Meâric Sûresi 15-35
“.. O cehennem alev alev yanan bir ateştir. Eli, ayağı, bütün uzuvları söküp atar. İmana sırtını dönüp haktan yüz çevireni, bir de servet toplayıp yığan ve hayırda harcamayanı o ateş kendisine çağırır. Gerçekten insan cimri olarak yaratılmıştır. Başı derde düştü mü sızlanır durur. Ama servet sahibi olunca da pinti kesilir. Ancak namazlarını devamlı kılanlar böyle değildir. Çünkü bir insanın namaz kılması onun Allah’a, Resulüne, âhirete inanıp davranışlarını ona göre düzenlediğini gösterir. Onlar o kimselerdir ki mallarında isteyen ve yoksul olanların haklarını ayırırlar. Onlar hesap gününü tasdik ederler. Onlar Rab’lerinin cezasından korkarlar. Çünkü Rab’lerinin azabından kimse emin olamaz. Onlar edep yerlerini, eşleri ve cariyelerinden başkasından korurlar. Yalnız bunlarla münasebeti olanlar ayıplanamazlar. Ama bu sınırın ötesine geçenler haddi aşmış, zulüm işlemiş olurlar. Onlar üzerlerine aldıkları emanetlere ve verdikleri sözlere riayet ederler. Onlar şahitliklerini dürüstçe ifa ederler. Onlar namazlarına tam dikkat ederler. İşte bunlar cennetlerde ikrama nail olacaklar.” (Kur’ân-ı Hakim ve Açıklamalı Meali Prof Dr Suat Yıldırım)
***
Kıyamet alâmetlerinden bahseden bir hadiste şöyle buyruluyor:
“Şunlar gerçekleşmedikçe kıyamet kopmaz: Allah’ın Kitabı utanç sebebi olur. İslâm garip ve kimsesiz kalır. İnsanlar arasında kin ve düşmanlıklar ortaya çıkar. İlim kaybolur (yeryüzünde hakkıyla ilim tahsil eden kimse kalmaz). Zaman büzüşür, hızlanır. Beşer ömrü kısalır. Yıllar kısalır, ürünler azalır. Zanlılara, hainlere güvenilir, güvenilir kimseler itham edilir, suçlanır. Yalancılar tasdik edilir, doğrular tekzip edilir. Herc ü merç ve ölümler artar. Yükseklikte birbiriyle yarışan binalar yapılır. Çocuklu olanlar üzülür, kısırlar sevinir. (Zemin bozuk olduğu ve çocuk yetiştirmek zor olduğu için) Taşkınlık, haset ve kıskançlıklar ortaya çıkar. İnsanlar helak olurlar. Hevaya (arzulara, heveslere, tutkulara) tâbi olunur. Zan ve şüphelere göre hükümler verilir. Yağmurlar artar ama meyveler azalır. İlim azaldıkça azalır, cehalet (din, Allah bilmezlik) ise çoğaldıkça çoğalır. Çocuk sinir ve öfke sebebi olur. Kışlar sıcak geçer. Fuhşihat, ahlaksızlık alenen işlenir hâle gelir. Yeryüzü dürülür, mesafeler kısalır. Hatipler, vaizler yalan söylerler. Benim hakkımı (irşat ve tebliğ vazifesini) ümmetimin şerlilerine bırakırlar. Kim bu yalancıları, şerirlerin sözlerini tasdik eder ve beğenirse Cennet’in kokusunu bile duyamaz.” (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, 14/244, hadis no: 38577)
***
Hadis: “Reâyâsı içinde daha ehil insanlar olduğu halde ehliyetçe daha düşük olanlara vazife veren bir kimse, Allah’a, Resûlüne ve müslüman cemaatine ihânet etmiş olur.” ((el-Müstedrek, ale’s-Sahîhayn (IV, 93 civarı), el-Mu’cemü’l-Kebîr), Seyfü’l-Mülûk, s. 92, Kâfiyecî) “Şüphesiz Allah size emanetleri ehline vermenizi emrediyor…” (Nisâ, 4/58) Müfessirler bu ayetin yalnızca maddî emanetleri değil; devlet idaresini, hâkimliği, öğretmenliği, komutanlığı, imameti, her türlü vazife ve sorumluluğu kapsadığını belirtmişlerdir. Ehliyet (liyakat) kamu görevlerinde temel ölçüdür. Daha az ehil olanı tercih etmek emanete hıyanettir. Kurtubî, bu ayetin yöneticilere hitap ettiğini; ehliyetsiz görevlendirmelerin büyük bir vebal olduğunu ifade eder. İbn Hacer, Buhârî şerhi Fethu’l-Bârî’de şunu söyler: Ehliyetsiz insanların göreve getirilmesi; zulmün yayılmasına, hakların kaybolmasına, güvenin sarsılmasına, toplum düzeninin bozulmasına sebep olur. Tek kişinin kanaatiyle değil, ehil insanların ortak değerlendirmesiyle vazife verilmelidir. Bu sebeple İslâm âlimleri, “işin ehline verilmesi” ilkesini yönetim ahlâkının vazgeçilmez esaslarından biri kabul etmişlerdir. Bu prensip; devlet yönetiminde, vakıflarda, derneklerde, şirketlerde, okullarda, aile içinde aynı derecede geçerlidir. Bir göreve en uygun kişiyi seçmek, dinî bir sorumluluktur.
***
Huzurdan Esintiler (Ahmet Kurucan-2012) adlı eserden..
HE: “Müslümanların işlerine ihtimam etmeyen (dertleri ile dertlenmeyen, o dertleri paylaşmayan, onların yaşadığı şeyleri vicdanında derinlemesine duymayan) onlardan değildir.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 1/151, 7/270; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/356)) hadisini zikretti. İhtimam, kaygılanma, üzülme, önemseme, umursama demek. Daha geniş perspektiften mana verecek olursak, Müslümanların maslahatlarını gözetme, zararlarını defetme demek.
HE: “Etrafıma bakıyorum da, dünya genelinde Müslümanlar aleyhine oynanan entrikalar karşısında gerçekten üzülen bir insana rastlamıyorum. Birileri asırlardır devam eden “bölme, parçalama ve yok etme” oyunlarını bugün de sahneye koyuyorlar. Koskoca Osmanlı’ya uyguladıkları planları başka ülkeler için de uyguluyorlar. Yeraltı-yerüstü zenginliklerini sömürmek için bir milleti içten içe parçalıyor, birbirlerine düşman ediyorlar. Ne yazık ki ben gözler önünde cereyan eden bu cigersûz hadiseler karşısında yana yakıla üzülen bir insan göremiyorum. Çevremde göremediğim gibi daha geniş dairelerde de olduğu kanaatinde değilim.”
İşin aslına bakılırsa hepimize “Hadiseler karşısında neredesiniz?” diye haykıran bir yaklaşım bu. Nefis muhasebe ve murakabesi yapmamız için yüzümüze inen bir şamar belki de. Dar manada Müslümanlığın, en geniş manada ise insanlığın derdi ile dertlenme adına yerimizi gösteren bir ölçü en azından. Hitabına şöyle devam etti HE. “Hâlbuki” dedi, “Bütün bu olup bitenleri görüyor ve insan hâlâ üzülmüyorsa, o insanlığından çok şeyler kaybetmiştir. Ne güzel der M. Akif: “Irzımızdır çiğnenen, evladımızdır doğranan.”
Şöyle düşünüyorum, dünyaya onun gözüyle bakmayan/bakamayan, hadiseleri o perspektiften yorumlamayan/yorumlayamayan, global gerçekleri nazara alarak zamanın ruhunu kavramayan/kavrayamayan ve hepsinden önemlisi “Ateş önce beni, sonra düştüğü yeri yakar.” diyecek ölçüde bir ruh ve vicdan enginliğine sahip olmayan/olamayan bir insanın, gözler önünde cereyan etse de işaret edilen entrika dolu hadiseleri ne anlaması, ne yorumlaması, ne de dertlenmesi mümkündür.
***
Nasıl şükür, nimeti ziyâdeleştiriyor; öyle de şekvâ, musîbeti ziyâdeleştirir, hem merhamete liyâkati selb eder. Birinci Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zât müthiş bir hastalığa giriftâr olmuştu. Yanına gittim, bana dedi: “Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım.” diye acı bir şikâyet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim: “Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp, şekvâ etme; onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler. Rabbin olan Rahmân-ı Rahîm’in rahmetine itimâd edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme. Bu saati düşün; sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir. Divâne bir kumandan gibi yapma ki: Sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zayıf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvet ile merkezi harap eder.” Dedim: “Kardeşim, sen bunun gibi yapma, bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i ilâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve fânî ve kısa ömrünü, uzun ve bâkî bir sûrete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferahlı bir şükret.” O da tamamıyla bir ferah alarak: “Elhamdülillâh!” dedi, “Hastalığım ondan bire indi.” (Dördüncü Nükte/İkinci Lem’a)
***
“Düşmanımın düşmanı dostumdur” sözü, basit bir taktik realitesini ifade etmek içindir; esaslar açısından doğru değildir. “Düşmanımın düşmanı dostumdur” deyip dostluk gösterirsin; yarın o “düşmanının düşmanı” sıfatını taşıyanın bu vasfı kalkar ama senin gösterdiğin dostluk senin başına bela olur. Telafi edemezsin, izah edemezsin, altından kalkamazsın. (Ahmet Selim-ZAMAN)
***
Öyle insanlar var ki; dinî eğitim almış, ama elfaz-ı galiza’yı rahatlıkla kullanıyor, kaba saba davranabiliyor, üstündeki gurur halini saklamaya bile çalışmıyor. Akıbetinden emin, kendini pek beğenmiş, inceliklere yabancı… (Ahmet Selim-ZAMAN)
***
Müslüman’ın sözü ve özü doğru olunca işi de doğru olmalıdır. Müslüman’ın işinde hile ve haksızlık olmamalıdır. Ebû Hureyre’den (radıyallahu anh) gelen bir rivayet şöyledir: “Peygamberimiz bir gün bir buğday yığınını görmüş, mübarek elini onun içine daldırdığında buğdayın üst kısımlarının kuru alt kısımlarının ise yaş olduğunu fark etmiş ve buğday sahibine: “Bu ne?” diye sormuştur. Ekin sahibi: “Onu yağmur ıslattı, ey Allah’ın Resûlü” deyince, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “O ıslak kısmı insanların görmesi için onu diğer buğdayların üstüne koysaydın ya. Bizi aldatan bizden değildir!” (Müslim, iman 164; Tirmizî, büyû 74; İbn Mâce, ticârât 36.) buyurmuştur.
***
Eflâtun’a “Birinin bilgeliği nasıl bilinir?” diye sorulur. Cevap: “(1) İsabet ettiği görüşünden dolayı kendini beğenmiyorsa, (2) işlerinde yapmacık davranmıyorsa, (3) yerilince hemen öfkelenmiyorsa ve (4) övülünce de kibirlenmiyorsa.” (Muhtâru’l-Hikem, Mübeşşir İbn Fâtik, Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, s.250)
***
“Bir devlet artık hayırla şer birbirinden ayırt edilmediği zaman yıkılır.” diyen Antisthenes’e biri, “Politikaya nasıl yaklaşmalı?” diye sorduğunda, “Tıpkı ateşte olduğu gibi; çok yaklaşma ki yanmayasın, çok uzaklaşma ki üşümeyesin.” (Bilgelik Hikâyeleri 2, s. 78 Cevdet Kılıç)
***
Düşünmeyi bilmeyen sevmeyi, inanmayı bilmez; düşünemeyen ışıksız kalır, baksa da göremez, dinlese de duymaz, okusa da anlamaz. (Ahmet Selim-ZAMAN)