Duhâ Sûresi Tefsîri (93)

  • Meâl (93)

Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. Güneşin yükselip en parlak halini aldığı kuşluk vaktin

e.

2. Sükûnete erdiği dem geceye yemin olsun ki:

3. Ey Resûlüm, Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.

4. Elbette senin için her zaman, işin sonu, başından daha hayırlıdır.

5. Elbette Rabbin sana ileride ihsan edecek, tâ ki sen de O’ndan ve verdiğinden râzı olacaksın.

6. Seni yetim bulup barındırmadı mı?

7. Seni dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?

8. Seni muhtaç bulup ihtiyacını gidermedi mi?

9. Öyle ise, sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme.

10. İsteyene de kaba davranma, onu azarlama.

11. Rabbinin nimetlerini ise durmayıp söyle.

 

•Duhâ sûresi Mekke döneminde inmiştir.

•Âyet sayısı 11’dir.

•Birinci âyetteki “Duhâ” kelimesi sûreye isim olmuştur.

 

Bu sûrede; güneşin en tâze ve parlak ışıklarıyla her yanı aydınlattığı kuşluk vaktine ve gecenin her yanı karanlıkla örttüğü, sesin soluğun kesilip ortalığı sükûnetin kapladığı zamanlara yemîn edilerek; Allah’ın, Resûlünü terketmediği, O’na darılmadığı ve O’nu yalnız başına bırakmadığı, O’nun hayatının sonunun öncesinden, yahut âhiretinin dünyâsından daha iyi olacağı ve Allah’ın bol nimet verip O’nu memnun edeceği buyurularak tesellî edilmektedir.

 

Ayrıca Allah’ın O’na lutfettiği dünya ve âhiret nimetlerinden bahsedilip bunlara olan şükrünü ilan etmesi hatırlatılır.

 

NÜZÛL SEBEBİ

 

▪︎Peygamber Efendimiz’e [ﷺ] ilk vahiyler geldikten bir müddet sonra bir süre vahiy kesilmiştir ki bu olaya fetretü’l-vahy denir.

▪︎Bu hâdiseden dolayı da Resûlullah [ﷺ] üzülmüştür.

▪︎Vahyin kesilme süresi ve sebebiyle ilgili farklı ve değişik rivâyetler vardır.

 

Buhârî’de rivâyet edildiğine göre Resûlullah Efendimiz [ﷺ] rahatsızlanmış ve iki üç gece ibâdet için kalkamamış. Bir kadın gelip Efendimiz’i [ﷺ] -haşa alaya alarak-: Ey Muhammed! Sahibini görmüyorum, herhalde seni terk etti.” demiş. Bunun üzerine yüce Allah (Duhâ Sûresi’nin tamamını) indirmiştir. [Buhârî, Tefsîru Sûre 93/1; Müslim, Salât 82, Cihad 115; Ebû Dâvûd, Salât 68; Nesâî, Sehv 11; İbn-i Mâce, İkâmet 144; Müsned, III, 344]

 

Müslim ve Tirmizî’nin rivâyetlerine göre ise, vahyin gecikmesi üzerine müşrikler: “Muhammed bırakıldı.” demişler; yüce Allah da: “Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” âyetini (yani Duhâ sûresinin tamamını) indirmiştir. [ Müslim, Cihâd 114; Tirmizî, Tefsîr 82.]

 

Vahyin kesildiği müddet hakkında; dört gün, on iki gün, on beş gün, on küsur gün, yirmi beş ve kırk gün gibi değişik rivâyetler vardır ki, doğrusunu Allah bilir.

 

Rivâyetlerden öyle anlaşılıyor ki; Peygamber Efendimiz [ﷺ] bir ara rahatsızlanmış, birkaç gece ibâdete kalkamamış ve bir hikmete binaen vahiy kesilmiştir. Yoksa ilahî feyz ve yardımın gecikmesi, Allah’ın Peygamberimizi terk etmesi anlamına gelmez. Onun gece ibâdete kalktığını gören ve bilen yakınlarından veya komşularından iman etmeyen bir kadın (amcası Ebû Leheb’in hanımı Ümmü Cemîl olabilir), birkaç gece kalkamadığını ve vahyin de gelmediğini görünce böyle söylemiş, Kureyş müşrikleri de “Muhammed bırakıldı” demişlerdir.

 

Resûlullah da [ﷺ] bundan üzüntü ve sıkıntı duymuş ve davranışlarından da bu hissedilmiştir.

 

TEFSÎR

 

وَالضُّحَى

 

1. “Güneşin yükselip en parlak halini aldığı kuşluk vaktine (yemin olsun ki).”

 

Duhâ diye bilinen kuşluk vaktine ki, güneşin parlayıp yükselmeğe başladığı, gündüzün gençliği zamanıdır.

 

Fakat bu âyette الضُّحَى “Duhâ” kelimesi, gecenin mukabili olarak kullanılmış olup, apaçık gündüz mânâsındadır.

 

Yahut hakîkat güneşinin Muhammed ufkundan doğup “âlemlere rahmet olarak” (Enbiya, 21/107) her tarafa elçilik göreviyle ışıklar saçmaya başladığı zamana işarettir.

 

وَالَّيْلِ إِذَا سَجَى

 

2. “Sükûnete erdiği dem geceye yemin olsun ki.”

 

[Secâ, zifiri karanlık oldu. Sece’l-leylü ise, gece iyice karardı demektir.]

 

Âyette kendisine yemin edilen gece vakti; tam tavına gelip durduğu, içindekilerin sakinleştiği vakit ki, gecenin başından bir süre geçtikten sonraki orta anlarıdır. O vakit karanlık artacağı kadar artmış, örteceğini örtmüş, kararını bulmuş, bir de ses seda kesilmiş, dinmiş olur.

 

Bu iki şeye, yani duhâ ve gece karanlığına yemin edilmesinin birçok hikmetinden bir hikmeti de şu olabilir:

 

▪︎Gündüz aydınlığı, insanı, yaptığı meşguliyetten dolayı yorar.

▪︎Gece karanlığı, yorgun olan insanın sükûnet bulması ve dinlenmesi için gereklidir.

▪︎Aynı şekilde vahiy Allah Resûlü için; bu işin hakkını verememe ve en yakınlarından bazıları dâhil müşriklerin kabul etmemesi gibi endişelerden dolayı gerginlik kaynağı olmuştu.

▪︎Vahyin kesilmesi, gerginlikten sükûnet bulması içindir. Vahiy güneş aydınlığı gibidir, onun kesilişi ise gecenin sükûnetine benzer.

 

Kısacası, karanlıktan aydınlığa aydınlıktan karanlığa her saat durmadan değişen zaman içinde bilhassa ilk hayat ve canlılık neşesinin yükselmesi anı olan parlak kuşluk vaktine ve o aydınlığı örtmekle beraber, gelecek bir hayat ve mutluluk neşesinin başlangıcı ve müjdecisi olan gecenin dindiği sessizlik anına yemin olsun ki:

 

مَا وَدَّعَكَ رَبُّكَ وَمَا قَلَى

 

3. “Ey Resûlüm, Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.”

 

 

Vedde’a (وَدَّعَ) fiilinin mastarı olan التَّوْدِيعُ “Tevdî”, aslında misafirin vedâ etmesi, yani giderken kalanlara “Hoşça kalın”, “Allah’a ısmarladık” gibi vaad, bolluk, hoşluk duasıyla bırakıp gitmesi ve böyle vedâ ile uğurlanması demek olup, sonra mutlak şekilde terk edip bırakmak mânâsında da kullanılmıştır.

 

Yüce Allah hakkında bu bildiğimiz mânâ ile vedâ ve uğurlama tasavvur edilemeyeceğinden وَدَّعَ Vedde’a fiili burada “terk” mânâsıyla tefsîr edilmiştir. Sûrenin iniş sebebi de buna diğer bir delildir. Yani, “Rabbin seni bırakmadı”, وَمَا قَلَى Vemâ kalê “ve darılmadı” da.

 

وَلَلآخِرَةُ خَيْرٌ لَكَ مِنَ اْلأُولَى

 

4. “Elbette Senin için her zaman, işin sonu, başından daha hayırlıdır.”

 

Senin bulunduğun her halin sonu, senin için başından daha hayırlıdır. Yani sen günden güne, halden hâle ileri doğru daima hayırdan hayıra terakkî edip yükseleceksin.

 

Mesela hayatının başlangıcına nazaran peygamberlik hayatı, peygamberliğin başlangıcında vahyin gelişine nazaran kesilişi hâli, vahyin kesilişine nazaran tekrar böyle başlayışı hâli, bu sûrenin inişinden sonra zamanla ulaşacağın her halin önüne nazaran sonu ve bütün dünyaya nazaran âhiret senin için önceden, evvelden daima hayırlıdır. Yani sen böyle halden hâle, hayırdan daha hayırlısına durmadan yükselip gideceksin.

 

 

LEKE (لَكَ) “Senin için” denilerek, “gelecek, sadece ve sadece Senin için geçmişten daha hayırlıdır” demek değil, “Sana eziyet eden kâfirlere göre Senin için daha hayırlıdır.” demektir. Fakat bu, O’na iman eden ümmeti hakkında da âhiretin dünyadan daha hayırlı olmasına engel olmaz. Zira Peygamber’in peşinden giden ondandır: “Bana tâbi olan bendendir.” (İbrahim, 14/36).

 

Ayrıca peygamber için hayırlı olan bütün ümmeti için de hayırlıdır. Zira O’nun dünyadaki hayrından kâfirler bile istifade eder. Ancak âhiret hayrı yalnız mü’minlerindir.

 

Bu hayırlı olma durumu daha çok açıklığa kavuşturulmak ve desteklenmek üzere de şöyle buyuruluyor:

 

وَلَسَوْفَ يُعْطِيكَ رَبُّكَ فَتَرْضَى

 

5. “Elbette Rabbin sana ileride ihsan edecek, tâ ki sen de O’ndan ve verdiğinden râzı olacaksın.”

 

Rabbin, ileride sana öyle lütuflarda bulunacak, ihsan ve ikramından sana öyle verecek, öyle verecek ki sen tamamen râzı olacak, rızâya ereceksin, bütün dileklerin gerçekleşecek, hiçbir üzüntü ve keder, hiçbir sıkıntı ve “Acaba ne olacak?” diye meraklı bekleyiş durumu kalmayacak derecede huzur ve sonsuzluk âleminde hoşnut olacaksın.

 

“Rabbin sana verecek, sen tamamen râzı olacak, rızâya ereceksin.” âyetinden maksat, Hasan Basri’ye göre Allah Resûlü’nün ümmetine olan şefaatidir.

 

Resûlullah Efendimiz [ﷺ] şöyle buyurmuştur: “Ben, Rabb’im bana, “Râzı oldun mu Ey Muhammed?” deyinceye kadar ümmetime şefaat edeceğim. O vakit, “Evet, ey Rabbim! Râzı oldum.” diyeceğim. [Ebû Nuaym, Hilyetü’l-Evliya, III, 179; Suyûtî, Dürrü’l-Mensûr, VIII, 534.]

 

Başka bir hadiste ise: “Her peygamberin kabul edilmiş bir duası vardır. Bütün peygamberler dualarını hemen yapmıştır; Ben ise duamı, kıyâmet günü ümmetime şefaat için sakladım.” [Buhârî, Tevhît 31; Müslim, İman 338. Buhârî’deki rivâyet farklı lafızlarladır.] buyurmuştur.

 

İbn-i Abbas bu âyet hakkında şöyle demiştir: Hz. Muhammed’in [ﷺ] rızâsından birisi de Ehl-i Beyt’inden birinin ateşe girmemesidir.

 

İbn-i Abbas’tan gelen diğer bir rivâyette, “O’nun rızâsı, ümmetinin hepsinin Cennet’e girmesidir.” denilmektedir. Peygamberin ümmeti hakkındaki rızâ ve şefâatına ulaşmak da, ancak O’na iman ve peşinden gitmekle mümkündür.

 

Âyetin lafzı genel olduğundan, lütfun sadece şefaattan ibaret olması da gerekmez. Onun için bazı âlimler şöyle demişlerdir: En uygun olanı, bunun dünyadaki lütufları da, her türü ile âhiretteki lütufları da içine alacak şekilde genel olmasıdır. Elbette âhiretteki lütuflar dünyadakilerden çok büyüktür.

 

Resûlullah Efendimiz [ﷺ] için daima sonrası öncesinden daha hayırlı olduğu meselesine gönül rahatlığı ile inanmayı anlatmak için, daha önceden görülen büyük nimetler örnek gösterilerek konu ispatlanmak üzere, bu sûrenin inmesinden önce de sonunun önünden hayırlı olageldiği hatırlatılarak buyuruluyor ki:

 

أَلَمْ يَجِدْكَ يَتِيمًا فَآوَى

6. “Seni yetim bulup barındırmadı mı?”

 

Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz [ﷺ] babası Abdullah’tan yetim olarak dünyaya gelmiştir. O sırada Resûlullah [ﷺ] henüz ana karnında altı aylıktı. Dolayısıyla doğarken yetim olarak doğmuştu.

 

Anası Hz. Âmine ile beraber dedesi Abdülmuttalib’in yanında idi. Sonra altı yaşında iken annesi de vefat etti. O vakit de onun vasiyeti ile amcası Ebû Talib O’nun sorumluluğunu yüklenip yanına aldı.

 

Yüce Allah, Resûlünü [ﷺ] önce babadan yetim olarak vücuda getirmiş iken güzel bir şekilde barındırmış, böylece gittikçe sonunu önünden daha hayırlı yapmak üzere terbiye edip seçmiş, hiçbir zaman terk edip de bırakmamıştır.

 

Âyetten; yetimin barındırılması gerektiği ve Hz. Muhammed’i barındıranın Allah olduğu ifade edilerek, yetimi barındıranın Allah’ın rızâsını kazanacağı anlaşılır.

 

وَوَجَدَكَ ضَالاًّ فَهَدَى

 

7. “Seni dinin hükümlerinden habersiz bulup seçerek dosdoğru yola koymadı mı?”

 

Resûlullah Efendimiz [ﷺ] hiçbir zaman akıl ve dinde sapık mânâsına “dâll”, yani dalâlette/küfürde olmamıştır.

 

Allah’ın birliğine inanarak yetişmiş, hiçbir puta secde etmemiş, Allah’tan başka ilâh tanımamış, hiçbir kötü fiil işlememişti. Çünkü peygamberler bunlardan korunmuştur.

 

Resûlullah Efendimiz [ﷺ] peygamber olmadan önce de kavminin, -Arap müşriklerinin- dinlerindeki bozukluğunu görmüştü. Karşısında bulunan Yahudilik ve Hıristiyanlık gibi iki dinin çığırından çıkmış olduğunu da sezmişti. Fakat girilmesi gerekli olan ve mücerret (soyut) akıl ile idrak edilip kavranması mümkün olmayan Hak din ve şeriatın ne olması gerektiğini, dünyayı sarmış olan bunalımın içinden nasıl çıkılıp da Hakk’a erişileceğini belirlemede de hayret içindeydi.

 

Onun için Allah ona şöyle dedi; yani sen, peygamberlikten önce akılların yol bulamadığı hakikatler ve şeriatlerden habersiz ve doğru yolu arayan, hayretler içinde birisi idin ki, Rabb’in seni seçerek hidayet buyurmadı mı? Gönderdiği vahiy, indirdiği kitap ile bilmediklerini bildirerek doğru yolu göstermedi mi?

 

وَوَجَدَكَ عَآئِلاً فَأَغْنَى

8. “Seni muhtaç bulup ihtiyacını gidermedi mi?”

 

عَآئِل

Âil, fakir ve yoksul demektir. Sen serveti yok bir yoksul iken yine seni seçip zengin kılmadı mı? Zira Resûlullah Efendimiz’e [ﷺ] babasından bir dişi deve ile bir hizmetçiden başka mîras kalmamıştı. Sonra yüce Allah O’nu önce Şam’a yaptığı ticaret seferinden elde edilen bereketli kâr ile; Hz. Hatice ile evlendikten sonra da onun bütün servetini hibe etmesiyle zengin etmişti. Böylece O’nu insanlara muhtaç olmaktan kurtardı.

 

Yüce Allah, Peygamberine [ﷺ] verdiği bu üç nimeti saydıktan sonra, bunların karşılığında O’na üç şeyi emretmek üzere şöyle buyurdu:

 

فَأَمَّا الْيَتِيمَ فَلاَ تَقْهَرْ

 

9. “Öyle ise, sakın yetimi güçsüz bulup hakkını yeme, sakın onu küçümseyip üzme.”

 

O halde, yani hal böyle olunca, sen de Rabbinin bu var olan ve olması vaat edilen ihsan ve nimetlerinin bir şükür alâmeti olmak üzere yetime sakın kahretme, zayıf sayıp da hor bakma.

 

Yetime; diğer insanlara, anne-babasına ve dostlarına karşı ayıp olacak düşüncesinden değil de, sırf insan olduğu için kıymet verilmelidir. Çünkü bir hadis-i şerifte de Resûlullah [ﷺ] : “Ben ve -Yüce olan Allah’tan korktuğu için- yetime kefil olan, şu ikisi gibiyiz.” buyurmuş ve şehâdet parmağıyla orta parmağını göstermiştir. [ Buhârî, Edeb 24; Müslim, Zühd 42; Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Birr 14; Muvatta, Şi’r 5.]

 

وَأَمَّا السَّآئِلَ فَلاَ تَنْهَرْ

 

10. “İsteyene de kaba davranma, onu azarlama.”

 

İsteyeni yahut soranı azarlama, yani azarlayarak kovma da lütufta bulun, ihtiyacını gider, yahut yumuşak dille geri çevir.

 

 

Felâ tenhar (فَلاَ تَنْهَرْ), azarlama, ona sert ve kaba konuşma, demektir.

 

Tefsircilerden bazıları, السَّائِلُ sâil’den maksat, “Dünyaya dair bir şey isteyen dilencidir.” demişlerdir. Dilenciyi azarlamanın yasaklanmış olması, istemede ısrar etmediği durumdadır. Eğer istemede ısrar eder de yumuşak bir şekilde reddetmek fayda vermezse o vakit azarlamada bir sakınca yoktur. Zira “İnsanlardan yüzsüzlük edip de ısrarla istemezler.” (Bakara, 2/273) âyetindeki övgü, ısrarın yerildiğini ifade eder. Yerilen bir şey de azarlanmaya değer.

 

Bazı âlimler ise burada “sâil” (isteyen)den maksadın, mal isteyen değil, ilim ve din ile ilgili soru soran demek olduğu görüşüne varmışlardır. Çünkü mal dilenene, istediğini vermeye gücü yeten kimse yumuşak bir şekilde reddedip de bir şey vermediği zaman tehdit edilmemiştir. Oysa ilim soran kimseye ilmi olan kimsenin cevap vermemesi öyle değildir.

 

Bir hadis-i şerifte: “Kendisine bir ilim sorulup da onu gizleyen kimse, ateşten bir gem ile gemlenir.” [Ebû Dâvûd, İlim 9; Tirmizî, İlim 3; İbn-i Mâce, Mukaddime 24; Müsned, II, 263.] buyurulmuştur.

 

O halde hangi “sâil” (isteyen-dilenen) olursa olsun işin başında hemen azarlanmamalı, istediği verilmese bile kovulmamalı, incitilmemelidir. Yüzsüzlük ve ısrar etmesi halinde de durumuna göre, layık olan ne ise o şekilde karşılık verilmelidir. Zorda kalan ve muhtaç olana, güç yettiği kadar yardım etmek, farz derecesine kadar varabilir.

 

İlim dilenmek ise genellikle övülmüştür. Bunda, eziyet ve saygısızlık derecesine varmamak şartıyla, ısrarla yalvarmak da güzel görülmüştür. Mal dilenmek ise genellikle yerilmiştir. Ancak başka bir kazanç yolu bulamayan muhtaç için izin verilmişir.

 

وَأَمَّا بِنِعْمَةِ رَبِّكَ فَحَدِّثْ

 

11. “Rabbinin nimetlerini ise durmayıp söyle.”

 

Sadece lafını ederek ve gösteriş yaparak gururlanmak için değil, hakkını takdir, şükrünü yerine getirmek için, nimetin eserini gösterecek, başkalarını da istifade ettirecek şekilde sözlü veya fiilî olarak anlat. Çünkü nimeti anlatmak, onun için bir şükürdür.

 

Nimeti zikretmek ve onları açıklamanın çeşitli anlamları olabilir. Her nimet, mahiyeti itibariyle belli bir şekilde açıklanabilir.

 

Topluca nimetleri açıklamanın bir şekli de, insanın lisan ile Allah’a şükretmesi, bunu ikrar ve itiraf ederek bütün bu nimetlerin kendisine ihsan sonucu Allah tarafından lütuf olarak verildiğini bilmesidir. Çünkü insanların bunları sadece kendi çabalarıyla kazanmadığı açıktır.

 

Meselâ Nübüvvet nimetini açıklamak şöyle olur: Davet ve tebliği doğru ve tam olarak yerine getirmek.

 

Kur’ân nimetini açıklamanın şekli ise şudur: Onu okuyup anlamak, emirlerini yerine getirip, yasaklarından uzak durmak, bilmeyenlere öğretmek ve talimatlarını insanlara anlatmak.

 

Hidayet nimetini açıklamak da şöyledir: Sapıklığa düşen insanlara doğru yolu göstermek. Ayrıca bu işi yaparken bütün zorluk ve zahmetlere sabırla tahammül etmektir.

 

Âlûsî şöyle der: Sen yetimdin, dini tanımıyordun ve fakirdin. Allah seni barındırdı, sana doğruyu gösterdi ve zengin kıldı. Bu üç konuda Allah’ın sana verdiği nimeti unutma. Binaenaleyh yetime şefkat göster, yoksul olup da yardım isteyene acı. Çünkü sen yetimlik ve fakirliği tattın. Rabbin sana doğru yolu gösterdiği gibi, sen de kullara doğru yolu göster.

 

UYARI

 

Duhâ sûresinin sonunda ve ondan sonra Kur’ân’ın sonuna kadar her sûre bittiğinde tekbîr getirmek (Allahu Ekber, demek) sünnettir.

 

Bu Resûlullah Efendimiz’den [ﷺ] rivâyet edilmiş olup öteden beri yapılagelmiştir.

 

Yedi kırâat imamından biri olan İbn-i Kesîr yoluyla rivâyet edilmiştir.

 

Bunun sebebi, başta zikrettiğimiz üzere vahiy biraz gecikip de bu sûre indiği zaman Peygamberimizin [ﷺ] sevinerek “Allahu Ekber.” demiş olmasıdır. [en-Nîsâbûrî, Garîbu’l-Kur’ân, XXX, 113.]

 

“Kul eûzü bi rabbinnâs.” sûresi okununca da “Allahu Ekber.” denilir. Sonra Fâtiha sûresi ve Bakara sûresinin ilk beş âyeti okunur ve hatim duâsı yapılır.

 

Buna “Hall-i Mürtehıl” denilir ki, bir hatimi bitirip hemen ikincisine başlamak demektir. Böylece hatimini bitiren bir kimse Fâtiha ve Bakara sûresinin ilk beş âyetini okumakla yeni bir hatime başlamış olur. Yeni başladığı bu hatime devam eder, onu bitirince diğerine…

 

Her hatim eden için bunu yapmak mutlak gereklidir denilemez. Fakat her kim yaparsa iyidir, güzeldir. Her kim de yapmazsa ona da bir vebal yoktur. Çünkü bunu yapmak sünnettir.

 

Kaynak:

 

Kısa Sûrelerin Tefsîri | Işık Yayınları

 

Bu yazı 86 kez okundu