Bir Nifak Sıfatı ve Kabeden Aziz İnsan

Hz Abdullah İbnu Ömer (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “(Bir gün) Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti: “Ey diliyle müslüman olupda kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münafık)lar! Müslümanlara eza vermeyin, onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın.  Zira, kim müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa rüsvay eder.” İbnu Ömer bir gün Ka’be’ye nazar etti ve: “Şânın ne yüce, hürmetin ne yüce! Ancak mü’minin Allah yanındaki hürmeti senden de yüce!” dedi.” [Tirmizî, Birr: 85]

1- Burada Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) insanların kusurlarını araştırmayı münâfıklık olarak ifâde buyurmaktadır. Zîra diliyle müslüman olup kalbine iman ulaşmayanlar münafıktır. Ancak imanı “kemaliyle” diyerek kayıtlayacak olursak müslümanın da kastedildiği anlaşılır ve böylece hitaba müslüman ve münâfık her iki grup da dâhil olur. Şârihler hadisi böyle anlarlar. Nitekim hadisin devamında “kim müslüman kardeşinin kusurunu araştırırsa” tabiri için, müslüman kardeşi tabiri geçmektedir. Münâfık müslümana kardeş olamayacağına göre, Resûlullah, hitabında fâsık müslümanı da kastetmiş olmaktadır. […]

2- Müslümanlara eza vermeyin ibâresindeki müslümanlar’la “kâmil müslümanlar”, yâni diliyle ikrar eden ve kalbiyle de inanmış bulunan müslümanlar kastedilmiş olmaktadır.

3- Müslümanın kınanması demek, geçmiş zamanda işlediği günahları, hataları, kusurları sebebiyle ayıplanması geçmişinin başına kakılması demektir. Âlimler, müslüman kişi hâlini düzeltmiş ise, eski günahlarından tevbe ettiğinin bilinmesi ile bilinmemesi arasında fark görmezler, her iki halde onların başına kakılmasının câiz olmayacağını söylerler. Ancak, işlemekte olduğu esnada görülen veya yakın zamanda işlemiş olduğu ve fakat tevbe ettiği görülmeyen günahı sebebiyle ayıplanmasına gelince, bu işin, muktedir olan herkese vacib olduğu belirtilmiştir. Hatta duruma göre fiiline hadd veya ta’zir gerekebilir. Bu durumda müdahale, emr-i bi’lmâruf ve nehy-i ani’lmünker sınıfına girer.

4- Müslüman kardeşinin kusurunu araştırmama emri, “kâmil müslüman” diye  kayıtlanmıştır. Fâsık bu yasaktan hariç tutulmuştur, çünkü ondan sakınmak ve başkalarını da sakındırmak gerekir. Müslümanın kusurunu araştırmayı âyet-i kerime de yasaklamıştır: “Mü’minler arasında hayasızlığın yayılmasını arzu edenlere, işte onlara, dünya ve âhirette can yakıcı azâb vardır. Allah bilir, siz ise bilmezsiniz” (Nur 19). “Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakının. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin (kusurunu arayıp) tecessüs etmeyin, kimse kimseyi gıybet etmesin. Hanginiz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır…?” (Hucurat 12).

5- Bu hadiste müslümanın hürmetinin Ka’be’den üstün olduğu ifade edilmektedir. Bu ifâde sadedinde olduğumuz rivayette İbnu Ömer’in sözü gibi gözükmektedir. Ancak hadisin İbnu Mâce’deki vechinde, ifadenin Resûlullah’a ait olduğu sarihtir: “İbnu Ömer der ki: “Ben Hz. Peygamber (aleyhissalâtu vesselâm)‘ı tavaf ederken gördüm. Ziyâret sırasında Ka’be’ye hitaben şunu söylüyordu: “Sen ne temizsin, senin kokun da ne hoş, ne temiz. Sen ne ulusun, senin hürmetin ne yüce. Muhammed’in ruhunu elinde tutan Zât’a yemin ederim ki, mü’minin Allah indindeki hürmeti, mal ve canının hürmeti, senin hürmetinden daha büyük. Mü’min hakkında hayırdan başka zanda bulunmamızın hürmeti (haramlığı) da böyledir. (Biz onun hakkında sâdece hüsn-i zanda bulunmakla mükellefiz.)” İnsanın hürmetinin Ka’be’nin hürmetinden yüce oluşu ilk nazarda garipsenebilir. Ama âyet-i kerime’nin, insanı “mükerrem” (İsra 70) ve “yeryüzünün halifesi” (En’am 25) ilân ettiğine dikkat eder ve yine Kur’an’da bir insanın haksız yere öldürülmesinin bütün insanlığı öldürmeye denk tutulduğu’nu (Mâide 32) göz önüne alırsak meseleyi hakkıyla takdir edebiliriz.

İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları: 10/221-222

Bu yazı 17 kez okundu