Bayram Yüksel anlattığı bir hatırada; Üstad kerametvârî hâdiselerin kendisine isnad edilmesinden son derece rahatsız olduğunu söyler. Meselâ, bir gün ders esnasında, Kastamonu’dan Denizli hapsine götürülürken o zamanki valilerden Nevzat Tandoğan ve o zamanki emniyet teşkilâtı, Üstadımızı istasyonda karşılıyorlar. Güya cürm-ü meşhud halinde yakalayıp, Üstadı cezalandırmak istiyorlar. Üstadımız da o anda sarığını çıkarıp trene biniyor. Vali ve emniyet teşkilâtı çok hayret ediyorlar. Nasıl haber aldı da, böyle hareket edip cürm-ü meşhuddan kurtuldu diye. Üstadımız da, ‘Bu keramet değildir. Bir pire onları mağlûp etti’ demişti. Çünkü Üstadımızın trene bineceği zaman başına bir pire konuyor, Üstad da başını kaşımak için sarığını çıkarıyor. Emniyet teşkilâtı da bu durumda hiçbir şey yapamıyor. Üstad kerameti kendine almayıp pireye veriyor. Bu neviden hem Denizli’de, hem Eskişehir, hem Afyon hapishanelerinde çeşitli kerametvârî hâdiseler oluyordu. Üstad, ‘Benim değil, bu Risale-i Nur’un kerametidir’ derdi. [Şahitlerin Dilinden-1]
“Bir pire onları mağlûp etti.” ifadesi, zahiren nükteli bir söylem olsa da altında şu tevhidî bakış vardır: İnsan, kendi şahsına olağanüstülük atfetmemeli; meydana gelen neticeyi Allah’ın kudret ve tasarrufuna vermelidir. Pırlanta Eserler ile Risale-i Nur’un tevhid anlayışında sebepler birer perdedir; hakikî tesir Allah’a aittir. Burada da “pire” hadisenin görünen sebebidir; fakat onu böyle bir neticeye ulaştıran Allah’ın irade hikmet ve kudretidir. Hasılı esbaba takılmadan Müsebbibü’l-Esbâb’a bakma dersinin oldukça güzel bir örneğidir bu hatıra..