Bismihi Sübhânehu
Üstâdımız Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, 3. Defa girdiği Afyon Medrese-i Yusufiyyesinde, şu gelen 33 hadis-i şerifeyi kendi evrak defterinde yazmış, bilâhare bâzı Nur talebeleri de, kendi defterlerinde kaydetmişler.
Bunların bâzılarını, Üstâdımız kendi kalemiyle tashih edip, bâzı Arabî ve Türkî hâşiyeler ilâve etmiştir. Risâle-i Nur’un talebe-i ulûm şerefini kazandıran ve ilim içinde hakikata bir yol açan mesleğini, bu hadis-i şerifler beyân etmektedirler.
Bu hakikatı ifâde için, merhum mualla üstâdımız, Emirdağ-1’de:
-“Ehli velâyetin amel ve ibâdet ve süluk ve riyâzet ile gördüğü hakikatler ve perdeler arkasında müşahade ettiği hakik-ı imâniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nur; ibâdet yerinde ilim içinde hakikata bir yol açmış, süluk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla, ilmî hüccetler içinde, hakikat-ül hakaika yol açmış ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya ilm-i kelâm içinde ve ilm-i akide ve usul-üd din içinde bir velâyet-i kübra yolunu açmış ki, bu asrın hakikat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor.” diye beyân buyurmuşlardır. (Mustafa Sungur)
***
(1)
ﺗَﻌَﻠَّﻤُﻮﺍ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢَ ﻓَﺎِﻥَّ ﺗَﻌْﻠِﻴﻤَﻪُ ﻟِﻠَّﻪِ ﺧَﺸْﻴَﺔٌ ﻭَ ﻃَﻠَﺒُﻪُ ﻋِﺒَﺎﺩَﺓٌ ﻭَ ﻣُﺬَﺍﻛَﺮَﺗُﻪُ ﺗَﺴْﺒِﻴﺢٌ ﻭَ ﺍﻟْﺒَﺤْﺚُ ﻋَﻨْﻪُ ﺟِﻬَﺎﺩٌ
* “İlmi öğreniniz. Çünkü onun öğrenilmesi, Allah’a karşı haşyettir, talebi ibadettir, müzakeresi tesbihtir, ondan bahis ise cihaddır.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.11, s. 297, h. no: 10825, Kenzul Ummal, c.10 s.167 h. no: 28867]
-Şerh-
Bu hadis-i şerif, aşağıda gelecek olan benzer hadis-i şeriflerin de özeti gibidir. Buna göre gerçek ilim, insanı Allah’a yaklaştıran ilimdir. Allaha yaklaşmak Allah’ı tanımakla, yani mârifetullahla mümkün olur. İnsan Allah’a yaklaştıkça Onu hem sever, hem de ondan korkar. Nitekim Kur’ân-ı Kerîmde, bu korku ve sevgi şöyle ifade ediliyor:
اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ
* “…Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar.” (Fatır/28)
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَتَّخِذُ مِنْ دُونِ اللّٰهِ اَنْدَادًا يُحِبُّونَهُمْ كَحُبِّ اللّٰهِۜ وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَشَدُّ حُبًّا لِلّٰهِۜ
– “İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk ilâhlar edinir de onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır…” (Bakara/165)
***
(2)
ﺳَﺎﻋَﺔُ ﻋَﺎﻟِﻢٍ ﻳَﺘَّﻜِﻰﺀُ ﻋَﻠَﻰ ﻓِﺮَﺍﺷِﻪِ ﻳَﻨْﻈُﺮُ ﻓِﻰ ﻋِﻠْﻤِﻪِ ﺧَﻴْﺮٌ ﻣِﻦْ ﻋِﺒَﺎﺩَﺓِ ﺳَﺒْﻌِﻴﻦَ ﺳَﺎﻋَﺔً
* “Bir alimin yatağına yaslanarak ilmine (kitabına) bir saat bakması, yetmiş saat ibadetten hayırlıdır.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.13, s. 207, h. no: 12947, Kenzul Ummal, c. 10, s. 154, h. no: 28789]
-Şerh-
Çünkü ibadet eden sadece kendisine iyilik yapmış olur. Âlimin ilminden ise çok insan faydalanır. Bu faydalanmanın içinde, kötülükleri bırakmanın ve iyiliklere yönelmenin yanında, bir çok insanın ibadete başlaması veya ibadetlerine daha çok dikkat eder hâle gelmeleri de söz konusudur. Bu da genellikle, bilenlerin öğrendiği ilimle onları ikna etmesi sayesinde mümkün olur. Bilgi ise kitaptan elde edilir.
***
(3)
ﻃَﺎﻟِﺐُ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢُ ﻃَﺎﻟِﺐُ ﺍﻟﺮَّﺣْﻤَﺎﻥِ، ﻃَﺎﻟِﺐُ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﺭُﻛْﻦُ ﺍﻟْﺎِﺳْﻠَﺎﻡِ ﻭَ ﻳُﻌْﻄَﻰ ﺍَﺟْﺮُﻩُ ﻣَﻊَ ﺍﻟﻨَّﺒِﻴِّﻴﻦَ
* “İlmin talibi (talebesi), Rahman’ın talibidir. İlmin talipçisi, İslam’ın rüknüdür. Onun ecr-ü mükafatı, Peygamberlerle beraber verilir.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.14, s.113, h. no: 13909. Kenzul Ummal, c. 10, s.143, h. no: 28729]
-Şerh-
Bu durum, ilim ancak Allah için, Onun rızasını kazanmak için, Onu kullarına sevdirmek için tahsil edilirse geçerlidir. Para için, şan ve şöhret için, başkalarını ilzam için ilim tahsil edenler, dünyada elde etkileriyle yetinmek durumundadırlar. Üstelik, din gibi mukaddes değerleri süflî çıkarlarına alet ettiklerinden ayrıca günah işlemiş ve sorumlu olmuş olurlar.
***
(4)
ﻃَﻠَﺐُ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﺍَﻓْﻀَﻞُ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠﻪِ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺼَّﻠَﺎﺓِ ﻭَ ﺍﻟﺼِّﻴَﺎﻡِ ﻭَ ﺍﻟْﺤَﺞِّ ﻭَ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺩِ ﻓِﻰ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠﻪِ
* “İlim talep etmek, Allah’ın katında (nafile) namaz, oruç, hacdan ve fî sebîlillah olan cihaddan efdaldir.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.14, s.122, h.no: 7510. Camiu’s-Sağir, c. 2, s. 80, h. no: 5268]
-Şerh-
Farzlar mecburi, nafileler isteğe bağlı ibadetler olduğu için, bir de farzlar bile ancak bilmeye bağlı olarak gerçekleşebileceği için, ilim öğrenmek nafilelerden önce gelir. Hatta ilmin, başkalarına da faydası olacağı için şahsi farzlardan da önemli olduğu söylenebilir. Ancak, bir aktivitenin ibadetin sayılması için aynî (şahsî) farzların edası şart olduğundan, hiç kimseye meselâ farz namazını kılma da kitap oku denilemez. Ama cihad gibi normal zamanlarda kifaye bir farz söz konusu olduğunda ilim onun da önüne geçebiliyor.
***
(5)
ﻋَﺎﻟِﻢٌ ﻳُﻨْﺘَﻔَﻊُ ﺑِﻌِﻠْﻤِﻪِ ﺧَﻴْﺮٌ ﻣِﻦْ ﺍَﻟْﻒِ ﻋَﺎﺑِﺪٍ
* “İlminden menfaat görülen bir alim, bin abidden hayırlıdır.” [Kenzul Ummal, c.10 s. 143 h. no: 28723. Fethü’l-Kebir, c. 2, s. 210, h. no: 7618]
-Şerh-
Bir hadis-i şerifte de geçtiği üzere, doksan dokuz kişiyi öldüren birisinin, önce bir rahibe, sonra bir âlime gidip Allah’ın kendisini af edip etmeyeceğini sorması, âbid yanlış bir kararla kendi canından da olurken, âlimin hem kendi hayatını kurtarması hem de katilin tevbe etmesine vesilesi olması, âbid ile âlim, ibâdet ile ilim arasındaki farkı gösteriyor.
***
(6)
ﻭَﻳْﻞٌ ﻟِﻤَﻦْ ﻃَﻠَﺐَ ﺍﻟﺪُّﻧْﻴَﺎ ﺑِﺎﻟﺪِّﻳﻦِ
* “Din ile dünyayı talep edenlere veyl olsun.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.14, s. 226, h. no: 14169. Kenzul Ummal, c. 10 s. 206 h. no: 29091]
-Şerh-
Din ile dünyayı talep etmenin yolu, dini değişik çıkarlar için kullanmaktır. Bu çıkar maddi kazanç da olabilir, makam, şan ve şöhret de olabilir. Korktuğu için rahatının bozulmasını istememek, haksızlık ve yanlış işler, durumlar karşısında ses çıkarmamak şeklinde de olabilir. İşte bu sebeplerden birisi veya birkaçı sebebiyle yapması gerekeni yapmayan âlimlerin hepsi bu kategoriye girerler.
***
(7)
ﻛَﻠِﻤَﺔُ ﺣِﻜْﻤَﺔٍ ﻳَﺴْﻤَﻌُﻬَﺎ ﺍﻟﺮَّﺟُﻞُ ﻗَﺪْ ﻳَﻜُﻮﻥُ ﺧَﻴْﺮًﺍ ﻟَﻪُ ﻣِﻦْ ﻋِﺒَﺎﺩَﺓِ ﺳَﻨَﺔٍ ﻭَ ﺟُﻠُﻴﺲُ ﺳَﺎﻋَﺔً ﻋِﻨْﺪَ ﻣُﺬَﺍﻛَﺮَﺓِ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﺧَﻴْﺮٌ ﻣِﻦْ ﻋِﺘْﻖِ ﺭَﻗَﺒَﺔٍ
* “Bir adamın bir hikmet kelimesini işitmesi, duyması bazen olur ki, ona bir sene ibadetten hayırlı olur ve bir saat ilim müzakeresi yanında oturmak, bir köle azad etmekten daha hayırlıdır.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.15, s. 389, h. no: 15772. Tenzihü’l-Şeriat, c.1, s. 322 h. no:117]
-Şerh-
Çünkü o bir hikmet kelimesi bazen, o ana kadar ki bütün bildiklerinden daha önemli olabilir. O andan itibaren bir insanın hayatının akışı tamamen değiştirebilir. Bir müşriğin bir sohbetle sahabe haline gelmesi olayı başta olmak üzere, bu gün bile bir sohbette hayatının akışı değişen çok örnekler vardır. İşte hizmetimizin temel esaslarından olan sohbetin önemi de buradan kaynaklanır.
***
(8)
ﻟَﺎَﻥْ ﻳَﻬْﺪِﻯ ﺍﻟﻠﻪُ ﻋَﻠَﻰ ﻳَﺪَﻳْﻚَ ﺭَﺟُﻠًﺎ ﺧَﻴْﺮٌ ﻟَﻚَ ﻣِﻤَّﺎ ﻃَﻠَﻌَﺖْ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺍﻟﺸَّﻤْﺲُ
* “Cenab-ı Hak bir adamı senin elinle (vasıtanla) hidayete getirmesi, güneşin üzerine doğduğu her şeyden daha çok sana hayırlıdır.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c. 38, s. 411, h. no: 41764. Mecmuul-Kebir, c.1, s. 332, h. no: 994]
-Şerh-
Hidayeti veren şüphesiz Allah’tır. (c. c.) Ama genellikle hidayet kendiliğinden gelmiyor. Gelse de bu durum çok istisnâîdir. Cenab-ı Hak buna ya bazı insanları, ya da bazı olayları vesile kılıyor. İşte bir insanın başına gelebilecek en hayırlı iş böyle bir sonuca vesile olabilmektir. Hidayeti veren kendisi olduğu halde, Cenab-ı Hakkın bir de bu vesileliğe bu kadar büyük bir mükâfat takdir buyurması, yine Onun rahmetinin bir tecellisidir. Şayet bir insan, bu durumun tam tersi bir sonuca sebep olursa, o zaman da o ölçüde bir şer işlemiş olur.
***
(9)
ﻟَﻦْ ﻳَﺠْﻤَﻊَ ﺍﻟﻠﻪُ ﻋَﻠَﻰ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﺎُﻣَّﺔِ , ﺳَﻴْﻒَ ﺍﻟﺪَّﺟَّﺎﻝِ ﻭَ ﺳَﻴْﻒَ ﺍﻟْﻤِﻠْﺤَﻤَﺔِ
* “Cenab-ı Hak şu ümmetin (Ümmet-i Muhammed (ﷺ)) üstünde hem deccalın kılıncını, hem de büyük harb kılıcını beraber cem etmeyecektir.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.18, s. 64, h. no: 18852]
-Şerh-
Musibetler iki çeşittir. Ya maddi ya da manevi. En büyük maddi musibet savaş (zahiren), en büyük mânevi musibet ise deccaldir. Efendimiz, Cenab-ı Hakkın Ümmet-i Muhammed’e rahmetinin gereği olarak bu ikisini beraber vermeyeceğini buyuruyor. Musibetin manevi olanı diğerinden daha tehlikeli olduğundan, en büyük fitne deccal fitnesi olmuş oluyor. Çünkü ne deccalin kendisi, ne de peşinden gidenler onun deccal olduğunu bilmediklerinden bundan korunmak kolay olmuyor. Hattâ bazen deccal-Süfyan Mehdi! bile sanılabiliyor. Hadis-i şerifte de ifâde edildiği üzere ‘yetmiş bin taylasanlı-sarıklı’ arkasına takılıp sürüklenebiliyorlar.
***
(10)
ﻟَﻦْ ﺗَﺰَﺍﻝَ ﺍﻟْﺨِﻠَﺎﻓَﺔُ ﻓِﻰ ﻭِﻟْﺪِ ﻋَﻤِّﻰ ﺻِﻨْﻮِ ﺍَﺑِﻰ ﺍﻟْﻌَﺒَّﺎﺱِ ﺣَﺘَّﻰ ﻳُﺴَﻠِّﻤُﻮﻫَﺎ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﺪَّﺟَّﺎﻝِ
* “Hilafet (Hilafet-i İslamiyye), babamın kardeşi amcam Abbas’ın oğullarından tâ onu deccala teslim edinceye kadar zail olmayacak.” [Kenzu’l-Ummal, c: 14 s. 271, h. no: 33436. Mecmau’z-Zevaid, c: 5 s. 187 h.no: 8954]
-Şerh-
Abbasi hilafeti, Cengiz Han’ın torunu Hulagu’nun yönetimindeki İlhanlıların 1258’de Bağdat’ı yakıp yıkmaları, Halife Mustasım’ı ve yakaladıkları hanedan üyelerini öldürmeleriyle son bulur. Bu durumda Hülagu da hadis-i şerifte haberi verilen otuz deccalden birisi olmuş oluyor. Bu hadis-i şerifin daha enteresan bir yönü de Efendimizin, vefatından 626 sene sonra gerçekleşecek olan böyle bir olayı haber vermiş olmasıdır.
***
(11)
ﻟَﻮْ ﻭُﺯِﻥَ ﻣِﺪَﺍﺩُ ﺍﻟْﻌُﻠَﻤَﺎﺀِ ﻭَ ﺩَﻡُ ﺍﻟﺸُّﻬَﺪَﺍﺀِ ﻟَﺮُﺟِّﺢَ ﻣِﺪَﺍﺩُ ﺍﻟْﻌُﻠَﻤَﺎﺀِ ﻋَﻠَﻰ ﺩَﻡِ ﺍﻟﺸُّﻬَﺪَﺍﺀِ
* “Ulemanın mürekkebiyle şüheda kanı muvazene edilse; muhakkak ki Allah yanında ulemanın mürekkebi, şühedanın kanından racih gelecektir.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.18, s. 169, h. no: 19136]
-Şerh-
Müslümanlığın ilme verdiği değeri en net şekilde ifade eden hadis-i şeriflerden birisi de budur. Şehitlik, bir mü’minin dini için bir defalığına yapabileceği en son fedakârlıktır. Ama ilim devamlı fayda verebilecek olan bir değerdir. Şehitlik kısa bir süre katlanılması gereken bir özveri ve sıkıntıyı ifade eder. Fakat ilim tahsili süreklilik ister. Şehit ölünce yapabileceği bir şey kalmaz. Fakat ilim, âlimin ölümünden sonra da faydalı olmaya devam eder. Bunlar ve daha başka hikmetlerinden dolayı ilim öğrenmek, Allah yolunda canını ortaya koymaktan daha değerli addedilmiştir. Tabii ki bu, münhasıran Allah rızası için olursa.
***
(12)
ﻟَﻴْﺲَ ﺍﻟﺸَّﺪِﻳﺪُ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳَﻐْﻠِﺐُ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﻭَﻟَﻜِﻦَّ ﺍﻟﺸَّﺪِﻳﺪَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﻳَﻐْﻠِﺐُ ﻧَﻔْﺴَﻪُ ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟْﻐَﻀَﺐِ
* “Şedid, kuvvetli, kahraman o değildir ki insanları mağlup etsin. Belki kahraman odur ki, gadap ve hiddet anında nefsini mağlup eder.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.18, s. 248, h. no: 19329]
-Şerh-
İnsanın en tehlikeli, en büyük düşmanı kendisi (nefsi) olduğu gibi en kuvvetli düşmanı da kendisidir. Kendisi istemedikçe kimse ona bir kötülük yaptıramaz. Bu durumda gerçek pehlivan, gerçek kahraman da kendisiyle başa çıkabilen insan olmuş oluyor. Özellikle öfke ve şehvet hislerinin köpürdüğü zamanlarda bu durum neredeyse imkansızlık sınırına yaklaşır. Bu duyguların galeyanını ise ancak tahkiki bir iman, kişinin Allah’a olan yakınlığı önleyebilir.
***
(13)
ﻣَﺎ ﺍَﻫْﺪَﻯ ﻣُﺴْﻠِﻢٌ ﻟِﺎَ ﺧِﻴﻪِ ﻫَﺪِﻳَّﺔً ﺍَﻓْﻀَﻞُ ﻣِﻦْ ﻛَﻠِﻤَﺔِ ﺣِﻜْﻤَﺔٍ ﻳَﺰِﻳﺪِﻩُ ﻫُﺪًﻯ ﻭَ ﻳَﺮُﺩُّﻩُ ﺑِﻬَﺎ ﻋَﻨْﻪُ ﺭِﺩًﻯ
* “Bir müslümanın, bir müslüman kardeşine vereceği, onun hidayetini artıran ve onunla ondan kötülüğü kaldıran bir hikmetli sözden daha efdal bir hediye yoktur.” [Keşfül Hafa, c. 2, s.180, h. no: 2182]
-Şerh-
Hikmet, bir işin gerçeğinin ne olduğunu anlamak ve bilmektir. İşin gerçeğini bilen yanlış yapmaz. Yedinci hadis-i şerifte ve Bakara suresinde de geçtiği üzere hikmet, Cenab-ı Hakkın kuluna verdiği çok büyük bir hayırdır. Bunun verilmesine bir kul vesile olmuşsa bu da onun hesabına büyük bir hayır olmuş olur. İşte o âyet-i şöyle:
– “Allah hikmeti dilediğine verir. Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiş demektir. Ancak akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.” (Bakara/269)
***
(14)
ﻣَﺎ ﺑَﻴْﻦَ ﺧَﻠْﻖِ ﺍَﺩَﻡَ ﺍِﻟَﻰ ﻗِﻴَﺎﻡِ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔِ ﺍَﻣْﺮٌ ﺍَﻛْﺒَﺮَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺪَّﺟّﺎﻝِ
* “Halk-ı Adem’den (as) tâ kıyamete kadar, alem-i insaniyyet arasında deccal hadisesinden daha büyük bir emir, mes’ele yoktur.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c. 18, s.477, h. no: 19941. Müsned Ahmed, c. 26, s.185, h.no:16253]
-Şerh-
Deccalın kelime anlamı, karıştırıcı, yalancı, doğruyu yanlış, yanlışı doğru gösteren, aldatıcı, insanları yanıltıcı gibi olumsuz durumları ifade eder. Bundan dolayı deccalin gerçek kimliğini tanımak çok zor olur. İnsanları hak diye batılın peşine takıp sürükleyebilir. Ondan daha büyük bir tehlikenin bulunmadığının bildirilmesi de, onun ne kadar önemli konularda, peşinden gidenleri ne kadar büyük hatalara düşürebileceğini gösterir. Bu kadar önemli bir konu da elbette iman ve islâmiyet konusudur.
***
(15)
ﻣَﻦْ ﺍَﺗَﺎﻩُ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕُ ﻭَ ﻫُﻮَ ﻳَﻄْﻠُﺐُ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢَ ﻛَﺎﻥَ ﺑَﻴْﻨَﻪُ ﻭَ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟْﺎَﻧْﺒِﻴَﺎﺀِ ﺩَﺭَﺟَﺔٌ
* “Bir ilim talebesi ilmi tahsil ederken eceli gelse, vefat etse, onun derecesiyle Enbiya derecesi arasında bir derece (peygamberlik mertebesi) kalır.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c. 41, s. 361, h. no: 45215]
-Şerh-
Bu hadis-i şerif, “âlimler Peygamberlerin vârisleridir” hadis-i şerefiyle beraber düşünüldüğünde, ilim öğrenmenin Peygamberlerle aynı yolda olmak anlamına geldiği anlaşılır. Aradaki fark ise, Peygamberlerin özel donanım ve kapasite ile yaratılmış olmalarının yanında, bir de doğrudan doğruya vahye mazhar olmaları, âlimlerin ise o ilmin sadece bir kısmını Peygamberlerden öğrenmiş olmalarıdır.
***
(16)
ﻣَﻦْ ﺗَﻌَﻠَّﻢَ ﺑَﺎﺑًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ (ﺍﻯ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﺍﻟْﺎِﻳﻤَﺎﻧِﻰِّ ﻭَ ﺍﻟﺘَّﺤْﻘِﻴﻘِﻰِّ) ﻋَﻤِﻞَ ﺑِﻪِ ﺍَﻭْ ﻟَﻢْ ﻳَﻌْﻤَﻞْ ﺑِﻪِ ﻛَﺎﻥَ ﺍَﻓْﻀَﻞُ ﻣِﻦْ ﺻَﻠَﺎﺓِ ﺍَﻟْﻒَ ﺭَﻛْﻌَﺔٍ. ﻓَﺎِﻥْ ﻫُﻮَ ﻋَﻤِﻞَ ﺑِﻪِ ﺍَﻭْ ﻋَﻠَّﻤَﻪُ ﻛَﺎﻥَ ﻟَﻪُ ﺛَﻮَﺍﺑُﻪُ ﻣَﻦْ ﻳَﻌْﻤَﻞُ ﺑِﻪِ ﺍِﻟَﻰ ﻳَﻮْﻡِ ﺍﻟْﻘِﻴَﺎﻣَﺔِ
* “Kim ki ilimden (yani ilm-i imani ve tahkikiden) bir bab (bir mes’ele) taallüm ederse, onunla amel etsin etmesin, bin rek’at nafile namazdan efdaldir. Eğer (öğrenmekle beraber) amel de ederse yahut onu başkasına öğretirse o zaman ta kıyamete kadar onun o (büyük) sevabı ve onunla amel edenin sevabı onun olacaktır.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.20, s.169, h.no: 21805. Kenzul Ummal, c.10 s.164 h. no: 28852]
-Şerh-
Burada da, kendisiyle amel edilmiyor olsa bile ilim öğrenmenin nafile ibadetlerden daha faziletli bir ibadet olduğu anlatılıyor. Çünkü âlim ilmiyle amel etmiyor olsa bile o ilim bir başkasına faydalı olabilir. Yine buradan anlaşıldığına göre ilmin üç mertebesi var: İlim öğrenmek, onunla amel etmek, onu başkalarına da öğretmek. Bu üç derecenin en faziletlisi, şüphesiz ki üçünü de içine alıyor olması hâlidir.
***
(17)
ﻣَﻦْ ﻃَﻠَﺐَ ﺑَﺎﺑًﺎ ﻣِﻦَ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﻟِﻴُﺤْﻴِﻰ ﺑِﻪِ ﺍﻟْﺎِﺳْﻠَﺎﻡَ ﻛَﺎﻥَ ﺑَﻴْﻨَﻪُ ﻭَ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟْﺎَﻧْﺒِﻴَﺎﺀِ ﺩَﺭَﺟَﺔٌ
* “Kim ki İslamı ihya etmek niyetiyle ilimden bir bab tahsil ederse onun derecesiyle peygamberlik mertebesi arasında yalnız bir derece kalmış olur.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.20, s.169]
-Şerh-
Bu hadis-i şerifin 15. hadisten farkı, orada ilim öğrenirken vefat etmekten söz edilirken burada bu şartın olmamasıdır. Bir de âlimle Peygamber arasındaki farkın ‘bir derece’ olarak ifade edilmesini, kesinlikle bu farkın az olması şeklinde anlamamalıdır. Bir Peygamberin Allah’a yakınlığının başlama noktası, Peygamber olmayanın varabileceği en son noktadan aklımızın almayacağı kadar ileridir.
***
(18)
ﻟَﺎ ﻳَﺠْﺘَﻤِﻊُ ﺍَﺭْﺑَﻌَﺔٌ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻦِ ﺍِﻟَّﺎ ﺍَﻭْﺟَﺐَ ﺍﻟﻠﻪُ ﺑِﻬِﻦَّ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔَ: ﺍَﻟﺼِّﺪْﻕُ ﻓِﻰ ﺍﻟﻠِّﺴَﺎﻥِ ﻭَ ﺍﻟﺴَّﺨَﺎﺀُ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻤَﺎﻝِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻮَﺩَّﺓُ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻘَﻠْﺐِ ﻭَ ﺍﻟﻨَّﺼِﻴﺤَﺔُ ﻓَﻰ ﺍﻟْﻤَﺸْﻬَﺪِ ﻭَ ﺍﻟْﻤَﻐِﻴﺐِ
* “Bir mü’minde dört şey (dört ahlak) içtima ettiği zaman Cenab-ı Hak (o dört ahlakı ile) ona cenneti vacip etmiş olur: Lisanında sıdk, doğruluk (yani yalan söylememek), malda sehâ, cömertlik, kalpte meveddet, hazırda ve gaybda olanlara nasihat etmek.” [Kenzul Ummal, c.15, s.876, h.no: 43482]
-Şerh-
Burada sayılan özellikler, en temel insanî ve ahlâkî sıfatlardır. İnsan bu sıfatlarıyla insandır ve dinin temel gayelerinden birisi onu bu ahlâka, yani potansiyel insanlıktan gerçek insanlık seviyesine yükseltmektir. Teorik olarak zaten ahlâkı güzel olanın dini de güzel, dini güzel olanın ahlâkı da güzeldir. Ama ne yazık ki pratikte her zaman bu böyle olmuyor.
***
(19)
ﻳَﻜُﻮﻥُ ﻓِﻰ ﺍَﺣَﺪِ ﺍﻟْﻜَﺎﻫِﻨِﻴﻦَ ﺭَﺟُﻞٌ ﻳُﺪَﺭِّﺱُ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥَ (ﻳﻌﻨﻰ ﻳُﺪَﺭِّﺱُ ﺣَﻘِﻴﻘَﺔَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥ) ﺩِﺭَﺍﺳَﺔً ﻟَﺎ ﻳُﺪَﺭِّﺳُﻬَﺎ ﺍَﺣَﺎﺩٌ ﻳَﻜُﻮﻥُ ﺑَﻌْﺪَﻩُ
* “Kâhinlerden birisi gelecek, Kur’an’ı (Kur’an’ın hakikatlarını) öyle bir tarzda ders verecektir ki, ondan sonra, onun gibi o ders ve talimi veren olmayacaktır.” [Kenzul Ummal, c.11, s.378, h. no 31808]
-Şerh-
Bu hadis-i şerif hakkında, şöyle bir açıklama vardır: “Hadisin metnindeki kâhinden murad (Allahu a’lem) ilhama mazhar, gaybî umuru (işleri) veyahut gizli kalmış serairi (sırları) veyahut mestur (örtülü) olan hakaik-i Kur’aniyyeyi ilham-ı ilahi ile ders verecek birisi demektir. Bu ise gaybî ve istikbalî bir işaret ve bir ihbar-ı nebevidir.”
***
(20)
ﺍِﺫَﺍ ﺟَﺎﺀَ ﺍﻟْﻤَﻮْﺕُ ﻟِﻄَﺎﻟِﺐِ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﻭَ ﻫُﻮَ ﻋَﻠَﻰ ﻫَﺬِﻩِ ﺍﻟْﺤَﺎﻟَﺔِ ﻣَﺎﺕَ ﻭَ ﻫُﻮَ ﺷَﻬِﻴﺪٌ
* “Bir ilim talebesi ilim tahsil etmekteyken vefat etse şehiddir.” [Fethül Kebir, c.1, s. 92, h. no :905. ; Camiussağir, c.1, s. 41, h. no: 545]
-Şerh-
Burada da tekrar, ilim yolunda olmanın Allah yolunda olmak demek olduğu, Allah yolunda cihad yaparken ölen kişinin durumuyla, Allah için öğrenmek veya öğretmek suretiyle ilim yolunda ölenin durumunun da aynı olduğu müjdeleniyor. Bu müjde herkes için çok bir büyük fırsat ifâde ediyor. Bu bakımdan insan, mesleği, yaşı ne olursa olsun, sürekli yeni şeyler öğrenmenin peşinde olmalıdır.
***
(21)
ﺍَﻓْﻀَﻞُ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﺍَﻟْﻌِﻠْﻢُ ﺑِﺎﻟﻠﻪِ (ﺍﻯ ﺍﻟْﺎِﻳﻤَﺎﻧِﻰّ) ﻗَﻠِﻴﻞُ ﺍﻟْﻌَﻤَﻞِ ﻳَﻨْﻔَﻊُ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﻌِﻠْﻢِ ﻭَ ﻛَﺜِﻴﺮُ ﺍﻟْﻌَﻤَﻞِ ﻟَﺎ ﻳَﻨْﻔَﻊُ ﻣَﻊَ ﺍﻟْﺠَﻬْﻞِ
* “İlmin efdali ilm-i billahtır (yani iman ilmidir). Bu ilimle az olan amel (ilimle olduğu için) menfaat verir. Fakat çok amel cehil ile olsa menfaatsizdir.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.5, s. 236, h.no: 4050]
-Şerh-
Dinin temeli, aslı ve özü iman olduğuna göre, ilmin en efdalı, en faydalısı ve makbulü iman ilimleridir. Zaten imanın olmadığı yerde ilim de olmaz, amel de olmaz. Hz. Üstâdın tabiriyle ‘ilim evhama dönüşür.’ Bilgiler yanlış zan ve tahminlerden ibaret olur. Onunla eşyanın ve olayların, hattâ insanın kendisinin mahiyet ve vazifesi doğru okunamayacağı, anlaşılamayacağı için ilim ‘cehl-cehalet’ olur.
***
(22)
ﺍَﻛْﺮِﻣُﻮﺍ ﺣَﻤَﻠَﺔَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥِ
* “Kur’an’ın hamelelerine ikram, hürmet ediniz.” (Kur’an’ın hameleleri ya Kur’an hafızı olanlardır veyahut Kur’an’ın hakikatlarını yaşayanlardır.) [Camiussağir, c.1, s. 306, h. no: 3060]
-Şerh-
Kuran’a duyulan hürmet zaten bunu gerektirir. İster Kur’anın öğretilmesi, ister ezberlenerek hafızalarda korunması, saklanması şeklinde, isterse Kuran hakikatlerinin yaşanması ve anlatılması şeklinde olsun, Kuran’a hizmet eden herkes bu hürmeti Hak ediyor demektir. Ancak her yerde olduğu gibi bu hürmet beklenmez, beklenmemeli, ancak verilir. Verilmezse de istenilmez. Yoksa ihlâs kaçar.
***
(23)
ﺍَﻛْﺮِﻣُﻮﺍ ﺍﻟْﻌُﻠَﻤَﺎﺀَ ﻓَﺎِﻧَّﻬُﻢْ ﻭَﺭَﺛَﺔُ ﺍﻟْﺎَﻧْﺒِﻴَﺎﺀِ
* “Ulemaya (hürmet ediniz) ikram ediniz. Çünkü ulema, peygamberlerin varisleridir.” [Fethül-Kebir, c.1, s. 214, h.no: 2341. Keşfül-Hafa, c.1, s.172, h.no:512]
-Şerh-
Alimler de aynı şekilde bu hürmeti hak ederler zira, zaten bu ilmin içinde ya bizzat Kur’anla ilgili ilimler, ya da kâinata ve olaylara Kur’an perspektifinden bakmayı öğreten kevnî bilgiler yer alacağından hepsi aynı kapıya çıkıyor.
***
(24)
ﺍِﻥَّ ﺍﻟﻠﻪَ ﻋَﺰَّ ﻭَ ﺟَﻞَّ ﻟَﻴَﺒْﺘَﻠِﻰَ ﺍﻟْﻌَﺒْﺪَ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻦَ ﻭَﻣَﺎ ﻳَﺒْﺘَﻠِﻴَﻪُ ﺍِﻟَّﺎ ﻟِﻜَﺮَﺍﻣَﺘِﻪِ ﻋَﻠَﻴْﻪِ
* “Cenab-ı Allah Azze ve Celle mü’min kulunu tecrübe ve imtihan için musibete, belaya giriftar eder. Fakat O’nun bu iptila ve denemesi, o mü’min kulun üstünde keramat ve ikramını izhar içindir.” [Elehadi vel-Mesani c.2, s.175, h.no: 974]
-Şerh-
Belâ ve musibetler doğru okunur, sabır ve şükürle mukabele görürlerse bela olmaktan çıkarlar. Cenab-ı Hakk’ın ikramları bazen bela ve musibet şeklinde, gazap ve öfkesi de nimet şeklinde tecelli edebilir. Bu durumda Cenab-ı Hakkın ikramına mazhar olmanın şartı da; “Küfür ve dalâlet dışında her şey için hamdolsun” diyip sabretmek, hattâ şükretmektir.
***
(25)
ﺍِﻥَّ ﺍﻟﺴَّﻌِﻴﺪَ ﻟَﻤَﻦْ ﺟُﻨِّﺐَ ﺍﻟْﻔِﺘَﻦَ ﻭَ ﻟَﻤَﻦِ ﺍﺑْﺘُﻠِﻰَ ﻓَﺼَﺒَﺮَ ﻓَﻮَﺍﻫًﺎ ﺛُﻢَّ ﻭَﺍﻫًﺎ
* “Said, fitnelerden uzak kalmış kimse ve musibet ve fitneye giriftar olduğu halde sabreden kimsedir. Böylesi adam ise çok garip, pek nadirdir.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c.7, s. 318, h. no: 6387]
-Şerh-
Said, mesut, bahtiyar, talihli, Allah’ın kendisinden razı olduğu kişi demektir. Saadet kelimesi de bu köktendir. Bunun zıddı ise şakî kelimesiyle ifade edilir. Hadis-i şerifte bunların, fitneden uzak duran, istemediği halde bir fitneye uğradığında şikayet etmeyerek sabreden kimseler olduğu, gerçekten bu evsafta insanların ise oldukça az bulunacağı ifade ediliyor. Allah celle celâluhu cümlemizi saidlerden eylesin.
***
(26)
ﺍِﻥَّ ﺍﻟْﻔِﺘْﻨَﺔَ ﺗَﺠِﻰﺀُ ﻓَﺘَﻨْﺴِﻒُ ﺍﻟْﻌِﺒَﺎﺩَ ﻧَﺴْﻔًﺎ ﻭَ ﻳَﻨْﺠُﻮ ﺍﻟْﻌَﺎﻟِﻢُ ﻋَﻨْﻬَﺎ
* “Muhakkak fitne gelmektedir. İbadı (insanları) parça parça edecektir. Ancak alimler ondan kurtulurlar.” [Kenzul Ummal, c.10, s. 150, h. no: 28766]
-Şerh-
Burada âlim tabirinden murad her âlim değil, gerçek âlimlerdir. Çünkü fitneye âlet olan, ona katkı sağlayan, hattâ başlı başına kendileri birer fitne unsuru olan sözde âlimler tarih boyunca eksik olmamıştır. Bu ümmetin en büyük fitnesi olan ihtilaf ve tefrika konusunda bazı âlimlerin ne kadar bu işin içinde oldukları, hattâ körükledikleri herkesin bildiği bir gerçektir. Büyüklerimiz bu çeşit ilim sahipleri için ‘ulemâ-ü’sûi – kötü âlimler’ tabirini kullanırlar ki İmam-ı Rabbani Hazretleri bunların şeytandan daha tehlikeli olduklarını söyler.
***
(27)
ﺍِﻧَّﻪُ ﺳَﻴُﺼِﻴﺐُ ﻓِﻰ ﺍَﺧِﺮِ ﺍﻟﺰَّﻣَﺎﻥِ ﺑَﻠَﺎﺀٌ ﺷَﺪِﻳﺪٌ ﻭَ ﻟَﺎ ﻳَﻨْﺠُﻮ ﻣِﻨْﻪُ ﺍِﻟَّﺎ ﺭَﺟُﻮﻝٌ ﻋَﺮِﻑَ ﺩِﻳﻦَ ﺍﻟﻠﻪِ ﻓَﺠَﺎﻫَﺪَ ﻋَﻠَﻴْﻪِ ﺑِﻠِﺴَﺎﻧِﻪِ ﻭَ ﻗَﻠْﺒِﻪِ ﻓَﺬَﻟِﻚَ ﺍﻟَّﺬِﻯ ﺳَﺒَﻘَﺖْ ﻟَﻪُ ﺍﻟﺴَّﻮَﺍﺑِﻖُ
* “Ahir zamanda şiddetli ve dehşetli bir bela gelecek, herkese isabet edecek. Ondan kurtulan olmaz. Ancak Allah’ın dinini bilen ve ona göre lisanıyla ve kalbiyle mücahede eden bir adam kurtulacak. O ise, ona sâbıkların, geçmişlerin mesleği sebkat etmiştir. Bir de, Allah’ın dinini bilip, tasdik eden birisi kurtulacak.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c. 10, s. 38, h. no: 9043]
-Şerh-
En büyük fitnelerin âhir zaman fitneleri olacağı, bunlardan kurtulmanın da çok zor olacağı hadis-i şeriflerde çokça beyan edilir. Bu zorluk, genellikle bu fitnelerin fitne olduklarının çokları tarafından bilinmemesinden kaynaklanır. İşte burada da gerçek âlimlerle sahteleri ortaya çıkıyor. Gerçek âlimler, dinini hiçbir bedel karşısında satmayan, kimseden korkmayan, samimi, iç ve dış bütünlüğüne ulaşmış olanlardır. Tabii ki biraz da böyle olmanın bedelini ödemek şartıyla. Hadiste tek bir kişiden söz ediliyor olması, onun peşinden giden insanları da ifade ediyor olabilir.
***
(28)
ﺍَﻧَﺎ ﺍَﺟْﻮَﺩُ ﻭَﻟَﺪِ ﺍٓﺩَﻡَ ﻭَ ﺍَﺟْﻮَﺩُﻫُﻢْ ﻣِﻦْ ﺑَﻌْﺪِﻯ ﺭَﺟُﻞٌ ﻋَﻠِﻢَ ﻋِﻠْﻤًﺎ ﻓَﻨَﺸَﺮَ ﻋِﻠْﻤَﻪُ ﻳُﺒْﻌَﺚُ ﻳَﻮْﻡَ ﺍﻟْﻘِﻴَﺎﻣَﺔِ ﺍُﻣَّﺔً ﻭَﺣْﺪَﻩُ
* “Benî Adem’in en cömerdi ve en kerimi ve en sahîsi benim. Benden sonra onların en kerimi ve en cevvadı ise bir recul (bir adam) ki; o adam (hususi) bir ilim bilecek ve o ilmini neşredecektir. Kıyamet gününde müstakil bir ümmet halinde ba’s olunacaktır.” [Şe’bel İman, c. 3, s. 266, h. no: 1632. Camiu Beynel-Ulum c. 1, s. 242, h. no: 478.]
-Şerh-
Ahir zamanda ortaya çıkacak kişiler ve olaylar hakkında kimlik, yer ve zaman belirlemek doğru değildir. Doğru olan, bu rivayetlerden nelere dikkat etmemiz gerektiği konusunda ders çıkarmaktır. Hadis-i şeriflerde sözü edilen kişiler ve olaylar bir kişi ve bir döneme mahsus da olmayabilir. Yukarıdaki hadisten almamız gereken en önemli ders, kerim ve cömert olmanın bir Peygamber sıfatı olduğunu anlayıp Ona benzemeye çalışmak olmalıdır. Bu şahıs Hz. Mehdi olabilir ama sırr-ı teklif gereği yine isim tahsis etmek uygun olmaz. Zaten ortalık mehdiden! geçilmiyor.
***
(29)
ﺍَﻟَﺎ ﻣَﻦْ ﺗَﻌَﻠَّﻢَ ﺍﻟْﻘُﺮْﺍَﻥَ ﻭَ ﻋَﻠَّﻤَﻪُ ﻭَ ﻋَﻠَّﻢَ ﻣَﺎ ﻓِﻴﻪِ ﻓَﺎَﻧَﺎ ﻟَﻪُ ﺳَﺎﺋِﻖٌ ﻭَ ﺩَﻟِﻴﻞٌ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﺠَﻨَّﺔِ
* “Kur’an’ı öğrenen ve öğreten ve içindeki hakaikını ders veren bilmiş olsunlar ki (kıyamet gününde) onların cennete girmelerine saik ve delil ben olacağım.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c. 6, s. 48. h. no: 9747.]
-Şerh-
Başka bir hadis-i şerifte de beyan buyurulduğu gibi insanların en hayırlıları Kuran’ı öğrenen ve öğretenlerdir. Fakat bundan sadece Kur’an’ın lafzının okunmasını öğretmeyi anlamamak lazımdır. Kur’an’ın manasını, tefsirini, Kur’an hakikatlerini anlatmak da buna girer. Tabii ki en güzeli bunların hepsini öğrenmek ve öğretmeye çalışmaktır. Zira Hz. Ali Efendimizin de dediği gibi;
– “Anlamadan okunan kıraatte (çok) hayır yoktur.”
***
(30)
ﺍِﻳَّﺎﻛُﻢْ ﻭَ ﺍﻟْﺒِﺪَﻉُ ﻓَﺎِﻥَّ ﻛُﻞَّ ﺑِﺪْﻋَﺔٍ ﺿَﻠَﺎﻟَﺔٌ ﻭَ ﻛُﻞُّ ﺿَﻠَﺎﻟَﺔٍ ﺗَﺼِﻴﺮُ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟﻨَّﺎﺭِ
* “Sakın bid’atlara yanaşmayınız. Çünkü bütün bid’atlar dalalettir, bütün dalaletler de ceheneme gider.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c. 10, s. 334, h. no: 9747.]
-Şerh-
Bid’at, din adına ortaya konulan, ama dinden olmayan şeylere denir. Bid’atlerin yerleşmesinde eski inançların ve kültürlerin de etkisi vardır. Bazı âlimlerimiz bid’ati, hasene ve seyyie, yani güzel veya çirkin olarak ikiye ayırırlar. Meselâ bizim kültürümüzde mevlid okutmak, daha genel anlamda da teravih namazının cemaatle kılınması güzel olana örnek gösterilir. İbâdet niteliği taşımayan ve dinin temel ilkelerine de ters düşmeyen yenilikler bid’at sayılmazlar.
***
(31)
ﻟَﻴْﺲَ ﻣِﻨَّﺎ ﻣَﻦْ ﺗَﺸَﺒَّﻪَ ﺑِﻐَﻴْﺮِﻧَﺎ، ﻟَﺎ ﺗَﺸَﺒَّﻬُﻮﺍ ﺑِﺎﻟْﻴَﻬُﻮﺩِ ﻭَ ﻟَﺎ ﺑِﺎﻟﻨَّﺼَﺎﺭَﻯ
* “Bizden gayrısına kendini benzeten bizden değildir. Sakın Yahudi ve Hıristiyanlara kendinizi benzetmeyiniz.” [Ketebettesa, c. 31, s. 431, h. no: 86. Kenzul Ummal, c. 9, s.128, h. no: 25333.]
-Şerh-
Burada söz konusu edilen ve yasaklanan benzeme, insanlık icabı olan benzemeler değil, daha çok sembolik değeri olan, onlar gibi olmak isteme arzusundan, özentiden kaynaklanan benzemelerdir. Bunlar, dinî kimliğimizin zayıflamasına ve zamanla kaybolmasına yol açabilecekleri için yasaklanmıştır. Zira kalıpta benzemek, zamanla kalpte de benzemeyi getirir.
***
(32)
ﺍَﻓْﻀَﻞُ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺩِ ﻛَﻠِﻤَﺔُ ﺣَﻖٍّ ﻋِﻨْﺪَ ﺳُﻠْﻄَﺎﻥٍ ﺟَﺎﺋِﺮٍ
* “Cihadın en efdali odur ki eğri yolda olup, hakka karşı mümanaat gösteren en cebbar hükümdarlara, kumandanlara karşı hak söz söylemektir.” [Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c. 5, s.198, h. no: 3981. Müstedrek, c.4, s. 505.]
-Şerh-
Cihadın en zor ve en faydalı şekillerinden birisi budur. Çünkü bunda hem öldürülme korkusu vardır, hem itaat ettiği takdirde hükümdardan gelebilecek çıkarlardan mahrum kalmak söz konusudur, hem de hükümdarın, komutanın kötülüğünün önüne geçme arzusu ve iradesi vardır. Ayrıca, harici bir düşmana karşı çıkmak diğer müslümanlarla beraber olacağından arkasında psikolojik bir motivasyon vardır. Burada ise kişi dışlanmak, yalnızlaşmak, hakarete maruz kalmak, zulüm ve işkence görmek gibi gayr-ı insanî her türlü muameleye uğrayabilir.
***
(33)
ﺍَﻓْﻀَﻞُ ﺍﻟْﺠِﻬَﺎﺩِ ﺍَﻥْ ﻳُﺠَﺎﻫِﺪَ ﺍﻟﺮَّﺟُﻞُ ﻧَﻔْﺴَﻪُ ﻭَ ﻫَﻮَﺍﻩُ
* “Cihadın en faziletlisi, kişinin kendi nefsi ve hevasına karşı mücahade etmesidir.” [Fethül-Kebir, c. 1, s. 196, h. no: 2092. Suyûti, Camiu’l-Ehâdis, c. 5, s. 196, h. no: 3977.]
-Şerh-
Bu cihad, bir önceki cihaddan daha zordur. Çünkü onda genellikle ne olacaksa olur. Öldürülecek ise öldürülür, hapse girecekse girer. Burada ise, son nefesini verinceye kadar devam edecek olan bir cihad vardır. Çünkü son nefes çıkmadan nefis insanın peşini bırakmaz. İnsan burada, nefsinin sürekli baskı yapmasının yanında, şeytanın tahriklerine, çevrenin dayatmalarına da karşı koymak zorundadır. Eğer kalb, ruh ve irade devamlı takviye edilmez ve beslenmezse, insan bir yerden sonra pes edebilir. Onun için bu hususu hiç hafife almamak gerekir.
-Son-