Bediüzzaman’ın Lokman Hekim Ruhlu Talebesi : ALİ İHSAN TOLA

Ali İhsan Tola 1927 yılında Senirkent’te doğdu.
Orman Mühendisi olan Ali İhsan Tola, Sütçüler Orman dairesine şef olarak tayin olur.
Risale-i Nurları Kesmeli Eşref’ten tanır.
4,5 yıl memurluk yaptıktan sonra Bediüzzaman Hazretlerine ve Risale-i Nurlara hizmet etmek için bu görevinden ayrılır. Kalan hayatını Kur’ân ve iman hizmetine vakfeder.

Ali İhsan Tola, aile efradıyla birlikte dünyasını bir kenara iterek Kur’ân ve iman hizmetine kendini adayan ender kişilerdendir. Her şeyiyle kendini hizmete vermiştir. Sav köyünde Risale-i Nurlar’ın teksirle çoğaltılmasından, yeni hurufla basılmasına kadar her alanda gayret göstermiştir.

Ali İhsan Tola, Üstad Hazretlerinin yanında kalıp kendisine hizmet etmek ister. Bu isteğine annesi razı olmaz. Annesini dinlemeyip yatağını alıp Üstadının hizmetine gider. Üstad Hazretleri Ali İhsan Tola’ya ‘Annenin ve eşinin sana ihtiyacı var. Onlar senin arkandan feryat ediyorlar. Annenin rızasını al öyle gel!’ deyince daha yatağın balyasını çözmeden geri döner. Her fırsatta annesini razı etmeye uğraşır. Fakat annesi razı olmaz.

Belki Üstad Hazretleri razı eder diye annesi ve yakın akrabaları ile beraber Üstadını ziyarete giderler. Üstad Hazretleri o zaman Çam dağındadır. Üstad Hazretleri Risale-i Nur’a hizmet etmesi için Ali İhsan Tola’nın annesinden izin ister. Annesi de ‘On iki çocuktan yanımda bu kaldı. Ben ihtiyarım, bana kim bakacak.’ der ve buna sıcak bakmaz. Bu vaziyeti müşahede eden Üstad Hazretleri ‘Öyleyse İhsan senin yanında kalacak, benim hizmetimde olacak.’ der ve anlaşma sağlanır. Ali İhsan Tola bundan sonra aileden kopmadan ve hizmetlerine de ara vermeden hayatına devam eder.

Bundan sonrasını kızı Handan Hanım’dan dinleyelim: “Babamın hayatında Kur’ân ve iman hizmeti birinci derecede gelirdi. Malı, mülkü, ailesi ve kendi hayatı ikinci, üçüncü derecede kalırdı. Babam az yer az uyurdu. Son on beş yılda Kur’ân yazmaya başladı. Her işini sünnet-i seniyyeye uygun yapardı. Bizlere hep ihlâslı olmayı tavsiye ederdi. Risale-i Nurların teksir edilmesi hizmetinde bulunduğu zamanlarda ilahî bir ikram olarak hangi bitkinin hangi hastalığa şifa olacağını anlama hususiyeti kendisine bahşedilmiş.”

Bir gün Sungur ağabeyle birlikte Ali İhsan ağabeyi ziyarete gitmiştik. Sungur ağabey, Ali İhsan ağabeye “Bitkilerin hangi hastalığa şifa olacağı size açılmıştı. Bu hal şimdi de devam ediyor mu?” diye sordu. Ali İhsan ağabey şöyle demişti: “Biz eskiden umuma ait arazilerdeki çeşmelerden dahi abdest aldığımız zaman, ihlâsımıza zarar gelmesin diye para bırakırdık. Buna tam dikkat edemediğimizden olsa gerek o haslet kısmen zayi oldu.”

  • Ali İhsan ağabey, değişik zamanlardaki sohbetlerimiz esnasında şunları anlatmıştı:

“Otlardan, çiçeklerden bal ve çeşitli yağ karışımlarından insanlık âlemine faydalı olmaya çalışıyorduk. Risale-i Nur’da izah edildiği gibi kâinat bir eczane-i kübradır. Allahu Teâlâ her şeyi yerli yerinde yaratmıştır. İnsan vücudunda bulunan hücreler ve cihazlar bitki ve otlardan küçük birer numunelerdir.

Meselâ ceviz, dışında bir kabuk, içinde kılcal damarlar, altı sert kemik. İçinde meyvenin yenecek kısmı. İnsanın başına, beynine ne kadar da benziyor. Elbette ki onun yenmesi, insana ve beynine faydalı olacaktır. Keza fındığın kalbe benzemesi, fasulyenin böbreklere benzemesi de böyledir. Limondan narenciyeye kadar her şeyde insan bünyesine faydalar sunulmuş, aynı zamanda bunlar rızık olarak da tayin edilmiştir.

Risale-i Nurda tefsir edilmiş bir ayet-i kerimede: ‘Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, Halim’dir, bağışlayıcıdır.’ (İsra, 17/44) buyruluyor. Bu ayetten ders almamız lâzım. Kâinatın zerreleri adedince Allahu Teâlâ’ya hamd ve senâda bulunmamız lazım ve zaruridir.”

“1950’li yıllardı. Sav Köyü’nde teksirle yazılan bir risaleyi tashih için Isparta’ya Üstad Hazretleri’ne götürdüm. Üstad beni Isparta’daki evinde, odasının kapısında karşıladı. Mübarek ellerini öptüm ve eseri teslim ettim. O sıralarda kendi nefsimi tezkiye için oruçla riyazet yapmakta idim. Hazreti Üstad bana şöyle dedi: ‘Hizmet zamanı yemeyi içmeyi terk edersen, nefsine hizmet ettiremezsin, bu dalâlet olur. İhtiyacı olan gıdayı verir de hizmet-i imaniyede çalıştırırsan, Allah rızası için cihad olur. Ben dahi tashih hizmetlerinin çok olduğu şu günlerde gözlerim yoruluyor. Gözlerimin yorgunluğunu gidermek için kuzu etinden köfte yaptırması için Bayram’ı gönderdim.’

Köfteler geldiğinde bir tane de bana yedirdi, üzüm de ikram etti. İkram edilen üzümü yememiştim. Bu dersi aldıktan sonra tekrar Sav’a giderken çok acib bir hal ile karşılaştım: Sav’a yaya olarak gidiyordum. Gittiğimi de kimseye hissettirmek istemiyordum. O günlerde hizmet arkadaşım olan Savlı Mustafa Gül ağabey, Sav yolunun kenarından bir üzüm bağı almıştı. Bağını ben biliyordum. Teberrüken bir salkım üzüm alayım dedim. Bağa girerken Hazreti Üstad’dan kulağıma şöyle bir ses geldi ‘Ali İhsan! Sen benim üzümlerimi yemedin, Mustafa Gül’ün bağına mı giriyorsun?’ Bu şekilde üç kere tekrar etti. Ben ayağımı ne geriye çekebiliyordum ne de ileriye atabiliyordum, donakalmıştım. Zorluk içinde yere yıkıldım ve kendimi şarampole attım.

Sav’daki teksir yaptığımız eve geldiğimde arkadaşlarım bir korku geçirdiğimi yüzümden bildiler. ‘Ne oldu sana! Bir şeyden mi korktun?’ diye ısrarla sordular. Ben bu sırlı meseleyi ifşa etmek istemedim. ‘Yaya geldiğim için yorgunluktandır’ diye atlattım. Fakat seneler sonra 1986’da Mustafa Gül ağabey hastalanmıştı. Vefatından iki gün evvel ziyaretine gittim. Hoşâmediden sonra dedim: ‘1950’lerde, teksir makinesiyle çalıştığımız günlerde, senin bağına girip, teberrüken bir salkım üzüm koparayım derken, başımdan böyle bir hâl geçti’ diye Mustafa Gül ağabeye bu sırlı hatırayı anlattım.

  • Mustafa gül ağabey cevaben:

‘Kardeşim Ali İhsan Efendi! Buna benzer bir hâl bende de vukû bulmuştu. Şöyle ki; Afyon Hapishanesinde kaldığımız yer hapishanenin en üst katı idi. Diğer mevkuf arkadaşların tayinatı bana geliyordu. Ben ise onlara dağıtıyordum. Bir gün tayınlar içinde hamursuz tabir edilen küçük bir ekmek çıkmıştı. ‘Bunu ben yiyeyim’ diye rafın altına koydum. Anında kulağıma Hazreti Üstad’dan ciddi ve vakarlı öyle bir ses geldi ki: ‘Mustafa ekmeği gasp etme!’ diye üç sefer tekrar etti. Ben hemen ekmeği aldım, diğer tayınların içine koydum. ‘Peki, Üstadım’ dedim, ses kesildi.

Evet, bunlar hizmet-i imâniye ve Kur’âniye’de ciddi ve samimi çalışmaların cilveleridir. Hizmete ihlâsla devam edilse bunlar her zaman yaşanır. Hazreti Üstad zahirde görünen hizmetin kerametlerini kendi üzerine almamış, hizmete bırakmıştır. Ciddi ve samimi hizmet eden, hizmetinin kerametini her zaman görür ve görmüştür. Fakat bunlar istenilmez fakat verilir.”

“Bir meczubiyet hissi ile, bakalım ne kadar açlığa dayanabileceğim, diyerek oruca başladım. İftarda sadece su içmek suretiyle yetmiş gün hiçbir şey yemedim. Dayıoğlu Dr. Tahsin Tola birkaç mebus arkadaşıyla gelip, ‘Seni hastaneye götürüp tedavi ettireceğiz’ dediler. Ben ‘Madem öyle, Hazreti Üstad’a gidelim’ dedim. Hazreti Üstad’ın Barla’daki evine vardık.

Durumu gören Hazreti Üstad ‘Resul-i Ekrem Efendimiz (a.s.m.) senin orucunu açman için Medine’den hurma göndermiş’ diyerek bana bir paket hurma verdi. Hurmalardan yemeye başladım. Oradakiler ‘Aman efendim hasta olur…’ demeye başladılar. Hazreti Üstad ‘Ona ilişmeyin, yesin. Ali İhsan hasta değil.’ deyince Tahsin Tola ve arkadaşları hayretler içinde kaldılar. Daha sonra hiçbir sıkıntı görmeden eski halime döndüm. Ben bu hali yaşarken yakınımda bulunanlar hayret ediyorlardı. Yoksa biz görmeden bir şeyler mi yiyor, diye sayılı ve tartılı üzüm ve sair erzakları odama getirip bırakıyorlardı. Onları alıp götürdüklerinde hiç eksilmediğini görürlerdi. Lilllahilhamd ne kilomda, ne vücudumda, ne aklımda aşırı bir değişiklik görmedim.”

  • Ali İhsan Tola ağabey bizlere dört tecavüzden bahseder ve şunları anlatırdı:

“BİRİNCİSİ:

Üstadımızın Barla’da iken kendi eliyle tamir ettiği Rum Mahallesindeki mescidini (Muş mescidi) yıktılar.

İKİNCİSİ:

27 Mayıs İhtilâlı oldu, saat yedi buçukta radyodan ilan edildi. Beş dakika sonra Barla’ya geldiler. Üstadımızın Çınar Ağacı’na çıktığı merdivenleri kırdılar. O zaman Sıddık Süleyman, ağlayarak bana geldi. Ben de niye ağlıyorsun, insanlar oraya ayakkabıları ile çıkmaya başlamışlardı, kaderin fetvası var, demiştim.

ÜÇÜNCÜSÜ:

Yine 27 Mayıs ihtilâlinden sonra, Üstadımızın Urfa’daki kabrini kırarak kaçırdılar.

DÖRDÜNCÜSÜ  İSE:

Yakın bir zamanda yaptıkları, Çam ve Katran ağaçlarının kesilmesi hadiseleridir. Ben elli beş senedir kuru Katran Ağacı’nı o şekilde hatırlıyorum, Üstad zamanında da öyle kuru imiş. Çam Ağacı ise en tepeden; bir taraftan boğaza, diğer taraftan göle bakar. Bu ağaçlara daha önce kaç kere balta vurdular, yıkamadılar. Görmüşsünüzdür gövdelerinde balta izleri vardır. Bu ağaçların katli hususunda kader cihetine bakmak lazımdır. (Kimin kestiğini düğmelerine varana kadar tarif edebilirim.) Demek ki kâinattaki fıtri kanunlar böyle iktiza ediyor. Yani kader hükmünü vermeksizin bu ağaçlar kesilemez. Bu ağaçların kesilmesi için kadere fetva verdiren acaba insanların hangi hareketleri olmuştur, düşünmek lazım. Belki de bilen bilmeyen geliyordu, o ağaçlara kutsallık verilmeye başlanmıştı…”

Yine bir gün Sungur ağabeyle birlikte Ali İhsan ağabeyi ziyarete gitmiştik. Sungur ağabey Ali İhsan ağabeye “Sana sakal çok yakışmış” dedi. Ali İhsan ağabey de “Sungur, sen de sakal koy.” dedi. Sungur ağabey de; Üstad Hazretleri Ceylan kardeşe sen sakal bırak, dedi. Ceylan da Risale-i Nur’dan teviller getirdi. Üstad tekrar, yok yok sen sakal bırak, dedi. O zaman kendi kendime, Üstadım bu sözü bana söylese hemen sakal bırakırım, dedim. O esnada Üstad bana dönerek, Sungur da benim gibi tıraş olur, dedi… Kızı Handan Hanım babasının son zamanlarını şöyle anlatır: “Babamın rahatsızlığı gün geçtikçe artıyordu. Sürekli haline şükrederdi. Ağır hasta olduğu halde Azrail’e abdestsiz yakalanmayayım diye sık sık abdest alırdı.”

[ISPARTA KAHRAMANLARI (Himmet Koçoğlu) adlı eserden alınmıştır]

Bediüzzaman’ın Lokman Hekim Ruhlu Talebesi
“Ali İhsan Tola”

-İhsan Atasoy’un kitabından özet notlar-

01-) “Fıtrî olandaki tesir ve kuvvet hiçbir şeyde yoktur.

02-) “Allah dostları kader programına tabidir, kendi iradeleriyle hareket etmezler”

03-) “Kader programında varsa olur”

04-) Gönül insanlarının yanında yabanilik ve yabancılığa yer yoktu. Onların yanında huzur-u daimi ve üns hali vardır her zaman..

05-) Kerem sıfatına sahip olmak, Âl-i Beyt’e mensup kimselerin önemli bir özelliğidir. Onlar, ikram etmekten, yedirip içirmekten zevk alırlar. İkram edemezlerse üzüntü duyarlar.

06-) Felakete uğrayan insanların ilk önce karnını doyurmak gerekir. ‘Eğer karınları doyurulmazsa psikolojik sorunlar olur, aklını kaybetmeye kadar gider’.

07-) ‘Bir yerde kırk sene tebliğ yapılır da olumlu bir cevap verilmezse adetullah gereği o yere semavî bir musibet gelir.’

08-) ‘Şartlar ne olursa olsun, müspet hareket etmeye, bu zamanda fetva adı altında pek çok fitneye kapı açıldığından fetva vermemeye, son nefesimize kadar her halükârda hizmette kalıp devam etmeye’ bizi yemin ettirmişti”

09-) ‘Bir gıdayı hazırlayanın, hatta sunanın halet-i ruhiyesi yiyene geçer’

10-) Ali İhsan Tolanın çocukları :Bizlerle meşveret ederek yapmamız ve yapmamamız gerekenler hakkında fikrimizi sorardı. ‘Bu çocuktur’ demez, ‘Sen ne düşünüyorsun?’ derdi. Zoraki, ‘Şunu yapacaksın’ demez, ikna etmeden bir şeyi yaptırmazdı. derler.

11-) Söğüdün külü antibiyotik veya antiseptik özelliği taşıyor.”

12-) Cilt kanserinin tedavisi söğüdün külü ile hakiki gül suyuymuş…Bir hastaya gül suyuyla karıştırıp deriye sürmüşler, o şekilde şifa bulmuş.”

13-) Ziyarete gelenlere Risale-i Nur’dan bir bahis açıp okutur, “Bakalım bu dersten nasıl bir mana açılacak, dersimizi beraber alalım. Bazı manalar cemaatle beraber açılır” derdi.

14-) Besmele her şeyin, her meselenin anahtarıdır. O tam anlaşılmadan hiçbir şey anlaşılmaz”

15-) “Ehl-i imanın ihlasla yaptığı yemekler ehl-i imana şifadır. Sonu hayır olan her şey hayırdır.

16-) Beyindeki tümör için, “Açmayın, ama açtınız, tümörün orada ayakları kalır. Ardıç yağını köküne dökseniz onu kökünden kurutur” derdi.

17-) Bir aile kavgası olsa, “Şükür Risalesi’ni getirin, mutlaka şükürsüzlük olan bir nokta var ki anlaşmazlık oluyor” derdi.

18-) “Eğer bir meseleyi on sene sonra anlar, gelir helalleşirse, on dakika sonra anlamış gibi o kardeşin için sevinmelisin. Boşa giden hiçbir şey yok”

19-) Bir gün Ali ihsan tola abiye Vakıa Suresi’ndeki “Mukarrebûn kimlerdir?” diye sorarlar . “Kur’an’a gelen bela ve musibeti üzerine alan kimsedir” demiş.

20-) Hakaik-i imandan bir bab okunması, dinlenmesi, nafile namaz, nafile oruç, nafile zekat, nafile hac, fisebilillah cihattan ve bir senelik kabul edilmiş ibadetten efdaldir.

21-) Risale-i Nur, akıl, kalp ve ruha hitap eder; üçü de gıdasını alır.

22-) Kader programına tabi olan başka program yapmaz.

23-) Allah her insanı nice cihazlarla donatarak dünyaya gönderiyor. Fakat insanların büyük çoğunluğu bu cihazların kapağını bile açmadan ölüyor ve iade ediyorlar.

24-) Kul, hakkını helal edince daha çok mağfiret olunur. Affeden affa uğrar.

25-) İkramda israf olmaz. Bir taama uzanan el ne kadar çok olursa, onun bereketi o kadar fazla olur.

26-) Feraset kâfirde de olsa müslim sıfatıdır.

27-) Birlik ve beraberlik olmazsa Cenab-ı Hak ikinci adımı attırmaz.

28-) Sıkıntılar, manevî silahı elde etmek içindir. Sıkıntıya girmemiz manevî yönümüzün kuvvetlenmesi içindir. Bu nedenle zorlukları destek olarak da görebilirsiniz. Böylece eşkıya bile olsa karşımızda titrer.

29-) Yalnız kalmayınız. Şeytan ve cin taifesi yalnızlara daha çok musallat olur.

30-) Dünya hırsına sahip âlimle, ilimden yoksun sofinin çıkardığı fitneyi şeytan bile çıkaramaz.

31-) Bir insanda yeis olursa, rahmeti görmüyor demektir.

32-) Eğer insanda kibir var ise, Allah’ın verdiği istidatları kendinden kabul ediyor demektir.

33-) Harama bakmak gözü kör eder, hafızayı yok eder.

34-) Tıbb-ı Nebevî’de ameliyat yok. Kâinatta ölümden başka her derdin devası vardır. Hasta olan hücre kâinatta yaratılan bitkiyle, madenle, mineralli sularla, hayvan organlarıyla tedavi edilebilir.

35-) Migrene karabaş balı kullanılmalı. Karabaş balı, beyin hastalıklarında damar açıcıdır. Karabaş otu (kafa süpürgesi) dağlarda kar sularıyla yetişir. Senirkent yöresi dağlarında yetişir. Üstad, “Bu ota dikkat et” demişti.

36-) Çayı limonla içmek, çayın kan yapıcı özelliği yok etme keyfiyetini giderir.

37-) Günlük 21 tane kuru üzüm hafızayı açar. Her birini besmele çekerek yemeli.

38-) Çörek otu baş ağrısını keser.

39-) Bir keresinde, “Kahvenin şekerini nasıl koyalım?” sorusuna, “Ne ifrat ne tefrit, sırat-ı müstakim” diye cevap vermişti. Her zaman denge insanıydı

40-) Bacağında rahatsızlık olan torununa taze kesilmiş kurban eti yemesini tavsiye ediyor ve Denilen yapılınca rahatsızlık iyileşiyor.

41-) Besmele ve yedi Fatiha-i Şerife, bütün hastalıklar için şifaya vesiledir.

42-) Besmele, cifrî hesabı miktarı (786) çekildiğinde her ne istenirse yerine getirileceğine kefil olabilirim.

43-) Bismillahirrahmanirrahim ilahî bir şifredir. Allah “acz”, Rahman “fakr”, Rahim “şefkat”in anahtarıdır.

44-) 19 euzü çekilirse kayıp bulunur.

45-) Dışarıdan gelen vesveselere 11 Felak okunmalı, nefisten gelen vesveselere 11 Nas okunmalı.

46-) Cimriliğe karşı 11 defa Maun Suresi okunmalı.

47-) Şirke karşı 11 defa Kafirun Suresi okunmalı.

48-) 11 sayısı esma-i ilahiyeye merdivendir.

49-) Fatiha’da Hayy sırrı var. Okunduğunda akım değişiyor.

50-) İsm-i Azam dokuz tanedir: Allah, Rahman, Rahim, Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs.

51-) Kabristandan meyve yemek, mezar taşı okumak vesvese verir.

52-) Üstad ilk görüşmesinde kendisine iki buçuk saat ders verir. Öyle bir feyiz alır ki, içinden keşke sohbet hiç bitmese ve hep daha fazla anlatsa diye geçirir. Bunun üzerine Üstad, Bayram Yüksel’e, “İhsan kardeşime bir aş pişir” der. O da kulplu büyükçe bir tencerede pişirdiği bulgur aşını getirip önüne koyar. Tahta kaşıkla aştan bir-iki kaşık alınca doyar. Üstad, “Devam et İhsan” der. “Doydum Üstad’ım” deyince, Üstad, “Ye ye” diye ısrar eder. Bu defa, “Fazlası hazmolmaz Üstad’ım” der. Üstad, “İşte ilmin de fazlası böyledir İhsan, birden hazmolmaz” diyerek kendisine ders verir.

53-)  Üstad pencerenin önüne yaklaşıp bahçeye doğru bakarken…eliyle işaret ederek Ali İhsan Tola’yı yanına çağırır. “Gel bak” der. O sırada bahçede hızarla kökünden kesilip yerde boylu boyunca uzanan kavak ağaçları görülmektedir. Üstad, “Ali İhsan! Yetişeni böyle habire kesseler kök ne yapsın?” der ve şöyle devam eder: “Kardeşim, bu zamanda yetişeni muhafaza etmek, yetiştirmek kadar önemlidir.” Böylece hizmette tedbirin ne kadar önemli olduğuna dikkat çeker.

54-) Birinin Hatırası:

“Ben bir hasta götürdüm. Götürdüğüm hastayı kenara çekti ve doğrudan doğruya, ‘Bu getirdiğin değil, sen hastasın’ dedi. ‘Aniden sinirleniyor ve parlıyor musun?’ ‘Evet’ deyince, ‘Bak sen margarin yiyorsun’ dedi. Ben, ‘Yemiyorum’ dedim. ‘Yiyorsun, yediklerine iyi dikkat et’ dedi. Ben her sabah kantinden tost yaptırıyordum. Gittim, kantinciye sordum: ‘Bu tostta margarin var mı?’ ‘Var tabii, margarin sürmeden tost yapılır mı?’ dedi.”

55-) Eşref Efendi, Ali İhsan Tola’yı Üstad’a şikâyet ederek, “Bu devamlı İmam-ı Gazalî’yi okuyor, başka bir şey okumuyor” der. Üstad, “Size zararı var mı?” deyince, “Zararı yok. Fakat kimseyle konuşmuyor, devamlı okuyor” der. Üstad, “Size zararı olmadığı halde onunla niye uğraşıyorsunuz” der ve hemen ayağındaki yün çorabı çıkarıp göstererek, “Vallahi billahi ben İmam-ı Gazalî’nin ayağındaki bu çorap olamam. Ben İmam-ı Gazalî’den ders almışım. İmam-ı Rabbanî’ye başlayınca onu bırakmışım. İmam-ı Gazalî, Abdülkadir-i Geylanî ve İmam-ı Rabbanî de olsa bu zamanda bütün himmetlerini hakaik-i imaniyeye sarf edeceklerdi” der.

56-) Mahatma Gandi’nin açlığa dayanma sırrını anlatırken madenlerin insanı beslediğinden söz eder. “Maddenin katı, sıvı, gaz, bir de nur hali olduğunu, maden ve taşların bunları havaya neşrettiğini, bunların nefes borusuyla insana geçtiğini, vücutta Kur’an’ın sure sayısı kadar 114 elementin bulunduğunu, her organın ayrı bir maden içerdiğini, eksildiği zaman o insanın hasta olduğunu, binaenaleyh madenlerin bu yolla insanı hem besleyip hem de tedavi ettiğini” anlatır. “İşte Mahatma Gandi’nin yetmiş gün yemeden aç durabilmesinin sırrı budur” der. (BSN)

57-) Tahsin Tola’nın asıl büyük hizmeti, Tarihçe-i Hayat’ın basılmasında olur. Zira kitabın baskıya hazırlanması ve tashihleri onun Ankara’daki evinde gerçekleşir. Tashih hizmetinde görev alan merhum Mustafa Kırıkçı, “Altı ay, Tahsin Ağabey’in Kavaklıdere’deki evinin girişindeki odada Tarihçe-i Hayat’ın baskısını hazırlamak için dışarıya çıkmadan çalıştım. Çünkü kapının önü ayakkabı boyacısı, simitçi kılığında sivil polislerle doluydu” diyerek bu hizmetin hangi şartlarda yapıldığına dikkat çeker.

58-) PEK ÇOĞUMUZA REHBER OLDU

Abdullah Aymaz: 1999 Haziran fırtınasında HE’ye hücumların arttığı günlerde bir rüya görmüş. Rüyada Hocaefendi bir kürsüde vaaz veriyor. Her tarafında kendisini koruyan silahlı askerler var. O sırada gökten Peygamber Efendimiz (a.s.m.) teşrif ediyorlar. Bunun üzerine Hocaefendi hemen kürsüden inmek istiyor. Efendimiz (a.s.m.) ona, “Hayır, yerinden ayrılma” diye işaret ediyor. “O zaman anladım ki ona bir şey yapamayacaklar” dedi.

59-) “Şevk-i Mutlakı Nasıl Anlayacağım?”

Şevk-i mutlakı nasıl anlaşılmalı ?”
Dedi ki: “Görmüyor musunuz kâinattaki faaliyeti? Nasıl baharda bütün dağlar, taşlar, ağaçlar, kuşlar, sinekler, sanki ilk defaymış gibi heyecan içinde vazifelerini yapıyorlar. Öyleyse hadisat, darlık olsun bolluk olsun, yokluk olsun varlık olsun, sıhhat olsun hastalık olsun, ne olursa olsun, şevkle şikâyet etmeden hizmete devam ediyorlar. Bunu başarabilirsen şükredeceğin çok noktaları görmeye başlarsın. Bu şükr-ü mutlak bizi mahbubiyet makamına ulaştırır.

60-) Margarinin Olduğu Her Şeye Karşıydı

Ali İhsan Ağabey hastalanmadan önce önleyici tedbir üzerinde çok dururdu. Mesela en çok karşı olduğu şey margarindi. Margarinin olduğu her şeye karşıydı. Bisküvide var, çikolatada var. Kesinlikle bunların kullanılmasını istemezdi.

Bununla ilgili ilginç bir anım var. Bir gün bir kız çocuğu geldi. İlkokul beş ya da altıda okuyor, henüz ergenliğe girmemiş. Eli hareket ediyor, gözü hareket ediyor. Babası, ‘Efendim bu kız için doktorlar hiperaktif diyorlar’ dedi. Ali İhsan Ağabey, ‘Şu var’ diyor, kız da ‘Amca bildi’ diye seviniyor. ‘Çikolata bisküvi çok yersin değil mi?’ dedi. ‘Eveeet’ dedi. Babasına döndü: ‘Kızınız ani parlar, sinirlenir, değil mi?’ ‘Evet evet.’ Derken babasına dedi ki: ‘Sırtında bir sertlik olacak, parmağınla yokla bakalım.’ Babası aradı, bulamadı. ‘Döndür bakayım’ dedi. Elini koyar koymaz, ‘Bak burada’ dedi. Tereyağı ve zeytinyağı dışında tavsiye etmezdi. ‘Tereyağı hücre yenileyicidir’ derdi.

61-) Ali İhsan’ımı Muhafaza Et!”

Ali İhsan Tola, ziyaretlerinden birinde Üstad’ın arkasında namaza durur. Namazdan sonra Üstad’ın üç kere, “Allah’ım! Ali İhsan’ımı muhafaza et” diye dua ettiğini işitir. Ali İhsan Tola endişe eder, “Acaba ben nasıl bir tehlike altındayım da Üstad böyle dua ediyor?” der. Bunun üzerine hal ve tavrına, yanına gelip gidenlere dikkat etmeye başlar. O zaman bazı zındıkların, suret-i haktan görünerek etrafını sardıklarını fark eder. Safiyetinden yararlanarak yanına gelen bu münafık-meşrepli kimselerin, bazen korkutucu, bazen ümit kırıcı, bazen hizmetten vazgeçirici, Risale-i Nur dışındaki meşguliyetlere teşvik edici desiseli tavırlar sergilediklerini görür. Bu sayede hizmeti sekteye uğratmak istediklerini anlar. O zaman, Üstad’ın kendisi hakkında yaptığı duanın sırrını ve önemi anlar.

62-) Hz. Meryem ve Selçuk’taki Arazi

Ali İhsan Tola’nın babası Hacı Abdullah Fehmi Efendi halı ticaretiyle meşgul olduğu yıllarda Selçuk’ta büyük bir arazi satın alır. Bir gün Abdullah Fehmi Efendi’ye, “Ben bu araziyi sana satacağım” der. Abdullah Fehmi Efendi, orayı satın alacak parasının olmadığını söyleyince, “Senden peşin para isteyen kim, zamanla kazanır, ödersin” der ve 40 dekarlık arazinin tapusunu üzerine yaptırır… geçmişte incir ve şeftali bahçesi olarak kullanılan arazi, zamanla şehrin merkezinde kalır ve çok kıymetlenir. Ali İhsan Tola buraya manevî bir önem verdiğinden satılmasına razı olmaz. Selçuk, Hıristiyanların hac için geldikleri önemli merkezlerden biridir. Ayrıca Hz. Meryem’in kabrinin burada olduğu rivayet edilir. Nitekim Hz. Meryem’in naaşını Selçuk’ta fanus içerisinde gördüğünü yakınlarına söyler… Ali İhsan Tola, Hz. Meryem’in kabrinin ortaya çıkarılmasının Türkiye açısından zararlı olacağı kanaatindedir. Çünkü Hz. Meryem’in bulunduğu yerin Hıristiyanlık âleminin merkezlerinden biri sayılacağı ve üzerinde hak iddia edeceklerini söyler. Hz. Meryem’in naaşının nasıl olduğunu soranlara, “Evliyaullahın bedeninin çürümediğini, pelerinli, parmakları ince, tırnakları uzamış olarak gördüğünü” ifade eder.

63-) Ali İhsan Tolanın eşi Saadet Hanım Bazen kalabalık gelen misafirlere çay-çorba hazırlamak gibi yorucu hizmetler karşısında, ‘Bunlarla başa mı çıkılır?’ gibi tahriklere karşı, ‘Allah’ıma şükürler olsun, içki sofrası hazırlamıyorum, ağzı dualılara çay-çorba hazırlıyorum’ diyerek cevap verirdi

64-) Kamil isminde biyolog bir arkadaşım vardı.

Bir tarihte hastalandı. Isparta Devlet Hastanesi ve Ankara Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanelerinde yetmiş gün tedavi gördü. Bu süre içerisinde 40-41 derecelerde seyreden yüksek ateş bir türlü düşürülemedi. Nihayet arkadaşı ikna ettim ve Ali İhsan Hocamıza götürdüm. Hastanelerde yapılan tahlil sonuçlarını ve raporları kendisine gösterdik. ‘Senin sıkıntın, boğazındaki tiroit bezlerinde. Bu yüksek ateş oradan geliyor. Şimdi beni iyi dinleyin. Bir defa şu kullandığın ilaçları bırak. 480 gr. sirkenin içine 1 kg. kuru inciri koyun ve bir gün bekletin. Ondan sonra o incirlerden günde 5-6 kaç tane yiyeceksin. Allah’ın izniyle 48 saate varmadan ateşin normale dönecektir. Bana da sonuçtan bilgi verin.’ Söylediklerini aynen uyguladık ve dediği gibi 48 saat dolmadan ateş normal 36,5 dereceye düştü.

65-) Baş Ağrısının Çaresi

Çağımız insanının sıkıntıları, stresleri çok fazla. Genelde baş ağrısının birçok sebepleri olmasına rağmen asıl sebep, beyindeki elektrik yükünün fazla olmasıdır. Rahatlamak için o elektriği vücuttan atmak gerekiyor. Peki bu nasıl olacak? Başımızdaki ağrıyan yere bir mıknatıs koyarak o elektriği alacağız veya kablonun bir ucunu o mıknatısa bir ucunu da evdeki bulunan bir saksıya bağlayarak o elektrik yükünü toprağa vereceğiz ve rahatlayacağız. Zaman zaman yalın ayakla toprak üzerinde yürüyerek vücuttaki o elektriği boşaltacağız. Üzerinizde bir mıknatıs taşıyın. Boş zamanlarınızda onu elinizde bulundurursanız çok faydasını görürsünüz . ’”

66-) Apandisit Patlamak Üzere

Mehmed Sertbıçak anlatıyor: Kardeşime telefon açtı, ‘Annen ardıç yağı içsin, karnına da kantaron yağı sürün. Patlamış bile olsa kesinlikle o zehir tesir etmeyecektir’ dedi. Gece sabaha kadar sancıyla geçti. Bu arada ardıç yağına devam ettik. Pazartesi sabahı, sancı devam edince, ‘Beni götürün artık’ dedi. Fakat giderken birden ağrı kesildi. Tekrar ultrasona götürdüler. Bir bayan doktor annemin apandisitine baktı. ‘Teyze sen ameliyat oldun mu?’ dedi. ‘Hayır.’ ‘Apandisitten eser yok sende’ dedi. ‘Asiye Sertbıçak’ta apandisite rastlanmadığı gibi sıvısına da rastlanmamıştır’ diye rapor yazdı.

67-) Suyun Dezenfektesi İçin

‘Bugün şehirlerdeki gerek içme suyu şebekelerinin ana depolarında, gerekse apartmanlardaki su tanklarında sağlık için klor kullanıyorlar. Ne kadar yanlış, ne kadar zararlı. Erkeklerde olsun, kadınlarda olsun kısırlığın asıl sebebi ve son yıllarda bu kadar artış göstermesi içme sularının klorlanmasıdır. Halbuki en güzel dezenfekte maddesi çam çırasıdır. Depoya bir çıra kütüğü atacaksın, hem suya güzel bir koku verir, hem de dezenfekte eder .’”

68-) Ali İhsan Ağabey’in Kur’an ve Risale-i Nur’la o kadar içli-dışlı, o kadar senli-benli bir arkadaşlığı, dostluğu vardı ki, her haline, her arzusuna, her müşkülüne, her sorusuna, adeta, ‘Sen bu hususta ne diyorsun?’ diye soracak kadar… Bir ders okunurken ya da Kur’an okuyup yazarken, bizler belki anlamak için dinlerdik. Ama o, ‘Allah ne mesaj veriyor? Kur’an bana neyi işaret ediyor? Neyi yapmamı, neyi yapmamamı istiyor?’ nazarıyla dinlerdi.

69-) Ali İhsan Ağabey’.

Ders yaparken bazen bir konuya, bir cümleye değil, bir tek kelimeye yoğunlaşır, o kelimenin niçin orada kullanıldığını, neden başka bir kelime konulmadığını düşünür, düşündürürdü.

Hakîm isminin mazharı olması hasebiyle, boş, anlamsız, öylesine gelişigüzel, değil bir cümlesi, kelimesi, bir tek harfinin bile olmadığını, her harfinde bir mana, bir maksat, bir hikmet bulunduğunu bilerek Külliyat’a o dikkatle müteveccih olurdu.

70-) Sungur Ağabey’in şöyle demiştir: “Benim en sıkıntılı günümde, herkes bana sırtını çevirdiği zaman arkamda kapı gibi duran kardeşim! Hocaefendi bir, İhsan bir, başka yok! Allah dünyada beraber etti, ukbada da beraber etsin.” O sırada Hocaefendi grubundan Köse Mahmut da Sungur Ağabey’in yanındadır. O zat, “Biz Hocaefendi’yi ziyarete gitmiştik. Ali İhsan Tola için, ‘Makamı süratle yükseliyor, sıkça ziyaret edin, ne kadar istifade ederseniz o kadar kârdır’ dediğini” nakleder ve altı aydan beri her hafta ziyaretine gelmeye çalıştıklarını söyler. Vefatına kırk gün kalana kadar da her gün üç defa telefonla arayıp hal ve hatırını sorarlar. Ali İhsan Tola, onlara dua etmelerini, Cevşen ve Yasin okumalarını tavsiye eder.

71-) Müthiş bir Tefekkür ve Muhasebe Cümlesi

Fâniyim, fâni olanı istemem.
Âcizim, âciz olanı istemem.
Ruhumu Rahman’a teslim eyledim, gayr istemem.
İsterim, fakat bir Yâr-ı Bâkî isterim.
Zerreyim, fakat bir Şems-i Sermed isterim.
Hiç ender hiçim; fakat bu mevcudatı umumen isterim.
Said Nursî”

72-) Bir hatırası

“Bir keresinde bizi Senirkent mahkemesine götürdüler. Bizi birbirimizden ayırdılar. Hepimize de aynı soruyu sormuşlar: ‘Siz Bediüzzaman’ın kitaplarını okuyormuşsunuz, Nurcuymuşsunuz.’ Ben dedim: ‘Efendim, Allah’a, Peygamberine, kitaplarına, imanın ve İslam’ın bütün esaslarına inanmak Nurculuksa, vallahi de billahi de Nurcuyum.’ O sırada pencereden dışarı baktım, kasabanın müftüsünün geçtiğini gördüm. Hakime, ‘Efendim, bu geçen müftüdür. Bir de ona sorun, Bediüzzaman’ın kitapları zararlı mıdır?’ dedim. Hakim müftüyü çağırdı. Ona, ‘Bu kitaplar hakkında ne dersin?’ diyeceğine, ‘Sen de Bediüzzaman’ın kitaplarını okuyormuşsun, doğru mu?’ diye sordu. Müftü kendisinin de hapse atılacağı ihtimalinden korku ve heyecandan tir tir titriyordu. Şaşkınlık ve heyecandan, ‘Hakim Bey, ben Bediüzzaman’ın kitaplarını filan bilmem, benim İslamî meselelerle de bir ilgim yoktur’ dedi. Hakim, ‘Be adam, bunlara bir haftadır yapmadığımız işkence kalmadı, fakat davalarından vazgeçmediler. Sen bir sözle neredeyse dininden vazgeçeceksin’ diye bağırdı.”

73-) Üstad Hazretleri, Tabiattaki her bir bitkide insana faydalı olacak bir işaret, bir âlem vardır” cümlesi de çok dikkatini çekmiş ve bu işaretin ne olabileceğini araştırmaya koyulmuş. Bu işaretin, bitkilerin şekilleriyle insan uzuvlarının benzerlikleri arasındaki alaka olabileceği fikrine varmış. Bunun için uzun araştırmalar yapmış. Örnek olarak ceviz içinin şekil olarak beyne benzemesi dikkatini çekmiş. Yaptığı araştırmalar sonucunda, ceviz içinin yeterli ve düzenli yenilmesi durumunda pek çok beyin hastalıklarına iyi geleceği sonucuna ulaşmış. Sabahları pekmezle yenilen bir-iki ceviz içinin hafızayı açmak için birebir olduğunu, çocuklarımıza fazlaca yedirmemiz gerektiğini söylemişti. Sınav öncesi alınacak bu karışımın başarıyı etkileyeceğini ifade etmişti.

*****

Bu yazı 111 kez okundu