Varlıkları bir iş veya harekete sevkeden, o iş veya hareketten beklenen faydalar ve neticeler ile, o iş ve hareketin verdiği veya sağladığı lezzettir. Kâinattaki sürekli faaliyet de, İlâhî İsimler’in aynı istikametteki tecellileri sebebiyledir. (Mektûbât, “18. Mektup, 3. Mesele”)
İLLE-İ GAİYE, DÂÎ VE MUKTEZÎ
Kâinatta hiç durmayan bir faaliyet, hayata gönderilme ve hayattan alınma ve sürekli tazelenme müşahede edilmektedir. Varlıkları bir iş veya harekete ya da faaliyete sevkeden iki dinamik sözkonusudur:
(1) Her bir faaliyet bir hedefe, bir gayeye yöneliktir ve ondan beklenen faydalar vardır. Buna ‘ille-i gaiye’, (yani, gaye dinamiği, gayeye yönelik sebep veya dinamik) denilir.
(2) Hayatın devamı ihtiyaçlara ve ihtiyaçların giderilmesine bağlıdır. Meselâ, insan ve hayvan, hayatının devam etmesi için solunum, yeme, içme, giyinme ve dinlenme ihtiyacı duyar. Hayatın devamı adına solunum sürekli zarurî olduğu için bu, canlıların iradesine bırakılmamıştır. Dolayısıyla insan da gayr-ı ihtiyarî solunum yapar, yani vücut, otomatik olarak solunum vazifesini yerine getirir. Fakat yeme, içme, giyinme ve dinlenme, iradî faaliyetlerdir. Bundan dolayı da Cenab-ı Allah (c.c.), insana ve hayvana acıkma, susama ve yorulma hislerini vermiştir. Allah, insan ve hayvan hayatının devamı için gerekli olan yeme, içme, giyinme ve dinlenmeyi bu hislerin karşılığında sadece yemeye, içmeye, giyinmeye ve dinlenmeye bağlamamış, bunların her birine bir de lezzet katmıştır. Yeme ve doyma, içme ve kanma, giyinip sıcak ve soğuğa karşı korunma ve yatarak, uyuyarak dinlenmenin her birinin kendine göre insana verdiği zevk vardır. Bu zevk olmasa insan yemeyebilir, içmeyebilir; yiyip içse de isteyerek, dolayısıyla hayatını devam ettirecek ölçüde yiyip içmeyebilir. İşte, insan ve hayvanı yemeğe, içmeğe, dinlenmeye, insanı ayrıca giyinmeye sevkeden, bunların verdiği ve bir ihtiyacın giderilmesinin hâsıl ettiği zevktir. Buna da ‘dâî ve muktezî’ (çeken ve gerektiren sebep veya dinamik) denilir. Ve bu dinamik, hayata hizmet eder.
İLÂHÎ HİKMET VE KÂİNATTAKİ BAŞDÖNDÜRÜCÜ FAALİYET
Cenab-ı Allah’ın varlıkları bu şekilde sürekli faaliyete sevketmesinde Kendi’ne bakan hikmet ise, şöyle izah edilebilir: Cenab-ı Hakk’ın Zâtî icraat ve tecellileri gibi, Sıfatları’nın ve İsimleri’nin de sayıya girmez tecellî çeşitleri vardır. Yaratıkların bu kadar çok çeşitli olması, kâinattaki hesapsız çeşitlilik ve sürekli faaliyet, işte İlâhî İsimler’in bu had ve hesaba gelmez tecelli şekil ve çeşidinden kaynaklanır. Cenab-ı Allah’ın İsimleri, eşyanın isimleri gibi birer kelimeden, onlara takılmış ad veya unvandan ibaret değildir. Her bir İsim, canlı ve şuurlu olup, Kendi’ne has icraatta bulunur. Zât-ı İlâhî’nin İsimleri’ni ve onlarla Zât arasındaki münasebeti, madem hadisin ifadesiyle insan Rahmân’ın sûretinde yaratılmıştır; yani kâinatın modeli, küçültülmüş misali olarak insan, Cenab-ı Allah’a, O’nun Rahmâniyeti’ne en parlak ve İlâhî tecellilere kâinattan da öte mazhar olarak en kapsamlı aynadır, öyleyse insan üzerinden bir misalle şöyle anlatabiliriz:
İLÂHÎ İSİMLER VE İLÂHÎ ZÂT
İnsan hakikati, dünyada maddî sûret veya cesetle tecelli etmiştir. Bu sebeple insan, mürekkep, yani parçalardan oluşmuş bir varlıktır. İşte bu iki özellikten sarf-ı nazar, yani bu özellikleri, insan varlığının maddî boyutunu ve insanın parçalardan müteşekkil veya mürekkep bir bütün olduğunu düşünmeden insana bakalım: İnsanın insan olarak istidatları ve sıfatları vardır: İnsan, canlıdır, ilim ve irade sahibidir; insan, konuşandır, yani sahib-i kelâmdır da. Ayrıca insan, görür, işitir ve belli bir gücü vardır. Bunun yanısıra insan, üretir, bir şeyler meydana getirir. İşte insandaki hayat, ilim, irade, görme, işitme, konuşma, kuvvet ve bir şeyler meydana getirme sıfatları, Cenab-ı Allah’ın Sübûtî Sıfatları dediğimiz Hayat, İlim, İrade, Sem‘, Basar, Kudret, Kelâm ve Tekvin sıfatlarına birer aynadır. Sıfatlardan isimler doğar. Dolayısıyla nasıl Cenab-ı Allah’ta söz konusu Sıfatlar Hayy, Alîm, Mürid, Semî‘, Basîr, Kadîr, Mütekellim ve Mükevvin ve/veya Ĥâliq isimlerinin menşe’i ise, insan için de aynı unvanlar, canlı, bilen, dileyen, işiten, gören, güç sahibi konuşan ve meydana getiren olarak sözkonusu edilebilir.
İnsanın fiillerini işleyen, insanın bizzat kendisidir, zâtıdır. İnsan, söz konusu bu fiilleri beyin, göz, kulak, el, ayak ve dil gibi organlarıyla işler veya bu fiilerin kaynağı olan bahis mevzuu isim veya unvanlarını zikri geçen organlarıyla tecelli ettirir. Böyle değil de, beyni bilen, gözü gören, dili konuşan, eli de yapan veya güç sahibi ve aynı zamanda bütün bunları şuurlu ve müstakil düşünecek olursak, işte bunlar, Cenab-ı Allah’ın bahsi geçen İsimleri’ne misal olurlar. Şu kadar ki, bu misalde insanı mürekkep ve söz konusu organları da ondan birer parça olarak değil, insanı yekpare, basit ve bu organlara sahip bir bütün, bu organları da şuurlu ve insanda mündemiç olarak düşünmemiz lâzımdır.
Belki güneş misaliyle de mesele biraz daha açıklığa kavuşturulabilir. Meselâ güneş, ışık, ısı ve renk verir. Fakat bunların her biri için ayrı şualar yaymaz. Güneş olarak ışık verdiği aynı anda ışığıyla ısıtır ve aynı anda ışığıyla renk verir. Güneşte bunlardan ayrı olarak meselâ meyveleri ve bitkileri olgunlaştırma özelliği de sözkonusudur. Ayrıca, onda pişirme, şekillendirme gibi özelliklerin de varlığını kabûl edelim. Nasıl güneşin ısı, ışık ve renk verme özellikleri ayrı şualarına dayanmıyorsa, biz de onu atomlardan oluşan mürekkep bir cisim değil de, şuurlu, canlı, ilim, irade ve kudret sahibi, bölünüp–parçalanmaz, yekpare bir varlık olarak görelim. Bunun yanısıra, güneş dediğimiz bu yekpare varlığın ısı verme, ışık yayıp aydınlatma, renk verme, şekillendirme, pişirme, olgunlaştırma gibi özelliklerini onu oluşturan değil, onun sahip bulunduğu, onda mündemiç ve aynen kendisi gibi yekpare, canlı ve şuurlu melekeler olarak telâkki edelim. Bu melekelere de ‘ısıtıcı, aydınlatıcı, renk verici, şekillendirici, pişirici, olgunlaştırıcı’ isimleri takalım. İşte, aydınlatan, ısıtan, olgunlaştıran, pişiren, şekillendiren ve renklendiren bir açıdan yekpare güneş ise de, bir başka açıdan, güneş gibi canlı ve şuurlu olan sözkonusu isimlerdir. Ve güneş, güneş olduğu için, güneş oluşu onu bu isimlere sahip bulunmakla bir arada düşünmeyi gerektirdiği için, ayrıca o, bu isimlerle ve bu isimlere sahip güneş olması hasebiyle mutlaka tecelli edeceği için güneşin aydınlatan, ısıtan, olgunlaştıran, pişiren, şekillendiren ve renklendiren isimleri elbette ısıtma, olgunlaştırma, pişirme, şekillendirme ve renklendirme işlerini yerine getireceklerdir.
İşte Cenab-ı Allah’ın, Zât’ı gibi, bir de katiyen mürekkep bir varlık olmayan Zât’ı oluşturan değil, Zât’ın Allah olarak ve Allah olması hasebiyle sahip bulunduğu Sıfatları ve İsimleri vardır ve bu İsimler, canlıdır, şuurludur. Misalimizde güneşin aydınlatan, ısıtan, renk veren, pişiren, olgunlaştıran, şekillediren isimleri gibi Cenab-ı Allah’ın da Ĥâliq (Yaratan), Rezzak (Rızıklandıran), Rahîm (Hususî Rahmet Sahibi), Kerîm (Sonsuz İyilik Sahibi ve Onurlandıran), Adl, Musavvir (Şekil Veren), Mukaddir (Takdir Eden) ve Mülevvin (Renk Veren) gibi İsimleri’nin her birinin kendine has tecellileri sözkonusudur. Bir varlıkta, onun meydana gelmesinde ve hayatının devamında Ĥâliq ismi icraata başladığı anda, o varlığın kaderi veya Meşiet-i İlâhiye tarafından tayin edilmiş fıtratına veya ölçülerine göre meselâ Kerîm, Musavvir, Mülevvin, Rahîm ve Hakîm gibi isimler de tecelliye başlar. Varlığın mahiyetine göre bu İsimler’den bir veya birkaçının tecellisi öne çıkar, diğerleri yardımcı gibi kalır. İşte İlâhî İsimler, sürekli tecelli halindedirler ve eserlerini, nakışlarını kesintisiz tazeler ve onları hem kendilerine sahip bulunan Zât-ı İlâhî’nin, hem de kâinattaki şuurlu varlıkların nazarına arz ederler. Elbette onların bütün tecellilerinde sayısız hikmetler ve faydalar vardır.
İLÂHÎ ZÂT VE KÂİNATTAKİ BAŞDÖNDÜRÜCÜ FAALİYET
İkinci olarak, Cenab-ı Allah, Rahmân, Rahîm, Kerîm, Rezzak, Mut’im (Doyuran), Ĥâliq, Musavvir, Mülevvin (Renk Veren), Cevâd, Lâtîf, Adl gibi bütün İsimleri’nin kâinattaki tecellileri neticesinde varlıkların, hayata gelmeleri, varlıklarını sürdürmeleri, doymaları, kanmaları, ihtiyaçlarını gidermeleri ve doyma, kanma, dinlenme, ihtiyaçlarını giderme gibi faaliyetlerinden duydukları memnuniyet sebebiyle; ayrıca, varlık âleminde adaletin sağlanması, varlıklardaki güzellikler, kâinattaki muhteşem denge, intizam ve nizam gibi faaliyet ve özelliklerden; dahası, varlıkların kapasitelerinin aktif kabiliyete dönüşüp pek çok eserlere kaynaklık etmesinden tamamen Zâtı’na mahsus ve lâyık, hiçbir şeye muhtaç bulunmayan İstiğnası’na uygun ve mutlak Kemali’ne münasip hadsiz bir şefkat, muhabbet, hoşnutluk, tabiri yerindeyse, mukaddes bir sürur ve Zât’ına has mukaddes iftihar duyar. İşte budur ki, kâinatı sürekli bir faaliyetin içinde tutar.
Cenab-ı Allah’a ait sözkonusu bütün hususiyetlerin gerçek mahiyetini bizim anlamamız mümkün değildir. Çünkü bunlar bizde birer duygu olmasına mukabil, Cenab-ı Allah’ta nasıl oldukları idrakimiz ötesidir. Dolayısıyla bu kelimeler ve vasıflar, sadece birer yaklaşım ve değerlendirme sebebidir. Bunlardan ayrı olarak, İlâhî İsimler’in eserleri olan her bir varlık ve her bir hadise, âdeta bir kelimedir ki, her biri Cenab-ı Allah’i tesbih ve O’na hamdeder; O’nu her türlü eksik ve kusurdan, O’na ait olması mümkün bulunmayan her türlü sıfattan ve şirkten tenzih ettiği gibi, ayrıca O’nu Kendi’ne has sıfatlarla bize tanıtır. İşte, İsimleri’yle Hz. Allah, kâinatı ve ondaki her bir varlığı, her bir hadiseyi Kendi adına konuşturur ve canlı Kelâmı’nın canlı kelimeleri yapar.
| Risale-i Nûr’da Küllî Kaideler-1 | Ali Ünal |