Pırlanta İkliminde Seyahat-89

  • İfk Hadisesinin Verdiği Bazı Mesajlar
  • Günahların Setredilmesi
  • İftiralara Hayat Hakkı Tanımama
  • İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!
  • İfk Hâdisesi ve İstişare 

***

İFK HÂDİSESİNİN VERDİĞİ BAZI MESAJLAR”

°°°Önsöz°°°

Yalan söylemek hem büyük bir günah, hem de büyük bir ayıptır. İnsan onuruyla bağdaşmaz. İftira ise ondan çok daha büyüktür.

Çünkü iftira atmak aynı zamanda, bir masuma veya masumlara yapılan zulüm, katmerli bir günah, çok büyük bir vahşet göstergesidir. Yalancılık bir karakter sorunu, iftira bir insanlık problemidir. Ama hiçbir toplum bu iki illetten de kendisini kurtaramıyor.

Günümüzde işin en hazin tarafı ise, bu hastalıklarla malul bulunan insanların çoğunun müslümanlar olmasıdır.

Asr-ı Saadette de malum bir iftira hadisesi yaşanmıştı. Fakat onu çıkaran münafıklardı. İşte bu iftira olayı ile ilgili olarak Muhterem Hocaefendi şu değerlendirmeleri yapıyor:

°°°°°°°°°°°

“İfk hâdisesiyle ilgili olarak Nûr sûresinde yer alan, “Nasıl oldu da onu işitir işitmez, ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşâ! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.’ demediniz!” (Nûr sûresi, 24/16.) Bu âyet-i kerime her ne kadar özel bir hâdise münasebetiyle nazil olmuş olsa da ifade ettiği hüküm bütün mü’minleri ilgilendirmektedir. Zira tefsir usûlünde önemli bir kaide olduğu üzere sebebin hususiliği hükmün umumiliğine mâni değildir. Daha açık bir ifadeyle ifk hâdisesi münasebetiyle inen bu âyet-i kerime, bir taraftan sahabe efendilerimize Âişe Validemize atılan çirkin iftira karşısında nasıl davranmaları gerektiğini ifade ederken, daha sonra gelecek mü’minlere de bu tür iftiralarla karşı karşıya kaldıklarında nasıl düşünmeleri, ne demeleri ve nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini talim etmiştir.

Bilindiği üzere münafıklar, bir sefer dönüşünde Hazreti Âişe Validemiz hakkında ağır bir iftira ortaya atmış ve sistematik bir şekilde bu iftirayı Müslümanlar arasında yaymışlardı. Öyle ki bazı samimi Müslümanlar bile kitle psikolojisiyle bu akıma kapılmaktan kurtulamamış ve onlar da sağda solda münafıkların söylediklerini söylemişlerdi. Bu hâdise hem İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hem de Hazreti Ebû Bekir ailesini çok derinden sarsmıştı. İffetine, ismetine, itibarına çok düşkün olan paklardan pak Hazreti Âişe Validemiz, atılan iftiranın ağırlığı karşısında yatağa düşmüş ve ağlamaktan gözlerinde yaş kalmamıştı. Mübarek Validemize atılan bu iftira, ahirette altından kalkılması mümkün olmayan çok büyük bir günahtı.

Neticede Hazreti Âişe, bizzat Kur’ân tarafından iki sayfaya yaklaşan âyet-i kerimelerle tezkiye edilmişti. Bu konuda nazil olan âyetler onun kâmet-i kıymetini bir kat daha yükseltmiş, her yönüyle Efendimiz’e ehil ve layık olduğunu ortaya koymuştu. Nûr sûresinde yer alan bu âyetler âdeta onun nuraniyetini aksettirmişti. Kıyamete kadar gelecek bütün mü’minler, okudukları Kur’ân âyetleriyle onun temizliğini ve yüceliğini bir kere daha haykıracaklardı. Eğer bir insan, Kur’ân’ın onu temize çıkarmasından sonra hâlâ onun hakkında bir kısım olumsuz düşünce ve beyanlara girecek olsa, ulemanın da ifade ettiği üzere dinden çıkar. Zira o, bu tür düşünce ve sözleriyle Kur’ân’ın kat’î nassına muhalefet etmiş olur.” [İfk Hadisesinin Verdiği Bazı Mesajlar/ Dert Musikisi]

“GÜNAHLARIN SETREDİLMESİ”

°°°Önsöz°°°

Cenâb-ı Hak Nisâ Sûresi 148. âyette meâlen; “Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan başka. Allah her şeyi işitici ve bilicidir.” buyuruyor.

Bu âyet, aşağıdaki Hucurât sûresinin ilgili âyet-i kerimesi ile beraber ele alındığında, dinimizin duyma, dinleme ve konuşmayla ilgili ne kadar ahlâkî, insanî ve evrensel ölçüler koyduğu kolayca anlaşılabilir.

Konunun daha iyi anlaşılması bakımından şu açıklamalar da oldukça önemlidir:

°°°°°°°°°°°

“Maalesef günümüzde gıybet etme, insanları çekiştirme ve iftirada bulunma çok ucuz bir meta hâline geldiğinden, insanlar başkaları aleyhinde çok rahatlıkla konuşabiliyorlar. Hâlbuki,
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ جَٓاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَـبَأٍ فَـتَـبَـيَّـنوُٓا اَنْ تُص۪يبُوا قَوْماً بِجَهَالَةٍ فَـتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِم۪ينَ
 “Ey iman edenler, herhangi bir fasık size bir haber getirecek olursa, onu iyice tahkik edin, doğruluğunu araştırın. Yoksa gerçeği bilmeyerek, birtakım kimselere karşı fenalık edip sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” (Hucurât sûresi, 49/6.) âyet-i kerimesi bu konuda mü’minleri dikkatli olmaya çağırmaktadır. Onlara düşen, başkaları aleyhinde duydukları bir haberin arkasını araştırmak, bir delile dayanıp dayanmadığına bakmaktır.

Kaldı ki araştırdıktan sonra söz konusu haberin iftira değil gerçek olduğu ortaya çıksa bile, sağda solda ondan bahsetmek doğru değildir. Zira görülen, bilinen bir kısım kötülüklerin başkalarına ihbar edilmesi ne bir mecburiyettir ne de bir ibadet. Elbette toplum çapında bir hastalık hâline gelmiş bir kısım yanlış ve günahların önünü alma ve toplum sıhhatini koruma adına alınması gerekli olan bir kısım tedbirler vardır. Fakat ferdî kusurların ifşa edilmesi, olumsuz şeyler irtikâp eden kişilerin rezil edilmesi veya ortaya atılan iftiraların değerlendirilmesi mü’mine yakışan bir davranış değildir.

Söz buraya gelmişken, daha önce de farklı vesilelerle üzerinde durduğumuz İmam Hâdimî’nin bir mülâhazasını burada nakletmek istiyorum. O, “Günah işleyen bir mü’mini gördüğün zaman, emin olmak için bir daha bak. Olmadı, gözlerini sil yeniden bir daha bak. Belki yanılmışımdır de, bir daha bak. On defa baktıktan ve gördüğünden emin olduktan sonra da, ‘Ya Rabbi! Onu bu çirkin hâlden kurtar, beni de böyle bir günaha düşürme!’ de ve oradan ayrıl.” mealinde sözler söylemiştir. Hâdimî Hazretleri büyük bir zattır. Benim de ona karşı derin saygım vardır. Ne var ki onun bu sözünü ilk defa duyduğumda kendi kendime şöyle demiştim: “Böyle bir hâdiseyi gören kişiye niye sırtını dönüp hemen oradan çekip gitmesini söylemiyorsun.” Çünkü biz, başkalarının ne savcısı ne de tahkikat memuruyuz.

Aynen bunun gibi mü’mine yakışan tavır, başkaları hakkında kendisine böyle bir haber geldiğinde hemen, “Bu apaçık bir iftiradır.” demesidir. Çünkü insanların birbirlerinin aleyhinde konuşmaları, birbirlerini gammazlamaları ve en küçük hâdiseleri abartarak başkalarına anlatmaları fitne kapılarını aralayacak ve toplumun değişik kesimlerini karşı karşıya getirecektir. Bu sebepledir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), insanlar arasında laf getirip götüren koğucuların Cennet’e giremeyeceğini ifade buyurmuştur. Buradan anlıyoruz ki bu büyük bir günahtır.” [Hizmet Aleyhindeki İtham ve İftiralar / Dert Musikisi]

“İFTİRALARA HAYAT HAKKI TANIMAMA”

°°°Önsöz°°°

Konumuzla ilgili olarak bir Müslümanın sorumluluğu, sadece yalan söylememek ve kimseye iftira atmamaktan ibaret değildir. Yalan ve iftira karşısındaki ilk tepki de çok önemlidir.

Hüsn-ü zanda yanılmanın sû-i zanda isabet etmekten daha hayırlı olduğu yerlerden birisi de burada ortaya çıkıyor.

Yalan ve iftiranın en vahim örneklerinden birisinin yaşandığı, bu illetlerin toplumu ne hallere düşürdüğü, âdeta insanları insanlıktan çıkardığı günümüzde, yine Asr-ı Saadet’te yaşananlar üzerinden Hocafendi meseleye, İslamiyetin evrenselliği boyutundan da bakarak şu enfes açıklamayı yapıyor:

°°°°°°°°°°°

Meseleyi sadece şahsî günahlar açısından düşünmek onun mânâsını daraltmak demektir. Esasında ( “Nasıl oldu da onu işitir işitmez, ‘Böylesi iftiraları ağzımıza alamayız, böyle şeyler bize yakışmaz. Hâşâ! Bu pek büyük, pek çirkin bir bühtandır.’ demediniz!” (Nûr sûresi, 24/16.) âyet-i kerimesi, toplumun belirli bir kesimi hakkında ortaya atılan asılsız iddia ve iftiralar karşısında da nasıl bir tavır alınması gerektiğine işaret etmektedir. Âyet-i kerimenin emri gereğince mü’minlere düşen vazife bu tür iftiralar karşısında,

 وَلَوْلَٓا اِذْ سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُمْ مَا يَـكُونُ لَـنَٓا اَنْ نَـتَـكَلَّمَ بِهٰذَاۗ سُبْحَانَكَ هٰذَا بُهْتَانٌ عَظ۪يمٌ 

“Böylesi iftiraları konuşmak bize yakışmaz. Hâşâ, bu pek büyük, pek çirkin bir iftiradır.” (Nûr sûresi, 24/16.) diyebilmektir. Eğer bu konuda kararlı olunmaz ve daha ilk anda iftiraların önüne geçilmezse toplumda bir kısım kırılmalar, çatlamalar baş gösterecek ve sonrasında bunların önünü almak mümkün olmayacaktır. Çünkü iftira ortaya çıkar çıkmaz bastırılmadığı takdirde, her geçen gün daha da büyüyecek, zamanla kalbler kırılacak, insanlar arasındaki güven hissi sarsılacak ve toplumun birlik ve beraberliği dağılacaktır. İnsanların birbirine güvenmediği, vifak ve ittifakın kalmadığı bir toplumda tevfik-i ilâhî de olmayacaktır.

Hem Asr-ı Saadet’te vuku bulan ifk hâdisesi hem de daha sonraki dönemlerde yaşanacak bu tür iftira olayları karşısında nasıl bir tavır alınması gerektiğini beyan eden diğer bir âyet-i kerime şu şekildedir: 

لَوْلَا إِذْ سَمِعْتُمُوهُ ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ وَالْمُؤْمِنَاتُ بِأَنْفُسِهِمْ خَيْرًا وَقَالُوا هَذَا إِفْكٌ مُبِينٌ 

“Siz ey müminler, bu dedikoduyu daha işitir işitmez, mümin erkekler ve mümin kadınlar olarak birbiriniz hakkında iyi zan besleyip: ‘Hâşâ, bu besbelli bir iftiradan başka bir şey değildir!’ demeniz gerekmez miydi?” (Nûr Sûresi, 24/12.)

Demek ki bu tür hâdiseler hakkında, “Bu apaçık bir iftiradır.” diyebilmek hüsnüzannın bir gereğidir. Efendimiz’in ifadesiyle hüsnüzan ise en güzel ibadetlerden birisidir. (Bkz.: Ebû Dâvûd, edeb 88; Tirmizî, daavât 137.) Dolayısıyla mü’minler hakkındaki hüsnüzanlarının bir gereği olarak bu tür iftiraları ağzına almayan ve onlar karşısında açıkça tavrını ortaya koyan kimseler iradelerinin hakkını vermiş ve bunun sevabını kazanmış olurlar. Belki mü’minler hakkında hayır düşünme, bu konuda azim gösterme, onlar aleyhindeki söylentiler karşısında dilini tutma gibi fiiller basit görünebilir. Fakat gerçekte bunlar Müslümanlık adına çok önemli birer ameldir.

Öte yandan şayet mü’minler bu tür bühtanlar karşısında dillerini tutmanın yanında açıkça tavırlarını da ortaya koyabilirlerse münafıklar güruhunun fitne ve fesatlarının önü alınmış olur. Hakperest insanların bu kararlılığı karşısında, ortaya attıkları asılsız haberler ve iftiralarla mü’minlerin itibar ve haysiyetleriyle oynayan nifak şebekesi sesini kesmek zorunda kalır.

Esasında âyet-i kerimenin,

 اِنَّ الَّذ۪ينَ جَٓاؤُ۫ بِالْاِفْكِ عُصْبَةٌ مِنْـكُمْۜ 

“O iftirayı çıkaranlar, içinizden küçük bir güruhtur.” (Nûr sûresi, 24/11.) şeklindeki ifadelerinden de anlaşılacağı üzere çoğu zaman bu tür iftiraları ortaya atanlar üç beş kişidir. Bazen mü’min görünümündeki bazı münafıklar, belirli kesimleri karalama ve itibarsızlaştırma adına sistematik bir şekilde yalan ve iftiralar ortaya atabilirler. Medya organlarını da etkili bir şekilde kullanarak bu iftiralarını toplum içinde yaymaya çalışabilirler. İşte bu tür durumlarda şayet samimi mü’minler, iftiraya maruz kalan kardeşlerine arka çıkmaz ve onları müdafaa etmezlerse kısa süre içerisinde bu asılsız haberler bütün bir toplumu etkisi altına alabilir. Bu itibarla en başta bu tür çatlak seslerin bastırılması ve iftiraya maruz kalan insanlara sahip çıkılması çok önemlidir. Bunun yolu da mü’minlerin her türlü vesileyi değerlendirerek doğruluk istikametinde seslerini yükseltmeleri ve usûlünce kendilerini ifade etmeleridir.

 Meseleyi sadece Müslümanlarla da sınırlı tutmamak gerekir. Kendisine haksızlık yapılan, iftiraya maruz kalan her kim olursa olsun, dinine ve milletine bakmadan ona yardım edilmelidir. Diyelim ki Hristiyanlık veya Yahudilik dinine mensup bazı kimseler hakkında bir kısım dedikodular ortaya atıldı. Bir Müslümanın bunları kendi hesabına değerlendirmeye kalkması veya onları bir kazanım unsuru gibi görmesi mensup olduğu dinin değerleriyle asla bağdaşmaz. Ona düşen, elinin tersiyle bunları bir kenara itmektir. Zira bütün insanların haysiyet, şeref ve onurlarını rencide edecek hususlar karşısında dikkatli ve temkinli hareket onun üzerine bir vecibedir. Bir mü’minin genel ahlâkı bu olmalıdır.” [Hizmet Aleyhindeki İtham ve İftiralar / Dert Musikisi]

İSTEMEZ MİSİNİZ ALLAH DA SİZİ AFFETSİN!”

°°°Önsöz°°°

Bu büyük günahların, aslında bize bakan müspet bir yönü de var. İftiracıyı veya yalancıyı affederek mağduriyeti kazanca dönüştürmek.

Cenab-ı Hak, Kendisinin kullarına karşı olan merhametini onların birbirine karşı da göstermesini, yani hatalarını bağışlamasını istiyor ve bunu bize hatırlatarak âdetâ, “kendiniz için benden istediğinizi siz birbirinizden niçin esirgiyorsunuz” dercesine bize affı tavsiye ediyor.

Meselenin bu tarafı da, aynı olay üzerinden şöyle ele alınıyor Pırlantada:

°°°°°°°°°°°

“Mevzumuzla alâkalı âyetlerden biri de İfk hâdisesi üzerine nazil olmuştu. Zira Hazreti Âişe Annemiz’e iftira eden münafıkların dedikodu ve bühtanlarına kendilerini kaptıran üç Müslümandan biri, Hazreti Ebû Bekir’in yardımlarıyla geçinen Mıstah İbn Üsâse idi. Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, kızına yapılan iftiraya karıştığı için Mıstah’a vermekte olduğu yardımı kesmiş ve artık onun ihtiyaçlarını görmeyeceğini söylemişti ki şu mealdeki âyet indirildi: “İçinizden fazilet ve imkân sahibi olanlar, akrabaya, fakirlere, Allah yolunda hicret etmiş olanlara sadaka vermeme hususunda yemin etmesinler. Affedip müsamaha göstersinler. Siz de, Allah’ın sizi affedip müsamaha göstermesini arzu etmez misiniz? Allah gerçekten Gafûr’dur, Rahîm’dir (çok affedicidir, merhamet ve ihsanı boldur).” (Nûr sûresi, 24/22.)

Bu kelâm-ı ilâhî, Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) faziletine vurguda bulunuyor; sonra da, onu afv u safha çağırıyor; onun gibi şânı yüce, nâmı celîl, yâd-ı cemîl olan bir insana affetme ve bağışlamanın daha çok yakışacağını ifade ediyor ve “İstemez misiniz Allah da sizi affetsin!” cümlesiyle bir kurtuluş yolu gösteriyordu. Bu soruda çok önemli bir espri vardı. Herkes kendi kusurunun affedilmesini ister; hatalarının hoş görülmesini ve günahlarının yarlıganmasını arzu eder. Bekler ki, kendisine nazar-ı müsamaha ile bakılsın. Diler ki, kusurları görülmesin ve ümit eder ki, ona da “Hadi geç, sen de affedildin.” denilsin. Öyleyse, böyle bir af ve müsamaha bekleyen insanın aynı muameleyi başkaları için de düşünmesi gerekmez mi? Bağışlanma uman bir insanın önce başkalarını bağışlaması icap etmez mi? İşte, bu espriyi kavrayan Hazreti Ebû Bekir, “Allah’ın beni yarlıgamasını elbette arzu ederim. Vallahi, artık Mıstah’tan hiçbir yardımı eksik etmeyeceğim.” demiş ve onun nafakasını vermeye o günden sonra da devam etmişti. (Buhârî, tefsîru sûre (24) 6; Müslim, tevbe 56.) Evet, istemez misiniz Allah da sizi affetsin? Şahsen, hem Allah’ın beni affetmesini diler, O’nun rahmetinden afv u mağfiret dilenirim, hem de insanlar tarafından da bağışlanmayı isterim. Hepimiz insanız, her zaman kusurlarımız olabilir.

Otururken kalkarken, yerken içerken, konuşurken hatta susarken, hâl, tavır ve mimiklerimizde bile değişik kabalıklarımız bulunabilir. Arzu ederiz ki, insanlar bunları hoş görsün, affetsin ve beşerî boşluklarımıza versinler. Biz, çoğumuz itibarıyla, boşlukta yetişmiş, üst üste kopuklukların yaşandığı bir dönemin çocuklarıyız. İyi bir insanın yetişmesinin âdeta imkânsız olduğu bir devirde, dikenler arasında gül cilveleri gösterme gayretleriyle büyümüş zavallılarız. İyi insan olmak için şartların hiç el vermediği zor bir dönemi idrak etmiş yarım insanlarız.

Elbette kusurlarımız olacak ve çok sürçeceğiz. Sadece lisan sürçmesine maruz kalmayacağız, elimiz çarpacak, ayağımız tökezleyecek, gözümüz kayacak, kulağımız kirlenecek. Bütün bunlar karşısında çok arzu ederiz Allah bizi yarlıgasın, Resûl-i Ekrem bağışlasın, Kirâmen Kâtibîn “Acı bunlara yâ Rabbi!” deyip hakkımızda mağfiret dilesin ve mü’min kardeşlerimiz de affeylesinler. Hata ve kusurlarımızdan dolayı bizi bütün bütün kara görmesinler; meseleye imanın aydınlığında baksınlar… Baksınlar, dikkatle bir kere daha baksınlar… Arasınlar, mercekle arasınlar ve sonra, “Evet, bu insanın sağı solu hep karanlıkla kaplı ama bir yanında küçük bir iman ışığı var.” deyip gözlerini o ışığa teksif etsinler, nazarlarını orada derinleştirsinler. O küçük parıltıyı gözlerinde büyütsünler; öyle ki, bütün karanlıkları o minnacık ışıkla boğsunlar. Zannediyorum, kendi hakkımızda böyle bir muameleyi hepimiz arzu ederiz. Öyleyse, kendimiz için istediğimiz bu müsamahayı, herkes için de arzu etmeli ve bu mevzuda cimri davranmamalı değil miyiz? [Affet ki Affedilesin!../ İkindi Yağmurları]

“İFK HÂDİSESİ VE İSTİŞARE”

°°°Önsöz°°°

Zikredilen hadis-i şeriflerle beraber ele alındığında, bir olay üzerinden kaç dinî disiplin gündeme geliyor ve bunlar bize tekrar hatırlatılıyor.

Burada da son olarak bir iftira hadisesinin istişareye bakan yönüne temas ediliyor. Şayet bir insanın lehinde veya aleyhinde somut bir delil yoksa, onu tanıyan insanların kanaatlerinin önemine vurgu yapılıyor.

Bilhassa Hz. Ömerin (radıyallâhu anh) kanaatini dayandırdığı argüman, onların dinin ruhuna ne derece vakıf, mantığını ve ahlâkını ne kadar özümsemiş olduklarını göstermesi bakımından çok manidar.

İşte konunun hülasası:

°°°°°°°°°°°

Efendimiz’in, bütün hayat-ı seniyyelerinde şûrâya verdiği önem ve değişik yaş ve baştaki insanların görüş ve düşüncelerine saygı da üzerinde durulması icap eden başlı başına bir mevzudur. Evet, O, hemen her zaman başkalarının düşüncelerine başvurur.. herkesin fikrini alır ve şûrâ yoluyla alternatif plan ve projeleri daha sağlam bir zemine oturtma yollarını araştırırdı. Bazen rey ve görüş sahiplerine birer birer düşüncelerini açarak, bazen de ashab-ı reyi bir araya getirerek kararların kolektif şuura dayandırılmasına fevkalâde önem verirdi. (Bu hususu tenvir için ifk Hâdisesi sonrası istişaresi güzel bir örnektir) :

İfk Hâdisesi (münafıkların Âişe Validemiz’e iftira vak’ası) münasebetiyle Hz. Ali, Hz. Ömer, Zeynep binti Cahş ve Berîre gibi pek çok sahabi (rıdvânullâhi aleyhim) efendilerimizle istişare etmişti.

Hz. Ali, Efendimiz’in, içinde bulunduğu sıkıntıdan sıyrılması istikametinde izhar-ı reyde bulunmuş; Hz. Ömer, Zeynep ve Berîre gibi pek çok mübarek zevât ise Âişe Validemiz’in muallâ ve müzekkâ olduğu üzerinde durmuşlardı. Hatta senet açısından tenkit edilse de, bu istişare münasebetiyle, Efendimiz ve Hz. Ömer arasında şöyle latîf bir muhaverenin cereyan ettiği de kaydedilir: Allah Resûlü, Hz. Ömer’e, Âişe Validemiz hakkındaki düşüncesini sorar. Hz. Ömer: “Yâ Resûlallah Âişe kat’iyen pâk ve temizdir!” der.

Efendimiz; Âişe Validemiz’in pâk ve temiz olduğuna nasıl hükmettiğini sorunca da, Hz. Ömer şöyle buyurur: “Bir gün bize namaz kıldırıyordunuz. Tam namaz esnasında, ayağınızdaki nalınları çıkarıverdiniz. Namazdan sonra keyfiyet sorulunca, ayakkabınıza bir pislik bulaşmış olduğunu ve Cebrail’in gelip bunu haber verdiğini; bunun üzerine de ayakkabınızı çıkardığınızı ifade etmiştiniz.. şimdi eğer, pâkize zevcenize böyle bir şey bulaşmış olsaydı Allah onu hiç haber vermez miydi..?” (el-Halebî, es-Sîratü’l-Halebiyye 2/624-625; el-Bursevî, Rûhu’l-beyân 6/89) Bu vak’anın aslı hadis kriterlerine takılsa da, faslı üzerinde bir şey söylenemez. [Şûrâ/Ruhumuzun Heykelini Dikerken]

Bu yazı 51 kez okundu