▪︎Bereketlenen Ameller
▪︎Rahmet Her Şeyin Önünde
▪︎Günah Misliyle, Sevaplar Kat Kat
▪︎Sadece Niyete Bile Sevap
▪︎Zorluklarla Katlanan Sevaplar
▪︎Zor Zamanlarda İbadet
▪︎Zorluk Testi
▪︎Zor Zamanlarda Takvâ
▪︎Kaçmak Bile Sevap
▪︎Kaçamayalar
▪︎Zor Zamanlarda Nöbet
▪︎Zor Zamanlarda İnfak
▪︎Zor Günlerde Sabır
PIRLANTA UFKUNDAN ŞİFREYİ ÇÖZEN AMELLER
▪︎Bir Zerre İhlâslı Amel ve Zübeyde Hatun
▪︎Hz. Ömer’in Hesabı
▪︎Şefkatle Gelen Kurtuluş Fermanı
▪︎Mârufun Her Çeşidi
▪︎Zikir/Duâ ve Sohbet-i Cânân Meclislerinde Bulunma
▪︎Duâ
BEREKETLENEN AMELLER
Bazen küçük ve önemsiz gibi gözüken fakat hak katında çok hora geçen iyilikler ve kulluklar vardır. Peygamber Efendimiz ﷺ iyilik ve kötülük adına hiçbir şeyin hafife alınmaması gerektiğini ifade buyurur. Âyet-i kerimeler ve Hadîs-i Şeriflerde küçük ve önemsiz gibi gözüken bu iyilikler ve kulluklar ile ilgili Rabbimizin kat kat mükâfat verdiğine dair birkaç örnek ile dersimize başlayalım.
RAHMET HER ŞEYİN ÖNÜNDE
Rahmet gazabın önünde olunca, ümitsizlik için hiç yer kalmamış oluyor. Tabiî ki bu rahmetin de sû-i istimal edilmemesi gerekiyor. Anonim bir beyitte de ifade edildiği üzere,
“Ger günahım Kuh-i Kaf olsa ne gam yâ Celil
Rahmetin bahrine nisbet ennehû şey’un kalîl”.
(Günahım Kaf Dağı kadar büyük de olsa ne gam ey Allahım!
Çünkü rahmetinin denizine göre o küçücük bir şeydir.)
İşte o rahmetin nâs’la sabit delillerinden bir kaçı:
وَاكْتُبْ لَنَا ف۪ى هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِى الْاٰخِرَةِ اِنَّا هُدْنَٓا اِلَيْكَۜ قَالَ عَذَاب۪ٓى اُص۪يبُ بِه۪ مَنْ اَشَٓاءُۚ وَرَحْمَت۪ى وَسِعَتْ كُلَّ شَىْءٍۜ فَسَاَكْتُبُهَا لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِاٰيَاتِنَا يُؤْمِنُونَۚ
“Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de. Şüphesiz biz sana döndük.” Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” (Âraf/156)
اَلَّذ۪ينَ يَحْمِلُونَ الْعَرْشَ وَمَنْ حَوْلَهُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيُؤْمِنُونَ بِه۪ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُواۚ رَبَّنَا وَسِعْتَ كُلَّ شَىْءٍ رَحْمَةً وَعِلْمًا فَاغْفِرْ لِلَّذ۪ينَ تَابُوا وَاتَّبَعُوا سَب۪يلَكَ وَقِهِمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ
“Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Müminlerin de bağışlanmasını isterler: Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem azabından koru! (derler).” (Mü’min/7)
اِنَّ اللّٰهَ لَا يَظْلِمُ مِثْقَالَ ذَرَّةٍۚ وَاِنْ تَكُ حَسَنَةً يُضَاعِفْهَا وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْهُ اَجْرًا عَظ۪يمًا
“Şu bir gerçek ki Allah, zerre kadar bile olsa kimseye zulmetmez. (Zulmetmek şöyle dursun,) yapılmış tek bir iyiliği (hem neticesi, hem de onun için vereceği mükâfat açısından) kat kat artırır; ayrıca (onun hak ettiği bir karşılık olarak değil, bütünüyle) Kendi katından çok büyük bir mükâfat da bahşeder.” (Nisa/40)
Ebû Hüreyre radıyallahu anh’den: Resûlullah ﷺ şöyle buyurdu:
– “Allah varlıkları yarattığı zaman, kendi katında arşın üstünde bulunan kitabına, “Rahmetim gerçekten gadabıma gâlibtir” diye yazmıştır.” (Buhârî, Müslim, İbni Mâce)
***
GÜNAH MİSLİYLE, SEVAPLAR KAT KAT
Allah’ın Rahmeti tartıda bile tecellî ediyor. “Bahane Tanrısı” rahmetini gazabının da önünde, adaletinin de önünde tutuyor. Hz. Bediüzzaman’ın da dediği gibi,
– “İşte ey gafil insan! Bak Cenab-ı Hakk’ın fazlına ve keremine! Seyyieyi BİR iken BİN yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen YEDİYÜZ, bazen YEDİ BİN yazar. Hem şu nükteden anla ki; o müdhiş Cehennem’e girmek ceza-yı ameldir, ayn-ı adildir. Fakat Cennet’e girmek, mahz-ı fazıldır.” (23. Söz)
- İşte meselenin Kur’ân-ı Kerîm’deki beyanı:
مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
“Kim (Allah huzuruna) iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.” (En’âm/160)
وَالَّذ۪ينَ كَسَبُوا السَّيِّئَاتِ جَزَٓاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَاۙ وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ مَالَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍۚ كَاَنَّمَٓا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِنَ الَّيْلِ مُظْلِمًاۜ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ النَّارِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ
“Kötülük yapanlara gelince, kötülüğün cezası misli iledir. Onları zillet kaplayacaktır. Onları Allah’a karşı koruyacak hiç kimse yoktur. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte onlar da cehennem ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus/27)
قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ۟
“De ki: Rabbim rızkı kime dilerse ona bol bol verir, kimi dilerse ona da kısar ve ölçülü verir. Ne var ki, insanların çoğu bu gerçeği bilmezler.”
وَمَٓا اَمْوَالُكُمْ وَلَٓا اَوْلَادُكُمْ بِالَّت۪ي تُقَرِّبُكُمْ عِنْدَنَا زُلْفٰٓى اِلَّا مَنْ اٰمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًاۘ فَاُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ جَزَٓاءُ الضِّعْفِ بِمَا عَمِلُوا وَهُمْ فِي الْغُرُفَاتِ اٰمِنُونَ
“Kaldı ki, sizi Bize yaklaştıracak olan ne mallarınızdır, ne de evlâdınızdır; ancak iman edip, imanları istikametinde doğru, sağlam, yerinde ve ıslaha yönelik işler yapanlardır (ki, nezdimizde yakınlık bulurlar). O kutlu insanlar için yaptıkları bu güzel işlerden dolayı kat kat mükâfât vardır. ve onlar, Cennet’in yüksek köşklerinde güven ve huzur içinde olacaklardır.”
وَالَّذ۪ينَ يَسْعَوْنَ ف۪ٓي اٰيَاتِنَا مُعَاجِز۪ينَ اُو۬لٰٓئِكَ فِي الْعَذَابِ مُحْضَرُونَ
“Âyetlerimiz aleyhinde, onlar insanlar tarafından kabul görmesin ve neticesiz kalsın diye koşturup duranlar ise, öyleleri derdest edilip getirilecek ve azabın orta yerine bırakılacaklardır.”
قُلْ اِنَّ رَبّ۪ي يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ وَمَٓا اَنْفَقْتُمْ مِنْ شَيْءٍ فَهُوَ يُخْلِفُهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الرَّازِق۪ينَ
“De ki: Rabbim rızkı kimi dilerse ona bol bol, kimi de dilerse ona kısar ve ölçülü verir. Siz hayır yolunda ne harcarsanız, Allah, (dünyada veya Âhiret’te veya her ikisinde) onun yerini doldurur. O, her zaman en hayırlı rızk veren ve rızk vermede nihaî mertebede hayır sahibi olandır.” (Sebe/36-39)
Âyet-i kerimeler de görüldüğü gibi, rızıkda dâhil olmak üzere yapılan iyiliklere ve kulluğa Allah cc dilerse kat kat karşılık vereceğini vaad ediyor. Kul olarak bize düşen şey hiçbir iyiliği hafife almadan küçük büyük demeden ihlâs ile Rabbimizin rızasını kazanmak için gayret göstermektir.
Not: “Rıza-yı İlâhî, kesret-i âmâl içinde gizlidir” denilmiştir. Yani kulun kabul edilen ameli, onun birçok amel içinde gizlidir. O bakımdan elden geldikçe çok amel-i sâlihde bulunmak gerekir.
SADECE NİYETE BİLE SEVAP
Konumuz ile ilgili Efendimiz Aleyhisselatü vesselamın pek çok beyanları vardır. Bunlardan sadece iyiliklere niyet etmenin bile mü’mine mükafat kazandırdığını ifade eden hadis-i şerifi paylaşmakla yetineceğiz. O (ﷺ) şöyle buyurur:
Abdullah İbn Abbas İbn Abdulmuttalib radıyallahu anhumâ demiştir ki: Resûlullah ﷺ, bir kudsî hadiste Allah Tebâreke ve Teâlâ hazretlerinden şöyle buyurduğunu bildirmiştir:
-“Allah, iyilikleri ve kötülükleri takdir edip yazdı ve bunları şöyle beyan buyurdu: Kim bir iyilik yapmaya niyetlenmiş ve yapmamışsa, Allah bunu kendi nezdinde yapılmış bir iyilik olarak kaydeder. Şayet o kimse iyilik yapmaya niyetlenmiş ve o iyiliği yapmışsa Allah o kimseye on iyilikten başlayarak yedi yüz katı ve hatta kat kat fazlasıyla yazar. FAKAT o kimse bir kötülük yapmaya niyetlenir de yapmazsa, Allah bunu nezdinde tam yapılmış bir iyilik olarak kaydeder. Şayet bir kötülüğe niyetlenmiş ve o kötülüğü yapmışsa Allah bunu sadece bir kötülük olarak yazar.” (Buhari, Müslim)
Buna göre bir insan İYİLİK YAPMAYA NİYET EDER, sonra da herhangi bir engel sebebiyle bu iyiliği yapamazsa, Allah Teâlâ o kimseyi iyi niyeti sebebiyle ödüllendirmek ister ve yapmayı düşündüğü iyiliği yapmış sayarak ona bir sevap yazdırır. Bu durumda iyi bir şeyi düşünmek bile iyilik sayılmaktadır. Bir düşüncenin ve hareketin iyilik olarak değerlendirilmesi için, onu yapmaya niyet etmek şarttır. Şayet insan düşünüp yapmaya niyet ettiği o güzel hareketi yapacak olursa, mükâfâtı on mislinden başlar. En az bire on kazanır. Bu mükâfât 700 misline kadar çıkar. Eğer yapılan iyilik Allah Teâlâ’nın çok değer verdiği davranışlardan biriyse, kul da o işi ihlâs ve samimiyetle yapmışsa, mükâfâtı 700 misliyle de kalmaz; hesabını sadece Cenâb-ı Hakk’ın bileceği daha yüksek ölçeklerle değerlendirilir.
Kur’ân-ı Kerîm’deki: “Yaptıklarına karşılık olmak üzere kendilerine nice sevindirici ve göz aydınlatıcı nimetler saklandığını hiç kimse bilmez” [Secde/17] âyeti bu sayısız mükâfâta işaret etmektedir. Bir hadîs-i kudsîde bu hadsiz hesapsız mükâfât şöyle açıklanmıştır: “İyi kullarım için hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı, hiçbir kimsenin de hatırından geçiremediği nimetler hazırladım” (Buhârî)
Bir kötülük yapmak isteyip de sonra bundan vazgeçen kimseye tam bir sevap yazılmasının sebebi, o kötülüğü yapabilecek güçte olduğu halde, Allah’tan korkarak vazgeçmesidir. Düşündüğü fenalığı yapmaya gücü yetmediği veya buna imkân bulamadığı için yapamayan kimseye ise hiçbir sevap yoktur. Çünkü o tasarladığı kötülükten vazgeçmek için kendisini zorlamamış, bu yolda bir gayret sarfetmemiştir.
– “Kim bir hayır işlemek ister de onu yapamazsa, kendisine bir sevap yazılır. Yaparsa on sevap yazılır. Kim de bir kötülük yapmak ister de yapmazsa, ona hiçbir şey yazılmaz. Yaparsa bir tek günah yazılır.” (Müslim)
ZORLUKLARLA KATLANAN SEVAPLAR
Şartlar zorladıkça yapılan her türlü işin değeri de artar. Bu ibadette de böyledir, iman ve Kur’an hizmetinde de böyledir, hattâ dünya işlerinde bile böyledir. İşlerin en hayırlısının en zahmetlisi olduğunu bizzat Efendimiz ﷺ söylüyor:
خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا
“işlerin en hayırlısı en zor olanıdır.” (Keşf’ül Hafâ)
Nefse ağır ve zor gelen işler yokuş çıkmaya benzer. Fizikî anlamda bile yükselmek, bulunduğu seviyeden daha yukarıya çıkmaya bağlıdır. Bu ise zordur. İnsanı yorar. Aşağı inmek kolaydır, fakat insana indikçe seviye kaybettirir. Bu durum aynen maneviyatta da geçerlidir. İnsanın olgunlaşması ve kemâle ermesi nefsiyle cihada bağlıdır. Cennete bu zorluklarla savaşarak girilebilir. Üstad Hazretlerinin dediği gibi; “Cennet ucuz değil, cehennem lüzumsuz değil.”
En yüksek dereceler zorlukla elde edilenlerdir. Her doğum zordur, ama dünyaya yeni bir insan kazandırır. Kışın şiddeti, soğuğu, kar’ı, buzu, baharın güzel olacağına işarettir. Dinin kök salması ve insanlara yol göstermesi, çok zor mücadelelerden sonra gerçekleşir. Bu durum, din yerleştikten sonra da geçerlidir. Bu zorlukların, değişik alanlarda kazandırdıkları hakkında şunlar söylenebilir:
ZOR ZAMANLARDA İBADET
Zor şartlarda, zor günlerde, zor zamanlarda yapılan ibadetler, normal şartlarda yapılanlara nazaran çok daha değerlidir. Mekke ve Medine mübarek beldeler. Orada namaz kılmanın atmosferi çok farklıdır. İnsanı ne yorar, ne usandırır. Ama meselâ, on kişilik koğuşlarda kalan yirmi-otuz kişinin, soğuk veya sıcak bir ortamda, rutubet kokuları içerisinde kıldıkları iki rekât namazın, Allah katındaki değerinin ne olduğunu ancak Allah bilir. Bu zorluk, fizikî şartlardan kaynaklanabileceği gibi manevî ve moral şartlardan da kaynaklanabilir. Her ne sebeple olursa olsun, zor şartlarda yapılan ibadetlerin ne kadar değerli oldukları ile ilgili hadis-i şeriflerden bazıları şunlar:
**Ebu Ümeyye eş-Şa’bânî anlatıyor: Ey Ebu Sa’lebe, dedim, şu ayet hakkında ne dersin?
– ”Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolda oldukça sapıtmış olanlar size zarar vermez.” (Maide: 105)
Bana şu cevabı verdi: Gerçekten bunu, iyi bilen birine sordun. Zira ben aynı şeyi Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’a sormuştum. Demişti ki:
– ”Ma’rufa sarılın, münkerden de kaçının! Ne zaman uyulan bir cimrilik, takip edilen bir heva, (dine, ahirete) tercih edilen dünyalık görür, rey sahiplerinin kendi reylerini beğendiklerini müşahede edersen, o zaman kendine bak. İnsanlarla uğraşmayı bırak. Zîra (bu safhaya gelince) arkanızda sabır günleri var demektir. O günler avuçta ateş tutmak gibi (sıkıntılı)dır. O günlerde, sizin kadar amel yapabilen bir kimseye ELLİ KİŞİNİN ECRİ verilecektir.” (Ebu Davud, Tirmizî)
**Ebu Salebe el-Haşeni’den nakledildiğine göre, peygamberimiz -özetle- şöyle buyurdu:
– “Sizden sonra gelen ve sizin gibi dinine sarılan kimsenin kazandığı sevap, sizden aynı ameli işleyen 50 kişinin sevabını kazanır.” (Tirmizi)
**”Siz öyle bir zamandasınız ki, dinin emir ve yasaklarının onda birine uymazsanız helak olur, Cehenneme gidersiniz. Öyle bir zaman gelecek ki, emir ve yasaklarının onda birine uyabilen, Cehennemden kurtulur.” (Tirmizi)
**”Siz öyle bir zamandasınız ki, âlimleri çok, hatipleri azdır. Bugün bildiğinin onda birini terk eden helak olur. Bir zaman gelecek ki, bilenler az konuşanlar çok olacaktır. O zamanda, dinin emir ve yasaklarının onda birine uyan kurtulacaktır.” (Müsned)
ZORLUK TESTİ
Mü’minle münafığın birbirinden ayrıldığı durumlardan birisi de zorluk ve meşakkat halleridir. Gündüzün yorgunluğu sebebiyle yatsı namazı, uykunun en tatlı anları olması bakımından da sabah namazı nefse en ağır gelen namazlardır. İşte bu iki namazın, mü’minle münafığı birbirinden ayırma gibi bir özelliğinin de bulunduğunu Efendimiz şöyle ifâde ediliyorlar:
** Ebu Hüreyre (ra)’dan: Resulullah (ﷺ) buyurdular ki:
– “Münafıklara en ağır gelen namaz yatsı namazıyla sabah namazıdır. Eğer bu iki namazdaki hayrın ne olduğunu bilselerdi, emekleyerek de olsa onları kılmaya gelirlerdi. (Nefsimi kudret eliyle tutan Zat’a kasem olsun!) Ezan okutup namaza başlamayı, sonra halkın namazını kıldırması için yerime birini bırakmayı, sonra da beraberlerinde odun desteleri olan bir grup erkekle namaza gelmeyenlere gitmeyi ve evlerini üzerlerine yıkmayı düşündüm.” (Buhari, Ebû Davud, Tirmizi, Nesai)
ZOR ZAMANLARDA TAKVÂ
İnsanlara sevap kazandıran ameller sadece emredilenleri yapmaktan ibaret değildir. Yerine göre günah işlememek, ibadetlerden daha fazla sevap kazandırabilir. İbadet yapmak ve hizmet etmek gibi, günah işlememenin de çok zor olduğu zamanlar vardır. İşte bu zor zamanlarda günahlardan kaçınmanın, yani takvânın ne ölçüde sevap kazandıracağını Üstad Hazretleri şöyle anlatıyor:
** “Hem, az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir. Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü bir haramın terki vaciptir. (Şafiilere göre vacib hanefîlere göre farz demektir) Bir vacibi işlemek çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takva, böyle zamanlarda, binler günahın tehacümünde bir tek ictinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta niyet ile takva namıyla ve günahtan kaçınmak kasdiyle menfi ibadetten gelen ehemmiyetli amal-i sâlihadır.” (Kastamonu Lahikası)
KAÇMAK BİLE SEVAP
Ashab-ı kiramla ilgili değerlendirmelerde, hicrete iştirak edenlerin etmeyenlerden üstün olduğu genel kabul görmüş bir görüştür. Kur’an-ı Kerimde, muhacirlerle ilgili çok âyet mevcuttur. Birisi sahabe ile, diğeri Ashab-ı Kehf ile ilgili olan bu ayetlerden ikisi ile, İmam-ı Rabbanî Hazretlerinin bir değerlendirmesi şöyle:
ﺍَﻟَّﺬِﻳﻦَ ﺍَﻣَﻨُﻮﺍ ﻭَﻫَﺎﺟَﺮُﻭﺍ ﻭَﺟَﺎﻫَﺪُﻭﺍ ﻓِﻰ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﺑِﺎَﻣْﻮَﺍﻟِﻬِﻢْ ﻭَﺍَﻧْﻔُﺴِﻬِﻢْ ﺍَﻋْﻈَﻢُ ﺩَﺭَﺟَﺔً ﻋِﻨْﺪَ ﺍﻟﻠَّﻪِ ﻭَﺍُﻭ ﻟَٓﺌِﻚَ ﻫُﻢُ ﺍﻟْﻔَٓﺎﺋِﺰُﻭﻥَ
“İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır.” (Tevbe: 20)
ﺍِﺫْ ﺍَﻭَﻯ ﺍﻟْﻔِﺘْﻴَﺔُ ﺍِﻟَﻰ ﺍﻟْﻜَﻬْﻒِ ﻓَﻘَﺎﻟُﻮﺍ ﺭَﺑَّﻨَٓﺎ ﺍٰﺗِﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻟَﺪُﻧْﻚَ ﺭَﺣْﻤَﺔً ﻭَﻫَﻴِّﻰْٔ ﻟَﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﺍَﻣْﺮِﻧَﺎ ﺭَﺷَﺪًﺍ . ﻓَﻀَﺮَﺑْﻨَﺎ ﻋَﻠٰٓﻰ ﺍٰﺫَﺍﻧِﻬِﻢْ ﻓِﻰ ﺍﻟْﻜَﻬْﻒِ ﺳِﻨِﻴﻦَ ﻋَﺪَﺩًﺍ
“O (yiğit) gençler mağaraya sığınmışlar ve: Rabbimiz! Bize tarafından rahmet ver ve bize, (şu) durumumuzdan bir kurtuluş yolu hazırla! demişlerdi. Bunun üzerine biz de o mağarada onların kulaklarına nice yıllar perde koyduk (uykuya daldırdık.) (Kehf: 10-11)
** “Bugün, Rasulullah (ﷺ) Efendimizin dininin hakikatini tasdikle yapılan az amel, nice çok amel yerine geçer. Bu manada şaşılacak hiçbir durum yoktur. Hele Ashab-ı Kehf’in durumuna bir bak. Onlar bir tek hasene ile nail olacakları kadarına nail oldular. Ki bu: Muannidlerin istilası zamanı, yakin derecesindeki imanları sebebiyle Allahın düşmanlarından hicret edip kaçtılar. Bu bir ordu hareketine benzer. Düşmanın ağır bastığı, muhaliflerin istilası zamanında, kendilerinden çıkan az bir hareket, öyle bir kabul ve itibar görür ki: Emniyet ve asayişin yerinde olduğu zamanki hareketin kat kat fazla mertebesine ulaşır…” (Mektubatı Rabbânî 1/156)
KAÇAMAYALAR
Zor zamanlarda hicret edenler, etmesi gerekenler olduğu gibi, hicret edemeyenler, ya da etmemesi gerekenler de bulunabilir. Hz. Abbas gibi, bulunduğu yerde istihbarat için kalıp muhacirlere bilgi göndermekle vazifeli kişiler de bulunabilir. Kur’an-ı Kerim, “mustaz’afûn” dediği bu zayıflara, hicret edebilenleri yardımla mükellef tutuyor ve şunları söylüyor:
ﻭَﻣَﺎﻟَﻜُﻢْ ﻟﺎَﺗُﻘَﺎﺗِﻠُﻮﻥَ ﻓِﻰ ﺳَﺒِﻴﻞِ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَﺍﻟْﻤُﺴْﺘَﻀْﻌَﻔِﻴﻦَ ﻣِﻦَ ﺍﻟﺮِّﺟَﺎﻝِ ﻭَﺍﻟﻨِّﺴَٓﺎﺀِ ﻭَﺍﻟْﻮِﻟْﺪَﺍﻥِ ﺍﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻳَﻘُﻮﻟُﻮﻥَ ﺭَﺑَّﻨَٓﺎ ﺍَﺧْﺮِﺟْﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻫٰﺬِﻩِ ﺍﻟْﻘَﺮْﻳَﺔِ ﺍﻟﻈَّﺎﻟِﻢِ ﺍَﻫْﻠُﻬَﺎ ﻭَﺍﺟْﻌَﻞْ ﻟَﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻟَﺪُﻧْﻚَ ﻭَﻟِﻴًّﺎ ﻭَﺍﺟْﻌَﻞْ ﻟَﻨَﺎ ﻣِﻦْ ﻟَﺪُﻧْﻚَ ﻧَﺼِﻴﺮًﺍ
“Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz! Bizi, halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!” diyen zavallı erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz!” (Nisa: 75)
ZOR ZAMANLARDA NÖBET
Hayatı baştan sona zorluklarla geçen Üstad Hazretleri, her zorluğun altındaki hikmetleri görerek hem kendisini rahatlatıyor, hem de kendisiyle beraber benzer zorluklar yaşayan devrinin çilekeşlerine şu tavsiyelerde bulunuyor:
** “…Ey hapis musibetine düşen bîçareler!. Madem dünyanız ağlıyor ve hayatınız acılaştı; çalışınız, âhiretiniz dahi ağlamasın ve hayat-ı bâkiyeniz gülsün, tatlılaşsın, hapisten istifade ediniz. Nasıl bazen ağır şerait altında düşman karşısında bir saat nöbet, bir sene ibadet hükmüne geçebilir. Öyle de, sizin bu ağır şerait altında her bir saat ibadet zahmeti; çok saatler olup, o zahmetleri rahmetlere çevirir.” (13. Söz)
** “Sonra pek âdi bahanelerle, zemheririn en şiddetli soğuk günlerinde beni tevkif ederek, büyük ve gayet soğuk ve iki gün sobasız bir koğuşta tecrid-i mutlak içinde hapsettiler. Ben küçük odamda günde kaç defa soba yakar ve daima mangalımda ateş varken, za’fiyet ve hastalığımdan zor dayanabilirdim. Şimdi, bu vaziyette HEM soğuktan bir sıtma, HEM dehşetli bir SIKINTI ve HİDDET İÇİNDE ÇIRPINIRKEN, bir inayet-i İlahiye ile BİR HAKİKAT KALBİMDE İNKİŞAF ETTİ.
Manen:
– “Sen hapse Medrese-i Yusufiye namı vermişsin; hem Denizli’de sıkıntınızdan bin derece ziyade hem ferah, hem manevî kâr, hem oradaki mahpusların Nurlardan istifadeleri, hem büyük dairelerde Nurların fütuhatı gibi neticeler, size şekva yerinde binler şükrettirdi, herbir saat hapsinizi ve sıkıntınızı, on saat ibadet hükmüne getirdi; o fâni saatleri bâkileştirdi…” (26. Lem’a)
ZOR ZAMANLARDA İNFAK
Her amel ve fedakârlık gibi, infakın da zor zamanlarda yapılanı makbuldür. Sahabeyi bizden farklı yapan sebeplerden birisi de budur işte. Zira onlar, imkânın çok az, ihtiyacın çok fazla olduğu bir devirde yaşadılar, kendileri de fazlasıyla sıkıntı içinde olsalar bile, infak yapmamak için bunu mazeret saymadılar. O devrin şartlarına benzeyen durumlar ortaya çıktıkça, yapılan infakın değeri ona göre artar. Meselâ, bir zamanlar bir düğün şenliği içerisinde yaptığımız, birbirimizi teşvik ederek coşturduğumuz himmet toplantılarında verilenlerle, mazluma yardım etmenin bile suç sayıldığı şu günlerde yapılan himmetler eşit olmaz. Ogün veren durumunda olan pek çok insan bugün muhtaç duruma düştü. Sahabenin yaptığı infakın önemi de benzer şartların ağırlığından ileri geliyordu. Onların bu durumlarını şöyle ifâde buyuruyor Efendimiz:
** Cabir (ra)’dan: Resulullah (ﷺ) buyurdular ki: “Ashabıma sebbetmeyin (dil uzatmayın). Nefsim elinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun (sizden) biri, Uhud dağı kadar altın infak etse, onlardan birinin infak ettiği bir müdd’e hatta yarım müdd’e bedel olmaz.” (Müslim)
ZOR GÜNLERDE SABIR
Sabır zaten zor günler için söz konusudur. Zorluk arttıkça sabrın önemi de artar. Kur’an-ı Kerimde yüze yakın sabır âyeti vardır. Her insanın zaman zaman, hattâ sık sık sabra ihtiyaç duyacağı günler olmakla beraber, bazı dönemler vardır ki, bir hadis-i şerifte geçtiği üzere onlara sabır günleri deniliyor. Sabrın güzelliğini idrâk eden, sabırdan şükre geçer. Üstadımızın açıkladığı üzere; – “…madem خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırrıyla, meşakkatli, külfetli, zevksiz, sıkıntılı a’mâl-i sâliha ve umur-u hayriye daha kıymetli, daha sevaplıdır. O sıkıntıda, o meşakkatteki ziyade sevabı ve makbuliyeti düşünüp, sabır içinde mesrurâne şükretmek gerektir.” (Kastamonu Lahikası)
***
PIRLANTA UFKUNDAN ŞİFREYİ ÇÖZEN AMELLER
Konumuza Rabbimizin rızasını kazanma adına yapılan küçük şeylere büyük mükafatlar verildiğini Pırlanta ufkundan “Şifreyi Çözen Ameller” denilen misaller ile devam edelim:
– “…İnsan iyilik adına yapılan hiçbir şeyi hor görmemesi gerektiği gibi, münker (kötülük) sayılan hiçbir tavır ve davranışı da hafife almamalıdır. Göz ucuyla da olsa harama bakmayı, kulağını harama tevcih etmeyi, dudaklarından Allah’ın sevmediği bir şeyin sâdır olmasını ve iffetsizliğin en küçüğünü bile büyük bir cürüm kabul etmeli; bunlardan biri sebebiyle yuvarlanıp gitmekten korkmalıdır.
İyiliklerin, küçüğünün bile terkedilmemesi hususunda Resûlullah (ﷺ), “Bir yarım hurma ile, bir güzel sözle olsun, ateşten korunmaya çalışın.” [Buhârî, Müslim] buyurmuştur. Bu nasihat üzerine Hazreti Âişe (radıyallâhu anha) bir gün, bir üzüm tanesini sadaka olarak vermiş, “Bunda bile nice zerre ağırlığı vardır!” [İbn Abdilberr; İbn Kesîr] diyerek, Zilzâl sûresinin son âyetlerine işaret etmiş ve o kadarcık bir hayrın bile mutlaka mükâfat göreceğini hatırlatmıştır. Evet, Cuma gününde “VAKT-İ İCÂBE” (duaların umumiyetle kabul olacağı saat), insanlar arasında VELÎ KULLAR, Ramazan ayında KADİR GECESİ, Esmâ-i Hüsnâ arasında da İSM-İ ÂZAM gizlendiği gibi bütün TAAT ve İBADETLER İÇERİSİNDE de rıza-yı ilâhîye HANGİSİNİN VESİLE OLACAĞI gizli tutulmuştur.
Böylece, inananların SÜREKLİ UYANIK ve DİKKATLİ olmaları, devamlı ibadet ü taat içerisinde bulunmaları ve HİÇBİR İYİLİK FIRSATINI KAÇIRMAMALARI tembih edilmiştir.
Bundan dolayıdır ki, maruf (hayır, iyilik) sayılan hiçbir şeyi küçük görmemelisiniz. Sizin kurtuluşunuzun hangi amele bağlı olduğunu bilemediğiniz için elinize geçen her fırsatı bir beraat fermanı gibi kabul etmeli ve onu değerlendirmeye çalışmalısınız. Birine tebessüm etmişsiniz, diğerine selâm verip gönlünü almışınız, bir başkasına insan diye değer atfederek bağrınızı açmışınız ya da bir su havzında boğulmak üzere olan bir karıncayı kurtarmışsınız… bunlar, bu dünyada küçük işler gibi görünebilir size. Fakat, bütün bu ameller nezd-i ulûhiyette birer değer hanesine yerleştirilir ve sizin hesabınıza değerlendirilir.
Kim bilir, belki de ötede onların en küçüğü gösterilir ve size “Bundan dolayı bağışlandın!” denilir. Bunlardan biriyle siz de kanatlanır, eskilerin “uçmak” dedikleri, Cennet’e uçarsınız. Madem ki, sizin için rahmetin taşmasına vesilelik edecek son damla, kilidin şifresini çözecek son rakam ve sevap kefesinin ağır basmasını sağlayacak tek zerre mesabesindeki amelin hangisi olduğunu bilmiyorsunuz, öyleyse her hayırlı işe “Acaba bu mu?” şeklinde yaklaşmalısınız. Aslında, insanın havf ve recâ (korku ve ümit) arası bir yol tutup hayatını dengede sürdürmesi esas olmakla beraber, kalbin her zaman korku ve haşyetle atması daha emin bir yoldur. Şu kadar var ki, şayet insan hata ve kusurlarından dolayı ümitsizliğe düşmek üzere ise ve şeytan ona yeis tuzağı ile yaklaşıyorsa, işte o zaman muvakkaten de olsa “bahane tanrısı” ifadesinin tedayi ettirdiği mülâhazalara sığınabilir.
Bir Zerre İhlâslı Amel ve Zübeyde Hatun
Resûl-i Ekrem (ﷺ) Efendimiz, “Kardeşini güler yüzle karşılamaktan ibâret de olsa hiçbir iyiliği hor görme!” (Müslim, Müsned) buyurmuştur. Evet, Allah’ın rızası gözetilerek yapılan en küçük iş dahi dergâh-ı ilâhîde çok kıymetlidir. Bir zerre ihlâslı amel, Cenâb-ı Hak nezdinde tonlarla ifade edilemeyecek bir ağırlığa ve değere ulaşır. Allah (azze ve celle), samimi olarak yapılan iyiliklere bazen on, bazen yüz, bazen yediyüz, bazen yüzbin, bazen bir milyon ve bazen de sayısını ancak kendisinin bileceği kadar mükâfat verir. İnsan, o ameline karşılık kendisine nasıl bir mükâfat yazıldığını bilemez ama ahirette onun karşılığını tasavvurlar üstü bir sürpriz olarak önünde buluverir. Öyleyse, hiçbir iyilik küçük görülmemelidir. Hangi amelin ötede nasıl bir kıymete ulaşacağı burada bilinemediğine göre, insan her güzel işe kıymet vermeli ve önüne çıkan her hayırlı fırsatı öteler hesabına değerlendirme gayreti içinde olmalıdır.
- Mevzuyla alâkalı şöyle bir menkıbe anlatılır:
Harun Reşid’in hanımı Zübeyde Hatun çok saliha bir kadındır. Mekke-i Mükerreme’den Arafat’a kadar su kanalları döşetmiş, o mukaddes beldeyi çeşmelerle donatmış ve Rahman’ın misafirlerinin su ihtiyacını karşılamak için yüzbin altın harcamıştır. [İbnü’l-Cevzî, İbn Hallikân] Osmanlıların tamir edip yeniden kullanıma hazır hâle getirdiği o kanallar ve çeşmeler yakın zamana kadar da milyonlarca insanın ihtiyaçlarını gidermiştir. Zübeyde Hatun, hicaz su yolunun yanı sıra han, hamam, imarethane ve şifahane gibi daha pek çok hayır müessesesi yaptırmıştır. Bütün hayatı hayır ve hasenât peşinde geçen bu mualla kadıncağız vefat ettikten sonra, birisi onu rüyasında görmüş ve ona demiş ki,
– “Dünyada Allah için bu kadar büyük hayırlar yaptın, kim bilir Hak Teâlâ sana Cennet’te ne yüksek bir makam bahşetti!”
Zübeyde Hatun’un cevabı şöyle olmuş: “Evet doğru, Rabb-i Rahîm bana gerçekten de yüce bir makam ihsan eyledi; fakat, bu yüce makamı yaptırmış olduğum hayır müesseseleri nedeniyle vermedi. Bir gün, bulunduğum mecliste ilâhîler okunuyor, kasideler söyleniyordu. Sâzendelerin sazlarına vurdukları bir sırada minarelerden ezan-ı Muhammedînin yükseldiğini duymuştum. Hemen “Susun, ezanı dinleyelim!” deyip oradaki herkesi susturmuştum. İşte, sorgu-sual anında, amellerim birer birer sayılıp döküldü. Arafat’a kadar su kanalları döşeme de vardı onlar içinde. Fakat bana denildi ki, ‘Seni ezana karşı göstermiş olduğun o saygından dolayı bağışladık.” Onca amel arasında, ezana saygı gibi zâhiren küçük bir iyilik rahmet deryasının coşmasına vesile oluyor. İşte bahane tanrısı ifadesi de bunu anlatıyor. Cenâb-ı Hak, küçük bir hayrı kulunun kurtuluşuna vesile kılıyor. Bazen Müslümanlığın alameti sayılan ezan gibi Allah’ın değer verdiği bir şeye değer vermesinden dolayı, bazen de O’ndan ötürü mahlukattan birine karşı şefkat göstermesi sebebiyle kulunu yüce makamlara yükseltiyor.
Hz. Ömer’in Hesabı
Siyer kitaplarında anlatıldığına göre, Hazreti Ömer Efendimiz vefat ettikten sonra Hazreti Abbas (ra) onu rüyada görmek için âdeta can atıyor. Fakat, hemen her zaman o arzuyla gözlerini yummasına rağmen tam altı ay boyunca onu hiç göremiyor. Nihayet altı ayın sonunda Hazreti Ömer’i rüyasına misafir ediyor. Bu beklemenin sebebini soracak olunca Hazreti Ömer, “İşin içinden ancak sıyrılabildim; hesabım yeni bitti!” [Menâkıb-ı Çehâr Yâr-ı Güzîn] diyor. Rüyanın devamını anlatmadan önce, bu altı aylık muhasebe üzerinde durmak gerektiğini zannediyorum. Resûl-i Ekrem Efendimiz’in; “Yerdeki iki vezirimden biri” [Tirmizî, el-Hâkim, el-Müstedrek] diyerek kendisini gösterdiği ve, “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı, Ömer olurdu!” [Tirmizî, Müsned] buyurarak büyüklüğünü nazara verdiği, Hulefa-yı Raşidîn’in ikincisi olan Hazreti Ömer’in “Hesabım altı ayda ancak bitti!” demesi bize bir şey ifade etmeli!..
Ümitsizliğe düşürecek mülâhazalara girmeden, bize her şeyin hesabını vereceğimizi ve her nimetten dolayı sorgulanacağımızı düşündürmeli. Evet, bütün nimetlerden hesaba çekileceğimiz bir gün var önümüzde. O gün Cenâb-ı Hak, “Size el-ayak, göz-kulak, dil-dudak verdim. Sizi zâhir ve bâtın latîfelerle donattım. Maddî ve mânevî bütün ihtiyaçlarınızı karşılayacak nimetleri önünüze serdim. Peki, siz bunlarla ne yaptınız? Bunlar size ne ifade etti? Bu nimetleri nasıl değerlendirdiniz? Kulluğunuzun ve imtihan dünyasında bulunduğunuzun farkında olabildiniz mi? Hayatınızın hesabını vereceğiniz şuuruyla vazifeden terhis olduğunuz ana kadar bir kula yakışır eda ile yaşadınız mı?” türünden sorular soracak. İşte, Hazreti Ömer’in; “Hesaptan ancak altı ayda sıyrılabildim!” sözü, bize benzer sorulara karşı vereceğimiz cevapları düşündürmeli ve bizi öteler için azık hazırlamaya teşvik etmeli.. Bu arada, yarım senede de olsa, demek ki Hazreti Ömer sonunda bütün hayatının hesabını verebilmiş. Demek ki, altı ayın akabinde onun için hesabı verilmedik hiçbir husus kalmamış. Bu yönüyle, üzerinde durduğumuz mesele her ne kadar bir rüya olsa da, bir sahabiye ait o rüyada Hazreti Ömer’in bize verdiği bir mesaj vardır. Ayrıca, onun sözü, mukarrebîne göre bir ufka ait ses ve soluktur. Ondan kendi seviyesine göre bir tavır ve davranış beklenmiştir, hesabı da yine kendi seviyesine göre olmuştur. Yoksa, sıradan bir kul onun yaptığı şeyleri yapsa, ihtimal ötede mükâfat görür.
Rüyanın devamında, Hazreti Abbas soruyor, “Yâ Ömer, Cenâb-ı Hak seni ne ile affetti, hangi amelinden dolayı bağışladı?” diyor. Hazreti Ömer Efendimiz şu cevabı veriyor: “Bir gün sokağa çıkıp bakmıştım ki, bir çocuk bir kuşu yakalamış, elinde hırpalıyor. Hemen onun yanına koşmuş; cebimden üç-beş kuruş çıkarıp o çocuğa vermiştim. Böylece kuşu satın alıp âzâd etmiştim. Mizanda işte o amelimden dolayı kurtulduğumu söylediler.”
Şefkatle Gelen Kurtuluş Fermanı
Evet, yerine göre bir hayvana karşı şefkatli davranma insanın ateşten âzad olmasına ve Cennet’e girmesine vesilelik ediyor. Cenâb-ı Hak, mahlukata karşı merhametli olmayı kendi mührünü taşıyan sanat eserlerine ve dolayısıyla Zât’ına karşı saygılı davranma şeklinde kabul ediyor ve o kadarcık bir saygıyı bile mükâfatsız bırakmıyor. Onu kulunun kurtuluşuna bir bahane sayıyor. Buhârî ve Müslim gibi en muteber kaynaklarda da bu hususu te’yit eden hadis-i şerifler mevcuttur. Meselâ, Peygamber Efendimiz (ﷺ) kendini fuhşa salmış ve benliğini bohemce yaşamaya kaptırmış bir kadının kurtuluşunu anlatırken buyurur ki:
– “Bir gün çok susamıştı. Dili damağı birbirine yapışmış bir vaziyetteyken bir kuyuya rastladı. Kuyuya inip kana kana içti ve susuzluğunu giderdi. Yukarı çıkınca kuyunun kenarında zor güç nefes alan, susuzluktan dili sarkmış, toprağı yalayan bir köpek gördü. “Bu da benim gibi çok susamış!” deyip tekrar kuyuya indi, çarığını su ile doldurup onu dişleri arasında tutarak dışarı çıktı ve köpeği suladı. Allah Teâlâ bu davranışından dolayı onun günahlarını affetti.” [Buhârî, Müsned]
Evet, bu bir bahane değildir de ya nedir Allah aşkına? Rahmeti Sonsuz, mahlukâta şefkatle yaklaşma neticesinde bir köpeğe su içirmeyi bile Cennet’e girmeye vesile kılmaktadır. Bu itibarla da, hiçbir iyilik hor görülmemeli ve küçümsenmemelidir. Bazen, küçük gibi görülen bir iyilik, rahmeti coşturacak bir düğmeye dokunma ya da diğer hayır ve hasenâtın kâfiyesini koyma gibi olmaktadır.
Tasavvuf büyüklerinden İmam Şiblî’nin bir menkıbesi de bu hakikate işaret etmektedir. Vefatından sonra bir dostu rüyada görür ve ona hâlini sorar. Cevaben der ki: “Allah beni huzuruna kabul etti ve hangi amelimle bağışlanmayı umduğumu sordu. Ben de bir sürü amelimi sayıp döktüm. Cenâb-ı Hak, ‘Hayır, hiçbiri değil! Seni, soğuk bir gecede bulduğun ve cübbenin altına sokarak ısıtmak suretiyle merhamet ettiğin o kediden dolayı bağışladım!’ buyurdu.
Allah (Tebâreke ve Teâlâ), Kur’ân-ı Kerim’de,
– “Zerre ağırlığınca hayır yapan onun mükâfatını alır, zerre kadar şer işleyen de onun cezasını görür.” [Zilzâl/7–8] buyurarak, en küçük bir hayr veya şerrin Hak nezdinde kaybolmayacağını ve mutlaka karşılık bulacağını beyan etmiştir. Her iyiliğin bir ağırlığı ve değeri vardır. Onun için onlardan gafil olmamalı, en küçük bir iyilik fırsatı bile zayi edilmemelidir.Aynı husus kötülükler için de geçerlidir. Bazen küçük gibi görülen bir kötülük de insanın hüsrana uğramasına sebebiyet verebilir. Bu hususa da dikkat çeken ve ümmetini ikaz eden Allah Resûlü (ﷺ) Efendimiz,
– “Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azâba uğradı. Hayvanı eve hapsetmiş, ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile izin ve imkân vermemişti. İşte bu sebeple Cehennem’e girdi” [Buhârî, Müslim] buyurmuştur. [SonDamla/Diriliş Çağrısı]
Mârufun Her Çeşidi
Efendimiz (ﷺ), insanların, maruftan hiçbir şeyi küçümsemeyip mutlak yapmalarını; yarım hurmayla dahi olsa, bunu bir kurtuluş vesilesi saymalarını tavsiye eder. Bu açıdan, yolda insanlara eziyet verecek şeylerin bertaraf edilmesini (imatatü’l-eza) bile sadaka olarak değerlendirir (Müsned, Nesâî) ve fuhuş yapan bir kadının, çölde susuz kalmış bir köpeğe su içirmesinin bağışlanma vesilesi olduğunu ifade buyurur. (Müslim, Müsned)
Keza ihlâsla söylenmiş bir sözün ahirette insanı nasıl Cennet’e yükselttiğini şöyle anlatır:
– “Aziz ve celil olan Allah (kıyamet günü), ümmetimden bir adamı halkın içinden alır ve onun için doksan dokuz büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâlâ adama sorar:
–Bu defterde yazılı olanları inkâr ediyor musun? Muhafız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?
Kul:
– Ey Rabbim! Hayır, (hepsi doğrudur!) der.
Rab Teâlâ sorar:
– (Bunları yapmada beyan edeceğin) bir özrün var mı?
Kul:
– Hayır! Ey Rabbim! der.
Aziz ve celil olan Allah:
– “Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen var. Biz bugün sana zulüm yapmayacağız!” buyurur.
Hemen bir kart çıkarılır. Üzerinde “Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah (şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir)” yazılıdır.” Sonra, Rab Teâlâ der:
– Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!
Kul sorar:
– Ey Rabbim! Bu defterlerin yanındaki bu kart da ne?
Rab Teâlâ ona:
– Sana zulmedilmeyecektir! der.
Hemen defterler Mizan’ın bir kefesine konur, kart da diğer kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, kart ağır basar. Esasen Allah’ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz.” [Tirmizî, Müsned]
Evet, Cenâb-ı Hakk’ın kullarını ne ile affedeceği belli değildir. Bu bakımdan kula düşen şey, küçük-büyük fark gözetmeksizin marufun her çeşidini yapmak ve Cenâb-ı Hak katında kendi kurtuluşuna vesile aramak olmalıdır.
Burada konuyla alâkalı gördüğüm Hz. Ömer’le (radıyallâhu anh) ilgili bir menkıbeyi hatırlatmak istiyorum: Hz. Ömer (radıyallâhu anh) vefat ettikten sonra, kendisini rüyada gören bir zatın, “Hangi amelinle kurtuldun?” sorusuna, “Sokağa çıktığımda bir çocuğun güvercinle oynadığını ve ona eziyet ettiğini görmüştüm. Elimi cebime soktum ve birkaç kuruş çıkararak çocuğa uzattım. Karşılığında da güvercini alıp azat ettim.İşte bu, benim kurtuluşuma vesile oldu…” cevabını verir. Aslında Ömer’in binler devasa hizmeti vardı ki, her biri binlerce kurtuluşuna vesile olabilirdi.
Yine Mekke ve Medine suyunun kendisi tarafından getirildiği söylenen saliha kadın, Harun Reşid’in hanımı. Onu da rüyada görür ve ne ile affedildiğini sorarlar:
– “Sazende bir gün yanımda saz çalıyordu. Birdenbire minarelerden ezan sesi yükselmeye başladı. Ben o ezana hürmeten,
– “Susun; şimdi dinlenilecek olan şey bu ezandır!” dedim. Benim bu davranışım rahmet arşında hüsnükabule mazhar olmuş. Allah beni de onunla affetti.” cevabını verir. Allah (celle celâluhu), bir kudsî hadiste:
– “Geniş zamanınızda Beni anın ki, sıkıntılı anlarınızda da Ben sizi anayım.” (İbn Atıyye, el-Muharraru’l-vecîz 1/226. Bu mânâdaki hadis için bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 1/307; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.214) buyurur. Bu sözüyle âdeta O, bizlerle bir sözleşme yapmakta ve sıkıntıya düştüğümüz an yanımızda olacağına dair bir vaatte bulunmaktadır.
Bizler, içinde yaşadığımız şartlar itibarıyla, Cenâb-ı Hakk’ın yardımına daha çok muhtaç durumdayız. O hâlde, her geceyi “Kadir” diye ihya eden insanın, bir gün “Kadir”i yakalaması muhakkaktır; her gelen insanı “Hızır” bilip ona ihsanda bulunanın da, bir gün “Hızır”la karşılaşması mukadderdir anlayışıyla hareket edip, her fırsatta kurtuluşumuza vesile aramamız gerekmektedir. Gece-gündüz bu anlayışla hareket edip, aczimizle, fakrımızla her şeyin kuvvet kaynağı olan Allah’a yönelip O’ndan affımızı istediğimiz müddetçe, dualarımızın kabule karin olacağı umulur.(Fasıldan Fasıla-4)
Zikir/Duâ ve Sohbet-i Cânân Meclislerinde Bulunma
Zikir denince sadece tesbih çekerek Cenab-ı Hakk’ı zikretmeyi anlamamalıyız. Ulûhiyet ve Rubûbiyete ait meselelerin müzâkere edildiği ve zikir, fikir ve tefekkürün beraberce yapıldığı yerler de birer zikir meclisidir.(***)
Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah’ın “Tavvâfûn” denilen melekleri vardır ki, bunlar insanların dolaştıkları yerlerde dolaşırlar ve EHL-İ ZİKR-İ ARAŞTIRIRLAR. Öyle bir topluluğu buldukları zaman “Gelin!Gelin! Aradığınız kimseler burada!” diye birbirlerine seslenirler. Buldukları bu ehl-i zikri dünya semasına varıncaya kadar kanatlarıyla gölgelendirir ve etraflarını kuşatırlar. Allah mutlak ilmiyle her şeyi bildiği halde meleklerine sorar:
“KULLARIM NE DİYORLAR?”
Melekler: “Ya Rabb, Seni tesbih, tekbir, tahmîd ve temcid ediyorlar.
(Yani اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ، سُبْحَانَ اللّٰهِ ve اَللّٰهُ اَكْبَرُ gibi ifadelerle Seni tazim ediyorlardı.
Onlar Senin kusursuzluğunu ve noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu düşününce, kalp ve gönülleri dolu dolu سُبْحَانَ اللّٰهِ; tepeden tırnağa, onları, nimetlerinle perverde etmene mukabil اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ; âfâkî ve enfüsî delillerle azamet ve kibriyanı müşâhede ettiklerinde ise hayret ve hayranlıkla اَللّٰهُ اَكْبَرُ diyor ve zikrediyorlardı)” derler.
(Sonra Cenâb-ı Hak ile melekler arasında şu muhavere gerçekleşir):
– “Peki onlar BENİ GÖRDÜLER Mİ?”
– “Hayır, vallahi Seni görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Şayet Seni görselerdi Sana daha çok ubudiyette bulunur, Seni tazim ve tesbih ederlerdi. (Yani, o zaman delicesine ve en şiddetli iştiyakla bunları söyleyeceklerdi)”
– “KULLARIM NE İSTİYORLAR?”
– “Senden CENNETİNİ istiyorlar.”
-“ Peki onu gördüler mi?”
– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cenneti görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Eğer cenneti görselerdi onu çok daha şiddetli bir şekilde isterler, ona girebilmek için ellerinden geleni yaparlardı.”
– “Onlar HANGİ ŞEYDEN SIĞINIYORLAR?”
– “Cehenneminden.”
– “Peki onu gördüler mi?”
– “Hayır, yâ Rabbi! Vallahi onlar cehennemi görmediler.”
– “Ya görselerdi?”
– “Tabii, şiddetle ondan kaçar ve korunmak için çok daha fazla yalvarırlardı.”
Meleklerin bu cevapları üzerine Cenâb-ı Hak:
– “Meleklerim, sizler de şâhid olun, Ben ONLARIN HEPSİNİ affettim.” buyurur. Meleklerden biri sorar:
– “Ya Rabbi, ONLAR ARASINDA BİRİSİ daha vardı ki, o, BU MECLİSE BAŞKA BİR İŞ İÇİN GELMİŞTİ; niyeti zikir değildi.”
Cenâb-ı Hakk buna rağmen şöyle ferman eder:
-“O mecliste oturan kişiler öyle kâmil insanlardır ki, onların arasında bulunan şaki (talihsiz ve bedbaht) olmaz.” [Buhari, Deavât 66] [Muhtasar RiyazüsSalihin]
***
DUÂ
Ya RABBENÂ ve YA İLAHENÂ!
Bizleri, Yüce Kitab’ında zikrettiğin ‘mustafeyne’l-ahyâr’/seçkin ve hayırlı kullarından eyle. Bizi destekle ki, yolumuz hep salâha, salihâta, iyiliğe kilitlenmiş kullarının yolu olsun. Hep asil davranışların peşinde koşalım. Her zaman hayır istikametinde yarışalım. Ömrümüz fâniyât ü zâilât (gelip geçici şeyler) peşinde değil, derecelerimizin yükselmesine vesile olacak bâkiyât ü salihât (âhirette işe yarayacak salih ameller) arkasında geçsin.
ALLAH’IM!
Bizi azîz kıl, eksiklerimizi gider, bize rızık ihsan et, bizi salih amellere ve güzel ahlâka ilet. İlet ki, bunların salih olanına ancak Sen iletir, kötülerinden de ancak Sen uzak tutarsın.
ALLAH’IM!
Yakîn ve birr ü takvada bizi sabit kıl. Huzuruna çıkacağımız mülahazasını zihnimizde hep taze tut. Sana karşı hep hayâlı eyle. Senin hoşnutluğuna vesile olacak hususlarda kalbimize huşû sal. Nefis muhasebesine, zamanımızı salih amellerle değerlendirmeye ve şüpheli şeylerden uzak durmaya bizi muvaffak kıl.
ALLAH’IM!
Senden mehâbet ve mehâfetin karşısında hep huşû ve hudû ile çarpan, her zaman tazarru ve yakarış hâlinde olan bir KALB; her uzvuyla sabrı yaşayan bir BEDEN; yakîn-i tamm; devamlı zikir ve hamd ile gürleyen bir LİSAN; güzel, helal ve bol rızık, faydalı ilim, amel-i salihle dolu, hayırlı, uzun bir ömür, kabul gören bir tevbe, yaş döken bir göz ve salih amel diliyorum.
ALLAH’IM!
Bizi salih ve âbid, varlıklı ve şükreden kullarından eyle. Dünyevî ve uhrevî bütün işlerimizde intizamla hareket edebilmeyi bizim için kolay hale getir. Hayırlı isteklerimizi gerçekleştir. Şerden, isyandan, büyüğü-küçüğüyle bütün günahlardan bizi uzak tut. Bizi salih amellere, doğruluğa ve masumca yaşamaya yakın eyle ve bizi her zaman salih kullarının arasında tut.Yüce Allahım! Ömürlerimizi salih amellerle, marifet-i İlahiye hüzmeleriyle, ilimle, faziletle, hakâik ve dekâik-i imaniye ile donat.
ALLAH’IM!
İnsanları iman ve salih amelin güzel âkıbetiyle tebşir eden nebî, Efendimiz Hazreti Muhammed’e salât eyle.
[Yakaran Gönüller]
İstifade edilen Kaynaklar
- •KUR’AN-I HAKÎM’İN AÇIKLAMALI MEALİ
- •Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi
- •RiyazüsSalihin
- •(Mektubatı Rabbânî 1/156)
- •Risâle-i Nûr Külliyatı
- (Sözler / Kastamonu Lahikası)
- •Pırlanta Serisi
- (Diriliş Çağrısı/Fasıldan Fasıla)
- •Yakaran Gönüller