya aristokrat sınıfa ait itibarlı birisi olduğu anlaşılan bir adam çıkagelir ve ahaliye, kendilerine gönderilen elçilere tâbi olmalarını söyler. Gerekçe olarak da elçilerin onlardan hiçbir ücret istemediğini ve hidayet üzere olduklarını belirtir. Tıpkı Hz. Musa’nın imdadına koşan mü’min-i âl-i Firavun gibi, bu kişinin de ismi zikredilmez. Tefsirler, burada zikredilen beldenin Antakya, gönderilen elçilerin Hz. İsa’nın havarileri, onlara yardıma gelen bu zatın da Habib-i Neccar olduğu üzerinde dururlar. Hususiyle Hammamî’nin Yâsîn Tefsiri’nde konuyla ilgili oldukça detaylı bilgiler verilir. Halk arasında da bu yönde bir kabul oluşmuştur. Nitekim Antakya’da Habib-i Neccar adına yapılan bir cami ve caminin içinde de ona ait olduğu söylenilen bir türbe vardır.

Kur’ân burada asıl mesaja dikkat çekmek istediği için zaman, mekân ve şahıs ismi vermemiştir. Bu sebeple meselenin kestirilip atılması doğru değildir. Kur’ân’ın hakkında net bilgi vermediği meseleler hakkında temkin ve ihtiyatı elden bırakmamak gerekir. Eğer bir yorum ve tevil ortaya konulacaksa da “Allahu alem” diyerek mülâhaza dairesini açık bırakmak en güzelidir. Kur’ân ve Sünnet’te hakkında açık bir nas bulunmayan meselelerle ilgili tefsirlerde yapılan yorum ve açıklamalara da bu gözle bakılması gerekir. İster Beyzavî, ister Ebu’s-Suud, ister Fahreddin er-Razî isterse bir başkası olsun, meseleye kayd-ı ihtiyatla yaklaşmakta ve “Allah en doğrusunu bilir.” demekte fayda vardır. Farklı yorumları kaldırıp bir kenara atmak saygısızca bir tavır olduğu gibi, bunları yegâne doğru kabul etmek de doğru değildir. En güzeli, doğru olabileceği ihtimalini reddetmemekle birlikte, bu tür yorumları naklederken “fihi nazar” demeyi de ihmal etmemektir.

Tefsir usûlüne dair bu kısa izahtan sonra Habib-i Neccar’ın sözlerine daha yakından bakmaya çalışalım. O, ilk olarak söze “Ey kavmim” diyerek başlıyor ki, burada bir yumuşaklık ve şefkat sezilmektedir. Zira o, bu ifadesiyle kavmine karşı alâka ve irtibatını ortaya koyuyor. Onlarla aynı çevrede neş’et ettiğini, aynı kültür ortamını paylaştığını ima ediyor. Hz. Nuh, Hz. Hud, Hz. Salih, Hz. Musa gibi peygamberlerin kavimlerine hitaplarında da aynı üslup göze çarpar. Demek ki mesajın muhatap nazarında saygıyla karşılanması adına hitap önemli bir faktördür.

Bu hitabından sonra, “Elçilere tâbi olun!” diyor. Fakat bunu söylemekle kalmıyor, şu ifadeleriyle elçilerin niçin kendilerine uyulması gereken insanlar olduğunu da izah ediyor: “Sizden bir ücret ve karşılık istemeyen, dosdoğru yolda yürüyen bu kimselere uyun!” İlk olarak elçilerin istiğnalarına ve beklentisiz olmalarına dikkati çekiyor. Yani şunu demek istiyor: Elçiler, sırf sizi doğru yola çağırabilme, size hak ve hakikati anlatabilme adına onca yol tepmiş, onca sıkıntıya katlanmış ve belki de kendilerini tehlikeye atmışlar. Fakat buna rağmen yaptıkları vazife karşısında sizden hiçbir ücret talep etmiyor, hiçbir beklentiye girmiyorlar. Söyledikleri hakikatleri kabul etmeniz karşılığında maddî manevî herhangi bir talepte bulunmuyorlar. Ne onları bağrınıza basmanızı ne de yatacak bir yer vermenizi istiyorlar. Aynı şekilde size Rabbinizi tanıttıkları, Cennet yolunu gösterdikleri ve rehberlik yaptıkları için herhangi bir makam beklentileri de yok. Ne aziz bilinme ne takdir edilme, ne alkışlanma ne de farklı payelerle ödüllendirilme gibi bir istekleri yok. Dolayısıyla onların bu davetlerine kulak vermenizin ne onlara sağlayacağı herhangi bir menfaat ne de size vereceği herhangi bir zarar veya mahrumiyet söz konusudur.

Habib-i Neccar, ikinci olarak وَهُمْ مُهْتَدُونَ ifadesiyle elçilerin doğru yolda olduklarına, hidayet üzere bulunduklarına işaret ediyor. Buradan anlaşılıyor ki elçiler, o güne kadarki görüntüleriyle, hâl ve hareketleriyle, tavır ve davranışlarıyla güvenilir ve inandırıcı bir insan imajı ortaya koymuşlardı. Kötülük yapmamış, günaha bulaşmamış ve kimseye ilişmemişlerdi. Şehir halkı onların ortaya koydukları temsili görmüş ve onları yakından tanımıştı. Onların temkinine, dikkatine şahit olmuştu. Demek ki onlar hadisin ifadesiyle, görüldüğünde Allah’ın hatırlanacağı samimi birer mü’min idiler. (Bkz.: İbn Mâce, zühd 4.) Zira sadece nazarî olarak onların doğru yolda olduklarının ifade edilmesi çok bir şey ifade etmezdi. Şehir halkı onları yakından tanımamış olsaydı, “Onların doğru yolda olup olmadıklarını biz nereden bilelim ki?” diyebilirlerdi. Onlar mutlaka geride bir iz ve eser bırakmışlardı ki Habib-i Neccar da onların ittiba edilmesi, arkalarından gidilmesi gereken birer insan olduklarına dair bunu delil getiriyordu. Kısaca elçiler bir taraftan katlandıkları onca zahmete rağmen insanlardan bir şey beklememiş ve istememiş, diğer yandan da yaşantılarıyla mükemmel bir temsil ortaya koymuşlardı. Elçilerin hidayet üzere olduklarını belirten “mühtedûn” lafzının isim cümlesiyle ve “iftiâl” babından gelmesi de çok önemlidir. İsim cümlesi devam ve sebata delâlet eder. Dolayısıyla onların hiç tavır değiştirmediklerini, doğruluklarında süreklilik bulunduğunu gösterir. Lafzın iftiâl babından gelmesi ise onların hidayeti tabiatlarının bir derinliği hâline getirmiş olduklarına delalet eder. Doğruluk ve istikametin tabiata mâl edilmesi ve süreklilik arz etmesi çok önemlidir.

Bu ölçüde ihlâs ve samimiyeti koruyabilme çok az insana müyesser olmuştur. Hiç şüphesiz ihlâsı zirvede temsil edenler peygamberlerdir. Onlar, yaptıkları tebliğ vazifesi karşısında hiçbir karşılık beklemedikleri gibi, geride bir servet bırakmayı da düşünmemişlerdir. Hatemü’l-Enbiya olan İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruhunun ufkuna yürüdüğü esnada kalkanı, almış olduğu borca mukabil bir Yahudi’nin elinde rehin bulunuyordu. Ezvac-ı Tahirat’a da ancak kut-u layemutla (ölmeyecek kadar) geçinebilecekleri bir gelir bırakmıştı. Peygamber yolunun sadık temsilcileri de ihlâslı ve beklentisiz olmayı kendilerine ilke edinmişlerdir. Mesela Allah Resûlü’nden (sallallâhu aleyhi ve sellem) sonra Raşit Halifeler ile Ömer İbn Abdülaziz’in böyle bir temsil ortaya koyduğunu söyleyebiliriz. Fakat çoklarının ihlâsı zirvede temsil edemedikleri de bir gerçektir. Meseleyi istikamet-i izafiye veya adalet-i izafiye çizgisinde götürmüş, adalet-i mahzayı, hakikat-i mahzayı temsil etmeye muvaffak olamamışlardır. Onlar hakikate ne kadar yakın durmuşlarsa o kadar makbul sayılmışlardır.

Hz. Pîr, “İkinci Mektup”ta, “Neşr-i hak için enbiyaya ittiba etmekle mükellefiz.” diyor ve Habib-i Neccar’ın sözünün yanı sıra peygamberlerin ortak sesi ve soluğu olan, إِنْ أَجْرِيَ إِلاَّ عَلَى اللّٰهِ “Benim mükâfatım ancak Allah’a aittir.” (Hûd sûresi, 11/29.) âyetini hatırlatıyor. (Bediüzzaman, Mektubât, s.10 (İkinci Mektup)) Bu sebeple hiç kimseden hediye kabul etmediğini belirtiyor. Hediye kabul etmemesinin yanı sıra, oldukça sade ve mütevazi bir hayat yaşayarak, sürekli nasıl geçindiğinin hesabını vererek aleyhinde söz söylenmesinin önüne geçiyor. Kimse onun hakkında, “Şunu aldı, şunu yedi, şunu apardı, şurada bir dikili taşı vardı” gibi sözler söylememiştir. İşte bu, dava-i nübüvvete nasıl vâris olunabileceğini kemal-i ciddiyetle göstermenin bir ifadesidir.

Doğru yolda yürüme ve yapılan hizmetler karşılığında hiçbir karşılık beklememe, günümüzün tebliğ kahramanları açısından da çok hayatî birer esastır. Neticesi itibarıyla neye mâl olursa olsun, onlara düşen vazife, beklentisiz ve hasbî olmaktır. Öyle ki, yapılan hizmetlerde ana gaye, Cennet’i kazanmak veya Cehennem’den sakınmak dahi olmamalıdır. Cennet istenecekse, Allah’ın fazlından, rahmetinden ve kereminden istenmelidir. Cehennem’den sakınma da Cenâb-ı Hakk’ın gazabına sebkat eden engin rahmet ve mağfiretine bağlanmalıdır. Allah yolunda yapılan hizmetler maddî-manevî, dünyevî-uhrevî hiçbir şeye alet edilmemelidir. Farz-ı muhal size altın tepsi içerisinde Şah-ı Geylânîlik teklif edilse ve “Bu, senin yapmış olduğun hizmetlerin karşılığıdır.” denilse, vermeniz gereken cevap şu olmalıdır: “Yapılan hizmetlerin böyle bir karşılığa bağlanması çok ucuz kaçar. Çünkü ben, sadece Allah’ın rıza ve hoşnutluğuna talibim.”

Biz Allah’ın rızasına nail olmanın, maiyyet-i ilâhiyeye ermenin keyfiyetini bilemiyoruz. Ahirette bunların nasıl karşımıza çıkacağını kestiremiyoruz. Allah’ın, “Ben sizden razıyım” sözünün içimize nasıl inşirah salacağını, milyonlarca farklı türden lezzeti bir anda yaşatacağını, bin kat Cennet zevkini birden duyuracağını idrak edemiyoruz. Fakat,

 وَعَدَ اللّٰهُ الْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَمَسَاكِنَ طَيِّبَةً فِي جَنَّاتِ عَدْنٍ وَرِضْوَانٌ مِنَ اللّٰهِ أَكْبَرُ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ 

“Allah mü’min erkeklere ve mü’min kadınlara ebedî kalmak üzere girecekleri, içinden ırmaklar akan cennetler, Adn cennetlerinde de hoş hoş konaklar vaad etti. Hepsinden âlâsı ise Allah’ın kendilerinden razı olmasıdır. İşte en büyük mutluluk, en büyük mükafat budur.” (Tevbe sûresi, 9/72) âyetinden hareketle biliyoruz ki, Allah rızasının üstünde, ondan daha büyük bir nimet yoktur. Bu açıdan da sadece ona talip oluyoruz.

Evet, hizmet-i imaniye ve Kur’âniye yolunda hareket eden insanların hedeflerinde sadece rıza-i ilâhî olmalıdır. Onlar, bunun dışında başka bir şey düşünmemelidirler. Hizmetlerini, dünyevî kazançlara, makama, mansıba, şöhrete, itibar elde etmeye, kendini anlatmaya vesile yapmamalıdırlar. Bu düşüncelerini de her zaman ve her yerde dile getirmelidirler. Dünya arkasında koşmadıklarını, idareye talip olmadıklarını, siyasi amaçlarının bulunmadığını her vesileyle vurgulamalıdırlar. Çünkü günümüzde paranoya yaşayan, vehimleriyle hareket eden bir hayli insan var. Belli beklentilerin esiri olmuş, duygu ve düşüncelerini belli beklentilere ipotek ettirmiş insanlar herkesi kendileri gibi zannederler. Bunun böyle olmadığının hem her fırsatta ifade edilmesine hem de fiilî olarak tekzip edilmesine ihtiyaç var.

Eser: İmtihanlar kuşağı Kırık Testi-18

Bu yazı 12 kez okundu