83-) İstidraç Tesellisi

Allah’ın şefkati kimi zaman musibet görünümünde zuhur eder. İlahi şefkat hep okşama şeklinde değil, bazen de sarsma şeklinde tecelli eder. Bazen de durum tersidir ve kader insanı nimete boğarak da batırabilir. Karun’a onca nimeti veren kimdi? Nemrut’a, Firavun’a büyük imkanlar ve güç sağlayan kimdi? Dış yüzü nimet ama iç yüzü musibet olan bu imkanların yaratıcısı da Rabbimiz değil miydi? Nimetler kimi zaman insanı Rabbinden uzaklaştıran, O’nunla manevi irtibatın kesilmesine sebep olan ve kişiyi kainat içerisinde yapayalnız bırakan faktörlere dönüşür. İşte bu ödül görünümlü cezadır. Nimetler, duaya ve ibadete engel olmaya başlamışlarsa onlar hakikatte musibettirler. İnsan musibetlerle imtihan edildiği gibi nimetlerle de imtihan edilmektedir. Neml Sûresi’nin 40. Ayeti’nde bu hakikat şöyle ifade edilir: “…Süleyman, Kraliçenin tahtının yanıbaşında durduğunu görünce: “Bu, Rabbimin lütuflarındandır. Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlerden mi olacağım? diye beni sınamak içindir. Şükreden, sadece kendi lehine olarak şükreder. Nankörlük eden ise bilmelidir ki Rabbim onun şükründen müstağnidir, şükrüne ihtiyacı yoktur, ihsan ve keremi boldur.”

Karun’a verilen zenginlikler daha bu dünyada yere batırılarak onun hakkında belaya dönüşmüştür. Durum dünyada böyle neticelenmemiş olsaydı bile, o nimetler onun için hakikatte birer belaydılar, çünkü onu asıl cennetinden yani Cenab-ı Hakk’ın rahmetinden ve yakınlığından koparmaktaydılar. Bu yüzden gerçekte her safhası bir cezadır bazı nimetlerin. İnsanı mutlu eden sahip oldukları değil, Rabbiyle birlikteliğidir. Onu perişan edecek olan da kaybettikleri değil, Rabbimizle yakınlığını yitirmesidir. Cenab-ı Hakk, Firavun’a kesintisiz bir sağlık ve hükümdarlık vermiştir. Firavun’un hayatında rast gitmeyen bazı şeyler olsaydı, belki de halini sorgular, ilahlık iddiasından vazgeçer ve Rabbini bulabilirdi. Evet, Allah bazen nimetle cezalandırır, bazen de musibetle ödüllendirir.

Saadetle felaket birbirinden uzak kavramlar değildir. Saadetin oluşması için binlerce faktörün yan yana gelmesi icap ediyorken, bu saadetin darmadağın olması için çoğunlukla tek bir olay yeterlidir. Telefon çalar, bir haber alınır, yıllardır çok güzel giden hayat tek bir cümleyle en istenmeyen bir duruma gelebilir. Enstrümandan yalnızca bir tel kopar ve bütün müzik bozulur. Saadet, felaketten daima bir nefes uzaklıktadır. Piyanonun seksen sekiz tuşu vardır. Bir eseri mükemmel çalmak için hepsinin var olması yeterli değildir; piyanistin de belli yetenekte olması gibi pek çok koşulun bir araya gelmesi icap eder ancak eserin berbat olması için bir tuşlardan tanesinin olmaması tek başına yeter. Keder ve mutluluğun çarpıcı yakınlığını Tolstoy şöyle örneklendirir: ‘İnsan güllerle kaplı bir yatakta sırf bir gül yaprağı batıyor diye, soğuk bir zeminde yatan çaresiz biri kadar acı çekebilir. Yaralı ve çıplak ayaklarla yürümek zorunda olan bir yoksul, ayağına dar gelen balo ayakkabılarından muzdarip bir zenginle aynı acıyı çekebilir. “

Şair Zarifoğlu der ki; ”Evet hatırladım /Küçük basit şeyler / Yetiyor kederlenmeye / Ya mutluluğa?” Filozof Boethius da; ”Mutluluğu çok büyük olan kişilerin mutluluklarını toptan yok edebilecek şeyler o kadar küçük şeylerdir ki!” der. Mutlulukla mutsuzluk arasındaki bir adımlık mesafeyi Sadi Şirazi ise şöyle özetler: ”Kimsenin senin yanında görünmesine güvenme. Karşına geçmesi için bir adım, düşman olması için bir lafın yeter.” Montaigne’nin şu söylediğine bakılırsa, mutluluğun kısa öyküsü felakete her daim pek yakındır; “Sağlığım yerindeyken, güneşli güzel bir gün bana gülümserken, tam havamdayımdır; ama ayak tırnaklarımdan biri batmaya görsün, o zaman benden alıngan, benden huysuz, benden çekilmez bir adam yoktur.”

İşlerin yolunda gitmesi, kişinin doğru yolda olduğunu ve gidişatının iyi olduğunu göstermediği gibi, işlerin ters gitmesi de yanlış yolda oluşunun kanıtı değildir. Bazen kişi yanlış yolda gittikçe üzerindeki nimetler artar durur. Ancak bunlar sadece görünürde nimettirler. Yolunda giden işler, bazen de insanın iyilik ve ibadetlerinin uhrevi ücretlerini tüketen birer canavar haline gelirler. Mesela kişi anne babasına saygı gibi bir davranışının neticelerini alıyordur yaptığı işlerden, işlerin kendi neticelerini değil. Anne babaya hizmetin neticesi ahirete kalacağına, bu dünyada akıyordur ve kişinin dünyevi işleri, yanlış bir yaşam tarzı içerisinde olmasına rağmen, harikulade iyi gidiyordur. İyiliklerinin karşılığı bu dünyada veriliyor ancak cezaları sürekli ahirete bırakılıyordur. Böyle birinden daha talihsiz kim olabilir. İşte buna ‘istidraç’ denilir. İstidraç, nimet görünümü ne bürünmüş ilahi cezadır (Bk. Kalem, 44  Araf: 182).

Saadet içerisinde yüzmek kişinin bütün bütün hayırda olduğu anlamına gelmez. Bu saadet bir felaketin başlatıcısı da olabilir. Çok fırtınalı musibet dönemlerinden başarıyla çıkan Sahabe Efendilerimiz şunu söylemişlerdir; “Acılara sabrettik kazandık, fakat nimetlere şükredip kazanabildik mi, işte onu bilemiyoruz.” Belalar da nimetler de imtihan sebebidir. Ancak nimetle imtihan daha çeldiricidir. Çünkü acıya karşı insan ne yapacağını az çok kestirmekte ama nimet karşısında Rabbine karşı duyarsızlaşmanın önüne pek zor geçebilmektedir. Hadislerde şükreden zengin sabreden fakirden üstün görülmüştür. Zira nimet azken belirgindir; şükredilmesi, yani kıymetinin bilinmesi kolaydır. Fakir, az bir şeye sahip olmakla mutluluğunu yaşayabilir. Ancak zenginin şükredebilmesi, yani onca varlık içerisinde, hissizliğe kapılmadan, varlığın değerini bilmesi zor bir iştir.

İşte her musibet, insanı bir istidraçtan, yani nimet görünümlü ve Allah’tan uzaldaştırma potansiyeli olan bir cezadan kurtarmakta; daha zor ve çeldirici olan nimetle imtihanı kaldırıp yerine nispeten kolay bir imtihan başlatmaktadır.

Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu

Bu yazı 14 kez okundu