146-) Beş Afet

  • Beş âfet
  • Vesileperestlik Afeti Ve Hakk’ın Hoşnutluğu
    ➖Günümüz Şartları ve Hoşgörü Süreci
    ➖Konuma Saygı ve Vaad Ettikleri
    ➖Kalb İbresi ve Rıza-ı İlâhî

°°°Önsöz°°°  

Genellikle âfet denildiğinde tabiî âfetler akla geliyor. Hâlbuki hem fertlere, hem de toplumlara ârız olan daha tehlikeli başka âfetler de vardır. Birincilerin etkileri anidir ve zamanla telafi edilebilir. Onların yol açtığı tahribatı tamir etmek daha kolaydır. Mânevî âfetler diyebileceğimiz bir takım belaların ise, çoğu zaman insanlar âfet olduklarının bile farkına varmazlar. Böyle olunca da bunların tahribatı daha büyük, daha kalıcı ve tamiri daha zordur. İşte, kendisini bunların tamirine adamış Büyük Zât bunlardan beş tanesini şöyle açıklıyor:

°°°°°°°°°°°

İnsan, çok akıllı ve ehl-i ilim dahi olsa hiçbir zaman istişareden vazgeçmemelidir. Zira istişare, hem bir vifak ve ittifak vesilesi, hem akl-ı küllîyi değerlendirmedir. Bu itibarla da o, ciddi bir vazifedir. Bir Arap atasözünde denildiği gibi, “İki ilim, bir ilimden hayırlıdır.” Böyle olunca, üç ilim, bir ilimden haydi haydi hayırlı olmuş olur. Ayrıca istişarede bulunan insan başkalarının ilmini de kendi ilmine katmış ve onların düşüncesiyle kendi düşünce ufkunu genişletmiş olur.

Müsaade buyurursanız burada, ehl-i iman arasında hissedilen ve benim âfât-i hamse (beş âfet) olarak nitelendirdiğim beş sinsi hastalığa temas etmek istiyorum. Bu âfetlerin her biri ruha tuzak ve kalbi öldüren amansız birer marazdır. Bütün mü’minlerde, hatta tarikat ve tasavvuf gibi kudsî müesseselerin nuranî havasını ve tertemiz meltemlerini vicdanlarında, ruhlarında duyan kardeşlerimizde de görülebilecek birinci âfet şudur:

Bir kısım büyüklere ait meziyetleri ve faziletleri anlatmakla iktifa edip, başkalarının kahramanlıklarını destanlaştırıp, öyle olma duygu, düşünce, hamle ve gayretinden mahrum yaşamaktır. Yani evliya menkıbeleriyle müteselli olup, evliya olma duygu ve düşüncesinden mahrum olmaktır ki, aslında bu maraz, zelil olmuş milletlerin maruz kaldığı bir aşağılık duygusu hastalığıdır. Evet, bir millet geçmişine ait değerleri kaybetmiş ve dilencilik durumuna düşmüşse, sadece “Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız.” diyerek atalarıyla övünür. İşin doğrusu, ecdâdımız övünülecek kimselerdir ama yalnız onlar ile övünüp de onlar gibi olmaya çalışmamak çok ciddi bir aldanmışlıktır. Rica ederim, böyle olanlar kendilerinin ne olduklarını ve ecdâdları gibi ne tür hizmetlere imza attıklarını hiç düşünmezler mi? Tekrar ifade etmekte fayda var; bu durum, zelil olan millet ve toplulukların aşağılık duygusu adına mahkûmiyetlerini itirafın ifadesidir. Bu husus, hem bizi hem de başkalarını ilgilendiren bir âfettir. Zühd, takva, ihlâs ve samimiyetle gece-gündüz çırpınan her fert, mutlaka hayran olduğu, hayranlıkla destanlarını anlattığı insanların durumunu kazanmaya çalışmalıdır. Binaenaleyh sadece Hazreti Fatih, Yavuz ve Kanunî gibi zatlarla müteselli olup da dünya muvazenesinde onlar gibi yerlerini alma cehd ve gayretinden mahrum olmak, sefil nesillerin kuru tesellilerinden ibarettir.

İkinci bir âfet de, büyüklerin büyüklüğünü teslim etmeme hastalığıdır. Hatta bu maraz bazen öyle bir raddeye ulaşır ki, insan kendisini o büyüklerin seviyesinde görmeye başlar. Evet, gururun ve kendini beğenmişliğin bir ifadesi olarak kendisini tıpkı o büyükler gibi görme marazı da bugün ayrı bir âfet olarak mü’minleri tehdit etmektedir. Mesela, Allah’ın velî kullarını ve âlimleri kendisi gibi görme ve “İhtimal ki, Şâh-ı Geylânî de, Şâh-ı Nakşibend de, Ebû Hanife de benim gibi adamlardı.” deme cüretinde bulunmanın ifadesi olan sözler, bu tür bir hastalığın sözlere yansımış ifadeleridir. –Hafizanallah– kendisini beğenme hastalığı, birinci âfetin diğer ucunda, ona tam ters ama öldürücü diğer bir hastalıktır. Böyle düşünen kimse, büyüklerin füyûzatından ebediyen mahrum kalır ve bir adım ileriye gidemez. Evet, biz kat’iyen İmam Ebû Hanife, İmam Şafiî, İmam Malik veya Ahmed İbn Hanbel olamadığımız gibi, Şâzilî, Ahmed Bedevî, Ahmed Rufaî, Şâh-ı Geylânî, Şâh-ı Nakşibend ve İmam Rabbânî de değiliz ve olamayız. Bunların içinden Şâh-ı Geylânî ve İmam Kerhî gibi bazı büyük mücedditlerin tasarrufları vefat ettikten sonra dahi, Allah’ın izniyle Efendimiz’in vesâyâsı altında hâlâ devam etmektedir. İhtimal, mânâ âleminin bu sultanları ruhaniyetleriyle bizim başımızı okşamakta, bize zahîr ve arkacı olarak ellerini sırtımıza vurmakta ve bir dest-i teşvikle bizi hep hizmete doğru teşvik etmektedirler. Binaenaleyh bir insan için, kendini, tasarrufları –Allah’ın inayet ve izniyle– asırlarca devam eden kimselerle müsâvi görmesi kadar büyük bir gaflet ve dalâlet olamaz. Herkes burada da haddini bilmeli ve “Onlar başka bir iklimin adamları, biz başka bir iklimin adamlarıyız.” demelidir.

Bir diğer âfet de şudur: İnsanlar her hizmete, her yüce davaya, her kudsî mefkûreye önce şevkle sahip çıkarlar, onu tahakkuk ettirmek için çeşitli vesilelere başvururlar. Mesela, yüce duygu ve düşünceleri gönüllere yerleştirmek ve hâkim kılmak için durmadan çalışır ve bu uğurda müesseseler açarlar. Hazırladıkları evlerde iman adına halkın imdadına koşarlar, bir itfaiye memuru gibi nerede bir yangın varsa onu söndürmek için durmadan didinir dururlar; derken, gayet ulvî, hasbî ve diğergâmlık içinde başlatılan bu hizmet ve gayretler, bir müddet bu şekilde devam ettikten sonra O’na giden yolda kullanılan sebeplerin vesileliği unutulur, bunlara ‘maksûdun bizzât’ olarak bakılmaya başlanır ve onlar birer esas olarak ele alınır; böylece insanlar hedeften ve gayeden saptırılmış olurlar. Şöyle ki, dinî duygu ve düşüncenin serpilip gelişmesi için açılan müesseselerde o vazifenin yapılamamasına, o kudsî ve ulvî vazifenin gerektiği şekilde eda edilmemesine karşılık, hâlâ bir kısım müesseseler açılmakta ise, hayatî fonksiyonlarını yitirdiğinden dolayı bu müesseselerin vesile olmaları unutulmuş ve bu vesileler birer gaye yerine konulmuş demektir. Vesilelere gaye diye tapmak da mü’mini bitiren bu beş âfetten biridir. Bu âfet de Allah yolunda koşturan kardeşlerimizi, daha evvel başkalarını yaraladığı gibi yaralamış, âdeta bir hançer gibi sinelerine saplanmış sayılır. Bu âfete karşı da ciddi bir teyakkuza ihtiyaç vardır.

Bir diğer âfet de, Cenâb-ı Hakk’ın rızasını kazanmak için hizmet eden mü’minlerin kendi ilim, idrak ve bilgilerine güvenip müstakil hareket etmeleridir. Kendisinden başka ilim, irfan ve düşünce kaynaklarına müracaat etmeden, hususiyle de ihtisasa saygılı olmadan, “Ben, bana yeterim.” düşüncesi ile hareket etmek öyle bir âfet ve gaflettir ki, insanın hem dünya hem de ahiret hayatı adına hüsran yaşamasına yol açar. Hele bu insan, bir kaç insanın da uhrevî hayatını temsil ediyorsa, hem kendini zarara sokar hem de onlara zarar verir. Yani hem kendisinin mahvına ve kaybetmesine hem de onların dalâlete sürüklenmesine sebebiyet vermiş olur olur.

Beş hastalıktan bir diğeri de, mü’min kardeşlerimizin iman ve Kur’ân aşkının sönmesidir. Bu husus da diğerleri gibi çok önemli hususlardan biridir. Bu marazı, insanda yavaş yavaş İslâmî aşk ve heyecanın, dinî duygu ve düşüncenin, daha geniş bir ifadeyle, cihad azminin sönmesi ve ferdin metafizik gerilimini kaybetmesi şeklinde de ele alabiliriz. Zira metafizik gerilimin korunması ve cihad ruhunun daima canlı tutulması, bir milletin ebediyen yaşayabilmesinin en büyük garantisidir. Bin aşk ve şevkle çıktıkları yolda, yola ve yolun güzelliklerine bağlanıp kalmak ve hedefi unutmak olarak da tarif edebileceğimiz bu âfetin ne kadar büyük bir hastalık olduğuna tarih bütün canlılığıyla şahittir. İsterseniz kendi ecdadımızdan misal verelim. Osmanoğulları serhat boylarında azm u ikdamda bulunduklarında cihanları fethetmişlerdi. Osman Gazi’nin, Orhan Gazi’nin, Hüdavendigâr’ın, Yıldırım Bayezid Han’ın, Mehmed Çelebi’nin, Hazreti Fatih Sultan Mehmed’in ve İkinci Murad’ın en büyük aşk ve iştiyakları cephede ölmek idi. Murad Hüdavendigâr, Balkanlarda şehit olurken, yaralı ve kanlar içinde, etrafındakilere şu tavsiyede bulunuyordu: “Sakın atın üzerinden inmeyesüz!” Yıldırım Bayezid de aynı şeyi tavsiye etmekteydi. Ne zaman ki padişahlar ordularıyla sefere gitmemeye, saraya gömülmeye, zevceleriyle beraber olmaya başladılar, işte o zaman çürüme ve kokuşma baş gösterdi. Bu dönemde artık serhat türkülerinin yerini yaşama arzusu ile ilgili türküler almıştı ve o aşk u şevk de sönmüştü. Aşk u şevkin sönmesi, diğer bir tabirle, kendilerinde hayat şevkinin, yaşama arzusunun ve çoluk çocuk içinde bulunmanın, daha başka bir ifadeyle de, haneperestliğin, evlad ü iyal-perestliğin ruhlarına hâkim olması, maksadının aksiyle onların suratına öyle bir tokat hâlinde inmişti ki, neticede evlad ü iyallerini de, hanelerini de koruyamamışlardı. Buna mukabil hayatını iman ve Kur’ân’a hizmet aşkıyla geçirip izzetle yaşayan kimseler ise hem kendileri, hem aileleri, hem haneleri, hem de milletleri ile beraber izzet içinde yaşamışlardı. Endişe edip titrediğim, korktuğum meselelerden biri de işte budur..!

Rabbim, din kardeşlerimizin iman ve Kur’ân’a olan bağlılıklarını ve şevklerini söndürmeden devam ettirsin..!

Eser: Prizma 9 Kendi Ruhumuzu Ararken

VESİLEPERESTLİK AFETİ Ve HAKK’IN HOŞNUTLUĞU

°°°Önsöz°°°

Yukarıda da temas edildiği üzere, vesilelerin gâye yerine kaim olması her zaman rastlanabilen bir durumdur. Hâlbuki vesilenin kendisi çok değerli, hattâ bazı durumlarda şart bile olsa, ona değer kazandıran husus esas gaye neyse odur. Konuya işte bu noktadan bakıldığında, vesilenin esas gaye olmadığı ve olmaması gerektiği daha iyi anlaşılmış olur. Mesela hizmetimiz bu açıdan ele  alındığında, bütün hizmetleri iki ana grupta mütalâa edebiliriz: Hizmetin vesileleri ve hizmetin kendisi. Tıpkı abdest ve namaz örneği üzerinden aşağıda açıklandığı gibi:

°°°°°°°°°°°

Gaye ile âdeta hemhudut en büyük bir vesile dahi olsa, vesile ve gayenin tamamen farklı şeyler olduğu muhakkaktır. Bu farklılığı anlayabilmek, vesile ve gayeyi kendi konumuna göre sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için abdestle namaz arasındaki münasebete bakabiliriz. Malum olduğu üzere, namaz kılmak niyetiyle aldığımız abdest, namaz için sadece bir vesiledir. Fakat farza vesile olduğundan o da bir yönüyle farzdır ve çok önemlidir. Hatta abdest almadan önce yapmamız gereken ıtrahat, temizlenme ve istibra gibi bazı hazırlıklar da abdestin tamamiyeti açısından bir vesiledir. Ne var ki, vesile de olsa bütün bunlar, önemli bir ibadeti yerine getirmeye hazırlık nevinden olduğundan her biri insan için ayrı bir sevap kaynağıdır. Yani, abdest alma niyetiyle lavaboya yöneldiği andan itibaren bir mü’minin attığı adımlar, çektiği sıkıntılar, temizlenme adına gösterdiği cehd ve sonrasında istibra hesabına yaptığı amellerin hepsi, Allah’ın izn u inayetiyle, ona ibadet ü taat sevabı kazandırır.

Fakat bu saydıklarımızın hepsi birer vesile olduğundan bir insan sadece bu vesilelere takılıp kalsa hedef ve maksatla elde edilecek mükâfata hiçbir zaman ulaşamaz. Meselâ bir insan, ibadet kastı olsa da fakat namaz niyetiyle abdest almamışsa, o insan sadece mücerred abdest ibadetinin sevabını kazanmış olur. Fakat zannediyorum o insan bu abdestiyle, namaz kılma niyetiyle almış olduğu abdest sevabının onda birini dahi elde edemez. Çünkü bir vesile hangi maksat ve hedefe hizmet ediyorsa o hedef ve maksada göre bir kıymet kazanır, gayenin büyüklüğü vesileyi de büyültür ve neticede abdest misalinde olduğu gibi farzı edaya vesile olan bir amel, kendisi farz olmasa da, insana farz sevabı kazandırır.

Günümüz Şartları ve Hoşgörü Süreci

°°°Önsöz°°°  

Yukarıda açıklaması yapılan aynı durum sadece ibadetler açısından değil, Allah rızası için yapılan ve yapılması gereken her şeyde ve her işte geçerlidir. Bunun en önemli olduğu yerlerden biri de her çeşidiyle Allah için yapılan hizmetlerdir. Hizmetle ilgili hiçbir başarıyı imkân ve şartlara bağlayamayız fakat, sebepler dünyasında yaşadığımızı da unutmadan her imkân ve fırsatı değerlendirmek zorundayız. Üstelik sadece maddî imkânlar ve teknik yenilikler değil, modern dünyanın mental yapısını da dikkate almak zorundayız. Burada, zaten inançlarımızın da bir gereği olan hoşgörü ve diyalog kavramlarının önemini de şöyle açıklıyor Muhterem Büyüğümüz:

°°°°°°°°°°°

Aslında günümüzde yapılan bütün hizmetleri, hak ve hakikat yolunda ortaya konan bütün cehd ve gayretleri vesile ve gaye farklılığı açısından böyle bir değerlendirmeye tâbi tutabiliriz. Meselâ günümüzde muhabere ve muvasala imkânları son derece ilerlemiş, küre-i arz büzülmüş, küçülmüş, mesafeler daralmış, milletlerarası temaslar sıklaşmış ve dünyamız âdeta küçük bir köy, bir kasaba hâline gelmiştir. İşte eğer biz, ruhumuzun ilhamlarını, inançlarımızın güzelliklerini müstaid başka gönüllere de duyurup ifade etmek istiyorsak o zaman, çağımızın bu şartlarını nazar-ı itibara almamız gerekir. Bu ise, yapacağımız faaliyetlerin hoşgörü çerçevesinde ve farklılıklara tahammül anlayışı içerisinde yerine getirilmesini lüzumlu kılmaktadır. Gerçi şimdilerde, zımnında bazı olumsuz mânâları tedai ettirdiği düşüncesiyle hoşgörü kelimesini kullanmama yönünde bir temayül söz konusu. Çünkü hoşgörü denildiğinde, sanki birilerinin hoş olmayan tavır ve davranışları var ve muhatabın o tavır ve davranışları da hoş görülmeye çalışılıyor gibi anlaşılabilmektedir. Ayrıca, “Başkaları ne hâlde olursa olsun ben onları hoş görüyorum.” gibi bir mülâhazada az bir bencillik, bir iddia ve egoizmanın bulunduğu da söylenebilir. O sebeple bu mefhum yerine “Hangi düşünceden olursa olsun karşılıklı konuşarak anlaşabilme.” mânâsını ifade eden diyalog kelimesi tercih edilir oldu.

Konuma Saygı ve Vaad Ettikleri

°°°Önsöz°°°  

Bütün insanlar müstakil, bağımsız ve eşit fertler olmakla birlikte, yaratılışları, çevresi, eğitimi, inançları, kabiliyetleri, zevkleri, eğitimleri vb. itibariyle özeldirler. Yani hiçbir insan bir başkasının aynısı değildir. İşte insanların her şeyden önce dikkate alınması gereken yönleri burasıdır. Önce onları oldukları gibi kabul etmek, sonra da ortak bir takım yönler, değerler üzerinde buluşmadan onlarla diyaloğa geçmenin imkânı yoktur. Yani başlama noktası olarak önce onun kendisini bir değer olarak kabul etmek gerekir. Hocaefendi, “konuma saygı” dediği bu konu hakkında da şunları söylüyor:

°°°°°°°°°°°

Ancak diyebiliriz ki “konuma saygı” diyalogdan da öte daha derin bir mânâ ifade etmektedir. Evet, “konuma saygı” ifadesiyle yukarıda dile getirilen muhtemel risk ve endişeler izale edilebilir. Çünkü “konuma saygı” dediğimizde, bir kişinin hangi dinden, hangi anlayıştan olursa olsun evvela onun bir insan olduğu ve insan olduğu için de saygıya layık bulunduğu anlayışı vardır. Evet, bizim inancımıza göre Cenâb-ı Hak her bir insanın mahiyetine iyilik adına bir kısım nüveler, çekirdekler koymuştur. Bu yönüyle her bir insan potansiyel olarak, Cenâb-ı Hakk’ın onun adına yemin ettiği eşref-i mahlûk bir varlıktır. Allah Teâlâ Kur’ân-ı Mübîn’de; وَلَقَدْ كَرَّمْنَا بَنِۤي أٰدَمَ Andolsun ki Biz, insanı çok kerim (şerefli) yarattık.” (İsrâ/70) buyuruyor. Başka bir âyet-i kerimede ise لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسَانَ فِۤي أَحْسَنِ تَقْوِيمٍ (Tîn/4) “İnsanı ahsen-i takvîme mazhar olarak yarattık.” deniliyor. Dikkat edildiğinde görüleceği üzere âyet-i kerimelerde şerefli ve ahsen-i takvîme mazhar olarak yaratıldığı ifade buyrulan ve üzerine yemin edilen varlık “mü’min” değil, “insan”dır. Demek ki her bir insan potansiyel olarak bu şeref ve değeri haiz bir varlıktır. Bu âyet-i kerimelerden hareketle biz, konuma saygı dediğimizde evvela insanlığa ve insanî değerlere saygıyı anlıyoruz. Ayrıca bilinmesi gerekir ki, konuma saygı, aynı zamanda inanca saygıyı da ihtiva eder. Çünkü bir kimsenin doğru olarak kabul ettiği, doğru olduğuna inandığı bir değerle, o insanı birbirinden ayıramazsınız. O hâlde diyebiliriz ki, eğer siz bir insanın inanıp benimsediği değerlere saygılı olmuyor, saygılı davranmıyorsanız, o insana da, o insanın insanlığına da saygı duymuyorsunuz demektir.

Bütün bunların sonucunda şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Siz muhatabınızı tahkir ettiğinizde, kendinize karşı ondaki tahkir duygusunu tetiklemiş; muhatabınızın konumuna saygılı davrandığınızda ise onda kendinize karşı saygı hissini harekete geçirmiş olursunuz. Bu durum, Kur’ân-ı Kerim’de şu ifadelerle dile getirilir: وَلَا تَسُبُّوا الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّهِ فَيَسُبُّوا اللّهَ عَدْوًا بِغَيْرِ عِلْمٍ “Onların Allah’tan başka yalvardıkları tanrılarına hakaret etmeyin ki, onlar da cahillik ederek hadlerini aşıp Allah’a hakarette bulunmasınlar.” (En’am/108)

Görüldüğü üzere ilâhî kelâm, sarih bir şekilde, açık bir emirle insanların Allah’tan başkasına ilâh deyip el açtıkları, yalvarıp yakardıkları ve yüz yere sürdükleri ikon ve putlara dahi sebbetmememizi emir buyuruyor. “Sebbetme” dilimize aktarıldığında, ilk akla gelen mânâsı itibarıyla “galiz tabirlerle hakarette bulunma, sövüp sayma” şeklinde anlaşılmaktadır. Fakat bu kelime, yakışıksız, uygunsuz, münasebetsiz laflar etme, saygısızlıkta bulunma mânâlarını da ifade etmektedir. Bundan dolayı bizim, bir mü’min ahlâkı olarak, ister semavî bir din, isterse din şeklinde ortaya çıkan bir organizasyon etrafında bir araya gelmiş insanlara karşı yakışıksız ve münasebetsiz söz etmemiz, bu ölçüde olsun onlara karşı saygısızlıkta bulunmamız düşünülemez. İsterseniz burada, insanın konum ve değerini anlama adına, Hazreti Âdem’in meleklere kıblenüma olma mevzuunu da hatırlayabilirsiniz. Bu ilâhî takdirden de anlıyoruz ki, insan Allah’ın mükemmel, mümtaz ve âbide bir varlığıdır.

İşte bütün bu mülâhazalara istinaden insana saygı duygusunu içimizde sürekli geliştirme ve güçlendirme peşinde olmalıyız. Zira konuma saygı meselesini tabiatımıza mal edememişsek, oruç tutmak istediği hâlde alışık olmadığı için Ramazan’ın ilk günlerinde orucunu tamamlayamayan, iftara varamadan orucunu bozan kimsenin durumuna düşer ve hata yapıp durmaktan kurtulamayız. Evet, konuma saygı mevzuunu tabiatımızın bir yanı hâline getirmeli ve onu tabiî bir ihtiyaç hâlinde duyup hissetmeliyiz ki, yer yer canımızı sıkan hâdiseler zuhur ettiğinde falso yapmayalım, beklenmedik tepkiler vermeyelim, muhatabımızı rencide edecek tavır ve davranışlar içine düşmeyelim ve neticede her türlü şart altında sinemizin herkese açık olduğunu gösterebilelim.

Dinimizin emri bu istikamette olunca, diyebiliriz ki, muhataplarımız satanist veya Zerdüşt bile olsa kanaatimce, onların şeytana tapma, zulmete hakikî bir güç isnat etme gibi tasvip etmemizin mümkün olmadığı düşüncelerini dahi getirip yüzlerine çarpar bir tarzda ifade etmek doğru değildir ve bu bir üslûp hatasıdır. Hazreti Pîr, Hristiyanların ruhanî reisleriyle muvakkaten medar-ı münakaşa meselelerden bahsetmememiz gerektiğini söylüyor. (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar s.189 (Yirminci Lem’a); Kastamonu Lâhikası s.213) Meselâ siz onlarla olan muhavere ve sohbetinize teslis inancını ele alarak başlayacak olursanız, daha sözün başında muhatabınızı kendinizden uzaklaştırmış, onunla birçok hakikati, güzelliği paylaşma imkânı varken dinlenilme ve söz söyleme hakkından mahrum kalmış ve hatta münakaşa ve kavgaya kapı aralamış olursunuz. Hâlbuki muhavere ve diyalog adına gerçekleştirilen bir programı tartışma zeminine çeker ve Müslümanlığı müdafaa etme adına onların inandığı değerlere saldırıda bulunursanız, farkına varmadan Müslümanlığa ihanet etmiş yani onların da İslâmiyet’e ve Peygamber Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) dil uzatmalarına, Kur’ân’a saldırmalarına zemin hazırlamış olursunuz. Bunun yerine siz, onların hayat felsefesi ve dünya görüşlerine saygı duyar, saygılı davranırsanız, bu sefer onlar da, size karşı saygı ve hürmet sınırları içinde hareket etme yolunu tercih eder. Bir kez daha ifade edelim ki, insanlara, inanıp benimsediğiniz doğrular adına bir şey ifade etmek istiyorsanız, bu ameliyeyi, sırtınızın muhatabınıza dönük olduğu zaman ve şartlarda değil, muhatabınızla yüz yüze ve yakın olduğunuz zaman ve şartlarda gerçekleştirebilirsiniz. Bundan dolayı üslûbunuzu muhatabınızın sırt çevirmesine fırsat vermeyecek şekilde ayarlamalı ve anlatacaklarınızı o üslûpta anlatmalısınız.

Kalb İbresi ve Rıza-ı İlâhî

°°°Önsöz°°°  

Buraya kadar anlatılan, usûl, âdâb, erkân ve realite adına ifade edilen her husus birer vesileden ibarettir. Bütün bunların ötesindeki nihai gaye ise Allah’ın rızası ve hoşnutluğudur. Daha somut bir örnek vermek gerekirse, başka inanç ve düşünce sahiplerinin boyunduruğu altına girmemek, onlar karşısında ezilmemek ve müminleri ezdirmemek için güçlü bir devlet kurma,  hele hele kendilerine yapılanların intikamını alma gibi arzular ve gayretler bile hiçbir zaman bu gayenin önüne geçmemelidir. Esas gaye gerçekleşirse bunlar zaten kendiliğinden gerçekleşmiş olur. Bu anlayışın incelikleri ve sonuçları da şöyle ele alınıyor Pırlanta açıklamada:

°°°°°°°°°°°

Gaye-vesile farklılığını izah sadedinde anlattığımız bu hususlarla vurgulamak istediğimiz temel düşünce şudur: İsmine ister hoşgörü, ister diyalog, isterse konuma saygı diyelim bunların hepsi birer vesiledir; asıl gaye ise Allah’ın rıza ve hoşnutluğudur. Biraz daha açacak olursak bizim bu vesilelerle ulaşmak istediğimiz gaye, birkaç asırdan beri yanlış anlaşılmış ve yanlış tanıtılmış olan ve hâlâ onu anlatma adına bir kısım yanlışlıkların yapıldığı bir ortamda İslâm’ın doğru anlaşılmasını sağlamaktır. Yani bu dinin silm u selâmet esaslarına dayandığı ve onun insanlık çapında emniyet, güven ve barışı tesis edecek dinamiklere sahip bulunduğu gerçeğini gönüllere duyurabilmektir. Dolayısıyla bu dinde hiç kimsenin kafasına estiği gibi ilan-ı harp yapamayacağını, anarşi ve terörün hiçbir zaman bir mücadele vasıtası olarak görülemeyeceğini, canlı bombalar kullanılarak masum insanların öldürülemeyeceğini, hâsılı hakikî Müslümanlığın terör ve anarşiden fersah fersah uzak bulunduğunu ifade edebilmektir.

Eğer biz değişik platform ve vasıtaları değerlendirmek suretiyle, İslâm’ın bu gerçek yüzünü, hakikî mahiyetini insanlara anlatabilirsek, bu durum dinimiz ve insanlığın barışı adına az bir kazanç olmayacaktır. Yoksa açılan müesseseler, kurslar, kültür lokalleri; yapılan seminer, toplantı ve konferansların hepsi birer vesileden ibarettir. Eğer biz yapılan bu faaliyetlerle büyük işler evirip çevirdiğimiz zannına kapılır; insanların takdir, teveccüh ve alkışlarını esas alır; kendimizi ifade ve nefsanî arzularımızı tatmin gibi bir kısım emeller peşinde koşarsak, kazanma kuşağında kaybetmiş ve bu arada asıl gayemizi de unutmuşuz demektir. Bu ise az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş fakat bir çuvaldız boyu yol alamamış ve bütün bunların neticesinde yol yorgunluğundan başka herhangi bir kâr elde edememiş insanın hâline benzer. Hâlbuki bütün bu gayret ve çabalarla eldeki imkânların santimi zayi edilmeksizin, merhamet çağrıları yapılmalı, insanlar arasında uzlaşı temin edilmeli, kardeşlik ve barış köprüleri kurulmaya çalışılmalı; hâsılı doğru bildiğimiz değer ve güzellikler, niyet safveti ve gönül duruluğu içinde, insanlığa sunulmalıdır; sunulmalı ve bütün bu ameller yapılırken de kalb ibresi hep Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunu göstermelidir.

Eser: Cemre Beklentisi

Bu yazı 11 kez okundu