Gaflet ve Ülfet

  • Gafletin sebepleri
  • Gaflet Nefsi Azdırır
  • Gaflet Dünyalıktır
  • Gafletten Kurtulmak İçin
  • Gafletle Yapılan Zikirler

GAFLET ve ÜLFET

Gaflet, farkında olunması gereken şeyin farkında olmamak, ilgilenilmesi gerekene kayıtsız kalmak, ihmal etmek, boş bulunmak ve aldanmak; dalgınlık, yanılgı ve dikkatsizlik gibi manalara gelir. Bu durumu bir örnekle açıklamak gerekirse meselâ kurban bayramlarında, özellikle bu işin profesyonel olarak yapıldığı yerlerde, kurbanlığın birisi bıçak darbesini yemiş çırpınırken, sıranın kendisinde olduğu diğeri rahatça yemini yer, suyunu içer. Onlara akıl verilmediği için bu durumun farkında olmaları mümkün değildir. Bizler ise, güya akıllı olduğumuz halde hep beraber ve aynı hızla ölüme yaklaştığımız, hem de her an ölmemizin mümkün olduğu bir sona doğru koşarken bunu hiç düşünmüyor olmamız tam bir gafletin göstergesidir. Bunun zıddı ve panzehiri ise marifettir.
 
Dinî hayatta gaflet, hâşa Allah yokmuş gibi yaşamak, Onun rızası yerine nefsin ve şeytanın arzusuna uymak, işlediği günahları ve âhirette vereceği hesabı düşünmemek, Allah’ı zikretmeyi ve günahlarına tevbe etmeyi terk etmek, ibadetlerde titiz ve dikkatli olmamak, zamanını boşa geçirmek, kısacası Allahın varlığına inandığı halde yokmuş gibi davranmaktır. Her şeyi gördüğüne, her şeyi bildiğine inandığı halde görmüyormuş, bilmiyormuş gibi yaşamaktır. Uykunun dereceleri olduğu gibi gafletin de dereceleri vardır. Hatta bu durum bazılarında baygınlık ve koma seviyesindedir. En derin gaflet iman hakikatlerinden, ondan sonra farzların edası ve haramlardan uzak durmaktan, ondan sonra da derece derece dinin diğer emir, tavsiye ve yasaklarından habersiz yaşamaktır.

Ülfet ise, ünsiyet, ahbablık, dostluk, huy edinme, görüşme, konuşma gibi müsbet manalarının yanında, kanıksama, alışkanlık, düşünmeden yapma gibi olumsuz manalar da taşıyan bir kelimedir. Ülfet ve gaflet, biri diğerini netice verme gibi iki sebeb ve netice durumu hasıl ederler. Kur’anda da geçen bu kelime ve kavramları ihtiva eden ayetlerden bazıları şunlar:

ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﺫَﺭَﺍْﻧَﺎ ﻟِﺠَﻬَﻨَّﻢَ ﻛَﺜِﻴﺮًﺍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺠِﻦِّ ﻭَﺍﻟْﺎِﻧْﺲِ ﻟَﻬُﻢْ ﻗُﻠُﻮﺏٌ ﻟﺎَ ﻳَﻔْﻘَﻬُﻮﻥَ ﺑِﻬَﺎ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﺍَﻋْﻴُﻦٌ ﻟﺎَ ﻳُﺒْﺼِﺮُﻭﻥَ ﺑِﻬَﺎ ﻭَﻟَﻬُﻢْ ﺍَﺫَﺍﻥٌ ﻟﺎَ ﻳَﺴْﻤَﻌُﻮﻥَ ﺑِﻬَﺎ ﺍُﻭ ﻟَٓﺌِﻚَ ﻛَﺎﻟْﺎَﻧْﻌَﺎﻡِ ﺑَﻞْ ﻫُﻢْ ﺍَﺿَﻞُّ  ﺍُﻭ ﻟَٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻐَﺎﻓِﻠُﻮﻥَ

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır.” (Ârâf Sûresi-179)

“Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini an ve gafillerden olma.” (Araf Sûresi  205)

ﺍِﻥَّ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻟﺎَ ﻳَﺮْﺟُﻮﻥَ ﻟِﻘَٓﺎﺀَﻧَﺎ ﻭَﺭَﺿُﻮﺍ ﺑِﺎﻟْﺤَﻴَﻮﺓِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﻭَﺍﻃْﻤَﺎَﻧُّﻮﺍ ﺑِﻬَﺎ ﻭَﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻫُﻢْ ﻋَﻦْ ﺍَﻳَﺎﺗِﻨَﺎ ﻏَﺎﻓِﻠُﻮﻥَ . ﺍُﻭ ﻟَٓﺌِﻚَ ﻣَﺎْﻭَﻳﻬُﻢُ ﺍﻟﻨَّﺎﺭُ ﺑِﻤَﺎ ﻛَﺎﻧُﻮﺍ ﻳَﻜْﺴِﺒُﻮﻥ

“Huzurumuza çıkacaklarını beklemeyenler, dünya hayatına razı olup onunla rahat bulanlar ve âyetlerimizden gafil olanlar yok mu, işte onların, kazanmakta oldukları (günahlar) yüzünden varacakları yer, ateştir!” (Yunus Sûresi  7-8)

ﻳَﻌْﻠَﻤُﻮﻥَ ﻇَﺎﻫِﺮًﺍ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﺤَﻴَﻮﺓِ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ  ﻭَﻫُﻢْ ﻋَﻦِ ﺍﻟْﺎَﺧِﺮَﺓِ ﻫُﻢْ ﻏَﺎﻓِﻠُﻮﻥَ

“Onlar, dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise, onlar tamamen gafildirler.” (Rûm Sûresi-7)

Gafletin sebepleri

Gafleti ortaya çıkaran, onu koyulaştıran ve izalesini zorlaştıran değişik sebepler vardır. Bunlardan bazılarının ne oldukları ve gaflete sebep oluşları hakkında Üstad Hazretleri, PIRLANTA MÜELLİFİ ve kalbî hayatın yıldızlarından bazı büyüklerimiz aşağıdaki şu açıklamaları yapıyorlar:

“İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsanları fikren dalâlete atan sebeplerden biri; ülfeti, ilim telâkki etmeleridir. (Sürekli gördükleri için bildiklerini sanmalarıdır.) Yani me’lufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler. Hatta ülfet dolayısıyla âdiyâta (basit gibi görünen olaylara, varlıklara) teemmül edip ehemmiyet vermezler. Hâlbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o adî şeyler, birer harika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet saikasıyla onları teemmüle, dikkate almıyorlar; ta onların fevkinde tecelliyât-ı seyyâleye im’ân-ı nazar edebilsinler. Bunların meseli, deniz kenarında durup, denizin içindeki hayvanata ve sair garib hâlâtına bakmayarak yalnız rüzgar ile husule gelen dalgalara ve şemsin şuâatından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlikü’l-Bihar olan Allahın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.” [Mesnevî-i Nûriye]

“İ’lem Eyyühel-Aziz!  İnsanların arza ait malûmat ve müsellemât-ı bedihiyatları ülfete mebnidir. Ülfet ise, cehl-i mürekkep üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikata bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur’an, ayetleriyle insanların nazarını me’lufatları olan şeylere çeviriyor. Ayetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havâriku’l-âdât mu’cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.” [Mesnevî-i Nûriye]

”Ülfet, bir hastalık ve bakış zaafına bağlı marazi bir ruh hâletidir. Bu itibarla insanın, her şeyden önce hem şahsi gurur ve kibrini hem de cemaat enaniyetini bırakması lâzımdır. Bunları elden bırakmayan, “Benim” diyen bir insanın öbür âlemden gelen “Benim” sesini duyması mümkün değildir. Tasavvufi ifadesiyle önce “benlik”ten vazgeçme sırları kazanılıp, sonra da Rabbin karşısında izafi ve âciz bir varlık ortaya konulmalıdır. Ülfetten kurtulmak için bu birinci şarttır.” [Ülfetten Kurtulma Yolları/ Bahar Neşîdesi]

Gaflet Nefsi Azdırır

Gaflet nefsin azığı gibidir. Onu besleyen ve azdıran gaflettir. Gaflet arttıkça nefis güçlenir, o güçlendikçe gaflet artar ve bu durum tam bir kısır döngüye meydan verir. İşte bu durumu da şöyle açıklıyor Üstad Bedîüzzaman Hazretleri:

“Arkadaş! Malik-i hakikiden gaflet, nefsin firavunluğuna sebeb olur. Evet, taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın malik-i hakikisini unutan, kendisini kendisine malik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhassa esbabı, kendisine kıyas ile hâkim ve malik defterine kaydeder. Ve bu vesile ile Allahın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek ahkâm-ı ilâhiyeye karşı muaraza ve mübarezeye başlar.” [Mesnevî-i Nûriye]

Gaflet Dünyalıktır

Zahiri yönden ve muvakkaten gaflet bu dünyada rahatlık sebebidir. İnsan ne kadar gaflet içerisinde ise, Allaha karşı o ölçüde sorumluluklarından habersiz yaşayacağından, bu durum ona geçici ve yalancı bir rahatlık hissi temin eder. Ama ya bir musibetin tahriki halinde, ya da ölüm anında bu sorumsuzluğunun acısını bütün dehşetiyle yaşar. Üstad Hazretleri bu durumu, devekuşu misaliyle şöyle anlatıyor: “Ey gaflete dalıp ve bu hayatı tatlı görüp ve âhireti unutup, dünyaya talib bedbaht nefsim! Bilir misin neye benzersin?  Deve kuşuna…Avcıyı görür, uçamıyor; başını kuma sokuyor, tâ avcı onu görmesin. Koca gövdesi dışarıda. Avcı görür. Yalnız o, gözünü kum içinde kapamış, görmez…” [14. Söz/Hâtime]

Ve yine diyor ki; “Evet şu elîm elemi ve dehşetli manevî azabı hissetmemek için, ehl-i dalalet ibtal-i his nev’inden gaflet sarhoşluğuyla muvakkaten hissetmez. Fakat hissedeceği zaman yani kabre yakın olduğu vakit birden hisseder…” [32. Söz]

Bazen de, özellikle marifet ehli için devamlı huzur halinde (Cenâb-ı Hakk’ın her an, her yerde hâzır ve nâzır olduğunun farkında olarak) yaşamak çok ağır gelmeye başlar, biraz rahatlayıp nefes almak için iradi olarak, ama herhangi bir günah ve masiyet olmamak şartıyla insan gaflete dalmak isteyebilir. Bu durumla ilgili İmam-ı Rabbânî, Gazzâlî ve Hz. Mevlâna’nın açıklamaları şöyle:

•“Şeyh’ül- İslâm Herevî şöyle dedi: Beni Sübhan Haktan bir saat gaflete düşüren için ümidim odur ki, onun bütün günahları bağışlana. Beşeri vücud için gaflet lazımdır. Sübhan Hak kereminin kemali icabı olarak, onlardan her birinin zahirini, istidadı kadar gafleti gerektiren işlerle meşgul etmektedir. Ta ki onların sırtlarından varlık yükünü alıp hafiflete…” •“Şeyh Abdullah Astahari sahralara çıkardı. Köpekleri de yanında olurdu, onlarla avlanırdı. Büyüklerden biri bunun sırrını sorunca şöyle dedi: Bir lahza olsun, vücud ağırlığından kurtulmak için.” (Mektubât-ı Rabbani 1/ 801–802)

•“Eğer insanlar dünyayı sevmese, âlem helake gider ve dünya harab olurdu. Geçim yolları bozulur, kalb ve bedenler biden helak olurdu. … Bütün dünya nizamı, işte bu gaflet sayesinde temin edilir. Eğer insanlar akıllarını başlarına alıp düşünebilseydiler, dünyadan yüz çevirirlerdi. Bunu yapsalar geçim zorlaşır, bu sefer de insanlar ve bu insanların yanında dünyadan i’raz eden o zahidler de helak olurdu.” (İhyâ-i ulûmuddîn : 3/2:505–876)

“Gaflet tenden ileri gelir, ten ruh oldu mu artık şüphesiz bir halde bütün sırları görür. Nerde bir gölge, gece veyahut gölgelik varsa yerdendir. Göklerden, aydan değil… Can hikmete, bilgilere, ten bağa, bahçeye, üzüme meyleder. Can yücelmeye, yükselmeye can atar, ten kazanca, ota, yiyeceğe, içeceğe!” (Mevlâna-Mesnevi’)

Kişinin marifet seviyesine (Allahı tanımasına) göre değişmekle beraber, farzları eda etmeye ve haramlardan uzak durmaya engel olmayacak seviyedeki gaflet korkulacak bir durum değildir. Zaten, Peygamberler ve Allah’ın mukarreb kulları hariç herkes bir seviyede gaflet içindedir. Kaldı ki onların bile marifet seviyeleri aynı değildir

Gafletten Kurtulmak İçin

Gafletten kurtulmaya çalışmak bir ölçüde insanın iradesine bırakılmıştır. Bunun başında da, Allah’ı zikretmek ve istiğfar etmek gelir. Zaten bütün dini sorumluluklar, bir bakıma gaflet ve ünsiyeti bertaraf etmek içindir. Başta Efendimizin hadisleri olmak üzere bu konuda yapılan değerlendirmelerinden bazıları şöyle:  İbnu Abbas r. Anh’dan: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: “Şeytan insanoğlunun kalbinin üzerinde tünemiş vaziyette bekler. Allah’ı zikredince siner, çekilir, gaflet etse vesvese verir.” (Buhari)

El-Eğarr-ül Müzenî r. Anh’dan: Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: “Şurası muhakkak ki, bazan kalbime gaflet çöker. Ancak ben Allah’a günde yüz sefer istiğfar eder (affımı dilerim).” (Müslim, Ebu Davud)

“İ’lem Eyyühel-Aziz! Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünki icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma boğulursun…” (Mesnevî-i Nûriye) Yani kısaca, Allah’ın senin ve çevren üzerindeki nimetlerini, tecellilerini, sanatını vs. düşündüğün zaman derinden derine tefekkür et, fakat bütün kâinatı ve onda olanları anlamaya çalışma.

 “Marifet yenilendikçe yorgunluk ve ülfet kaybolur. Fertler, üzerine sorumluluk alarak, emirleri kendilerinde yenileyerek canlılıklarını koruyabilirler. Ülfet perdesini yırtmanın, marifeti artırmanın yolu Allahı anlatmaktır. Siz dini ihya ederseniz Allah ta sizi ihya eder. Ülfet gafleti, gaflet de kendini düşünmeyi, dünyayı mamur etmeyi, şahsi arzularını doyurmayı netice verir. Allah Rasulünün yorulduğunu gördünüz mü? Üstadın yorulduğunu gördünüz mü? Hapishanelerde bile, demir parmaklıkların arkasından talebesine yaz diyor, risale yazdırıyor. O, canlılığını hep düşüncede, histe, mantıkta ve ümitlerinde yaşamıştır. Yenilenme halinde bıkkınlık, yorgunluk ve ülfet meydana gelmez…” (Kırık Testi ve Farklı Sohbetlerden derlenmiş bir metin)

Demek ki Allahı anlatmaya çalışmak, eğer bu iş sadece Onun rızasını kazanmak için yapılıyorsa anlatanın imanını takviye eder ve marifete dönüştürür. Onun için bu tavsiyeyi yapıyor Merhum Hocaefendi.

“Biz ülfetin zebunu olmuşuz. Değerler gözümüzde renk atmış, matlaşmış; İçimizde heyecan uyarmıyor. İbadetleri şeker- şerbet yudumlar gibi eda edemiyoruz. Nedir bu mekr-i ilahi bilemiyorum? Neden duyamıyoruz? Neden heyecan yok? Her namazda cemaattan bir-iki insanın içi geçse bu konsantrasyon ruhlarda çok şey ifade edebilir. Ama neden olmuyor, bilemiyorum?” [Yorgunluk/Kırık Testi-1]

“Gafil, sabaha erdiğinde ne yapacağını düşünür. Akıllı ise, Allah’ın kendisine ne yapacağını düşünür.” (Hikem-i Atâiyye:162)

“Şeytanın senden bir an olsun gafil kalmadığını bilince, sende idareni her an elinde bulunduran Allah’tan gafil durma.” (Hikem-i Atâiyye:288)

Gafletle Yapılan Zikirler

Bir insanın, zikrederken ve ibadet yaparken, hiç kesintisiz bir şekilde söylediklerinin ve yaptıklarının şuurunda ve farkında olması imkânsız gibidir.Ya akla, ya hayale illa bir şeyler gelir ve insanı meşgul eder. Bu durumda yapılan zikrin ve ibadetin hükmü nedir sorusunun cevabını, yine zikrin ve mârifetin büyük kahramanlarından bazıları şöyle cevaplandırıyorlar:

“İ’lem Eyyühel-Aziz! Zikreden adamın feyz-i İlahîyi celbeden muhtelif latîfeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir. ﻣِﻦْ ﺣَﻴْﺚُ ﻟﺎَ ﻳَﺸْﻌُﺮُ  husule gelir. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir.” (Mesnevî-i Nûriye)

“…Sure-i İhlas’ı arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki: Bendeki manevî duyguların bir kısmı birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mana tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, manevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkeza…Gitgide o tekrarda yalnız bir kısım letaif kalır ki; pek geç usanıyor, devam eder, daha manaya ve tedkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi, ona zarar vermiyor. Lafız ve lafz-ı müşebbi’ olduğu bir meal-i icmalî ile ve isim ve alem bulundukları mana-yı örfî, onlara kâfi geliyor. Eğer manayı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden latîfeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cild hükmündeki lafızları onlara kâfi geliyor ve mana vazifesini görüyorlar. Ve bilhâssa o Arabî lafızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-ü İlahî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır…” [26. Mektub]

“Zikirde huzur-u ilâhi hissetmiyorsun diye zikri bırakma. Çünkü zikirden gafil olmak, zikirde gafil olmaktan çok daha kötüdür.Umulur ki, gafletle de olsa yaptığın bir zikirden, uyanık olarak yapacağın bir zikre, uyanık olarak yapacağın bir zikirden, huzurunda kendini hissedeceğin bir zikre, Huzurla yapacağın bir zikirden de, Ondan başka her şeyden geçerek yapacağın bir zikre seni yükseltir. “Bu Allah’a asla zor değildir.” (İbrahim: 20)” (Hikem-i Atâiyye:84)

“(Zikir, fikir ve ibadet için) Kalbinin ağyardan boşalmasını bile bekleme. Çünkü bu, seni içinde bulundurduğun manevi halde yalnızca Onu düşünüp gözetmeni kesintiye uğratır.” (Hikem-i Atâiyye:49)

“Ben kulların beni tesbih etmelerinden pak olmam. Onların beni tesbih ve takdis etmelerinden yine kendileri pak olur ve dilleri manen inci saçar.” (Mesnevî Şerhi: 7/562)

“Senin Yunus gibi olan ruhun, balık karnı gibi bulunan nefsinde pişti. Allahı tesbih etmekten başka onun kurtuluş çaresi yoktur… Bu âlem deniz, ceset balık, ruh ise sahib-i hakikatın nurundan mahcub olmuş Yunus gibidir. Eğer o ruh, cesed balığı içinde tesbih ederse o cesedden kurtulur. Yoksa hazmedilip görünmez olur.” (Mesnevî Şerhi: 8/934–36)

“Okuduğumuz Kur’ân-ı Kerim ve yaptığımız evrâd u ezkârın şuursuzca yapılması matlup değilse de, böyle yapılırsa da bir kısım duygularımıza hitap eder ve bu itibarla istifade etmiş oluruz. Ümit ederiz ki; o kadarcık bir gayret bile tıpkı yağmur taneleri gibi, toprağın bağrındaki tohumların uyarılmasına vesile olur.İnsana düşen ise daha derince istifade edebilmesidir. Daha derin mülâhazalara açılabilmek için de insanın kendini biraz zorlaması lazımdır. Her kelimeyi, her ifadeyi bir idrak ve şuur içinde, bir cehd ile kalbin derinliklerine indirmek gerekir. Şuurluca duyabilme, biri bin yapar. “Şuurluca okuyamıyorum” diyerek terk etmek de hata olur. Her zaman aynı yüksek ruh enginliğini yaşayamama, kabz hâlinden kaynaklanıyor olabilir. Aslında bu durum da müspet yolda değerlendirilebilir. Zira, kabz hâli, basta açılmanın yoludur. Kabz, bast kapısının tokmağıdır.” [Yorgunluk/Kırık Testi-1]

Bu yazı 15 kez okundu