Kul hakları

KUL HAKLARI
Kul hakları denilince, genellikle insanların aklına maddi haklar gelmektedir. Halbuki hayatımızdaki manevi hak ihlalleri diğerlerinden çok daha fazladır. Dinde, imandan sonra en önemli yeri alan sâlih amellerin bir rüknünü de kul haklarına riayet teşkil eder ki, Hz. Üstad bunu şöyle ifade ediyor:
“İ’lem Eyyühel-Aziz!  İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir…” (Mesnevî-i Nuriye)
Üzerinde kul hakkıyla ahirete gidenlerin, en yakınlarının bile haklarını almak için onların peşlerine düşeceği, yani işin ne kadar zor ve çetin olacağı bazı ayet-i kerimelerde şöyle anlatılır:
“İşte o gün kişi kardeşinden, annesinden ve babasından, eşinden ve evlatlarından bile kaçar. O gün onlardan her birinin başından aşkın derdi ve tasası vardır.”​ (​Abese/34–37)
“Birbirlerine gösterilirler (fakat herkes kendi derdindedir). Günahkâr kimse ister ki, o günün azabından (kurtuluş için), oğullarını, karısını, kardeşini, kendisini koruyup barındıran tüm ailesini ve yeryüzünde kim varsa hepsini fidye olarak versin de, tek kendini kurtarsın.” (Meâric/11-14)
“Kıyamet günü bir kulun elinden tutulur ve, ‘bu kimse falan oğlu falandır, kimin bunda geçmiş hakkı varsa gelsin’ diye bağırılır. Kadın o zaman, babası, veya oğlu veya erkek kardeşi veya kocası üzerinde hakkı bulunmasını ne kadar ister. O gün aralarında nesep bulunmaz, bunu sormazlar da” (Hadis Ansiklopedisi: 2/249)
Kul Hakkı Nedir
Bize ait olmayan bir şeyin, kişinin rızası dışında alınmasından, hakkı olanı vermemeye, haksız yere birini üzmeye, sıkıntı ve zarar vermeye kadar her şey kul hakkına girer. Kul haklarından bazılarını, Efendimiz hadis-i şeriflerinde şöyle  bildiriyor:
“Ümmetimden müflis olan o kimsedir ki: Kıyamet günü namazı, orucu ve zekâtı olduğu halde gelir. Ancak birine küfretmiş, diğerinin kanını dökmüş, bir diğerinin de malını yemiştir. Hasenatı, buna, öbürüne, diğerine dağıtılır. Üzerindeki borçlar bitmeden hasenatı tükenmişse öbürlerinin günahlarından alınır, üzerine yüklenir ve böylece ateşe atılır.” (Müslim)
“Müslümanın müslüman üstündeki hakkı beştir: Selamını almak, hasta ziyaretine gitmek, cenazesine katılmak, davetine icâbet etmek, hapşırırca yerhamükallah demek.”
​”Eğer seni davet ederse icâbet et, senden nasihat taleb ederse ona nasihat et.”​ ​(Buhari, Müslim)
Ebu Hureyre radıyallâhu anh der ki: “​Biz şunu da işitirdik: Kıyamet günü, kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: ‘Sen beni hata ve münker işlerken görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!’” (Müslim, Tirmizî)
Gerçek iflâs
Kul haklarından doğan sorumluluk, diğer bütün günahları affedilen şehitler için bile kaldırılmıyor, onlara da bir şekilde ödetileceği zımnen şöyle ifâde ediliyor:
“​Kaçmayarak, yalnız Allah’tan sevap bekleyip sabrederek, düşmana karşı durduğun halde öldürülürsen, borçlarından başka bütün günahlarına kefaret olur. Bunu bana Cibril söyledi.” (Müslim)
“Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından sorulacak.”  (Müslim, Tirmizi)
​Dikkate alınmayan hak ihlalleri
Bildiğimiz kul haklarının dışında, çoğu zaman bir ihtimal olarak bile düşünemediğimiz öyle kul hakları var ki, bunlardan kurtulmak diğerlerinden daha zordur. Çünkü daha fazla kişiyi ilgilendirmesi, ne olduklarını bilemeyişimiz, alacaklıların da tanımadığımız kimseler olmasından helalleşme imkanımız bulunmaz. İşte bunlardan bazıları:
​Kaçak Su ve Elektrik: ​“Devletin aslî vazifelerinin içinde yer alan, yol-su-elektrik hizmetleri, millete bedava olarak sunulmalıdır. Fakat devletin maddî açıdan buna imkânı yoksa -İslâmî kurallara göre- kâr gayesi gütmeksizin, milletten maliyetini isteyebilir. Zaten hemen hemen bütün dünyada sistem bu şekilde işlemektedir. Buna göre, amme (kamu) hukuku içinde yer  alan elektrik ve suların kaçak olarak kullanılması caiz değildir. Kul hakkının terettüb ettiği bu  düzenlemede, kaçak elektrik ve su kullananların, 60 milyon fertle teker teker helalleşmesi gerekirki, bu da mümkün değildir. Öte yandan mü’min, yer yüzünde emniyet ve güvenin temsilcisidir. O, hadisin ifadesiyle elinden ve dilinden emin olunan, emniyet ve güven duyulan insandır. Öyleyse, bir müminin, bu türden emniyeti zedeleyici işlere girişmesi kat’iyen doğru değildir. Bir de özelleştirme ile bu kurumların bir kısmı halka satıldı ise, o  zaman kul hakkının terettübü ayrı bir buud kazanır. Ve yarın Hakk’ın huzurunda hesabı verilemez bir hale gelir…” (Kırık Testi)
İzinsiz Kullanma: Kullanılan eşya veya malzeme ne olursa olsun, eğer sahibinden izin alınmamışsa bu da bir hak ihlalidir. Kendi çevresinde şahit olduğunu tahmin ettiğim bazı örnekler üzerinden konu hakkında şunları söylüyor Muhterem Hocaefendi: “Hazreti Gazzali’nin, İhya-i Ulumiddîn adlı eserini okuyoruz. Onun bahisleri ele alırken vera meselesini ifadesi sadedinde meseleye bakabilirsiniz. Elinizi bir şeye uzatacağınız zaman, mesela, ‘Bu bardak benim mi acaba? Bu tabak benim mi?!. Bu çay benim miydi acaba? Bu suyun parasını da ben vermiş miydim?’ kuşkularını yaşama. Veya birine bağışladığınız bir kitabı, onun odasına gittiğiniz zaman, yine ona sormadan almama; ‘O kitabı acaba elime alabilir miyim?!’ deme. Sen vermiştin başta, fakat artık onun mülkü olmuş o. Ona elimi sürebilir miyim?!. Ona elini uzatırken tereddüt yaşama. Vera… Bu ölçüde bir hassasiyet ile meselelere yaklaşma meselesi. İşte o ubûdiyetten ubûdete sıçrama basamağıdır, miracıdır, asansörüdür. Birinin hakkını tam vermeyince, bir yukarısına sıçrayamazsınız.” (Bamtelinden: 26/11/17) > “Terliklere basmayın…”
Komşu Hakları: İnsanlara ne kadar yakın isek hak ihlalleri ihtimali o nisbette artar. Bu yakınlarımızdan bazıları da komşularımızdır. Peygamber Efendimiz (asm), üzerimizdeki haklarına göre komşuları üçe ayırmıştır: “Bir hakkı olan komşular: Müşrikler gibi ki, bunların sadece komşuluk hakkı vardır. İki hakkı olan komşular: Müslümanlar gibi ki, bunların hem komşuluk, hem de din kardeşliği hakkı vardır. Üç hakkı olan komşular: Akraba olan Müslümanlar gibi ki, bunların hem komşuluk, hem din kardeşliği, hem de akrabalık hakkı vardır.” (İbni Hacer, Fethu’l barî)
 Helâlleşme
Helalleşme, her müslümanın, hattâ bütün insanlığın kendisine çok şey borçlu bulunduğu Efendimiz tarafından bile başvurulan bir yoldur. Hem de herkesin gözü önünde. İşte bir örnek:
Useyd b. Hudayr, olayı bizzat kendisi şöyle anlatır: “Useyd b. Hudayr bir toplulukta konuşuyordu. Şakacı bir adamdı. Bir ara topluluğu güldürdü. Derken Peygamber (asm) (şaka olarak) bir çöpü onun böğrüne (hafifçe) dürttü.  Bunun üzerine (Üseyd): ‘Ey Allah’ın Resulü (bu çöpü bana dürttüğünden dolayı) sana kısas yapmama imkân ver!’ dedi.  (Hz. Peygamber de): ‘(Haydi öyleyse) kısas yap,’ buyurdu. (Üseyd): ‘Fakat senin üzerinde gömlek var. (Çöpü bana dürttüğün zaman) benim üzerimde gömlek yoktu,’ dedi. Hz. Peygamber de (onun bu isteğine uyarak kısas yapmasına imkân vermek için) gömleğini (yukarı doğru) kaldırdı. Bunun üzerine hemen Hz. Peygamber’i bağrına basıp onu öpmeye başladı ve: ‘Ey Allah’ın Resulü, (işte) benim istediğim bundan ibaretti,’ dedi.” (Ebû Dâvûd)
Manevi Haklar
Yukarıda geçtiği üzere, farkına varmakta bile zorlandığımız, kurtulması daha zor olanlar manevî mahiyette olan kul haklarıdır. Bu konuda bir hadis-i şerif ve Pırlanta tavsiyelerden bir ikaz da şöyle:
“Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı (kıyamet (ve hesaplaşmanın olacağı) gün gelmezden önce daha burada iken helalleşsin. Aksi takdirde o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer hasenatı yoksa arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” (Buhârî, Tirmizî)
“Üzerinde kul hakkı bulunan bir insan, muhatabını bulup helâllık dilemek mecburiyetindedir. Bu hâk, gıybet, iftira, yalan isnadı…vs. gibi manevî boyutlu haklar ise, ancak hak sahibiyle açık-seçik konuşularak helâl ettirilebilir. Eğer hakkın borç-alacak gibi maddî boyutu varsa, bunları hemen ödeme cihetine gidilmelidir. Kişi, hem kul hakkından dem vuruyor, hem de imkânı olduğu halde borcunu ödemiyorsa, böylelerinin yalancı olduğu muhakkaktır…” (Kırık Testi)
Her Hak Helâl Edilebilir mi?
Bazı haklar da vardır ki ya helalleşmek mümkün olmaz, meselâ hak sahibi ölmüştür. Veya bir toplumun, bir milletin hakkına girilmiştir veyahut da bizim onları helâl etme hakkımız yoktur, zaten buna imkân da yoktur. Muhterem merhum işte bu konuda da şunları söylüyor:
“Şahsî haklarımızı herkese helal edebiliriz; fakat hücum okları Allah’a, Rasûl-ü Ekrem’e, dine-diyanete ve koskocaman bir harekete müteveccih ise, ona da helal olsun demek terbiyesizlik ve cüretkârlık olur.” (Çay Sohbetinden). “Hukuk sistemi açısından amme hakkı aynı zamanda Allah hakkıdır. Bu açıdan milletin hukukuna tecavüz aynı zamanda Allah hakkını da ihtiva eder. Bu sebeple rahatlıkla denilebilir ki, iftiraklarla bir milleti paramparça hâle getirenler, namaz kılsa, oruç tutsa, zekât verse ve hacca gitse de, umum millet hakkını helâl etmedikçe, onların Cennet’e girmeleri mümkün değildir.” (Cemre Beklentisi)
Mutlaka Helalleşmek Gerekir
Üzerimizdeki bütün haklar aslında Cenâb-ı Hakk’a ait olmakla birlikte, bir açıdan da ikiye ayrılırlar: Allah hakları ve kul hakları. Yapmamız gereken ibadetler ve kaçınmamız gereken günahlar Allah hakları kategorisinde ele alınırken, insanların kendi aralarında cereyan edenler kul hakları çerçevesinde değerlendirilir. Allah (c.c) kulunun günahı ne olursa olsun isterse affeder. Fakat kul haklarında durum böyle değil. Ondan kurtulmanın ilk şartı helalleşmektir. Bunun nasıl olabileceği konusunda şunları söylüyor merhum büyüğümüz: “…Gıybetini yaptığı, hakkını yediği, bir kötülük ettiği… kim varsa, onlara ulaşmanın ve helâllik almanın bir yolunu mutlaka bulmalıdır. Hatta gerekirse, bir gazeteye, bir televizyona ya da bir radyoya ilân vermeli ama ne yapıp edip ahirete görülmemiş hesaplarla gitmeme cehdi sergilemelidir. Bir an önce vasiyetini yapmalı; ‘Falana şunu verin, filâna bunu deyin; şuna hakkını ödeyin!..’ demeli ve kul hakları açısından bütün bütün temizlenme arzusunu ortaya koymalıdır. O, gücünün yettiği kadarını yapmaya çalışırsa, inşaallah eksiklerini de Cenâb-ı Hak tamamlayacaktır. Rabb-i Rahîm’in engin bir rahmeti vardır; Allah Teâlâ ötede hak sahiplerine, ‘Benim bu kulumdaki hukukunuzdan vazgeçin, ellerinizi onun yakasından çekin, Ben de size şu Cennet köşklerini vereyim!’ diyebilir. Ne var ki, böyle bir âkıbet Mevlâ-yı Müteâl’in sürpriz iltifatlarına vâbestedir; hâlis mü’min ise, hayatını harikulâdeliklere ve sürprizlere bina edemez, etmemelidir. Bu itibarla da, o doğrudan doğruya haram ve helâl mülâhazasına bağlı yaşamalı; hakkı hak bilmeli, hem Allah’ın hakkına hem de hukuk-u ibâda riayet etmeli ve şayet bir haksızlık yapmışsa, ilk fırsatta ondan arınma yollarını araştırmalıdır…” (Vuslat Muştusu)
Sözle Helalleşme Yeterli mi?
Hakkın ne olduğuna göre helalleşmenin yolu ve şekli de değişebilir. Burada en önemli husus, önce mağduriyetin giderilmesi olmalıdır. Pırlantada, sorulan bir soru üzerine verilen cevapta  bu konuda şöyle deniyor: “Soru: “Bir kişi hakkını helal et, dese karşıdaki kişi de buna cevap vermese hakkını helal etmiş olur mu?”
Cevap: “Helalleşme sadece sözle olmaz. Hakkın ne olduğu söylenir, borç varsa ve ödenirse karşı taraf hakkını helal etmese de helalleşme meydana gelir. Zarar giderilmeden ‘hadi hakkını helal et’ denilirse muhatap ya susmak zorunda kalır ya da içten helal etmek istemediği halde helal olsun diyebilir. Muhatabı bu şekilde zor durumda bırakarak yapılan helalleşme, helalleşme değildir. Müslümana düşen, hiç kimsenin hakkına saldırmamaktır. Böyle bir günah işlediğinde ise önce verilen zarar giderilmeli, ardından o kişiden helallik dilemeli ve bu günahından dolayı tevbe istiğfar etmelidir. Önemli olan, ahirette Allah’ın bütün günahlarını bağışlayacağı kullardan olabilmek için çalışmaktır.” (Fasıldan Fasıla- 4)
Bir Ümid Kaynağı
Kul haklarının bu kadar önemli olması, şirkten başka her günah affedildiğine göre, onlardan kurtulmanın hiç bir çaresi olmadığı anlamına gelmez. Olabilir ki Rabbimiz, bizim borcumuzu Kendi üzerine alır, alacaklı kardeşimizi de fazlasıyla memnun eder ve bizi kurtarır. İşte bu konuda bir hadis ve bunun vesilelerinden bazıları:
Enes bin Malik’in (ra) anlattığına göre: “Bir gün Efendimiz (sallallâhu aleyhi vesellem) ashabıyla otururken dişleri iyice görülecek kadar gülümser. Sebebi sorulunca da kıyamet gününden bir sahneyi hatırladığını söyler. Buna göre iki kişi İlahî huzurda birbiriyle davalaşacak, biri diğerinden hakkını isteyecektir. Fakat bu son sahnede borçlu alacaklılara vere vere hiçbir sevabının kalmadığını ifade ederek çaresizliğini belirtmektedir. Alacaklının, ‘O zaman benim günahlarımdan bazılarını alsın’ diyeceğini beyan eden Efendimiz gözyaşlarına boğulur. Bu sırada haksızlığa uğrayan kimseye, ‘Başını kaldır, bak’ denilir. Gördüğü cennet nimetleri başını döndüren alacaklı bu nimetlerin kime ait olduğunu sorar. Kendisine; ‘Bunlar, sadece ücretini ödeyeceklere aittir’ denilir. Adam şaşkınlıkla; ‘Bunun ücretini kim ödeyebilir ki?’ deyince şu cevap verilir: ‘İstersen, sen bunların ücretini verebilirsin.’ Mazlum hayretle: ‘Nasıl? Ben bunların bedelini neyle, nasıl ödeyebilirim ki!’ deyince, ‘Kardeşini affedip ondaki hakkını bağışlamana karşılık olarak bunlar senin olabilir’ cevabı verilir. Bu nimetlere karşılık hakkından vazgeçip affettiğini söyleyince şu hitaba mazhar olur: ‘O halde tut kardeşinin elinden ve girin birlikte Cennet’e!’ Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve-sellem) kıyamet günü gerçekleşecek bu olayı naklettikten sonra, ‘Allah’tan korkun! Kötülük yapmaktan sakının, birbirinizin arasını bulun ki, Allah’ın merhametine nail olasınız’ (Hucurat: 10) ayetini okur ve, ‘Bunu yapın, zira Allah, kıyamet günü, dünyada ne kadar gayret ettiyse de helalleşme imkânı bulamayan mü’minlerin arasını bulacaktır’  diye ilave eder.” (Hâkim, Müstedrek)
Enes b. Malik (radıyallahu anh)’den: “Allah Rasulü (sav) şöyle buyurdu: ‘Kıyamet gününde tüm mahlûkat bir araya toplanıp, cennetlikler cennete, cehennemlikler de cehenneme gireceği zaman (Yüce Allah tarafından) birisi şöyle seslenir: ‘Ey topluluk! Birbirinize karşı yaptığınız haksızlıkları bırakın (affedin), sevabınız da Bana aittir.” (Taberânî)
Bu da Bir İhsan
Bazı sevaplar kişinin şahsi gayretiyle kazanılır ve sadece ona aittir. Bazıları ise ortak kazanılır ve bu açıdan herkese aittir. İşte burada, kul haklarıyla da ilgili önemli bir husus ortaya çıkıyor. Şöyle ki:
“Ahiretteki hesaplaşmada -karşılıklı alıp vermelerde- kişinin bizatihî kazandığı sevaplardan verilir; fazlî olarak kazandıklarından verilmez. Meselâ, bir sadaka mukabilinde on misli sevap kazandınız. Bunun bir tanesi alacaklınıza verilir de geriye kalan dokuzu verilmez. Çünkü o dokuz taneyi siz bizzat kazanmadınız. Onlar doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın fazlından geldi.” (Fasıldan Fasıla-2)
Bununla ilgili yaşanmış bir örneği de Abdullah Aymaz Hocamız yaptığı bir Risale incelemesinde şöyle anlatıyor: “…Kendi ferdi ibadet ve takvalarımızdan elde ettiğimiz sevaplar, mahşerde hesap görülürken elimizden gidebilir.  Çünkü bir kısmı diğer insanlara yaptığımız haksızlıklardan, gıybetlerden dolayı alınıp onlara verilecek. Bir anda her şeyi alınmış bir müflis durumuna düşmek ihtimali var. Ama şirket-i maneviyeden gelen sevaplar ise koruma altındadır; onlar hiç kimseye verilmez. Bu hususu müzâkere ederken, bir arkadaşımız dedi ki; Eskişehir’de bulunurken bir hâkimle tanışmıştık. Başından geçen şöyle bir olay anlattı: ‘Bir iş adamı iflâs etmişti. İnşaatlarına, firmalarına, bankalardaki paralarına el konulup borçlulara dağıtıldı. Yetmedi, evindeki eşyalarına da el konuldu. Alacaklıların avukatı duvarda altın bir madalya görmüştü, onu da almak istedi. Adam sporcu idi. Ülkemiz adına katıldığı bir olimpiyatta birinci gelip almıştı. Verirsin vermezsin münakaşası çıkınca, mahkemeye başvurdular. Ben de kararımı şöyle verdim: ‘Evet bu altın madalya bu borçlunundur ama bir millet adına, bir ülkeyi temsilen kazandığı bu ödülü kimseye veremeyiz. O koruma altındadır. Çünkü kendi mülkiyetini aşan daha başka bir mânaya sahiptir. Onun için alacaklılara verilemez.’
İşte bu şirket-i maneviyenin de ruhunda böyle küllî bir mânâ vardır. Onun için o yolla gelen sevaplar başkalarına verilemez. Cenab-ı Hakk’ın hazinesi geniştir, âhirette o alacaklılara daha başka şeyler vererek onları memnun eder. Şirket-i maneviye ortaklarını da korur.” (Kastamonu Lâhikası Üzerine)
Helâl Etmesini de Bilmeli
Burada çok önemli bir husus daha var ki şudur: Bizler, bir taraftan kul hakkıyla âhirete gitmemek için ne gerekiyorsa yapmanın yanında, bir ahlâk olarak, başkalarında olan alacak ve haklarımızı helâl etmesini de bilmeliyiz. Bunu, “sen bana hakkını helâl edersen ben de sana ederim” şeklinde bir pazarlık konusu bile yapmamak gerekir. Çünkü, kendimizi kurtarmaya çalışırken başkalarının cezalandırılmasını istemek ne insanlıkla, ne de gerçek müslümanlıkla bağdaşmaz. Ancak, bazı kişilerin bunu bilmesi hâlinde sû-i istimal etmeleri ihtimaline binaen, bu düşüncemizi kendilerine, hattâ hiç kimseye söylememiz gerekmez. Hem biz böyle düşünür ve herkese hakkımızı helal edersek, umarız ki Cenab-ı Hak da bize aynısıyla muamele buyurur.
Bu yazı 8 kez okundu