1. İhlâs ve Sabır
2. Allah’a İman ve Tevekkül
3. Fitnelerden Uzak Durma: Uzlet
4. Şiddetten ve Silahtan Uzak Durma
5. İrşad ve Tebliğde Titizlik
6. İbadet ve Dua
ÂHİRZAMAN FİTNELERİNDEN KURTULUŞ
Resûl-ü Ekrem “ileride fitnelerin ortaya çıkacağını” söyleyince yanında bulunan Hz. Ali (radıyallahu anh), “Bu fitnelerden neyle kurtuluruz?” diye sormuş; Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Allah’ın Kitabı ile. O’nda sizden önce geçenlerin bilgileri, sizden sonrakilerin haberleri ve aranızdaki meselelerin hükmü vardır…” buyurmuşlardır. [Dârimî,Fedâilü’l-kur’ân1]. GÖRÜLDÜĞÜ ÜZERE Peygamber Efendimiz, insanlar arasındaki ihtilafların artması, toplumda kargaşanın hâkim olması durumunda Müslümanlar arasındaki meselelerin Kur’ân’a yönelerek çözüleceğini haber vermişlerdir. Zira Kur’ân’da geçmiş ümmetlere ait bilgiler olduğu gibi gelecekte vuku bulacak hâdiselere ilişkin YOL GÖSTERİCİ BİLGİLER de bulunmaktadır.
Nitekim başka bir hadislerinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Kehf Sûresi’nin BAŞINDAN ON ÂYET ezberleyen Deccal’in fitnesinden korunur.” buyurarak, gelecekte ortaya çıkacak fitnelerden korunmak için Kur’ân’ın rehber kabul edilmesi gerektiğini bildirmiştir. Kehf Sûresi’nin ilk on âyetinde Kur’ân’ın dosdoğru bir kitap olduğu, inkârcıların cehenneme, inananların cennete gideceği, Allah Resûlü’nün tebliğ için gösterdiği gayret, dünya üzerindeki her şeyin dünyanın süsü olduğu, dünya nimetlerinin faniliği ve Ashâb-ı Kehf kıssasının başlangıcı anlatılmıştır. Âdeta dinin temel esasları bu on âyette bildirilmiş, dünyanın aldatıcılığına karşı tebliğ ve irşadın önemi ve zor zamanda dini tebliğ için Ashâb-ı Kehf’in çektiği sıkıntılar örnek olarak anlatılmıştır. [Ebû Dâvûd, Melâhim 14.] Kur’ân ve Sünnet’in her durumda İNSANLAR İÇİN KURTULUŞ VESİLESİ olan değişmez ilkeleri vardır. Bu ilkelere ve düsturlara özellikle fitne dönemlerinde duyulan ihtiyaç daha da kuvvetlenir. Mesela ihlâs ve sabır, dinin her zaman ihtiyaç duyulan en önemli esaslarıdır.
Not: Âhirzaman fitneleri eğer Kur’an-ı Kerimi referans kabul ettiklerini söyleyen kişiler ya da taraflar arasında yaşanıyorsa, en az bir taraf Kur’an-ı Kerimi ya yanlış anlıyor, ya da istismar ediyor demektir. Bundan kurtulmanın tek yolu da, işin içine duyguları karıştırmadan yeterli bilgi elde ederek doğruyu araştırmaktır. Yani kin ile değil de din ile motive olmak ve yolunu aydınlatmaya çalışmaktır. Böylesine samimi bir niyet ve gayret olursa Cenâb-ı Hakk ona doğruyu gösterir:
وَالَّذ۪ينَ جَاهَدُوا ف۪ينَا لَنَهْدِيَنَّهُمْ سُبُلَنَاۜ وَاِنَّ اللّٰهَ لَمَعَ الْمُحْسِن۪ينَ
“Ama bizim uğrumuzda cihad (gayret) edenleri elbette kendi yollarımıza eriştireceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebut/69)
1. İHLÂS ve SABIR
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’a ümmetini kendi aralarında ortaya çıkabilecek kargaşa ve fitnelerden koruması için dua etmiş, ancak duaları hep kabul edilen Peygamberimiz’in bu duası bir hikmete binaen kabul edilmemiştir. Hazreti Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), Cenâb-ı Hakk’tan, “İslâm ümmetinin geçmiş ümmetler gibi topluca helak edilmemesini, İslâm ümmetinin başkaları musallat edilerek kökünün kurutulmamasını ve aralarında savaşmamalarını” istemiş, ilk iki duası kabul edilmiş son isteği ise ona verilmemiştir. (Müslim, Fiten 19, 20.)
Cenâb-ı Hakk’ın irşadıyla ümmeti arasında büyük fitnelerin vuku bulacağını bilen Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), FİTNELERDEN KURTULMALARI İÇİN her vesile ile ashabını uyarmış, iç savaşlara katılmaktan şiddetle sakındırmış; İSTİKBALDE gelecek bütün fitneler için MÜKEMMEL KURTULUŞ REÇETELERİ sunmuştur. Muasır Buhârî şârihlerinden Muhammed Enver Şah el-Keşmirî (ö.1352/1933), “İSLÂM ÜMMETİNDE FİTNELERİN ÇOK OLMASININ” hikmeti üzerinde uzun uzun düşündüğünü ve şu sonuca vardığını söyler: FİTNE, ihlâslı olanla ihlâslı olmayanı AYIRMA demektir. Geçmiş ümmetlerin azabı toptan helak edilmeleriydi. İslâm ümmetinin kıyamete kadar baki kalacağı takdir edilince, GÜNAHKÂRLARI SALİHLERDEN AYIRMAK İÇİN bu ümmet içinde FİTNELER TAKDİR EDİLDİ. Böylece DİNİNE samimi BAĞLI olanlarla OLMAYANLAR fitneler vesilesiyle BİRBİRİNDEN AYRILMIŞ olur. (Muhammed Enver el-Keşmirî, Feyzu’l-bârî alâ sahîhi’l-buhârî, 4/495.)
Nitekim Huzeyfe (radıyallahu anh), KALPLERİ cilalı beyaz bir taş gibi olan KİŞİLERE gökler ve yer durdukça fitnenin zarar vermeyeceğini; fitnelerin ma’rufu tanımayan, münkeri çirkin görmeyen, yalnızca kanına işlemiş hevâsına tabi olan kişilere zarar vereceğini haber vermiştir. (Müslim, İmân 231.) Bu haberde kişinin nefsini ve dünyayı sevmesi hevâ ile anlatılmış; dinin emirlerini ve ma’rufu tanımayıp, dinin yasakladığı şeylerden kaçınmayan, yalnızca ŞAHSÎ MENFAATLERİNİ DÜŞÜNEN KİŞİLERİN, fitnelere maruz kalacağı haber verilmiştir. İmam Buhârî, el-Câmi’us-sahîh adlı eserinin fiten bölümünün ilk babında üç hadis tahriç etmiştir. Bu hadislerde kıyamet gününde İslâm ümmetinden bir kısım insanların yakalanıp hesaba çekileceği, Peygamber Efendimiz’in onlara şefaat etmesine Cenâb-ı Hakk’ın izin vermeyeceği anlatılmıştır. Zira BU KİŞİLER, Peygamber-i Zîşan’ın vefatını müteakip dine uymayan yeni şeyler ihdas etmişler; yüzlerini çevirip arkalarını dönüp dinden uzaklaşmışlardır. Hadislerden birisinin ravilerinden İbn Ebî Müleyke, “Allahım topuklarımız üzere geriye dönmekten, fitneye düşürülmekten Sana sığınırız.” (Buhârî, Fiten 1.) diye dua ederek,
FİTNENİN KAYNAĞININ Müslümanların, dinlerine samimi bağlanmamaları ve İslâm’dan uzaklaşmaları olduğuna işaret etmiştir. İmam Buhârî, Fiten bölümünün ilk babının hemen akabinde “Benden sonra dine uymayan (münker) işler göreceksiniz.” ve “Havuz başında bana kavuşuncaya kadar sabrediniz.” hadislerini bab başlığı yaptığı bir bölüm açmıştır. Bu bölümdeki hadislerde Peygamber Efendimiz, Müslümanlara gelecekte dine aykırı işlerin ortaya çıkacağını, bunlara sabırla mukabele edilmesini ve mahrum bırakıldıkları hususi haklarını Cenâb-ı Hakk’tan istemelerini tavsiye etmiştir. Nitekim kendisinden idari görev talep eden bir zata Peygamber-i Zîşan (aleyhissalâtü vesselâm), “Sizler benden sonra kayırmacılıkla karşılaşacaksınız. Bana kavuşuncaya kadar sabredin.” buyurmuştur. (Buhârî, Fiten 2. Tirmizî, Fiten 25)
Görüldüğü üzere bu bölümdeki hadislerde toplumun huzurunu kaçırmamak için şahsi haklardan fedakârlık yapılması, şahsi hakların Cenâb-ı Hakk’tan talep edilerek kıyamet gününe bırakılması emredilmiştir. Nitekim Haccac’ın zulmünden şikâyete gelenleri Enes b. Malik (radıyallahu anh), “Rabb’inize kavuşuncaya kadar sabredin! Bir sonraki öncekinden daha kötü olan günler göreceksiniz.” şeklinde teselli etmiştir. (Buhârî, Fiten 6) Fitne zamanlarında şüpheli şeylere karşı daha bir dikkatli olunması tavsiye edilmiştir. Peygamber Efendimiz’in “ŞÜPHELİ ŞEYLERDEN SAKINMAYI ” emreden hadisi delil getirilerek, FİTNE ZAMANLARINDA şüpheli şeylerin terk edilerek vera’ sahibi olunması tavsiye edilmekte; İHLÂS ve SABRIN önemi vurgulanmaktadır. (İbn Mâce, Fiten14)
- Hadis kitaplarının fitnelerle alâkalı bölümlerinde muhaddisler, yalnızca âhirzaman fitnelerini anlatan hadisleri nakletmemişler aynı zamanda FİTNELERDEN KURTULUŞ ÇARELERİNİ GÖSTEREN hadisleri de zikretmişlerdir.
- Fitnelerden kurtuluş için bazı hadislerde UZLET, bazılarında ise SEVÂD-I A’ZAM yani İslâm cemaatinin çoğunluğuna tabi olma tavsiye edilmiştir.
- Bir kısım hadislerde TEBLİĞ ve İRŞÂD, diğer bir kısmında ise fitne zamanlarında FAZLA KONUŞMAMA ve SÜKÛT tavsiye edilmiştir.
- MUHADDİSLER, bazen bu tür hadislere koydukları bab başlıklarıyla, bazen hadisleri tasnif metotlarıyla bahsi geçen tavsiyeler arasında gerçekte bir tezat bulunmadığını göstermişlerdir.
- Onların birbirinden farklı rivayetleri nakletme metodu aynı konunun değişik yönlerinin görülmesini temin etmekte; âdeta bir mesele etrafında ZITLARIN AHENGİ ve ARMONİSİ ORTAYA KONULMUŞ OLMAKTADIR.
- Ayrıca şu da UNUTULMAMALIDIR Kİ, sosyal konularda toplumun ve şartların değişmesi ile ayrı zamanlarda bir hakikatin farklı yönleri ön plana çıkabilir.
- Bu sebeple HER FİTNENİN ÇARESİ ve ÇÖZÜMÜ FARKLI OLABİLİR, zamanın değişmesiyle çözüm ve korunma yollarının bir kısmı diğerlerinin önüne geçebilir.
Not: Fitne dönemlerinin haklı ve haksızları, zalim ve mazlumları da mutlaka olacaktır. Her konuda olduğu gibi fitneye düşmemenin, ya da ondan korunmanın reçetesi yine dinde ihlâs ve samimiyettir. Haksız ve zalim olanların zaten yukarıda geçen bu tavsiyelere uyumaları söz konusu değildir. Haksızlığın ve zulmün muhatapları da bunun dışında kalamazlar. Çünkü onlar, zalimlerin direkt hedefindedirler. Demek ki yukarıdaki bu tavsiyeler, fitne bilfiil ortaya çıktıktan sonra şahısları itibarıyla henüz fitnenin kendilerini ilgilendirmediği kişiler için olmuş oluyor.
2. ALLAH’A İMAN ve TEVEKKÜL
Peygamber Efendimiz, kıyamet alâmetleri çıktığında kıyametin dehşetinden ve fitnelerinden korunmak için ALLAH’A TEVEKKÜL ETMEYİ ve TESLİM OLMAYI tavsiye buyurmuştur. İman, teslim ve tevekkül kıyamet anının fitnelerine karşı mü’minlerin en büyük silahıdır. Nitekim bir hadislerinde Resûl-ü Ekrem (aleyhissalâtü vesselâm), “Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kıyamet kopmaz.” buyurarak, kıyametin dehşetini Allah Teâlâ’nın mü’minlere duyurmayacağını haber vermiştir. (Müslim, İman 234) Ölümün dehşetini inananlar duymadığı gibi kâinatın ölümünün dehşetini de yine inananlar, inançsızlar gibi hissetmeyeceklerdir. Allah’a inanıp teslim olana ölüm anında kıyamet vaktinde ve yeniden dirilişte korku yoktur. Cenâb-ı Hakk, “Hayır, hiç de öyle değil. Kim söz ve davranışlarında Allah’ı görüyormuşçasına, en azından Allah’ın kendisini sürekli gördüğünün tam şuurunda hep iyiliği şiar edinmiş biri olarak bütün varlığıyla Allah’a yönelip O’na teslim olursa, onun mükâfatı Rabbisi katındadır. (O’nun yardımını ve desteğini hep yanlarında bulacakları için) onlar hakkında (özellikle Âhiret’te) herhangi bir korku söz konusu olmayacak ve onlar asla üzülmeyeceklerdir de. buyurmuştur. (Bakara Sûresi, 2/112)
Muhaddis İbn Mâce el-Kazvinî, Sünen’indeki fiten bölümüne “KELİME-İ TEVHÎD” getirene dokunmama” babıyla başlamıştır. Ebû Hüreyre’nin rivayet ettiği meşhur bir hadiste Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), “Lâ ilâhe illallâh, deyinceye kadar insanlarla savaşmakla emrolundum. Lâ ilâhe illallâh dedikleri takdirde, Müslüman oluşun hakları müstesna, kanlarını ve mallarını korumuş olurlar. Gizli işlerini hesaba çekecek olan ise Allah’tır.” buyurmuştur. (İbn Mâce, Fiten1). Daha sonra hadisin farklı rivayetlerini nakleden İbn Mâce, babın sonunda bir savaş esnasında karşı cephenin “ben Müslümanım” diyen askerini öldüren kişiyi Hazreti Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “Karnını mı yardın, kalbindekini mi bildin?” diye azarlamasıyla ilgili hadisi nakletmiştir. (İbn Mâce, Fiten 1)
Konuya bu iki hadisle başlayan İbn Mâce, muhtemelen içinde yaşadığı dönemde Müslümanlar arasında yaşanan iç savaşlara gönderme yaparak çözüm yolunu göstermektedir. İnsanların iç âlemini ve gizli niyetlerini yalnızca Allah Teâlâ bilir. Müslümanım diyen insanların can ve mallarının dokunulmazlığı vardır. Bir takım uzak yorumlarla İNSANLARIN CAN ve MALLARINI HELAL GÖRMEK kargaşa ve anarşinin EN ÖNEMLİ SEBEBİDİR. Nitekim İbn Mâce, hemen ikinci babda “Mü’minin kanı ve malının haram olması” başlığıyla “Müslümanların, Müslümanlara kanı, malı ve ırzı haramdır.” hadisini nakletmiştir. (İbn Mâce, Fiten 2) Bu hadisin peşinden “Mü’min, insanların malları ve canları hususunda kendisinden emin oldukları kişidir.” (İbn Mâce, Fiten 2) hadisini zikrederek, MÜ’MİNİN TOPLUMDA BARIŞ, HOŞGÖRÜ ve EMNİYET insanı olarak görülmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Bu hadisin “FİTEN ” BÖLÜMÜNE ALINMASI, bütün insanlar tarafından güvenilir kabul edilmenin, fitnenin ortadan kalkması ve barışın temininde ne derece önemli olduğunu göstermektedir.
Not: Fitnenin en büyük zararı aslında fitnecilerin kendilerine ve haksız tarafta yer alanlara dokunur. Bu zararın en büyüğü ise, bir takım haramları helâl görme, meselâ yaptıkları zulmü, gaspı ve her türlü haramı meşru görme şeklinde ortaya çıkan, onların hükmünü inkar boyutuna taşıyan yönüdür. Çünkü mazlum taraflar sıkıntıyı sadece bu dünyada çekmiş olacakları halde bunlar, ahiretlerini ebedî olarak kaybetme riski taşımaktadırlar. Çünkü haramı helâl saymak küfürdür ve o konudaki hükmü inkâr mânâsına gelir. Hafizanallah.
3. FİTNELERDEN UZAK DURMA: UZLET
Müslümanlar arasında vuku bulan fitnelere taraf olmak; Müslümanların kan, mal ve ırzlarını helal görmek yasaklanmıştır. Sünen müellifi Ebû Dâvud (ö.275/888), konuyla ilgili hadisleri “Fitneye karışmanın yasaklanması babı” başlığı altında nakletmiştir. [..Babın sonunda “Kurtuluşa eren, fitnelerden uzak tutulmuş kişidir.” hadisini tahriç etmiştir. Ebû Dâvud, Fiten 2.] Bu babdaki ilk hadis “YAKINDA FİTNELER OLACAK. O zaman oturan ayaktakinden, ayaktaki yürüyenden, yürüyen ise koşandan daha hayırlı olacaktır.” hadisidir. (Buhârî, Fiten 9.Müslim, Fiten 10,13. Ebû Dâvud, Fiten 2)
Bu hadiste çarpışan gruplar karşısında takınılması gereken tavırlar mecazî bir üslûpla dile getirilmiştir. Hadisin devamında “FİTNEDEN YÜZ ÇEVİRMEYİP onu görmeye çalışan (bile) ondan etkilenir. Kim sığınacak ve korunacak bir yer bulursa, oraya sığınarak kendini kurtarsın.” buyrulmuştur. Görüldüğü üzere fitnelere hiçbir şekilde karışmama, hatta fikren ve zihnen dahi onlarla ilgilenmeme tavsiye edilmiştir. Bu hadislerde, olaylar şiddetlenip fiilî savaş ve terör halleri vuku bulduğunda kim haklı kim haksız belli olmadığı dönemlerde kenara çekilmek ve fitnelere karışmamak kastedilmiştir. Zira haklı olup olmadıklarına bakılmaksızın “İKİ MÜSLÜMAN KILIÇLARINI ÇEKİP BİRBİRLERİNİ ÖLDÜRMEK ÜZERE KARŞILAŞIRLARSA İKİSİ de CEHENNEMDEDİR.” buyrulmuştur. (Buhârî, Fiten 10.Müslim, Fiten14,15) Bu hadiste hem öldüren hem de onu öldürmek üzere saldıran kişinin –her ikisinin de bir Müslüman kardeşini öldürmeyi helal görmesi sebebiyle– cehenneme gideceği bildirilmiştir. Zira Müslümanın bir başka Müslümanın kanını dökmesi haram kılınmıştır. (Tirmizî, Fiten 2)
Sahabe-i kiramdan Sa’d b. Ebî Vakkâs (radıyallahu anh), Peygamber Efendimiz’in fitnelerden uzak durmayla ilgili sözlerini dinleyince “Ey Allah’ın Resûlü! Eğer evime girer beni öldürmek için elini kaldırırsa ne yapayım?” diye sormuş, Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), “Âdem’in oğlu gibi ol” buyurmuştur. Hadisin ravisi, Âdem’in (aleyhisselâm) oğlunun durumunu anlatan “Sen beni öldürmek için el kaldırırsan ben seni öldürmek için sana el kaldırmam.” (Maide Sûresi,/28) âyetini okuyarak, Peygamber Efendimiz’in bu âyete işaret ettiğini hatırlatmıştır. (Ebû Dâvud, Fiten 2)
İslâm âlimleri, fitnelere karışmanın caiz olmadığında ittifak etmişlerdir. Bazı âlimler, yukarıda zikredilen hadisleri esas alarak Müslümanlar arasındaki fitnelerde bir tarafı destekleyip harplere katılmanın hiçbir sûretle caiz olmadığını söylemişlerdir. Diğer bir grup harbe önce başlayan taraf olmamak gerektiğini ancak gerektiğinde nefsi müdafaanın meşru olduğunu belirtmişlerdir. Ashab-ı kiramın ve âlimlerin çoğunluğu ise fitne zuhurunda haklı tarafa yardım etmek ve onlarla beraber olup âsilere karşı harp etmek vaciptir görüşünü benimsemişlerdir. Sahih olan görüş de budur. Zira Kur’ân-ı Kerîm’de “Eğer mü’minlerden iki topluluk birbirleriyle vuruşursa onların aralarını bulun. Buna rağmen biri öbürüne saldırırsa, bu saldıran tarafla Allah’ın emrine dönünceye kadar siz de vuruşun.” buyrulmuştur. (Hucurât Sûresi/9). Bu takdirde yukarıdaki hadis-i şeriflerin zahirlerinin esas alınmayıp yorumlanması gerekir. Bir yoruma göre uzleti tercih edip karışmama haklı tarafın açıkça belli olmadığı ya da iki tarafın da haksız olduğu durumlarda geçerlidir. (Nevevî, Sahîhu müslim bi şerhi’n-nevevî, 18/9-10; Davudoğlu, Ahmed, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İstanbul 1980, 11/308.)
BİR BAŞKA YORUMA GÖRE İSE Peygamber Efendimiz’in tavsiyeleri sahabîler arasında vuku bulacak fitnelerle alâkalıdır ve bu fitnelere karışmamayı emrettiği sahabîlere mahsustur. Onların fitnelere karışıp ellerini kana bulamalarını istememiş ve onları uyarmıştır. Müslümanlar arasında ihtilaflar çıktığında ifrat ve tefrit içinde bulunan küçük grupların bir militanı gibi davranmak yasaklanmış, Müslümanların çoğunluğuna uymak tavsiye edilmiştir. Bir hadislerinde Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Ümmetim, dalalet üzerinde birleşmez. İhtilaflarla karşılaştığınızda size cemaata uymanızı tavsiye ederim.” buyurmuştur. (İbn Mâce, Fiten 8)
Bazı hadislerinde Peygamberimiz (aleyhissalâtü vesselâm), fitne zamanlarında Müslümanların cemaâtine uymayı ve idarecilerine itaat etmeyi emretmiştir. Böyle bir imkân bulamayanlara ise “Bütün gruplardan uzaklaş ve ağaç köklerini kemirmek zorunda kalsan bile ölünceye kadar böylece sabret.” diye nasihat etmiştir. (Buhârî, Fiten 11) HAKSIZLIĞA TARAF OLMAMAK, bölünmeyi daha da derinleştirmemek için anarşi yayılıp iyinin kötüye karıştığı fitne dönemlerinde bir kenara çekilmek tavsiye edilmiştir. İbn Mâce, Sünen’inin Kitâbu’l-fiten bölümünde KARGAŞA ve İÇ SAVAŞLAR ortaya çıkınca bir kenara çekilmeyi emreden hadisleri “Uzlet” babında bir araya getirmiştir. (bk. İbn Mâce, Fiten 13) Nitekim bir hadiste “Yakında Müslüman’ın en hayırlı malı dağ başlarında ve su birikintilerinde otlattığı koyunlar olacaktır. Böylece dinî hassasiyetlerini korumak için fitnelerden uzaklaşır.” buyurularak, dolaylı bir üslûpla uzlet tavsiye edilmiştir. (Buhârî, Fiten14) Nitekim birkaç sahabi Peygamberimiz’in bu nasihatını tutmuş ve çölde yaşamaya başlamıştır. Selleme b. el-Ekvâ (radıyallahu anh) (ö. 74/693) Hz. Osman’ın (radıyallahu anh) şehit edilmesinden sonra Medine’den ayrılarak yakın bir köye yerleşmiş, ölümünden birkaç gün önce Medine’ye dönmüş; vefat ettiğinde Medine’ye defnedilmiştir. (Buhârî, Fiten 14)
Bu hadis-i şeriflerin izahında Şihâbüddin el-Kastallânî (ö. 923/1517) uzletin her zaman tercih edilmesi gereken bir çözüm olmadığını, Cuma namazı, cemaatle kılınan namaz, insanlara yardım etme, hastaları ziyaret etme gibi faziletlerin elde edilebilmesi için insanların arasından ayrılmamak gerektiğini ifade etmiştir. KASTALLÂNÎ, âlimlerin, toplum içinde kalındığı takdirde iç savaşlara ve kargaşaya karışmaktan kurtulmak imkânsız ise uzlete çekilmenin daha faziletli olduğu kanaatinde olduklarını söylemiştir. (Şihâbüddin el-Kastallânî, İrşâdü’s-sârî li şerhi sahîhi’l-buhârî, 10/187)
Peygamber Efendimiz, insanlara cemaate uymayı tavsiye etmiş; ayrıca mazluma yardım etmeyi ve kötülüğün mümkünse elle düzeltilmesini emretmiştir. Yukarıda zikredilen hadislerde ise herkesin kendi köşesine çekilmesi, olaylara karışılmaması emredilmektedir. İhtilaflı gibi görünen bu mesele hakkında Bedrüddîn el-Aynî (ö. 855/1451), sırayla şu çözümleri önerir:
1) UZLET, haklının haksıza karıştığı, neyin iyi neyin kötü olduğunun bilinemediği dönemlerde tavsiye edilmiştir.
2) Peygamber Efendimiz, bu hadislerinde o anda muhatabı olan belli bazı sahabîleri kastetmiş; onlara ileride Müslümanlar arasında çıkacak iç savaşlara karışmamalarını tenbihlemiştir.
3) UZLET, insanların siyasi hâkimiyet (mülk) için savaştığı âhirzamana mahsustur. (Bu son hususa örnek olarak da Aynî, kendi döneminde Mısır’daki Memlukî meliklerinin saltanat için yaptıkları iç savaşları gösterir. Bk. Bedruddîn el-Aynî, Umdetü’l-kârî, Kahire 1972., 20/75.)
Not: Yukarıdaki hadis-i şeriflerden açıkça anlaşılacağı üzere, fitne ve kargaşa zamanlarında Efendimiz uzleti, yani hiçbir şeye karışmamayı ve çoğunluğa uymayı emrediyor. Burada, bizim bugünkü durumumuz bu tavsiyelere ne kadar uyuyor sorusu ister istemez akla geliyor. Önce şunu bilmemiz gerekiyor ki, biz Müslümanlar arasında çıkmış bir ihtilaf ve karmaşaya taraf veya karşı olmak durumunda değil, onun bizzat muhatapları ve mağdurlarıyız. Bunu biz çıkarmadık ve şimdiye kadar olumsuz hiçbir tepki de vermedik. Ayrıca bir çoğumuzun durumu (gaybubet yapanlar) zaten uzlet kategorisinde kabul edilebilir. Diğerleri de muhacir, mahkûm veya mağdur.
4. ŞİDDETTEN ve SİLAHTAN UZAK DURMA
Müslümanların kendi aralarında kavga ve savaş yasaklanmış, Müslümanın bir başka Müslümana kötü söz söylemesi bile fısk kabul edilmiştir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), veda haccında “Benden sonra birbirlerinizin boyunlarını vurarak, kâfirler gibi olmayın.” diye nasihat etmiştir. (Buhârî, Fiten 8)
Bu hadiste İÇ SAVAŞ ve KARGAŞANIN Müslümana ait bir sıfat olmadığı, ilim ve toplumsal düzen fikrinden mahrum o dönemin kâfirlerinin aralarındaki meseleleri vuruşarak hallettiği hatırlatılarak, bu hususta da onlara benzememek emredilmiştir. Peygamber Efendimiz’in konuyla ilgili uyarıları etkili olmuş; ashâb-ı kirâmın çoğunluğu iç savaşlara katılmamış, fitne olaylarından uzak durmayı tercih etmişlerdir. Onların izinden giden selef âlimleri fitneler ortaya çıkıp Müslümanlar kendi aralarında savaşmaya başladığında cahiliye dönemi şairlerinden
İmrü’ü’l-Kays’ın “Cahile koşuşturan ziynetli genç bir kız gibi görünür harp ilk başta / Dönüşür dostsuz bir acuzeye her şeyi yakıp yıktığında” şiirini okuyarak,savaşın ortaya çıkardığı yıkıcı sonuçlara dikkatleri çekmişlerdir. (Buhârî, Fiten 17) İç savaşlara katılmanın tehlikesini en iyi gösteren “FİTNE SAVAŞLARINDA ÖLDÜRÜLENLERİN HEPSİ CEHENNEMLİKTİR.” hadisidir. Bu kişilerin cehennemlik olmalarının sebebi İbn Mes’ud’a (radıyallahu anh) sorulduğu zaman, “O günler kargaşa günleridir. İnsan oturup kalktığı dostundan bile emin olamaz.” diyerek, bu hadiste anlatılan fitnenin durumunu izah etmiştir. (Ebû Dâvûd, Fiten 2) Hadis şarihleri bu meseleyi açıklarken, “ihkâk-ı hakk” için öldürülmüş olanları istisna ederler. Her şey birbirine karışmış olsa da hakkı teyit maksadıyla gayret gösterenlerin veya başkalarını öldürmek istemediği halde zulmen öldürülenlerin durumunun “fitnede öldürülmüş” kişiler GİBİ OLMADIĞINI söyleyerek, yukarıdaki GENEL HÜKME AÇIKLAMA getirmişlerdir. (Halil Ahmed es-Sehârenfûrî, Bezlu’l-mechûd, 17/160)
Fitne dönemlerinde toplumda ciddi taraftar bulabilen şiddet yanlısı grupların oluşturduğu olumsuz havayı düzeltmek için muhaddisler şiddete dönüşebilecek, kapı aralayacak eylemlere de karşı çıkmışlardır. Kişinin kötü bir niyetle olmasa dahi ok ve benzeri yaralayıcı silahlarla toplum içine çıkması ve din kardeşlerine silahla işarette bulunmasını yasaklayan hadisleri fiten bahislerinde rivayet etmişlerdir. Bu konudaki hadisleri “Kim bize silah çekerse bizden değildir.” bab başlığı altında inceleyen İmam Buhârî, en kuvvetli isnad silsilelerinden kabul ettiği Mâlik > Nâfi > Abdullah b. Ömer (radıyallahu anhum) tarikıyla başlıktaki “Kim bize silah çekerse bizden değildir.” hadisini nakletmiştir. (Buhârî, Fiten 7)
Buhârî’nin yaşadığı dönemde Abbâsî hilafeti çevresinde yapılan mücadeleler, valiler ve komutanlar arasındaki savaşlar dikkate alındığında İmam Buhârî’nin bu hadisi müstakil bir konu başlığı olarak seçmesi bu hadisin toplum huzuru ve barışı açısından önemine dikkatlerimizi çekmektedir. Müslümanların birbirine silah çekmesi yasaklandığı gibi birbirlerine silahla işaret etmesi, elindeki silahı yanındaki bir arkadaşına işaret maksadıyla doğrultması bile yasaklanmıştır. Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), “Sizlerden biri, kardeşine silahla işaret etmesin. Bilemez ki belki şeytan eline dokunuverir de cehennem çukurlarından birine yuvarlanır gider.” buyurmuştur. (Buhârî, Fiten 7)
Hadisin bir başka rivayetinde “Din kardeşine silahıyla işaret eden kişiyi melekler lanetler.” buyurulmuştur. (Tirmizî, Fiten 4) Din kardeşine silahla işaret ederek seslenilmesini yasaklayan hadisin fiten bölümüne alınması muhaddislerin ŞİDDETE VESİLE OLACAK HER TÜR UYGULAMAYA OLUMSUZ BAKTIKLARINI göstermektedir. BU KADARCIK BİR İŞARETİN BİLE insan tabiatındaki şiddeti harekete geçirmesi mümkündür. Karşıdaki silahın kendisine doğrultulmasını yanlış anlayabilir, beklenmedik bir tepki verebilir. Muhatabın tepkisi silahlı kişiyi hatalı bir davranışa sevk edebilir.
Silahla ortaya çıkıldığında silahın nerede nasıl kullanılacağı bilinemez; hatta bazen şeytani güçlerin telkini ile gayr-i iradî birçok hataların yapıldığı sık görülmektedir. Silahın herhangi bir araç gibi elde tutulması ve sağa sola silahla işaret yapılması yasaklandığı gibi silahın insanlara zarar verebilecek şekilde açıkta taşınması da yasaklanmıştır. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), “Sizlerden biri, mescidimize ya da pazarımıza uğradığında yanında ok varsa okun ucunu tutsun ya da okun ucunu avucunun içine alsın da Müslümanlardan birine o oklar zarar vermesin.” buyurmuştur. (Buhârî, Fiten 7) Bir başka hadiste ise “Kılıcı kınından çıkartarak bir şey alıp vermek yasaklanmıştır.” (Tirmizî, Fiten 5) Hadiste silah kullanılmasına kısıtlama getirilmekte, insanların toplu olarak bulunduğu mescidler ve çarşı-pazarda silah taşınması sınırlandırılmaktadır. Gerçekte bu hadis-i şeriflerde, savaş dışında insanlara zarar verebilecek silahların taşınması yasaklanmaktadır. Zira insanlar dışarıya çıktıkları zaman ya pazara uğrayacak ya da mescide gelecektir. Getirilen bu sınırlama, barış zamanlarında toplum içinde silah kullanımının ve silah taşımanın kontrol altına alınmasını hedeflemektedir.
Nitekim başka bir hadislerinde Resûl-ü Ekrem, fitneler çıkınca ne yapalım diye kendisine soran sahabîlerine kılıcı olan kılıcının keskin tarafını taşa vurup köreltsin tavsiyesini yapmıştır. (Müslim, Fiten 13) Hatta bazı sahabîlere, fitne ortaya çıkınca tahta kılıçlar taşımalarını emretmiştir. Bu mecazî ifade ile muhtemelen fitne dönemlerinde aralarınızdaki meseleleri kılıçla halletmeyin, kılıç kullanmak zorunda kalmamak için de kılıçlarınızı kullanılmaz hale getirin denilmek istenmiştir. Bazı sahabîler, Peygamber Efendimiz’in bu tavsiyesini aynıyla yerine getirerek, tahtadan bir kılıç yaptırmışlar ve kılıç kınlarında tahta kılıç taşımışlardır. (Ahmed b. Hanbel, 5/69; İbn Mâce, Fiten 10)
Not: Şiddet şiddeti besler ve körükler. Tıpkı yangına yakıt ilave etmek gibi. Dinimiz, gayr-i müslimlerle yapılmak zorunda kalınan savaşları bile şarta bağlamış, öncelikle savaşı değil barışı emretmiştir. Müslümanlar arasındaki savaşların, ihtilaf ve tefrikanın, hele hele bir tarafın diğerlerine yaptığı zulümlerin ise hiçbir meşru mazereti yoktur. Ta ki bir taraf diğerlerine saldırıncaya kadar. O zaman meşrû müdafaa hakkı doğar ki yukarıda da geçtiği üzere Efendimiz o durumda bile Âdem aleyhisselâmın ikinci oğluna benzemeyi tavsiye ediyor. Günümüzde teröristlik ile itham edilen yüzbinlerce insanın tek bir silah taşımıyor olmasının mânâsı tam da işte bu tercihin ifadesidir.
5. İRŞAD ve TEBLİĞDE TİTİZLİK
ÂHİRZAMAN FİTNELERİNİN hüküm sürdüğü çağımızda RUHLAR yaralanmış, ZİHİNLER bulanmış, DÜŞÜNCELER bulanıklaşmış ve VİCDANLAR kararmıştır. Din tahkir edilmiş, dindarlık hor görülmüştür. Hiçbir asırda dine ve diyanete bu derece düşman insanlar zuhur etmemiştir. İnsanlar, yalnızca dünya hayatını önemsemeye başlamış, bedenî zevkleri ve cismanî hazları hayatın temel gayesi haline getirmişlerdir. Âhiret hayatı unutulmuş, ebedîyen bu dünyada kalınacakmış gibi yer kürenin yüzlerce yıl sonra karşılaşması muhtemel tehlikeler hesap edilerek insanların bu dünyada ebedî yaşayacakları vehmi kamçılanmıştır. Hastalıklarla mücadelede atılan adımlar, insanlara ölümün çaresi bulunacak ve bütün insanlar bu dünyada ebedî yaşama imkânı bulabileceklermiş gibi takdim edilmeye çalışılmıştır. İlim ve teknik dinsizliğe âlet edilmeye çalışılarak insanların zihinleri bulandırılmış, arzu ve hevesleri tahrik edilerek ütopyalar gerçekmiş gibi sunulmuştur. Bütün bu temayüller âhirzaman fitnelerinin en dehşetlilerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Günahlar yaygınlaşmış, büyük günahlar normal ve sıradan bir davranış olarak kabul edilmeye başlamıştır.
ÂHİRZAMAN FİTNELERİNİ SÖNDÜRMEDE ÜZERİMİZE DÜŞEN EN ÖNEMLİ GÖREV irşad ve tebliğdir. Bir kuyuya nereden düşüldüyse çıkış ve kurtuluş yeri de oradan olacaktır. İrşad ve tebliğ faaliyeti ÖNCELİKLE iman esaslarından başlamalı DAHA SONRA amelî plandaki aksaklıklar giderilmelidir. İLİM ve HİKMETLE hareket edilmeli davranışlarımızda hilm ve teennî esas olmalıdır. “Onlar bir ateş tutuşturmak istediler ve Cenâb-ı Hakk da onların tutuşturduğu fitne ateşini söndürmeyi murat buyurdu.”, (Mâide Sûresi, 5/64) “Emrinde galip olan Allah’tır.” (Yûsuf Sûresi, 12/21) âyetlerinde haber verildiği gibi fitne ateşi, akide plânında geldiği deliğe tekrar tıkanmıştır. Amelle ilgili fitnelere, günahlarla alâkalı kıvılcımlara gelince, Kur’ân’dan, Allah Resûlü’nün nurlu beyanlarından ve okuduğumuz eserlerden aldığımız derslerle, inşâallah bizde hâsıl olan kevserle, o ateşi de bizler söndürmeye çalışacağız. Ancak bu mevzuda tek tek her mü’minin desteğine ihtiyacımız muhakkaktır. Zira “Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti DAİMA GÖNÜL BİRLİĞİ YAPMIŞ toplumla beraberdir.” (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühdi’l-kebîr, 2/162) Fitneler birer düşman ordusu gibi üzerimize gelirken, fert olarak onlara mukabelemiz gayet güçtür, hatta imkânsızdır. Bu SEBEPLE İRŞAD ve HİZMETTE EL ELE VEREREK FİTNE ATEŞLERİNİ SÖNDÜRMEYE ÇALIŞMALIYIZ.
PEYGAMBER EFENDİMİZ, bir hadislerinde ailesi, malı, kendi nefsi, çocuğu ve komşusundan dolayı insanların fitneye düşebileceğini, oruç, namaz ve iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın BU TÜR FİTNELERE KARŞI KEFFARET OLDUĞUNU haber vermiştir. (Müslim, Fiten 26) Bu hadiste bildirilen fitneler konumuzla doğrudan alâkalı olmamakla birlikte ibadetin insanı dünyevî sıkıntılardan kurtarıcı özelliğine dikkat çekmesi açısından manidardır. Yine bu hadiste iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmanın fitnelerden korunmak için EN ÖNEMLİ KALKAN OLDUĞU haber verilmiştir. Kütüb-i sitte müelliflerinden Ebû Dâvud es-Sicistânî, Kitabu’l-Fiten’de dili tutma ile ilgili bir bab başlığı koymuştur. Burada Ebû Hüreyre’nin (radıyallahu anh) rivayet ettiği “İleride sağır, dilsiz ve kör fitneler ortaya çıkar. Kim onlara muttali olmak isterse, onu içine çekerler. DİL İLE o FİTNELERE KARIŞMAK KILIÇLA KATILMAK GİBİDİR.” hadisini nakletmiştir. (Ebû Dâvud, Fiten 3) Zira, FİTNE DÖNEMLERİNDE sözün hangi maksada hizmet edeceği, bazı durumlarda sözü söyleyen kişi tarafından bile tahmin edilemez. Söz ağırlığını ve anlamını yitirir. İnsanlar konuşmuş olmak için konuşurlar. Bu duruma dikkat çekmek için Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm), Sizden birisi Allah’ın gadabını çeken bir söz söyler. Söylediği sözün nereye gideceğini düşünmez. Cenâb-ı Hakk, söylediği o söz sebebiyle kendisine kavuşacağı güne kadar o kişiye günah yazar” buyurarak, insanın diline hâkim olmasını tavsiye etmiştir. (İbn Mâce, Fiten 12)
Muhaddisler, iç savaşların ve başkaldırıların temel gerekçelerinden biri olan tekfiri önlemek için, “Davaları bir olan iki büyük grup savaşmadıkça kıyamet kopmaz.”, (Müslim, Fiten 17) gibi hadisleri fiten bölümlerinde tahriç ederek her iki tarafın da haklı gerekçelere sahip olabileceğine, bu sebeple savaşan tarafların tekfir edilmemesi gerektiğine işaret etmişlerdir. İmam Buhârî, bu konuya “İki Müslüman kılıçlarıyla karşılaştığında” babını ve “Peygamber’in (aleyhissalâtü vesselâm) Hasan b. Ali’ye (radıyallahu anhumâ) “Benim Bu oğlum efendidir. Allah, onun vasıtasıyla Müslümanlardan iki grubun arasını ıslah eder.” babını tahsis etmiştir. (Buhârî, Fiten 10; 21) Onun söz konusu bab başlıklarıyla sahabiler arasındaki savaşlarda savaşan her iki tarafın da Müslüman olduklarını ve tekfir edilmemeleri gerektiğini vurgulamak istediği anlaşılmaktadır. Fitnelerden dili korumak ve fitne dönemlerinde dikkatli konuşmakla ilgili hadisleri bir babda toplayan İbn Mâce, daha sonra fitnelerden emr-i bi’l-ma’ruf ile sakınılması gerektiğine dikkat çekerek konuyla ilgili babda on hadis tahriç etmiştir. (İbn Mâce, Fiten 20) Keza İmam Tirmizî, fitnelerden sakınmak için emr-i bi’l-ma’ruf’un önemine dikkat çekmiş, fiten kitabının hemen başında birkaç babı bu konuya ayırmıştır. Bu hadislerden birinde Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), “Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder kötülükten sakındırırsınız ya da pek yakında Allah, size bir azap gönderir de dua edersiniz duanız kabul olmaz.” buyurmuştur. (Tirmizî, Fiten 9) Konuyla ilgili bir başka hadiste ise, mü’minin bir kötülük gördüğünde, gücü yetiyorsa eliyle, yetmiyorsa diliyle, ona da gücü yetmiyorsa kalbiyle kötülüğü değiştirmek için çaba sarf etmesi emredilmiştir. (Tirmizî, Fiten 11) Yine başka bir hadiste zalim devlet başkanlarının huzurunda hakkı söylemenin en büyük cihad olduğu haber verilmiştir. (Tirmizî, Fiten 13) Bu hadiste sözle yapılan mücadelenin “EN BÜYÜK CİHAD” olarak nitelendirilmesi manidardır.
Bu konudaki hadislerin bir kısmında “DİLİNİ TUTMA ”, diğer kısmında ise “MA’RUFU EMREDİP KÖTÜLÜKTEN SAKINDIRMA ” emredilmiştir. Bu durumda hadisler zahiren birbirleriyle çelişkili görünmektedir. Hatta Ebû Dâvud, “Melâhim” bölümünde “Emir ve nehiy” başlıklı bir bab açarak, önce iyiliği emredip kötülükten sakındırmanın fazileti ile ilgili rivayetlere yer vermiştir. Bu hadislerde emr-i bi’l-ma’ruf terk edildiğinde bütün toplumun cezalandırılacağı anlatılmaktadır. Daha sonra da insanların şahsi arzularının peşine düştüğü, cimriliğin yaygınlaştığı, dünya sevgisinin her şeyin önüne geçtiği, her kesin yalnızca kendi görüşlerini beğendiği bir dönemin geleceğini işte bu dönemde, avamı terk ederek, bu sıkıntılara karşı sabırla mukabele edilmesi gerektiğini bildiren hadisi rivayet etmiştir. Yine aynı konudaki bir başka hadiste de, sözler tutulmayıp, emanetin ortadan kalktığı ve insanların birbirine girdiği bir zamanın geleceği haber verilmiştir. “O zaman ne yapayım.” diye soran sahabisine Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), “Evinde otur, dilini tut, ma’ruf bildiklerini yap, münker gördüklerini terk et; sana yalnızca kendi nefsine bakmanı, halkın işlerini terk etmeni tavsiye ederim.” buyurmuştur. (Bu hadisler için bk. Ebû Dâvud, Melâhim 17)
Ebû Dâvud’un bu babı düzenleme şekli bu konudaki ihtilafın nasıl çözümlenmesi gerektiğini de ortaya koymaktadır. Bu babdaki hadislerde görüldüğü üzere emr-i bi’l-ma’rufun terk edilmesi fitnenin gerçek sebebidir. Ancak FİTNE ORTALIĞI KAPLAYIP her şeyin birbirine karıştığı, insanlarda âhiret sevgisinin değil dünya sevgisinin hâkim olduğu, sünnete bağlılık değil şahsi arzuların öne çıktığı, hakkın değil şahsi görüşlerin tercih edildiği dönemlerde; ayrıca ahlâkın yozlaştığı zamanlarda sabrın ve susmanın daha evla olduğu anlaşılmaktadır. BİNAENALEYH fitne özel bir durum olduğu için, fitne zamanlarında insanlar tebliğ ve irşadda daha dikkatli davranmalıdırlar. ÖNCELİKLE âhiret inancı kuvvetlendirilmeli, Peygamber sevgisi ve sünnete bağlılık pekiştirilmeli, doğruluk ve doğru sözlü olmak insanlara öğretilmelidir. Vaadini yerine getirme, emanete hıyanet etmeme gibi ahlâkî erdemler, toplumda yerleştirilmeli, daha sonra toplumu kargaşaya sevk eden hususların düzeltilmesi cihetine gidilmelidir. Aksi takdirde yapılan gayretler boşa gidecek hatta fitnenin yayılmasına yardımcı olacaktır. Fitne zamanlarında, ŞİDDETE DAYALI ÇÖZÜM YOLLARI sosyal barışı zedelediği gibi nazari konular hakkındaki tartışmalar da bazen toplumda yeni ihtilaf noktalarının ortaya çıkmasına yol açabilir.
Not: Fitnelerin kendisi çeşit çeşit olduğu gibi, fitneye karşı alınacak tedbirler de öyledir. Üstte zikredilen hadis-i şeriflere göre fitne ile mücadelenin yollarından birisi, önce kendi mânevî bünyemizi sâlih ameller ile, namaz, duâ, evrâdü ezkâr vb. ile takviye etmek, her türlü günaha ve her çeşit fitneye karşı dirençli hale getirmektir. Sonra da, diğer insanları da mânen beslemek adına tebliğ ve irşad, emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i an’il-münkerde bulunmaktır. Fitnenin ulaştığı bir safhadan sonra ise, yani emr-i bi’l-ma’ruf imkânının tamamen ortadan kalkması halinde, zaten tutuşmuş bulunan ateşi körüklememek, daha fazla harlandırıp yaymamak için dilini tutmak, fiilen fitneden uzak durabilmek için uzlet yapmak gibi hususlar geliyor. Keza bir alttaki başlıkta da bu konuya şöyle devam ediliyor:
6. İBADET ve DUA
Peygamber-i Zîşan Efendimiz, fitnelerden ancak İBADETLERLE, NAMAZLA kurtulmanın mümkün olacağını haber vermiştir. Peygamberimiz’in muhterem zevceleri Ümmü Seleme validemiz, Resûl-ü Ekrem’in bir gece “Sübhânallah! Allah, bu gece ne hazineler, ne fitneler indirdi.” diyerek telaşla uyandığını anlatmıştır. Sonra Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), “Odalarında uyuyanları, -hanımlarını kastederek- namaz için kim uyandıracak.” buyurmuştur. (Buhârî, Fiten 6)
Hadis-i şerifte fitnelerden korunmak için namaz kılınması emredilmiştir. Peygamber Efendimiz, bu hadislerinde ÖZELLİKLE GECE KILINAN NAMAZLARIN insanları fitnelerden koruyacağına işaret etmiştir. Bir başka hadislerinde Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “HERC ZAMANINDA YAPILAN İBADET, benim yanıma HİCRET ETMEK gibidir.” buyurmuştur. (Müslim, Fiten 130. Ahmed b. Hanbel, 5/27) “Herc”in özellikle bu hadiste, insanların birbirine karıştığı ve ihtilafların çoğaldığı zaman şeklindeki yorumlandığı (Bedruddîn el-Aynî, Umdetü’l-kârî, Kahire 1972, 20/66) dikkate alınırsa günümüz fitnelerine işaret ettiği açıktır.
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Şu altı şey; Deccal, Duman, Dâbbetü’l-arz, güneşin battığı yerden doğması, kişinin özel fitnesi ve herkesi içine alacak fitne gelmeden önce amelleri yerine getirmede acele edin.” buyurmuştur. (Müslim, Fiten 128) Hadiste anlatılan kıyametin büyük alâmetleridir. Kişinin başına gelecek özel durum ölüm, halkın bütününü kaplayan iş ise herkesi etkileyen yaygın fitnelerdir. Bu durumlar amel etmeyi zorlaştıran hatta bazıları ameli imkânsız kılan fitnelerdir. İşte hadiste böylesine tehlikeli bir durumla karşılaşmadan amellerinizi, ibadet ve dualarınızı yapmakta acele edin buyrulmuştur.
Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), dualarında fitnelerden Allah’a sığınarak bu konuda ümmetine örnek olmuş, onlara FİTNELERDEN KURTULMAK İÇİN duaya iltica etmelerini öğütlemiştir. O, birçok kez “Fitnelerin şerrinden Allah’a sığınırım.” diye dua etmiştir. (Buhârî, Fiten 15) Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), yaşayanların ve ölülerin fitnesinden, kabrin fitnesinden, dünyanın fitnesinden, cehennem azabının fitnesinden, zenginlik ve fakirliğin fitnesinden ve Mesih-Deccâl’in fitnesinden Allah’a sığınmıştır. (Buhârî, De’avât 38, 39, 44, 45, 46; Ebû Dâvud, Vitr 32)
Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) SABAH-AKŞAM DUALARINDA; “Allah’ım, Mesih-Deccal’in fitnesinden Sana sığınırım!” diye dua ederek âhirzaman fitnelerinden Allah’a sığınmıştır. (Buhârî, Ezan 149; Müslim, Zikr 49) Peygamberimiz’in kendisine öğrettiği ilmin bir kısmını insanlara anlatan, muhtemelen fitnelerle ilgili kısmını anlatmayan Ebû Hureyre (radıyallahu anh) (Ebû Hureyre’nin (radıyallahu anh) bu konudaki sözü için bk. Buhârî, İlim 42)
“İleride fitneler olacak. BOĞULMAK üzere olan bir kişinin Allah’a YAKARIŞI GİBİ yalvarıp DUÂ ETMEDİKÇE o fitnelerden kurtulmak mümkün değildir.” diyerek, fitne zamanında Allah’a dua etmenin önemini vurgulamıştır. (İbn Ebî Şeybe, Musannef, 8/701)
“DECCALİN HÜKÜM SÜRDÜĞÜ dönemlere has olarak Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm), onların getirmiş olduğu sistemlerin âdeta Ye’cûc-Me’cûc gibi Müslümanları muhasara altına alacağını, ciddî kıtlıkların yaşanacağını, semadan bir damla yağmur düşmeyeceğini, zeminin bir rüşeym bile bitirmeyeceğini ve insanların sefalet içinde kalıp açlıktan öleceklerini haber verir. Bu sözler karşısında âdeta şoke olan sahabe efendilerimiz endişe içinde “Öyleyse ne yiyecekler ey Allah’ın Resûlü?” derler. Efendimiz de, “Onlar, tesbîh u takdisle beslenecekler.” buyurur. (İbn Mâce, Fiten 33) Efendimiz’in bu cevabı bazılarınca yadırganabilir, bizce değil. Bilindiği gibi, Efendimiz, savm-ı visale devam ettiğinde sahabe-i kiram da aynı şeyi yapmak isteyince, buyurmuşlardı ki: “Siz yapmayın, ben sizin bilmeyeceğiniz bir şekilde yediriliyor ve içiriliyorum.” (Buhârî, Savm 50) Dolayısıyla İnsanlığın İftihar Tablosu’nda mucize şeklinde zuhur eden “O, beni yediren, içirendir, hastalandığım zaman bana şifa verendir.” (Şuara Sûresi, 26/79, 80) gerçeği; mü’minlerde de bir ikram-ı ilâhî olarak ya da daha enfes manasıyla keramet şeklinde tecellî edebilir. Hâssaten küfrün ezici ve kâhir bir güçle Müslümanların üzerine geldiği bir dönemde, her şeye rağmen Müslümanlıktan vazgeçmeyen insanların “Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhânallâhi’l-azîm.” demeleri, bir yandan kâfirlerin şerrinden sıyanetlerine vesile olurken diğer yandan da ruhanîleşmeleri ölçüsünde onları maddî gıdadan müstağni kılacaktır. Çünkü bu kelime-i mübarekeden daha câmî, celâli cemal yanında, cemali de celâl yanında ifade eden bir tesbih yoktur. (Yol Mülâhazaları, s. 167)
İmam Buhârî’nin el-Câmi’u’s-sahîh’inin son hadisi olan “Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhânallâhi’l-azîm; Rahman’ın çok sevdiği, söylemesi kolay ve mizan terazisinde ağır iki cümledir.” hadis-i şerifi ile, Cenâb-ı Hakk’ı tesbih ve takdis ederek, Rabb’imizden bizleri âhirzaman fitnelerinden korumasını niyaz ederiz. Hasbünallâhu ve ni’mel-vekîl, alellâhi tevekkelnâ!
Not: Her türlü kötülükle her çeşit iyilik arasında, terazinin iki kefesine konulmuş ağırlıklar gibi bir bağlantı vardır. Birinin ağır olması diğerini yukarıya kaldırır, yani onu hafifletir. Bu durumda kötülüklerle baş etmenin en kısa ve etkili yolu, iyilikleri, sevapları çoğaltarak hem manevî bünyeyi kuvvetlendirmek, hem de kötülükler hafiflemiş olacağı için onlarla mücadeleyi kolaylaştırmak olmuş oluyor. Bir de, fitne zamanları, mazlumlara daha fazla ibadet ve duâ için de ekstra fırsatlar sunuyor olabilir. Bu dönemlerde hem bunlara daha fazla ihtiyaç hissederiz, hem fitnenin çeşidine göre daha çok imkân ve zaman buluruz. Yukarıda geçtiği üzere zaten buna teşvik var. Yaşadığımız bu süreçte mağduriyet yaşamış hangi kardeşimize görüşsek, özellikle medrese-i Yusûfiyeye girip çıkanlar bunu açıkça söylüyor, içeride dolu dolu geçen günlerini, gecelerini dışarıya çıktıktan sonra devam ettiremediklerini ifade ediyorlar. Hâsılı, fitne çıkarmak bu dine yapılabilecek her türlü ihanetten daha zararlı olabilir. Fakat, fitneye maruz bulunanların da dikkat etmesi gereken hususlar vardır. Yukarıda anlatılanlar, işte bunların olmazsa olmazıdır.
| Eser: ÂHİRZAMAN VE KIYAMET ALÂMETLERİ | Prof. Dr. A.TEKİNEŞ |