Peygamberimizin Dilinden Müminlerin Özellikleri (01-25)

01

“MÜMİN MADDİ VE MÂNEVÎ OLARAK GÜÇLÜDÜR”

~Tevhîdnâmeden~

اَللّٰهُمَّ فِقْهَ الْقُرْآنِ وَالْأَحَادِيثِ تُغْنِينَا بِهِ عَنْ رَأْيِ مَنْ سِوَاكَ

Başkalarının görüş ve düşüncelerinden müstağni kılacağın şekilde, Kelâmullah ve Kelâm-ı Resûlullah’ı derince anlayış ve kavrayış Allahım!

***

الْمُؤْمِنُ الْقَوِيُّ خَيْرٌ وَأحَبُّ إلى اللّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ الضَّعِيفِ، وَفي كُلٍّ خَيْرٌ. احْرِصْ على مَا يَنْفَعُكَ، وَاسْتَعِنْ بِاللّهِ وَﻻَ تَعْجِزْ، وَإنْ أصَابَكَ شَىْءٌ فََ تَقُلْ: لَوْ أنِّي فَعَلْتُ لَكَانَ كَذَا وَكَذَا، وَلَكِنْ قُلْ: قَدَّرَ اللّهُ، وَمَا شَاءَ فَعَلَ. فإنَّ لَوْ تَفْتَحُ عَمَلَ الشَّيْطَانِ

أخرجه مسلم

Kuvvetli (beden sıhhatine sahip olan bir mümin), Allah yanında zayıf müminden daha hayırlı ve sevimlidir. Ama her birinde hayır vardır. Sana fayda veren şeye çaba göster, Allah’tan yardım dile ve âciz olma! Başına bir şey gelirse ‘şöyle yapsam şöyle olurdu’ deme! Ancak, ‘bu, Allah’ın kaderi, O ne dilerse yapar’ de! Çünkü keşke kelimesi şeytanın işini kolaylaştırır.” [Müslim, Kader, 34; İbn Mâce, Mukaddime, 10]

Hadis-i şerifte kuvvetli olmaktan kastedilen, hem vücut bakımından güçlü kuvvetli olmaktır, hem de her türlü zorluğu, savaş gibi metanet ve cesaret gerektiren zorlukları aşacak iman kuvvetine sahip olmaktır.

Allah Resûlü, nasıl ki, istidat ve kabiliyetleri tahdit edip sınır altına almamış, öyle de bedenî güç ve kuvvetleri dahi hakir görmemiştir. Allah indinde sevimli olmak isteyenler, kalb sıhhatiyle beraber beden sıhhatine, cisim sıhhatiyle beraber ruh sıhhatine de sahip olmalıdırlar. Görülüyor ki Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Zayıflayacaksınız, perhize girecek, bedenî güç ve kuvvetinizi kıracaksınız ki Allah indinde makbul olasınız” demiyor. Belki ruhbanlığa, keşişliğe ve papazlığa karşı realiteyi, fıtrî ve tabiî olmayı öne çıkarıyor ve meselelere, tabiatı içinde bir mecra araştırıyor ve bizi o istikamete kanalize ediyor. [Sonsuz Nur , 2/388.]

Kuvvetli olmaya teşvik ve kuvvetli olanları da hayra yönlendirmekle beraber, zayıf olanları da dışlamadan, ‘her birinde hayır vardır’ denilerek zayıfların da hayırlı olduğu/olabileceği, hayırlar yapabilecekleri bu hadiste ne güzel ifade ediliyor!

Mümin, kendi inanç dünyasının süzgecinden geçirdikten sonra “fayda”lı olacak hedefler seçer kendisine ve bu faydalı şeyler için var gücüyle çaba sarf eder. Yılmadan azimle gayret eder. Bu yolda en büyük yardımcısı Allah’tır ve O’na dua dua yalvarır, O’ndan ister isteyeceklerini. Ve asla unutmaz ki, “Allah, mümin kulunu ancak ummadığı yerden rızıklandırır.” [Ali el-Muttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/144, 167]

Yeter ki kul, takvaya sarılsın, ve “Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona sıkıntıdan çıkış kapıları açar.” (Talâk, 65/2.) âyetine inansın. Gücü yettiği hususlarda acizlik göstermesin. Muvaffakiyet yolunda önüne bir engel çıkarsa ve istedikleri olmazsa, yıkılmışlık psikolojisine kapılmadan “şöyle yapsaydım şöyle olurdu” gibi kendini ve etrafındakileri kınamasın, “takdir-i ilahi” desin, tekrar denesin, olmuyorsa başka kapıları zorlasın ama katiyen hem kendini hem etrafındakileri suçlamasın.

Keşke, keşke” sözleri şeytanın eline, kendisine saldırması için verilen birer kozdur adeta. Şeytan bu “keşke”lerle, insanın içine kolayca girip onun boşluklarından istifade etmekte ve adeta onu avucunun içine alıp bir suçluluk psikolojisine çekmektedir.

İşte bu noktada kader inancının inananlar için ne kadar önemli olduğunu görürüz. Aynı zamanda kadere iman, kitlelerin ruh sağlığını koruyan ve ülkelerin zor durumlarında imdadına yetişen psikolojik bir tedavidir.

Netice-i kelam, mümin geçmiş olaylara kader açısından, geleceğe ise iradesi açısından bakar.

02

“MÜ’MİN MÜMİNİN AYNASIDIR”

Mümin, müminin aynasıdır. Mümin, müminin kardeşidir, malını o yokken korur ve gelecek kötülüklere karşı etrafını çevirir.[Tirmizî, Birr, 18; Ebû Dâvud, Edep, 49]

  • Başka bir hadiste de:

Mümin müminin aynasıdır. Onun üzerinde bir şey gördüğünde onu alır, atar.”[Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 6/352] buyurulur.

Müminin, mümin kardeşinin aynası olması ne demektir ?

Nasıl ki ayna, kendisini göremez, insan da kendisini göremeyebilir; fakat aynaya bakan insan aynada yani bir başka nesnede kendini görmek suretiyle hatalarını da görür. Aynen bu misalde olduğu gibi hatalarımızı görmenin önemli yollarından biri, mümin kardeşlerimize bakmaktır.

Hadis aynı zamanda bize ferdin toplum içinde çiçek açtığını, ferdî kabiliyetlerinin inkişaf ettiğini göstermesi açısından da önemlidir. Ferd, kendini toplumdan tecrid ederse -tabiatı itibariyle medenî, sosyal bir varlık olduğundan- hem tabiatına ters bir yola girmiş, hem de kabiliyetlerini inkişaf ettirme yolunu kendine kapamış olacaktır. Müminler genel manada iyi olduklarından onların birbirlerine bakmaları sâlih/doğurgan bir daire meydana getirecektir.

Allah’ın, bir insana en büyük lütfu, ona kendi ayıplarını göstermesidir. Basîret sahibi gerçek müminler, kendi kusurlarını, gösterdikleri kulluk performansının bir neticesi olarak ve Allah’ın lütfu sayesinde görebilir ve kendilerini düzeltebilirler.

  • Gazali, İhyau Ulumi’d-din isimli meşhur eserinde, bir insanın kendi kusurlarını dört yolla görebileceğini söyler:

1) Kalbin kusurlarını bilen, insanı bozulmaya götüren hallere vâkıf bir kâmil mürşide gitmek suretiyle;

2) Sâdık, mütedeyyin ve basîret sahibi bir mümin kardeş bulup onunla, birbirlerini kontrol edeceklerine dair sözleşmekle;

3) Düşmanlarına bakıp onların dilinden kendi aleyhindeki konuşmalardan öğrenerek;

4) Mümin, müminin aynasıdır. Dolayısıyla kendi gibi diğer müminlere bakıp onların hata ve kusurlarından hareketle benzer hataların kendisinde de olabileceğini düşünerek kendi kusurlarını görebilir.

Hz. İsa’ya, seni kim terbiye etti, diye sormuşlar. O da: Ben, cahillerin cehaletini kötü bulduğum için ondan uzaklaştım, diye cevap vermiş. [Gazali, İhyau Ulûmi’d-Din, 3/146-148.]

Müminin mümin kardeşiyle olan durumu, birbirini yıkayıp temizleyen iki el gibidir.”[Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/155] hadisi de kardeşlerin durumunu çok güzel misallendirir. Ellerimizi yıkarken, iki el artık zihnimizden silinmiş tek el haline gelmiştir. İnananlar da birbirlerinde fani olacak şekilde bir kardeşlikle birbirlerine bakmalılar ki birbirlerini günahlardan arındırsınlar.

Mümin müminin kardeşidir. O yokken ona ait korunması gereken şeyleri korur, başkalarının tarlasına verebileceği zararlara da engel olur.”[ Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/152]

Hadiste ifade edildiği üzere kardeşlik hukukunun bir gereği de kardeşine ait olan malları korumaktır.

***

03

MÜ’MİN TEMİZ KALBLİDİR

الْمُؤْمِنُ غِرٌّ كَرِيمٌ، وَالْفَاجِرُ خِبٌّ لَئِيمٌ

Mümin, saftır (temiz kalbli), kerimdir. Fâcir ise hilekârdır, leîm (alçak)dir.[Tirmizî, Birr, 41; Ebû Dâvud, Edeb, 6]

Mümin, aldansa da aldatmayı asla düşünmeyen ve şartlar ne olursa olsun her zaman kendi karakterini sergileyen bir asil; fâcir ise, türlü türlü ayak oyunlarına teşebbüs etmekten hiçbir zaman sıkılmayan seviyesiz bir zelildir.”

  • Hadis-i şerif’te

•“Mümin, saftır.” buyurulurken, bu ifâde, Türkçemizdeki aptal, ahmak manasında anlaşılmamalıdır. Temiz kalbli, hiç kimse hakkında gıll ü gışı olmayan, söylenen söze ilk anda inanan ve herkes hakkında hüsn-ü zan besleyen manasında anlamak daha doğrudur.

•Hadiste “mümin saftır” denmekle “mümin böyle olmalıdır” denilmek isteniyor. Böyle olmayı mümin kendine hedef seçmelidir. Gerçek mümin, kamil mümin aynı zamanda kerimdir.

•“KERİM” de güzel ahlak sahibi, şerefli, değerli cömert insan demektir.

•“Fâcir”, kâfir veya günahkâr mümin manasına kullanılan bir kelimedir.

Kelâm alimleri fâcirin imanı olup olmadığını tartışmışlardır. Belki imanı var ama ameli yok veya günahları imanını alıp götürmüş, küfür vadilerinde sersem sersem dolaşan insan demektir fâcir. Kur’ân’da fâcir sıfatı, günah işlemenin son noktasında bulunan kâfir insan için kullanılmaktadır. İşte aldatma, yalan, sözde durmama ve kötü ahlak adına muamele hayatımızda karşılaştığımız bütün yanlışlıkları irtikap edebilecek bir alçaklık bunların vasfıdır. Yani ruhları bunlara açıktır.

•“Mümin saftır, kerimdir.” buyrulması, ona verilen bir hedeftir aynı zamanda. Fâcirin ise tabiatının gereğidir leîm/alçak olması. Evet, fâcirler, fısk u fücûrlarıyla, ahlaksızlıklarıyla her türlü günahı işlemeleriyle tabiatlarının gereğini yerine getirirler. Gerçek mümin de mütevazi, temiz kalbli ve cömert oluşuyla kendi karakterini sergiler/sergilemeli.

  • Bu konuyu destekleyen başka hadisler de vardır:

Mümin o kadar yumuşak, zorluk çıkarmayan bir insandır ki, sen onu bu yumuşaklığından dolayı neredeyse safdil sanırsın.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/143] Mümin akıllıdır ama akıllılık taslamaz veya akıllı görünmez. Evet mümin, mütevazi bir insandır.

  • Bu konuda başka bir hadis:

Müminler, hoşgörülü, teenni sahibi ve mülayim insanlardır. Tıpkı bağlandığında duran, taşın üstüne bile olsa ıhdırıldığında hemen ıhıveren ehil deve gibidirler.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/143.]

(Bu tür hadisler hep yanlış anlaşılma ile karşı karşıyadır. Yaşadığımız toplum, bizim algı dünyamıza da yansır ve naslara bakarken toplumun ve hadiselerin üstüne çıkarak bakamayabiliriz. Oysa ki öyle olmamalı; evrensel bir hitap, evrensel boyutlarıyla bütün halinde kavranmalı ve sonra kendi toplumumuza indirilmelidir.)

Hadislerden anladığımıza göre, çizilen mümin tipi, mülayim, hoşgörülü, herkesin içinin hemen ısınıverdiği, hemen aldatılıvereceğini zannettiren ama asla aldanmayan bir istikamet insanıdır.

  • Allah Resûlü, başka bir hadislerinde müminle fâcirin halini ne güzel tasvir eder:

Müminin hali, dış görünüşü ile harab bir evi andırır. İçine girdiğinde hayretler içinde kalırsın. Fâcirin durumu ise dışı çok süslü yüksek kabirlere benzer. Onu görenlerin gözünü doldurur ama içi pis kokularla doludur.” [Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/656.]

***

04

MÜ’MİN AKILLIDIR

« لاَ يُلْدَغُ اْلمُؤْمِنُ مِنْ جُحْرٍ مَرَّتَيْنِ ».

Mümin, bir (yılanın) deliğinden iki defa sokulmaz.” [Buhârî, Edeb, 83; Müslim, Zühd, 63; Ebû Dâvud, Edeb, 34.]

Bu durum hem dünya meselelerinde hem de ahiretimizle alakalı meselelerde geçerlidir. Mümin bir günah işlediğinde kendisini adeta bir yılan tarafından sokulmuş gibi hissedip, manevi dünyasında aldığı bu yarayı hiç unutmamalı ve aklını kullanıp bir daha da aynı hataya düşmemelidir. Kötü bir arkadaşına gittiğinde onu kötü yerlere götüreceği belli ise; yanlış yerlere gittiğinde kayıp gitmeler söz konusuysa artık buralara gitmek hiç de akıllıca bir hareket değildir. Görüldüğü gibi mesele tamamen aklî bir meseledir. İnsan da az çok kendini bilir ve bilmelidir de. Aklını kullanarak daha önce girdiği günahlara tekrar girmemelidir.

Yukarıdaki hadiste ifade edildiği üzere gerçek mümin, saf (temiz kalbli) ve iyi niyetli, hüsn-ü zan sahibi bir insandır. Ancak bu, onun aptal olduğunu, aldatılmaya açık bir tip olduğunu değil, temiz kalbliliğini gösterir. İşte bu saf mümin, aynı zamanda akıllıdır, işlerini sağlama alır. Bütün münasebetlerinde imanının verdiği enginliği, müsamahayı, hoşgörüyü, kolaylığı insanlara gösterir ama aldanmaz ve asla aldatmaz.

İnananların belki sosyal hayatında en çok aldandıkları noktalardan biri ticari muamelelerdir. Belki inananlar olarak bizler, imanın ve iman kardeşliğinin gereği birbirimizi deliler gibi sevmeliyiz ama ticari münasebetlerimizde birer yabancı gibi bütün işlerimizi sağlama almalı, şeytanın fitlemelerine bütün kapıları kapayacak tarzda hareket etmeliyiz.

İnanan insan, aklını kullanan insandır. Akıl, dinin çok önemli bir rüknünü oluşturur. Dinin bütün isteklerinin muhatabı, ancak ve ancak akıllı insanlardır. Aklı olmayanın dini de yoktur. Asgarî akıl bizi ibadetlere mükellef yaparken bunun bir adım ilerisindeki (IQ’su yüksek) akıl da nasları doğru anlamamızı ve Kur’ân ve Sünnet’in gerçek ve tam muhatabları olmamızı sağlar/sağlamalıdır. Bu ise Kur’ân ve Sünnet’teki evrenselliği kavrayıp, o evrensellik içinden kendi devrini görebilme aklını bize bahşeder. İşte gerçek mümin, bu evrensel akılla, kendi zamanının akıllı mümini olur ve yaptığı işler de akıllıca olur. Eğer müslüman olarak yanlışlıkla yaptığı bir hata kendisine ve başkalarına zarar veriyorsa artık aynı hatayı bir daha işlemez. Müslüman, aklın insan için bir imtihan unsuru olduğunu da aklından hiç çıkarmamalıdır.

  • Söz konusu hadisin doğru anlaşılmasının müslümanın hayatındaki önemini şu iktibas ne güzel ifade ediyor:

Gelecekte kendi kültürüne uyanmış, kendi dünyasını yine kendi dünyasında arayan aydınlık ruhlar, ışık ordusu, bu hadis üzerinde tekrar tekrar durup düşünmeli ve bütün iç ve dış siyasetlerini, bu hadisten alınacak dersler üzerine oturtmalıdırlar; o zaman, muvaffakiyete götüren önemli bir yolu bulmuş sayılırlar. Yoksa siyasi platformdaki aldanma ve aldatmalar, hiçbir zaman eksik olmaz ve insanımız hep aldatılmış ve aldanmış olur.” [Sonsuz Nur, 1/277]

İlk devir hadis alimlerinden Hattâbî, hadisin ihbar siğasında olsa da emir ifade ettiğini, dolayısıyla Peygamberimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem), gerek dünya gerek din işlerinde müslümanın uyanık, titiz ve kararlı olmasını, gafleti bırakıp fıtnatla hareket ederek peş peşe aldanmaya meydan vermemesini emrettiğini söyler. [ İbrahim Canan, Hadis Ansiklopedisi, 16/274-275.] Yani hadiste “sokulmaz” buyurulmakla, müminler “sokulmasınlar, dikkat etsinler” kastedilmektedir.

Evet mümin, fıtnat, feraset, sezgi, duyuş ve kavrayışıyla farklılığını göstermelidir. Zaten bu anlama şekli “mümin, böyledir, şöyledir” diye gelen bütün hadisler için de geçerli olan bir anlama şeklidir.

Mümin böyledir, şöyledir” derken Allah Resûlü, bize olmamız ve yakalamamız gereken bir hedefi göstermektedir aynı zamanda… İncitmeden, emir cümlelerinin soğukluğunu hissettirmeden, büyük bir edeple yapılmaktadır bu.

  • Akıllı olmak ne demektir?
  • Gerçek akıllılar kimlerdir?
  • Gerçek akıllılık nedir?
  • Akıllıca olan iş hangisidir?

soruları burada zihnimize gelebilir. Evet herhalde burada aklın bir vasıta olduğunu söylemeliyiz. Akıl, mükellef olmaya esas teşkil eden, o olmadığı zaman müslümanlığın da olmadığı önemli bir vasıtadır. Herkese akıl vermiştir Allah (celle celalühü). Kimine az, kimine çok. Azlığı ve çokluğu kullanana göre ya avantaj ya da dezavantaj olabilecek aklımız bizim için ayrı bir imtihandır. Aklına tapan, cerbezeyle kendi gibi başkalarını da kandıran veya aklın kıtlığıyla en basit çıkarımları bile yapamayan insanlar, uçlarda gezen insanlardır. Bunun sırat-ı müstakimi ise hikmettir.

Evet, mümin, iki defa kandırılmayacak kadar veya aklını işletip hatayı ancak bir defa kabul edecek kadar basiretli bir kafaya sahip olmak zorundadır.

  • Allah Resûlü’nün, konuyla alakalı başka hadisleri de vardır:

•“MÜ’MİN, akıllı, zeki, dikkatli ve uyanık, gerçek karşısında haktan ayrılmayan, hakta sâbit-kadem, acele etmeyen, ilim sahibi ve (günahlardan kaçındığı gibi şüpheli diye bazı helal şeylerden bile kaçınan) vera’ sahibi bir insandır. MÜNÂFIK ise, insanları arkadan çekiştiren, küçük düşüren, kaş göz hareketleri yaparak insanlarla eğlenen, zalim, geceleyin odun toplayan insanın nereden alıp nereye koyduğunu bilemediği gibi ne apaçık haramı ne de şüpheli şeyleri yapmaktan çekinmeyen insandır.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/62.]

•“Gerçek mümin varlığa, yaratılışına esas teşkil eden nur ile bakar.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/165.]

•“Müminin ferasetinden sakının, o baktığı zaman Allah’ın nuruyla bakar[Tirmizî, Tefsiru sûre (15) 6 ]

Son hadisler de müminin, aklın bir üst buudu olan feraset sahibi olduğunu, daha doğrusu olması gerektiğini bizlere bildiriyor.

***

05


SEMPATİKTİR, GEÇİMLİDİR

Mümin, herkesi sever ve sevilir, herkesle anlaşır ve kendisi de başkaları tarafından sevilir ve anlaşılır. Böyle olmayan müminde hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı, insanlara en çok faydası olandır.” [Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/400; 5/335.]

Aynı manada, “Mümin gibi ülfet edilen, hemen ısınılıverilen bir başka hayırlı şey bilmiyorum.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/146]hadisi de vardır.

Hadiste müminin vasfını anlatan anahtar kelime “ülfet”tir. Ülfet ise, alışmak, cana yakın olmak, sevmek, dostluk ve arkadaşlık gibi manalara gelir. Bunun gerçekleştirilmesinin biraz da insan tabiatına ve mizacına bağlı olduğu akla gelebilir. Çünkü herkes, başkalarıyla hemen kaynaşamayabilir ama burada müminler olarak bizlere bir hedef çiziliyor ve gerçek müminin, herkesle anlaşması, herkesi sevmesi ve kendisini de başkalarına sevdirme gayreti içinde olması gerektiğine dikkat çekiliyor. Demek ki bu durum bizim iradelerimize bırakılmış. Zaten İbn Haldun’un da dediği gibi “İnsan, mizacının ve tabiatının çocuğu değil, alışkanlıklarının ve itiyatlarının çocuğudur.” Öyleyse müminler, istedikleri takdirde kendi iradelerine bırakılan bu meseleyi -biraz zorlayarak da olsa- çözebilirler.

Evet, gerçek mümin, yılanlarla, kobralarla bile arkadaşlık kurabilecek kadar sevgi ve hoşgörü insanı olmalıdır. Zaten, Allah (celle celaluhu), Hz. Musa’ya, Firavun’a giderken -ki Firavun, kendisinin tanrı olduğunu söyleyen ve gözünü kırpmadan pek çok cana kıyabilen bir kobra değil miydi?- Firavun’a “kavl-i leyyin”le yani yumuşak söz, yumuşak tavır ve yumuşak üslupla hareket etmesini söylemiyor mu?

Gerçek mümin, itici, anlaşmaya kapalı, aksi ve soğuk bir tip olamaz. İslam böyle bir tipi ideal mümin olarak kabul etmiyor. Böyle birinin imanı vardır ancak imanın tezahürleri onda yoktur. Efendimiz’in hayatına baktığımızda, hayatı boyunca herkese müsamaha ile yaklaştığını ve her kesimden insanla çok rahat diyaloga geçtiğini görürüz. Siyer kitapları bunların yüzlerce misalleriyle doludur. Devletler planında Medine Sözleşmesi, toplumlar planında Necran’lı Hıristiyanlara Mescidini açması, ferd planında bir köleye arkadan gelip gözlerini kapatıp onunla latifeleşmesi, bir çocuk olan Enes’le şakalaşması beşerî münasebetlerindeki sıcaklığına örnek olarak, deryadan birer katre olarak hatırlanabilir.

Hadisin sonunda geçen, “insanların en hayırlısı insanlara en çok faydalı olandır” cümlesi ise, İslam’ın evrenselliğini hem de bütün insanlara bir rahmet olduğunu çok açık bir biçimde gösterir. İnsan, Allah’ın en şerefli varlığı, ona hizmet de elbette alkışlanması gereken bir durumdur. Hadiste insanların önüne böylesine güzel bir hedefin konması, herkesi hayra kilitleyecek ve hayrın, iyinin, güzelin salih/doğurgan bir daire oluşturmasına sebep olacaktır. Mesela bir insan, mizacı ve tabiatı itibariyle sevilmeyebilir ama insanlara faydalı olarak başkalarının sevgisini kazanabilir.

  • Konuyla alakalı önümüze yakalamamız gereken hedefleri içeren başka hadisler de vardır:

Muhakkak mümin, yoldan insanlara eziyet veren bir şeyi kaldırmasında, birine yol tarifinde, birisine bilmediği bir kelimeyi (veya tarifi) açıklamasında, birine yolculukta (azığındaki) sütünü vermesinde hep sevap kazanır. Hatta o kadar ki elbisesinde kurumuş bir lekeyi silip eliyle kazımasına varıncaya kadar sevap vardır.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/157.]

Mümin serâpâ (baştan sona) menfaattir. Her yönüyle insana fayda getirir. Birlikte yürürsen sana yararlı olur. Onunla bir meseleni istişare etsen sana faydalı fikirler verir. Onunla ortaklık kursan (iyi bir ortak olur) faydalanırsın. Hasılı onun her işi faydadır.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/143.]

Mümin, koku satan kimse gibidir, yanında oturduğunda güzel kokusundan istifade edersin, beraber yürüsen yine istifade edersin…” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/147.]

Mümin, hurma ağacı gibidir, ondan aldığın her şey sana fayda verir.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/147.]

Müminin hali arıya benzer. Arı yediği zaman tayyibini (çiçeğin özünü) yer. Bıraktığı (dışkısı) da tayyib (temiz bal)dır. Çürük bir dala bile konsa onu kırmaz, ona zarar vermez. Müminin hali altın parçasına da benzer. Az nefhedip, üfleyip (tüf tüf edip) ovaladın mı hemen parlar. Tartıldığında ise bu onun gramajından bir şey eksiltmez.”[Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/655-656.]

***

06

GÜNAHLARA KARŞI TAVIRLIDIR

“Şüphesiz ki Allah kıskanır. Mümin de kıskanır. Allah’ın kıskanması, haram kıldığı şeyi kulunun işlemesinden dolayıdır.” [Buhârî, Nikâh, 107; Müslim, Tevbe, 36.]

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), pek çok defa Allah’ın ve müminin kıskandığını ifade buyurmuşlardır. [Buhârî, Nikâh, 107; Müslim, Tevbe, 35, 37, 38; Tirmizî, Radâ, 14; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/520, 536, 539.]

Gayret, özellikle namusa halel verecek bir günahın işlenmesinden dolayı kıskanmak manasınadır. Biz, birilerini kıskanır ve onu koruma altına alırız. Aynı sıfat Allah (celle celalühü) için kullanıldığında ise daha dikkatli olmamız ve doğru anlamamız gerekmektedir. Allah, -bizim eksikliklerimizden olan- anladığımız manadaki kıskançlıktan münezzeh ve müberradır. Bize bakan yönüyle –bazen- kıskançlık bizim için bir eksiklik olur ancak Allah’a bakan yönüyle o, Allah’ın kullarına merhametini ve onların mutluluğunu istemesini ifade eder.

Allah’ın kıskançlığı, haramların, günahların işlenmesinden dolayı, rahmeti gazabını geçtiğinden mümin kulunu kıskanıp, onu sakınması, onun günahlara girmesine razı olmaması manasındadır. Allah, kulunun günah işlemesine razı değildir.

Müminin de günahlara karşı bir tavrının olması gerekir. O, günahlar karşısında irkilir. Sonra da giderebiliyorsa eliyle, yoksa diliyle, o da mümkün değilse kalben rahatsızlığını ortaya koyarak günahlara karşı tavrını belirler. Ve bilir ki, Rabbi, kulunun günahlara girip manen düşmesine razı değildir. Çünkü Allah, kulunun iyiliğini ister, kötülüğünü değil. Mümin bilir ki, her günah içinden küfre giden bir yol vardır. Günah onun sonsuz mutluluğunun önünde en büyük engeldir.

Allah’ın koyduğu haramlar bizim için birer sınırdır ve bu sınırları Allah bizim için koymuştur. Sınırların çiğnenmesine Allah razı değildir. Bize önceden söylenen bu sınırları aştığımız zaman, Allah’ın gazabını kendimize davet etmiş oluruz. O yüzden devamlı canlılığımızı korumalı, sınırlara (haramlara) yaklaşmamalı ve sırat-ı müstakimden ayrılmamalıyız. Bunu elde etmenin yolu da ribat, yani cemaatten ayrılmamadır.

***

07

MÜ’MİNİN HER HÂLİ HAYIRDIR

“Müminin her hali hayırdır. Gözünün önünde bir nefis ölür gider de o yine Allah’a (celle celalühü) hamdeder.” [Nesai, Cenâiz, 13; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/297.]

Bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e ölmek üzere olan bir kız torunu getirilir. Resûlullah onu alıp bağrına basar. Sonra ellerini üzerine koyar. Resûlullah’ın gözünün önünde çocuk vefat eder. Bunun üzerine Ümmü Eymen kendini tutamayıp ağlayınca Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona “Niye ağlıyorsun?” derler. O da, “Benim ağlamam ne ola ki Allah’ın Resûlü ağlıyor.” deyince Peygamberimiz, “Ben ağlıyor değilim, bu gözyaşları rahmetin, şefkatin bir tezahürüdür” buyurdular ve ardından yukarıdaki hadis mübarek dudaklarından döküldü: “Müminin her hali hayırdır. Gözünün önünde bir nefis ölür gider de o yine Allah’a (celle celalühü) hamdeder.”

İman, müminin imdadına hayatın her karesinde yetişir. Dünya ve hadiseler her gün ayrı bir tecelli ile bize bazen mütebessim bazen de sert esen rüzgarlar gibidirler.

Bazen belalar (imtihanlar) sağanak sağanak iner üstümüze, bazen de rahmet esintileri hissedilir bolluk, bereket ve huzur şeklinde. İşte mümini diğer insanlardan ayıran fark, hayatın her karesinde onun imdadına yetişen ve hadiseleri doğru yorumlamasını sağlayan bir imana sahip olmasıdır.

Allah Resûlü ki, hassaslardan hassas ve seçme bir insan; namaz kılarken, bir çocuk ağlaması duyunca, annesinin çocuğu için duyduğu endişeden iki büklüm olup, gözümün nuru dediği namazını geçiştiriverecek kadar şefkat ve merhamet insanı. İşte bu insanın gözünün önünde bir yavrucuk vefat ediyor. Düşünün bir kere bu kadar merhametli, hassas bir insanın bundan etkilenmesini! Bu bizim tasavvurlarımızı aşar. Tam bu noktada Allah’a hamdedebilme, şükrü gerektiren bir nimettir. Allah Resûlü de bu hadise karşısında hemen şükrediyorlar ve evlat sevgisinde ifrat yaşayanlara bir ders mahiyetinde, yukarıdaki mübarek sözlerini söylüyorlar.

Evet, günümüzde, pek çok insan evladıyla imtihana çekiliyor. Oysaki evlat, Allah’ın bir vergisi ve salih biri olarak yetiştirmemiz için bize verilmiş bir emanettir. Vefatında da Allah’a dönüp, “alan da Sensin veren de Sen” diyebilecek şekilde kendimizi hazırlamak, ölmeden evvel, nefislerimizdeki isyan nüvesini öldürmek ve her zaman Allah’a teşekkür hisleriyle dopdolu hamdedebilmek, mümin olmanın gereğidir. Çocuk sevgisinde dengeli olmayı Allah Resûlü’nden öğreniyoruz.

 Hz. Enes, Resûlullah (aleyhissalatu vesselam)’ı ailesine karşı insanların en şefkatlisi olarak tavsif eder ve der ki: Ailesine karşı Hz. Peygamber (aleyhissalâtü vesselam)’dan daha şefkatli hiç kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim’in Medine’nin bir kenarında oturan süt annesi vardı. Süt annenin kocası bir demirci idi. Beraberinde biz de olduğumuz halde Hz. Peygamber (aleyhissalatü vesselam) oraya (çocuğu sık sık görmeye) giderdi. Varınca demircinin izhîrle dumanlandırılmış evine girer, çocuğu kucaklar öper, koklar, bir müddet sonra dönerdi.

Efendimiz’in torunlarını öptüğüne, onlarla oynadığına dair pek çok rivayet vardır. Ancak biz şimdi Efendimiz’in bu husustaki dengesini göstermek açısından başka bir hadisini nakletmek istiyoruz: Havle binti Hakîm (radıyallahu anhâ) anlatıyor: Bir gün Resûlullah (aleyhissalatü vesselam) kızı Fatıma (radıyallahu anhâ)’nın iki oğlundan birini kucaklamış olduğu halde evden çıktı ve şöyle diyordu: “Siz var ya, sizin yüzünüzden (ebeveyniniz) cimriliğe, korkaklığa ve cehalete düşüyorlar. Ve siz Allah’ın reyhanındansınız.” [Tirmizî, Birr, 11; İbn Mâce, Edeb, 3.]

  • Allah Resûlü çocukları sevip öpmesine ve onlara şefkatle yaklaşılmasını söylemesine rağmen onların birer imtihan olduğunu bu hadiste ne güzel ifade ediyorlar! Evet, bu hadise göre anne-babalar çocukları yüzünden:

1) Onların geleceklerini düşünüyoruz diye cimrileşebilir, vermeleri gereken Zekât, sadaka gibi hayırlardan uzaklaşabilirler;

2) Çocuklarına o kadar bağlanabilirler ki bundan dolayı cihada çıkmaktan, uzak memleketlere Allah’ı anlatmaya gitmekten uzak durabilirler;

3) Çocukları onları o kadar meşgul eder ki, bundan dolayı kendilerini yetiştirip devrin Müslümanlardan istediği ilmi seviyeyi yakalayamazlar.

Her şeyde istikameti yakalamak; işte gerçek Müslümanlık… Her gün namazlarımızda bunu kırk defa Allah bize istetmiyor mu? “İhdinassıratamüstakim – Allah’ım bizi doğru yola, Sana doğru varan yola ilet.” (Fâtiha, 1/6)

***

08

MÜ’MİN YER AZ İÇER

Mümin, bir mideye yer, kafir ise yedi mideye yer.” (Buhârî, Et’ime, 12; Müslim, Eşribe, 186; Muvatta, Sıfatü’n-Nebi, 10; Tirmizî, Et’ime, 20.)

Bu konuda: “Mümin, bir mideye içer, kafir ise yedi mideye içer”(Tirmizî, Et’ime, 20) şeklinde farklı bir rivayet de vardır.

Müminin, Allah ve insan anlayışı, onun bütün hayatını değiştirir. Onun idealleri, hedefleri vardır. Kâinatın yaratıcısı, insanı, bir imtihan yeri olan bu dünyaya göndermiş ve buradaki yolculuğu bitince onu ahiret denen yere, yani asıl evine çağıracaktır. Dolayısıyla mümin, önceliklerini iyi tespit etmelidir. Bu çerçeveden baktığımızda, gerçek mümin, midesinin altında ezilip kalan bir insan değildir, diyebiliriz. Hadiste geçen “yedi mide” tabiri, çokluktan kinayedir.

Kafir, nefsinin istek ve arzularına tapar adeta. Çünkü onlarla sarhoş olmakta ve bir lahza da olsa gayesizliğin, yok olmanın sıkıntılarını böylece unutmaktadır. Mümin ise hedefi belli ve idealleri olan insandır. Yemek ise, hedefine giderken ona yardımcı olacak bir vesiledir sadece. Vesileye vesileliği kadar değer verir ve yoluna devam eder. Fazla yemenin zemmedildiği/yerildiği pek çok hadis vardır.

İnsanoğlunun doldurduğu en şerli kabın mide olduğunu” (Tirmizî, Zühd, 47; İbn Mâce, Et’ime, 50.) buyurur Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir başka hadislerinde. Aynı zamanda midelerine hakim olanlar dillerine ve bellerine daha rahat hakim olurlar. Verimli ve sağlıklı bir hayat yaşar, zamanı çok iyi değerlendirirler.

Bazıları, az yemenin cesede zarar verdiğinden bahsederler. Ancak İslam’da insanın ruhi yönünün inkişafına giden yollar açık olduğu gibi bedenini de veli yapmanın yolları açıktır. Nasıl ki Miraç hadisesinde Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bedeniyle yüce alemleri gezdi ve Allah’a mülaki oldu aynen öyle de geride kalan müminlere de ruhları gibi bedenlerini de bir nevi velayete çıkarmaları imkanı verilmiştir.” (Fasıldan Fasıla-4, s.29.)

  • Bu da ancak az yemekle mümkündür. Vücudun temel ihtiyacını ve insanı ayağa kaldıracak kadarını almak zaten farzdır. Ama mideyi tıka basa doldurmak da haramdır.

İbn Büceyr (radıyallahu anh) anlatıyor: Bir gün Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) çok acıkmış, (yiyecek bir şey bulamadığından) bir taş alıp karnına koymuş, sonra şöyle buyurmuştu:

– “Dikkat ediniz! Nice nefisler vardır ki dünyada yiyip nimetler içinde yüzerlerken kıyamet günü aç ve çıplak kalacaklar! İyi dinleyiniz! Nefislerine iyilik yapan pek çokları, gerçekte nefislerine ihanet etmektedirler. Kulak veriniz! Öz canlarını hakir gören birçokları da aslında kendilerine iyilik yapmaktadırlar.”(et-Terğib, 3/422.)

  • Hz. Âişe’nin (radıyallahu anhâ) toklukla alâkalı sözleri şöyledir:

Peygamber’in (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra, bu ümmet arasında görülen ilk belâ tokluktur. Müslümanların karınları doyup bedenleri semizleşince gönülleri zayıflayıp şehvetleri azgınlaştı.

***

09

MÜ’MİN SORUMLULUĞUNUN ŞUURUNDADIR

Her biriniz râî (çoban) ve hepiniz elinizin altındakinden sorumlusunuz: Devlet reisi bir râî ve elinin altındakilerden sorumludur. Her fert, ehl ü ıyâlinin râîsidir ve raiyetinden mesuldür. Kadın, beyinin hânesinin râîsi ve gözetiminde olan şeylerden sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının râîsi ve elinin altındakilerden mesuldür. Her birerleriniz râî ve her birerleriniz raiyetinden sorumludur.” (Buhârî, Cuma, 11.)

  • Müminin mesuliyet insanı olduğunu çok veciz bir biçimde ifade eden bu hadisin şerhini, Sonsuz Nur’dan aynen iktibas ediyoruz:

“Râî, herhangi bir şeyi görüp-gözeten, koruyup-kollayan manasına gelir. Çobana “râi” denmesi de, kendine emânet edilen hayvanları en emin, en müsait yerlerde otlatması, onları kurda-kuşa kaptırmaması herhangi bir şeye maruz kaldıklarında onlarla içten alâkadâr olması, bu kudsî vazifeyi îfa ederken de fıtrî safvetiyle, her zaman hasis ihtiraslardan uzak kalabilmesi ve sürüsüne karşı duyduğu derin şefkat, beslediği engin merhamet hissiyle, onların elemleriyle müteellim, lezzetleriyle de mütelezziz olması gibi önemli hususlardan ötürüdür.

Ve işte bir manâda devlet reisi ile teb’a arasında da böyle bir münâsebet söz konusudur. Devlet reisi ve derecesine göre değişik dâirelerdeki onun temsilcileri, ellerinin altındakilerini görüp gözetmek, onların elem ve lezzetlerini paylaşmak, onlara mutlu gelecekler hazırlamak ve onların sıkıntılarını göğüslemekle sorumludurlar.

Hâne reisi ile aile fertleri arasında da aynı münasebet bahis mevzûudur. Hâne reisi nafaka, elbise ve onları uygun bir yerde iskân etme gibi hususlarda birinci derecede sorumlu olduğu gibi ta’lim, terbiye, hüsn-ü muâşeret, dünya ve ukba saadetini temin gibi meselelerde de sorumludur.

Aynı durum, kadının kocasıyla olan münâsebetlerinde de geçerlidir; kadın evinin işlerini tedvirde, kocasının malını, ırz ve nâmusunu muhâfazada, sürüsünden mesul bir çoban gibi sorumludur.

Hizmetkârın, efendisinin malını, mülkünü; evlâdın, babanın servet, şeref ve haysiyetini koruyup kollamadaki durumları, hep bu “râî” ve “raiyye” mülâhazasıyla alâkalıdır. Denilebilir ki, din nazarında râî ve mer’î olmadık hiçbir mükellef yoktur. Bir yönüyle herkes tıpkı bir çoban, diğer yönüyle de güdülen raiyye mesâbesindedir. Hatta bir râi için güdülecek herhangi bir raiyye olmasa bile o yine sorumludur. Evet, herkes kendi nefsini, aklını ve bütün duygularını, bütün uzuvlarını birer emanet gibi koruyup kollama mecburiyetindedir.

İslâm, bildiğimiz bütün sistemler ve dinler içinde, devlet reisinden, evlerimizde çalışan hizmetçilere kadar, hem de, henüz demokrasi rüyalarının görülmediği bir dönemde, herkesin sorumluluğunu en ince teferruatına kadar belirleyip ilân eden biricik hayat nizamıdır ve bu mevzûda ona rakip bir başka sistem göstermek de mümkün değildir.

Allah Resûlü (s.a.s.) “devlet reisi mesuldür” der, onun sorumluluğunu, sorumluluk sınırlarını, vazife ve mükellefiyetlerini bir bir sıralar; kadın ve erkeğin mesuliyetlerini hatırlatır ve ayrı ayrı sahalarda, her ikisine de belli sorumluluklar yükler; babanın evlâda, evlâdın babaya karşı mesuliyetlerinden söz eder ve her iki tarafın da hak ve mükellefiyetlerine dikkat çeker; hatta, bu mevzûda, dünyadaki gelişmeler nazar-ı itibara alınacak olursa, çok erken sayılabilecek bir dönemde, hizmetçi ve işçilerin hak ve mesuliyetlerinden bahisler açarak, beşer tarihindeki içtimaî çalkantılardan çok önce sosyal bir probleme çözüm teklif eder.

İşte size, devlet reisi ve teb’anın karşılıklı haklarından -ki, çoğu Ahkâm-ı Sultaniyelerde beyan edilmiştir- evlâd ve ana-baba haklarına, ondan karı-koca ve işçi-işveren haklarına kadar, fıkıh kitaplarında, ahlâk ve terbiye risalelerinde, içtimâiyat ve hukuk eserlerinde; oldukça hacimli birer yer işgal eden onca meselenin üç-beş kelime ile peygamberâne bir ifadesi daha..!” (Sonsuz Nur, 1/286-287.)

  • Konuyla ilgili şu tarihi vak’a ne ibret vericidir!

Ebû Osman en-Nehdî anlatıyor: “Ömer (radıyallahu anh) Benî Esed kabilesinden bir adamı bir işe memûr etmişti. Adam memûriyetini belirten belgeyi almak üzere Hz. Ömer’in huzuruna çıktı. O sırada çocuklarından biri Ömer’in yanına geldi. Ömer çocuğunu öptü. O zât: Ey Mü’minlerin Emîri! Sen bunu öpüyor musun? Vallahi ömrümde çocuk öpmedim, dedi. Hz. Ömer:

– Öyleyse vallahi senin halka karşı da merhametin azdır, tâyin emrimizi geri ver. Bundan böyle benim memurum olamazsın, dedi. Adam da tâyin emrini iâde etti.” ( Beyhaki, Şuabu’l-Îmân 9/41.)

  • Aynı hâdise ile ilgili olarak Muhammed b. Sellâm’ın rivâyetinde farklı şu ifadelere rastlıyoruz: “.. Hz. Ömer o adama:

– Senin kalbinden merhamet çekilmişse benim günahım ne? Allah ancak merhametli kullarına rahmet eder. Sen çocuğuna şefkat göstermiyorsun, halka nasıl merhamet edeceksin? dedi ve onu işinden azletti.

***

10

MÜ’MİN KARDEŞLERİNE DÜŞKÜNDÜR

Mümin, kardeşine düşkündür.” (İbn Hamza, Esbâbu Vurûdi’l-Hadis, 3/252.)

Cafer b. Ebî Tâlib, Mûte savaşında şehid olunca Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) üzüldüler, belki gözyaşı döktüler ama amcasının oğlunun şehit oluşunu sabırla karşıladılar ve dudaklarından yukarıdaki sözü döküldü. (İbn Hamza, Esbâbu Vurûdi’l-Hadis, 3/252.)

Peygamberimiz haddizatında herkese düşkün, herkesin derdiyle dertlenen müstesna bir insandı. Cafer b. Ebî Tâlib’in şehit olduğu haberi gelince de herhalde üzüntülerini gören sahâbeye üzüntüsünün sebebini açıklarken aynı zamanda ideal müminde olması gereken bir duyarlılığı etrafındakilere, dolayısıyla da biz ümmetine işaret buyuruyorlardı.

Burada Efendimiz’e uymada ve O’na arkadaşlık yapmada, bu güzide sahâbi topluluğunun birbirine olan düşkünlüğünü de hatırlamalıyız. İslam, yeryüzünde sahâbe topluluğuyla, İslami hakikatleri yaşamanın en iyi örneğini görmüştür. Onları sahâbe yapan dinamikler aslında kendilerine verilen isimden de belliydi. Birbiriyle ülfet edip dost olan, arkadaşlığı en iyi şekilde gösteren, serkeşliği bırakıp itaatin sihirli gücüne inanan bu insanlar, birbirlerine çok düşkün insanlardı. Ve bir tarih yazdılar.

İnsanlık tarihinde birbirlerini bu kadar seven ve bu sevgileri destanlaşan başka bir topluluk yoktur. Ölürken bile içeceği bir yudum suyu diğer arkadaşına uzatacak, dini için hicret eden muhacir kardeşine bütün varlığının yarısını verebilecek kadar birbirine düşkün bu insanların kahramanlıkları ciltlere sığmayacak kadar çoktur. el-İstiab’lar, Üsdü’l-Ğâbe’ler, el-İsâbe’ler, Hayatu’s-Sahabe’ler ve Sonsuz Nur’lar hep bu destanı anlatırlar bize.

Kardeşliğe vurgu yapan pek çok hadis vardır.

Burada bir kaçını zikredelim:

➖“Müslüman müslümanın kardeşidir; bir müslüman diğer bir müslümanla karşılaştığı zaman kardeşinin verdiği selama aynı kelimelerle veya daha güzel bir şekilde karşılık verir, nasihat istediğinde ona nasihat eder, düşmanlarına karşı yardım istediğinde ona yardım eder, doğru yolun tarifini isterse ona kolaylık gösterir ve tarif eder, düşmanlarına karşı güç (maddi destek) borç istese ödünç verir, ancak bu istediği müslümanın aleyhine olacaksa ödünç vermez, (müslüman müslüman kardeşine ödünç verme hususunda o kadar hâhişkârdır ki hatta) kardeşi ondan Cennet’ini ödünç istese onu bile verir.”(Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/151-152.)

Mümin, ödünç vermede cennetini bile mevzu edebilecek kadar fedakâr bir insandır: “Olgun insan ve gerçek dost, Cehennemden çıkışta ve Cennete girişte bile ‘Buyurun’ demesini bilendir.” (Ölçü veya Yoldaki Işıklar, s. 121.)

***

11
MÜ’MİN HAYATIN İÇİNDEDİR

İnsanların içine karışıp onların eziyetlerine katlanan mümin, insanların içine karışmayıp, (birlikte yaşamanın getirdiği) eziyetlerine katlanmayan insandan daha hayırlıdır.” (İbn Mâce, Fiten, 23; Tirmizî, Kıyâme, 56.)

Bu hadis öncelikle müslümanın medenî ve sosyal olduğunu öne çıkarıyor, diyebiliriz. Buna göre Müslüman, hayatın içindedir. Bir köşeye çekilip kendi hayatını yaşayan, başkalarının problemlerini algılamayan, diğer insanların hem dünya hem de ahiret saadetlerini düşünmeyen bir müslümana kamil manada müslüman denemez. Hadis, insanların içine karışıldığında onlardan eziyetin geleceğini peşinen söylüyor. Buna katlanma ise sabır ile olur.

Sabrın en büyüğü, insanlara karşı gösterilen sabır olsa gerek. İnsanlardan gelen eziyetler, farklı farklıdır. İnsan olarak tabiatımızın icabı alışkanlıklarımız, itiyatlarımız olabilir. Her insan ayrı bir fıtratta ve yaratılışta olduğundan mizacımızın uymadığı insanlara karşı sabretmek bize zor gelebilir. Ama bundan daha zoru, özel manada bize eziyet veren ve bizim karşımıza hep imtihan yağdıran bazı insanlardır.

Hasılı, uzak-yakın bütün dairelerde insanlardan bazıları bizim için birer imtihandır. Hassasiyetimize göre eziyetlerin derecesi de değişecektir. Tabii bu arada bizim de başkaları için bir eziyet ve imtihan sebebi olabileceğimiz unutulmamalı.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir dualarında Allah’tan (celle celalühü) üç istekte bulunuyor. İki isteği kabul ediliyor ama “Ümmetim arasında ihtilaf u tefrika olmasın Allah’ım!” duası kabul olmuyor. Çünkü ihtilaf u tefrika, bizim iradelerimizle aşılacak bir meseledir. Dolayısıyla imtihanımıza esas teşkil eden iradelerimizi kullanıp insanlarla güzel geçinecek ve aramızdaki problemleri aşmanın yollarını arayacağız, aramakla vazifeliyiz.

Nitekim Kur’ân da, “Biz bazınızı bazınızla imtihan ettik.” (En’âm, 6/53) buyuruyor. İnsan olmanın gereği tabiatımıza yerleştirilen akıl, öfke, şehvet gibi kuvveler/mekanizmalar ifrat-tefritlerini yaşayacak ve bu da toplumda gerilimler ve sıkıntılar meydana getirecektir. İstikametin inatla temsilcisi bir topluluk yılmadan, yorulmadan bütün bu eziyetlere katlanacak ki o topluma paratoner olabilsinler. Evet, gerçek mümin, kobralarla bile iyi geçinebilen insandır.

  • Bu hadisin yanında şu hadisi de zikretmek ve aralarında görülen zahirdeki çelişkiyi açıklamak gerekir:

Şu zaman yakındır ki, kişinin en hayırlı malı, koyunu olacak ve o, koyunun peşine takılıp dağdaki geçitleri ve yağmur düşen yerleri takip edecek. Böylece dinini fitnelerden kaçırmış olacak.” (Buhârî, İman, 12; Bedu’l-halk, 14; Menâkıb, 25, Rikak, 34, Fiten, 14; Muvatta, İsti’zan, 16.)

İnsanların arasına karışmayı teşvik eden hadisin genel, inzivayı öngören hadisin ise özel bir şahsa ve zamana yani fitne zamanına has olduğu yorumu hadisler arasındaki çelişkiyi giderir. Bazı tipler vardır ki onların bir köşeye çekilmeleri kendileri açısından daha hayırlıdır. Mekke döneminde Efendimiz’e gelip, Kâbe’de müslüman olduğunu açıktan ilan eden Ebû Zer, fena halde dövülmüştü. Allah Resûlü ona, “sen şimdi köyüne git” buyurmuşlardı.

Her devrin kendine göre bir hizmeti vardır. Ancak genel manada Müslümanlar hayatın içindedirler. Hayatı bütünüyle kucaklar ve ona kendi değerlerini vererek zenginleştirirler. Eğer kendilerini toplumdan tecrit ederlerse elmas kıymetindeki değerlerini o topluma nasıl taşıyabilirler?

Netice itibariyle asıl olan, hayatın içinde, insanlarla beraber, uyumlu, sabırlı ve hep iyiliğin yayılması için aktif olmaktır. Özel durumlarda ve bazı şahıslar için bir köşeye çekilme de ârızî bir durumdur.

***

12

MÜ’MİNİ İYİLİK SEVİNDİRİR KÖTÜLÜK ÜZER

Yaptığı iyilik, kendisini sevindiren, kötülük de kendisini üzen kişi gerçek mümindir.” (Tirmizî, Fiten, 7; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/18, 26; 3/252, 256.)

Bu konuda, “İşlediği günahtan dolayı ürperen ve titreyen, yaptığı bir iyilik ve sevaptan dolayı da cennete girme ümidini duyan kimse gerçek mümindir.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/160-161.) hadisi de vardır.

Yapılan bir iyiliğin, içte bir ferahlık hasıl etmesi, bir rahatlık hissinin duyulması, imanın alametlerinden, tezahürlerindendir. Harama bakış, harama dokunuş, harama gidiş de insanın içinde bir burkuntu, bir yüz kızarmasına yol açıyor veya derinlerde bir ah çektiriyor, bir pişmanlığa sebep oluyorsa, bu, o kişide imanın varlığına bir işarettir, Peygamberimiz’in beyanları içinde.

Din, sevap-günah demektir ve haram-helallerden ibarettir bir manada.

Müminin işlediği her sevap, gönlüne inşirah verir, yoluna su serper, onu hafifleştirir adeta. İşlediği her günah da zift gibi çöker içine, ağırlaştırır vücudunu, çeker aşağılara doğru, dünyevileştirir onu. Bunlar ancak yaşanarak anlaşılabilecek hâlî meselelerdendir, yoksa ilmî olarak bilinebilecek meselelerden değildir. Ancak bütün bütün de ilme kapalı değildirler.

Allah Resûlü, bir kutsî hadiste (Manası Allah’tan, lafzı ise Peygamberimiz’e ait hadis) “Harama bakış, şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim onu Benden korktuğu için terk ederse, o haramı terk etmenin bir karşılığı olarak onu, tadını kalbinde bulacağı bir imana çeviririm.” (Hâkim, Müstedrek, 4/314.) buyururlar. İnsan, sevap ve günahlar karşısında bu duyguları hissetmesinin derecesine göre, imanının kuvvetini ve zaafını ölçebilir. Eğer bir insan haramlar karşısında ürpermiyorsa, onun imanı kaybolma tehlikesiyle karşı karşıyadır artık. İlk peygamberlere atfedilen “Utanmıyorsan dilediğini yap!” sözü de bu meyanda hatırlanabilir.

Bir sahabi, “Ey Allah’ın Resûlü, ben mümin (gerçekten Allah’a inanmış) olduğumu nasıl bilebilirim?” diye sorar. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de buyururlar: “Ümmetimden hiçbir kul yoktur ki, bir iyiliğin iyilik olduğunu ve onu yaptığında Allah’ın ona sevap vereceğini bilerek bir iyilik yapsın; bir günahın (kötülüğün) da günah olduğunu bilerek günah işlemesin, (şayet günah işlerse) günahları da ancak Allah’ın bağışlayacağını bilerek günahından dolayı Allah’tan bağışlanma dilesin de mümin olmasın, bu mümkün değil. İşte o ancak mümindir.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/160.)

***

13

MÜ’MİN DÜNYA-AHİRET DENGESİNİ KURMUŞTUR

Himmeti en büyük insan, hem dünya hem de ahiret işlerine gerekli ihtimamı gösteren mümindir.” (İbn Mâce, Ticârât, 2.)

Mümin, denge insanıdır. İfrat ve tefritlerin içinde her gün istikamet avcılığına çıkar o. Zaten Allah (celle celalühü) her gün kuluna kırk defa “Bizi sırat-ı müstakime hidayet eyle Allah’ım” (Fâtiha, 1/6.) dedirtmiyor mu?

Pek çok âyet ve hadis, mümini ahirete yönlendiriyor, dünyanın bir geçit yeri, bir dinlenmelik durak olduğunu, dünyanın hevesatımıza bakan yönü itibariyle ona çok önem verilmemesini tavsiye ediyor. Bunlar bizi dünyadan dışlıyor gibi algılanabilir. Oysa ki başka âyet ve hadisler de insanların içine karışmamızı, tüccarın kazancının en helal kazançlardan biri olduğunu, ahiretin dünyadan kazanılacağını söylüyor.

Öyleyse gerçek mümin, bu noktada dengeyi yakalayabilen insandır. Buradaki sihirli formül, hem dünya işlerine hem de ahiret işlerine gerekli ihtimamı göstermek olmalıdır. Farklı gibi görülen âyet ve hadislerin arasını, “dünyayı kesben değil, kalben terk etmek” sözünde ifadesini bulan bakış açısıyla telif edebiliriz. Yani dünyada Karun kadar zengin olabiliriz (ki, onun servetinin sadece anahtarlarını kırk deve taşıyordu) ancak onun gibi “bütün bunları ben kendi ilmimle kazandım” deyip servetin fakirler üzerindeki hakkını gasbetmek, Zekât ve sadakalardan yüz çevirip malın altında ezilip kalmamak gerekir.

Burada Bediüzzaman Hazretlerinin, dünyanın üç yüzünün olduğu (Allah’ın isimlerine bakan yüzü, ahiretin tarlası olması yönü ve dünyanın kendine yani bizim hevesatımıza bakan yüzü) şeklindeki enfes yaklaşımı hatırlanabilir. Buna göre dünya, Allah’ın isimlerinin aynası olması, bize her an O’nu hatırlatması ve ahiretin tarlası olup ahireti bu dünyada yaptığımız amellerimizle kazanacak olmamız açısından çok önemli bir yerdir. Ancak heveslerimize bakan yönüyle onun altında kalıp ezilmemiz de işte bu dünyanın bizim için tuzak olan yanıdır.

Müslümanlar, İslam’ı bir bütün olarak aldıklarında ve anladıklarında gerçek kulluklarını yapabileceklerdir. İslam, eksik anlaşıldığında, içinde her türlü inhiraf ve hurafe dal budak salabilecek bir hal alır. Aynı zamanda İslam, mükemmel olarak ve bir bütün halinde anlaşıldığında insanlığın hem dünyada hem de ahirette kurtuluşuna bir vesile olacaktır. Mümin, dünyayı kendi düşünce dünyasına göre şekillendiremeyip, hayatın her karesinde, sokağından sinemasına, giydiği kıyafetinden evinin dizaynına kadar her alanda kendi olarak değil de kendine yabancı d/üşüncelerin ürettiği bir dünyada yaşamaya devam ederse, birkaç zaman sonra kendi özgün düşüncesini de kaybedecektir.

  • Burada şu âyeti hatırlamadan geçemeyiz:

Allah’ın sana verdiğinden (O’nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu iste, ama dünyadan da nasibini unutma…” (Kasas, 28/77)

“Kur’ân’dan İdrake Yansıyanlar” kitabından bu âyetin tefsirini konumuza ışık tutması açısından aynen iktibas etmek istiyoruz:

Burada “vebtaği” fiili, talepten içeri bir talep manasına gelir ki, Allah’ın insana ihsan ettiği akıl, kalb, his, şuur, idrak, sıhhat, mal-menal, çoluk-çocuk vs. hatta bi’l-kuvve, bi’l-istidat (potansiyel olarak) verdiği şeylerle ahiret yurdunu talepler ötesi bir taleple iste, dile demektir. Ardından “dünyadan da nasibini unutma.” diyerek meseleyi dengelemektedir. Evet yarınlar ve yarınlardan sonrası sürekli takibe alınacak, dünyaya ait şeyler de katiyen unutulmayacaktır.

Bunun ötesinde âyete başka bir mana verilecek olursa yani başta işaret ettiğimiz gibi, âyetin sadece bu ikinci kısmını ele alıp, milleti dünya ehli olmaya, dünyayı hayatın yörüngesi ve gayesi haline getirmeye çağrılırsa, çok ciddi bir yanlışın içine düşülmüş olur. Zira böyle bir anlayış ve böyle bir mana; “Allah müminlerden mallarını ve canlarını kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe, 9/111) âyeti ile çelişir. Bu defa da Kur’ân birbirine zıt, birbirini nakzeden âyetleri muhtevi bir kitap haline getirilmiş olur.

  • Âyete bir değişik açıdan şöyle de yaklaşılabilir:

Dünyaya, dünyanın kıymeti kadar, ahirete de ahiretin değeri kadar tâlip olun. Bu da bir esas olabilir. Öyleyse Kur’ân bu âyetiyle insanın eline bir ölçü veriyor ve onu bu ölçüyü değerlendirmeye çağırıyor.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde; “Benim dünya ile ne alakam olabilir ki? Ben dünyada bir yolcu gibiyim ki o, bir ağacın altında muvakkaten gölgelenir, sonra da yürür yoluna gider ve orasını terk eder” (Tirmizî, Zühd, 44; İbn Mâce, Zühd, 2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/201.) buyurur. Dikkat ederseniz burada dünyanın bütün bütün terki söz konusu olmadığı gibi, onu her şey kabul etme de bahismevzuu değildir.

Bunu teyiden Nebiler Serveri, bir başka hadiste; Dünyanın Allah katında, sinek kanadı kadar değeri olsaydı, kafire ondan bir yudum su içirmezdi” (Tirmizî, Zühd, 13; İbn Mâce, Zühd, 3.) buyurur. Evet, kafir burada hem Allah yok, hem ahiret yok, hem nebi yok diyecek, hem de Allah’ın nimetlerinden tam istifade edecek; bu, Allah’ın adaletine aykırıdır. Ama bu alemin arkasında ebedi bir alem var ve bu alemde onların görecekleri cezaya karşılık şimdilik Cenâb-ı Hak onların zevklerini acılaştırmamakta ve rahmetinin bir tecelli buuduyla onları da mutlu etmektedir.

Aslında Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımları içinde “dünyanın binlerce sene mesûdâne hayatı, Cennet hayatının bir saatine mukabil gelmez. Ve cennetin binlerce sene mesûdâne hayatı da Cemalullah’ın bir dakikasına denk olamaz.” (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, I/298.) İşte bizler böyle bir hayata tâlibiz. O halde buna nisbeten dünyanın –kendine bakan yanı itibariyle– ne değeri olabilir ki, biz de onu ahiretle müvazene etmeye çalışalım. Ortalama altmış yıllık hayat ki, onun da yarısı uykuda geçiyor; evet işte böyle bir hayatın ne değeri, ne kıymeti olabilir ki… Şimdi bu çerçevenin dışına çıkıp dünyaya haddinden fazla değer vermek, “dünyanın değeri şu, ahiretin bu” gibi farklı değerlendirmelere girmek, nasları anlayamayışımızın ifadesi olsa gerek.

Ayrıca burada Üstad Bediüzzaman’ın, benzeri başka bir yerde görülemeyecek bir tespiti daha var; O, dünyanın üç yüzü bulunduğunu, bunlardan birincisinin esma-i ilâhiye, ikincisinin insanların hevesatlarına, üçüncüsünün de ahiret hayatının kazanılmasına baktığını söylüyor ki, gayet manidardır.

Şimdi esma-i ilahinin bir aynası ve bir mir’ât-ı mücellâsı olması yönüyle bu dünya paha biçilemez bir alemdir ve bu yönüyle biz onu çok severiz hatta ona âşık oluruz. Ahirete mezraa (tarla) olması yönüyle; dünya olmasaydı biz ahirete namzed olamaz, ahirete ehil hale gelemez ve onu kazanamazdık. Bu itibarla da dünya bizim için önemli bir bağ ve bahçedir. Hevesât-ı nefsaniyemize bakan cihetiyle ise bu dünya göründüğünden de merduddur. Yani insan bu dünyada nefsine hoş gelen şeylere takılıp kalıyor; kalıyor ve ahireti unutuyorsa, elbette dünya işte bu yönüyle mezmumdur.

Üstad’ın dünya hakkında bir başka değerlendirmesi daha var; o diyor ki, bu dünya kalben terkedilmeli, kesben değil. Şimdi meseleye bu açıdan yaklaşacak olursak, bizim bu dünya ile hiçbir kavgamız yoktur ve olamaz da.

Evet insan dünyayı bu espri içinde anlayabilirse, tam bir ehl-i dünya gibi çalışıp kazanabilir ve bir Karun gibi zengin olabilir; olabilir zira böyle biri iktiza ettiği an, elinde-avucunda ne varsa, hepsini Rabbisinin rızası istikametinde infak edebilir. Tıpkı Abdurrahman b. Avf gibi ki, o, yediyüz deveyi yükleriyle birlikte infak etmişti; etmişti ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) O’na zenginliğinden ötürü hiçbir şey dememiş, ta’n u teşnide bulunmamış. Sadece bu büyük servetin hakkını vermek için O’nu inzar edip uyarmış ve tebşirde bulunup şahlandırmıştı. (İbn Esir, Üsdü’l-gâbe, 3/276-381.)

Hz. İbrahim de –bir kısım menkıbe kitaplarında anlatıldığına göre– melekler “Ya Rabbi Sen ona halilim halilim (dostum) diyorsun” şeklinde açıklama isteyip hillet ve dostluğun servetle bağdaşıp bağdaşmayacağını öğrenmek istiyorlar. Allah (celle celaluhu) da “Gidin, O’nu deneyin” buyuruyor; görün O halil mi değil mi? Melekler uzun bir yoldan gelmiş, saçı-başı dağınık ve pejmurde kıyafetleriyle bir misafir edasıyla Hz. İbrahim’in yanına gelip, karınlarının aç olduğunu söylüyorlar. O da bir koyun kesip pişiriyor ve misafirlerinin önüne koyuyor. Onlar yemeğe başlarken “Bismillah” yerine, meleklere has bir zikir sayılan “Sübbûhun kuddûsün rabbul melaiketi ver ruh” diyorlar. Bu tesbih, vahiy ile müeyyed o saf gönlü öyle bir büyülüyor ki, adeta yalvarırcasına “Koyunlarımın dörtte biri sizin olsun, n’olur bu sözü bir kere daha tekrar ediniz” diyor. Melekler tekrar ediyorlar. Bu sefer Hz. İbrahim “Yarısı sizin olsun n’olur bir daha..” ve derken koyunlarının hepsini veriyor. Demek ki O büyük Nebi -anlatılanlar doğru ise- dünyayı kesben değil kalben terketmiş…

Aslında Nebiler Serveri’nin mutlak manada zenginliği, mal-mülk-menal edinmeyi zemmeden herhangi bir beyanını görmek mümkün değildir. Gerçi bazı istisnalar var ise de, bunlar tamamen şahısların hususi durumlarıyla alakalıdır. Bu arada O’nun kendisinin zengin olmaması sorulacak olursa, Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) fakir bir aileden gelmiştir. Bir yüce davanın temsilcisi olduktan sonra zengin olması, bir yönüyle davaya gölge düşürme ihtimali vardır.

Evet “Nereden bu değirmenin suyu” derler ve tabii o güne kadar hüsn-ü zan besleyenlerin hüsn-ü zannı kırılır ve itimadı sarsılır. Onun için Allah Resûlü vazifesi açısından, medar-ı tenkid olmaması düşüncesiyle iradî olarak veya bir cebr-i lütfi olarak şahsen hep fakirliği tercih etmiştir. Allah Resûlüyle başlayıp ulema, evliya ve asfiya ile devam eden O’nun arkasındaki temiz gönüllere de bu gözle bakmak icap eder.

Netice itibariyle, bir kere daha hatırlatalım ki, dünyayı kesben değil kalben terketmek esastır. Evet dünya bizim kalbimize girmemeli, bizi sarhoş etmemeli, bakışımızı bulandırmamalı ve katiyen bize ahireti unutturmamalı. İşte böyle olunca biz de ona hakim olabiliriz. Aksi halde dünya bize hakim olur ve zannediyorum böyle şuursuzca yaşanan bir hayatta ömrümüzün bütün sâniyeleri beyhude, heba olur gider. Bu noktada imtihanı kazanmak için irademizi besleyecek çok şeyler vardır ve onlar mutlaka bu mevzuda aktif hale getirilmelidir.

Mesala marifetullah; iradeyi, imanı takviye eden ve besleyen çok önemli bir faktördür. Bir misalle izah etmek gerekirse; mesela siz, mütrefin (şımarık zenginlerin) hayatı gibi bir hayat yaşamayı arzu ettiniz ve bu hususta çeşitli düzenlemelere başladınız; ardından hayat standardınızı yükseltme çabası içine girdiniz. İşte o anda marifetullah imdada yetişebilir.

Burada birinin başından geçen bir hadiseyi nakletmekte yarar var. Kim bilir belki de arzedeceğim şey objektif değildir; ama yine de nakletmek istiyorum: Bir gün bu arkadaşı denize nâzır bir eve götürür ve balkonda otururlar. O anda içine birdenbire böyle güzel yerlerde yaşama arzusu düşer. Arkadaşlarının şehadetiyle hemen oradan kalkar ve bir daha o balkona oturmaz; zira o manzara onun tûl-u emel duygusunu beslemiş ve onda tevehhüm-ü ebediyet düşüncesine yol açmıştır. İşte o anda o, böyle bir isteğe karşı marifetullah ve bir dakika müşahedesine cennetin binlerce sene mesûdâne hayatı, ona mukabil gelmeyen cemalullahı seyir arzusu ile o vartadan kendini kurtarabilmiştir.

Hasılı; “Dünya hayatından nasibini unutma” âyetini başkalarının arzettiği şekliyle anlamak, Kur’ân’ın bütünlüğü içinde bir mütalaa değildir. Bence insan, dünyada kalmaya iştiyak içinde olmalı; uzun ömürlü olmayı istemeli, ama Bediüzzaman gibi dolu dolu bir hayat yaşama şart u kaydıyla. Yaşamanın gayesi yaşatma olmalı ve Ümmet-i Muhammedi insanî kemâlâta ulaştırma düşüncesine bağlı bulunmalı. Dünya, hak namına ve millet zenginliği adına elde edilmeli, fakat hayat da hep ahiret yörüngeli götürülmeye çalışılmalı, onun böyle bir dünya düşüncesi, onu hep meşru dairedeki kazanç, sonra da mübah zevk ve lezzetlere çekecektir. Zaten hem gayr-i meşru kazanç hem de gayr-i meşru keyf ve lezzet için aynı zamanda bin elem birden yaşanmaktadır.

İnsanlığın İftihar Tablosu’nun bir sözü ile bu konuyu da noktalayalım.

Herkes kendi nefsinden yine kendisi için bir şeyler ayırsın; dünyasından ahiret için bir şeyler yapsın; ihtiyarlık gelmeden gençliğinden ona bir şeyler ayırsın; ölüm gelmeden hayatını değerlendirsin; nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ölümden sonra hiçbir mazeret kabul edilmediği gibi, dünyadan sonra da cennet ve cehennemin dışında bir yurt yoktur.” (Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, 18/116)

***

14

MÜ’MİN GÜZEL AHLÂK SAHİBİDİR

Müminlerin iman bakımından en mükemmelleri, ahlakça en güzel olanlarıdır. En hayırlınız da ailesine en çok hayırlı olandır.” (“Sizin en hayırlınız, ahlakça en güzel olanınızdır.” (Buhârî, Edeb, 38, 39; Tirmizî, Radâ, 11; İman, 6.)

İnsanlara verilen en hayırlı şey, güzel ahlaktır.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 4/278.) gibi pek çok hadis, iman ile güzel ahlakı, yan yana olması gereken iki hususiyet veya ayrılmaz bir bütün olarak gösterirler.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bir başka hadislerinde şöyle buyurmuşlardır: “Güzel ahlâk sahibi, ahlâkı sayesinde, namaz ve oruç sahibinin derecesine ulaşır.”( Ebû Dâvud, Edeb, 7.)

O’nun söz deryasından konuyla alakalı birkaç hadis daha verelim:

 “Bana en sevgili olanınız, kıyamet günü de bana mevkice en yakın bulunacak olanınız, ahlâkça en güzel olanlarınızdır. Bana en menfur olanınız, kıyamet günü de mevkice benden en uzak bulunacak olanınız, gevezeler, boşboğazlar ve yüksekten atanlardır.” Cemaatte bulunan bazıları: “Ey Allah’ın Resûlü! Yüksekten atanlar kimlerdir?” diye sordular. “Onlar mütekebbir (büyüklük taslayan) kimselerdir!” cevabını verdi.” (Tirmizî, Birr, 77.)

  “Kıyâmet günü, müminin mizanında güzel ahlaktan daha ağır basan bir şey yoktur. Allah Teâla Hazretleri, çirkin, düşük söz ve davranış sahiplerine buğzeder.” (Tirmizî, Birr 62; Ebû Dâvud, Edeb 8.)

Nevvâs İbni Sem’an (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalatu vesselâm)’a iyilik (birr) ve günah hakkında sordum. Bana şu cevabı verdi: “İyilik (birr), güzel ahlaktır. Günah da içini rahatsız eden ve başkasının muttali olmasından korktuğun şeydir.” (Müslim, Birr 15; Tirmizî, Zühd 52.)

Müminlerin en faziletlisi, kalbi mahmûm, dili doğru konuşandır. Sahabe sorar, “Kalbi mahmûm olmak ne demek ey Allah’ın Resûlü?” Efendimiz buyururlar: “Kalbin, günahsız, taşkınlık yapmayan, hiç kimseye hasedi olmayan gıll ü gışsız tertemiz ve takvalı oluşudur.” Sahabe efendilerimiz, peki sonra en faziletli kimler gelir, deyince, Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de, “Dünyayı unutup Ahireti sevenler.” buyurdular. Peki sonra kimler gelir ey Allah’ın Resûlü? diye sorduklarında ise “Güzel ahlak üzere olan mümin.” buyurdular. (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/157)

Evet, güzel ahlak tek kelimeyle imanın diğer adıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde birr, maruf, hayr vb. kavramlarla ifade edilen bütün güzel sıfatların hepsini müminin taşıması beklenir ve bunlar güzel ahlaktır. “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanın” hadisine uyarak müslüman fert ahlakını güzelleştirmekle mükelleftir.

Güzel ahlakın asgarisi, insanlara zararsız olmak, kendi şerrinden insanları korumaktır. Bundan sonra kademe kademe toplumda normal insan olmak ve daha ötesinde de insanlara faydalı olmak, derecesine göre devreye girer. İnsanlara faydalı olma kapıları herkese farklı açılır.

Önemli olan, yakın daireden yani kendimizden ve ailemizden başlayarak sokağa, oradan işyerine ve oradan da sürpriz olarak Allah’ın önümüze çıkaracağı fırsatlara varıncaya kadar güzel ahlakı temsil etmemizdir. Güzel ahlakın, bir anda kazanılıveren bir şey olmadığını da unutmamak gerek. O, ailede başlayan ve tabiatımızın bir parçası haline gelinceye kadar pek çok aşamadan geçen, yerinde anne-babamızın gözyaşlarında, yerinde bir yaşlı amcanın sıcak tebessümlerinde, yerinde de mahalle imamının şefkatli tavırlarında yakalanır ve terbiyeyle bizde ikinci bir fıtrat olur.

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde, “Ben, güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim.” buyururlar. Efendimiz’in hayatına bir bütün halinde baktığımızda, evinden sokağına ondan savaşlardaki tavrına kadar güzel ahlaktan örülmüş bir dünya görürüz. Efendimiz kadar hayatının en ince ayrıntıları aktarılan ikinci bir insan yoktur tarihte. Bunlara baktığımızda Efendimiz’in hanımını dövdüğüne dair tek bir nakil yoktur. Çocukları dövdüğüne dair de bir rivayet yoktur. Nefsi için birine öfkelendiğini de okumadık hiç. Aksine kitaplar O’nun, güzel ahlakın bütün çeşitlerini bizzat yaşadığını naklediyor.

Efendimiz’de gördüğümüz güzel ahlak örneklerini ancak peygamberliğiyle izah edebiliriz. Çocuklarla şakalaşmalarından, yaşlı bir kadının elinden tutup ev işlerini yaptırmasına hiç itiraz etmemesine, kabalık yaparak “adaletli ol” deme cüretini gösterip cübbesini çekiştiren bedevîye hiç kızmadan ashabına dönüp “ona istediğini verin” demesine kadar yüzler, binlerle ifade edebileceğimiz güzel ahlak örneklerini O’nun mübarek hayatlarında bulabiliriz.

Evet, müslüman kaba olamaz, sıra beklerken insanların önüne geçemez, insanları rahatsız edecek hareketlerden sakınır, konuştuğu zaman dilini iyi kullandığı gibi üslubunu da ayarlar, edeb sınırlarını aşmaz.

Hasılı o, güzel ahlak içinde mütalaa edilen meseleleri, imanının bir gereği gibi görür ve bu hususta Efendimiz’in yolunda, yani “güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilen” Nebi’nin yolunda, yeni yeni güzel ahlak hareketleri, tavırları icad eder, güzel ahlaka yeni derinlikler, incelikler katar.

***

15

MÜ’MİN CÖMERTTİR

İki haslet vardır ki müminde bir arada bulunmazlar: Cimrilik ve kötü ahlak.” (Tirmizî, Birr, 41.)

Müminin Kur’ân’da ve sünnette anlatılan en önemli vasıflarından biri de onun bir infak (başta zenginlere farz olan Zekât ile nafile olarak yaptığı bütün sadakalar) kahramanı olmasıdır.

Cimri kimse Allah’tan uzak, cennetten uzak ve insanlardan da uzak; cehenneme yakındır. Cömert kimse ise Allah’a yakın, cennete yakın, insanlara yakın ve cehennemden de uzaktır. Cahil cömert, Allah’a cimri âbidden (kendini ibadete vermiş insan) daha sevimlidir.” ( Tirmizî, Birr, 40.)

Allah, insana her şeyi cömertçe vermiştir. İnsan olarak bize, “varlık adına neyimiz varsa çıkarın şöyle ortaya” dense herhalde, “işte şu, benim” deyip ortaya koyabilecek bir şey bulamayız. Belki biraz sahiplenmeye kalkacağımız cüzî irademiz de küllî irade karşısında varlığı yokluğu belirsiz bir emr-i itibari olarak karşımızda duramayıp kaçacaktır. Öyleyse her şeyi veren Allah’ı göremeyip de vermemeyi bir ahlak haline getirip cimrileşmek, her şeyi veren Allah’a karşı yapılmış en büyük saygısızlık değil midir? Verme, bir Allah ahlakıdır. Allah’ın ahlakıyla ahlaklanması gereken bizler de Allah’ın bize verdiklerini cömertçe ve bir vazife aşkıyla vermeli hatta vermeden yaşayamayacağımıza inanacak şekilde vermeliyiz.

Kötü ahlak ise müminde olmaması gereken bir sıfattır. Güzel ahlak, iman ile eşdeğerde kıymetli ve müminin olmazsa olmaz vasfıdır. Hadiste ifade buyurulduğu üzere bu kadar kötü olan bu iki sıfat –cimrilik ve kötü ahlak- bir müminde bulunursa bu durum mümin için çok tehlikelidir. Her biri büyük tahribatlar yapan bu iki virüsü bünyenin taşıması mümkün değildir. Belki biri yaralamasına rağmen yaşatabilir. Oysa ki bir bünye bunların ikisini birden taşıyamaz. Öyleyse mümin kendi haline bakmalı, kendini kontrol etmeli ve bu öldürücü mikroplara karşı kendisini, alacağı nasihatlar, yapacağı dualar ve diğer önlemlerle koruma altına almalıdır. Ta ki, sağ salim sahil-i selamete ulaşabilsin.

Cimrilik, Peygamber Efendimiz’in en nefret ettiği hususlardan biri idi. O, kendisinden bir şey istenildiğinde varsa verir, olmadığı takdirde de daha sonra vermek üzere söz verirdi. Bazen üzerine giydiği tek elbisesini bile isteyen olur, O da hiç çekinmeden hemen verirdi.

Bir gün bir bedevi gelip O’ndan bir şey istemişti, Allah Resûlü ona istediği şeyi vermişti. Adam bir kere daha istemiş, O yine vermişti. Üçüncü isteğinde ise, verecek bir şey olmadığı için Allah Resûlü daha sonra vermek üzere söz vermişti. Yani mal eline geçtiği ilk fırsatta ona verecekti. Bu durum Hz. Ömer’i fevkalâde üzmüş, Allah Resûlü’nün bu derece rahatsız edilmesinden rahatsız olmuştu. Dizleri üzerine doğruldu ve: “İstediler verdin. Bir daha istediler yine verdin. Bir daha istediler sonra vermek üzere söz verdin. Yani, kendini bu kadar eziyete sokma ya Resûlallah!” dedi. Ancak bu sözler, Allah Resûlü’nün hiç hoşuna gitmemişti. Kaşlarının hafif çatıldığını gören Abdullah b. Huzâfet’üs-Sehmî ayağa kalkmış “Ver Ey Allah’ın Resûlü, sakın Allah’ın seni fakir bırakacağını ve senden nimetlerini kesivereceğini zannetme!” diyerek tesellide bulunmuştu. İki Cihan Serveri bir müddet sükut buyurdu ve ardından şöyle dedi: “İşte Ben de bununla emrolundum.”( İbn Kesir, el-Bidâye, 6/63.)

***

16

MÜ’MİN KARDEŞLERİNİN HAKLARINI GÖZETİR

“Sakın zanna yer vermeyin. Zira zan, sözlerin en yalanıdır. Tecessüs etmeyin, haber koklamayın, rekâbet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğzetmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin, ey Allah’ın kulları, Allah’ın emrettiği şekilde kardeş olun. Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona (ihânet etmez), zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her müslümanın malı, kanı ve ırzı diğer müslümana haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz, fakat kalblerinize ve amellerinize bakar. Takva şuradadır -eliyle göğsünü işaret etti- : Sakın ha! Birinizin satışı üzerine satış yapmayın. Ey Allah’ın kulları kardeş olun. Bir müslümanın kardeşine üç günden fazla küsmesi helâl olmaz.” (Buhârî, Nikâh 45, Edeb 57, 58, Feraiz 2; Müslim, Birr 28-34; Ebû Dâvud, Edeb 40, 56; Tirmizî, Birr 18.)

Müslümanların en büyük imtihanları, birbirleriyle olmuştur. Dışa karşı imtihanlarda müslümanlar -himmetlerini bir noktaya tevcihin verdiği bereket sırrıyla- başarılı olmuşlardır. Oysa içe gelince, şeytanın zehirli oklarını görememişler. Tıpkı, Allah Resûlü bir seferden dönüşünde, “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz.” sözleriyle ifade ettiği gibi. Dışa karşı savaşta imanınız sizi savaşa götürecek güçte ise siz gücünüzle, imanınızla gayret eder ve toplum psikolojisinin ve şehadet müjdesinin sihirli ikliminde bu zorlu maratonu geçiverirsiniz Allah’ın inayetiyle. Oysaki gerçek çatışma içte, nefiste arenalara taş çıkarırcasına yaşanmaktadır.

  • Nefis, Yusuf suresinde ne güzel anlatılır: “Nefis, devamlı kötülüğü emretmektedir.” (Yusuf, 12/53)

“Emmâre” kelimesi, mübalağalı ism-i fâil kalıbıdır ve “aralıksız, büyük bir istek ve performansla, şartlandırırcasına, sonuna kadar azimle emreder” demektir. Adeta sürekli dolaşan elektrik akımı gibi. Eğer biz bu akım karşısında, doğru bir şekilde davranmazsak, nefis, boşluklarımız içimize girer. Çünkü nefis, gördüğü her boşluğu değerlendirir. İnsan durduğu anda gerilemeye başlamış demektir. Esasen beş vakit namaz, haftada bir Cuma namazı ve müslümanın yapacağı zikirler de hep nefis karşısında birer doğru akım değil midir?

  • Hadiste sıra halinde peşi peşine kardeşliğe zarar verebilecek noktalara işaret ediliyor.  Hadiste ifade edilenleri sırasıyla ele alalım:

* Büyük kavgaların sebeblerine bakıldığında zan yoluyla ileri sürülen fikirler göze çarpar. Tabii ki bu su-i zandır. Hüsn-ü zan ise her zaman kârlıdır. Doğru çıksa isabet eder. Yanlış çıksa kaybetmemiş, gıybet etmemiş ve önemli bir kavgayı önlemiş olur.

İnsanları en çok rahatsız eden bir başka şey de casusluk yapıp diğer insanların özel hallerini araştırmaktır. Oraya buraya kulak kesilip onu bunu dinlemek bir hastalıktır. İnsanlar bu zaafın çekirdeklerini bünyelerinde taşırlar. Oysaki bu, ahlaki olmadığı gibi insanların birbiriyle olan münasebetlerini bozmada da birebirdir. Başkalarını dinleme, bir insan hakkı ihlalidir aynı zamanda. Fert planından devletler planına kadar tecessüs/casusluk yani insanların halini araştırma, çirkin ve zararlı bir illettir. Dünya savaşları yüzünden iyice artan casusluk çalışmaları bugün insanlığın huzurunu tehdit eden en büyük âmillerden biri olmuştur.

Rekabet, eğer hayırda ve güzelliklerde, yıkmadan yapılan bir yarışma ise bunu Kur’ân teşvik eder. ( “Hayırlı işlerde yarışınız.” (Bakara, 2/148)) Ama rekabet, beraberinde başka gayr-i ahlaki tavırları getiriyorsa bu, rekabet bahanesi altında işlenen başka günahları akla getirir. Nitekim modern toplumlarda da rekabetler kontrolden geçmekte ve bir kurala bağlanmaktadır. Müslüman ise fazladan olarak bu konuda daha ahlaki ve duyarlı olmak durumundadır.

Hased, mümin kardeşinde olan güzel bir şeyin sadece kendinde olmasını istemektir. Dolayısıyla mümin hased edemez. Hased, insanın iyiliklerini, sevaplarını, ateşin odunu yiyip bitirdiği gibi yiyip bitirir ve onun ruhunu öldürür. Mümin ancak gıbta edebilir. Mümin kardeşinde olan bir güzel hali beğenir, kendinde de olmasını arzu edip o güzel hasletin kardeşinden gitmesini arzu etmezsen ona gıpta etmiş olursun.

Mümin, mümini sevmek zorundadır. Belki beğenmeyebiliriz, yanlış tavırları olabilir ama mümini sevmek Allah’ın ve Peygamberin emridir. Yanlışlıkları olsa da mümine sırt çeviremeyiz. Ona sahip çıkmak, onu bir şekilde kucaklamak zorundayız.

Allah Resûlü, bizlere emrediyor, “Kardeş olun ey Allah’ın kulları!” Evet, bu bir emirdir ve emri veren de sıradan bir insan değil, Allah’ın vazifeli elçisi Efendimiz’dir. Günümüzde, gerek ülkemizdeki müslümanlara gerekse diğer ülke müslümanlarına izafe edilen yanlışlıklar, bizim onlara olan bakışımızı sorgulamaktadır. Yanlışlıklar, hatalar eğer hata ise o hataları onlar mümin diye savunmak herhalde hataya hata eklemek olur. O hatalardan dolayı da mümini inançsız saymak veya imana ve İslam’a zarar verecek sözler söylemek ve İslam aleyhinde çalışanların ortaya çıkardıkları bu tür olumsuzluklara takılıp kalmak da gerçek İslam’ın güzelliklerini görememek, görmede gecikmek ilk elden kayıplarımızdır.

İman, insanlarda anne-baba bir kardeşlikten daha güçlü bir kardeşlik tesis eder. Kardeş, kardeşine bazen güvenemeyebilir. Ama iman kardeşliği, kardeşini kardeşine her yönüyle güvenilir ve dokunulmaz yapar. Sonsuz bir güven tesis eder aralarında. Hucurat sûresinde bu hakikat “Muhakkak müminler kardeştirler.” (Hucurat, 49/10) şeklinde ifade edilir. İncelediğimiz hadiste de gerçek kardeşliğin şartları sıralanıyor:

Kardeş, kardeşine öfkelenmeyecek, sırt çevirmeyecek, ihanet etmeyecek, zulmetmeyecek, onu mahrum bırakmayacak, tahkir etmeyecek, aşağılamayacak, hor görmeyecek. “Bir insana, şer olarak bir müslüman kardeşini tahkir etmesi yeter.”

Evet, gerçek iman, hayatın sigortasıdır. Gerçek imanla, bütün hayat sahipleri sigortalanmaktadır. Çünkü, müslümanın müslümana, malı, ırzı ve kanı haramdır, koruma altındadır.

“Allah, sizin sûretlerinize, dış görünüşünüze bakmıyor. Allah, kalblerinize ve bir rivayete göre de amellerinize bakıyor.” Kişi, muameleyle belli olur. Öyleyse hakiki iman sahipleri, yukarıda sayılan vasıfları taşıyor ve insanlar da bunları görüyorsa işte gerçek iman budur. Müminler birbirlerini sevmiyorlar, birbirlerini anlamadan aleyhte konuşuyor, hased ediyor, hep birbirlerinin yanlışlıklarını nazara veriyor, su-i zanda bulunuyor, birbirlerini hoşgörmüyorlarsa, yapılan iyilikler şekilde kalıyor; kalbe inmiyorsa, iman kalbde oturaklaşmamış demektir. Dolayısıyla bu durumdakilere Kur’ân’ın ifadeleriyle, “Ey iman edenler! (Bir daha) iman edin Allah ve Resûlü’ne!” (Nisa, 4/136) âyetinin dediği gibi demek doğru olmaz mı?

Hadisimiz, “Birbirinizin satışı üzere satış yapmayın ve üç günden fazla küs durmayın.” sözleriyle bitiyor.

Yaşadığımız hayatın her kesitinde rehber olabilecek tavsiyelerle dolu bu hadis, müminin dünyadaki yol haritası gibidir adeta. Haritalar, hedefe giden yolda önemli birer vesiledir. Yukarıdaki tavsiyeler de Cennet’i hedefine koymuş mümin için, sağa sola sapmadan istikametli bir hayat için iyi bir yol haritasıdır.

Abdullah b. Ömer naklediyor: Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) minbere çıktı ve yüksek sesle şöyle dedi:

“Ey dilleriyle müslüman olup, iman kalblerine ulaşmayan insanlar! Müslümanlara eziyet etmeyin, onları ayıplamayın, onların gizli hallerini araştırmayın. Zira kim bir kardeşinin avretini (gizlediği şeyi) araştırırsa Allah da onun avretini (gizlediği şeyi) araştırır. Allah da kimin gizliliklerini araştırırsa kişi kendisini nerede gizlerse gizlesin onu açığa çıkarır, rezil eder.”

Abdullah b. Ömer bir gün Allah’ın evi Kâbe’ye baktı ve ona şöyle seslendi:
“Sen ve senin hürmetin ne yüce, ne azametli! Ama şu da var ki mümin, hürmet bakımından senden daha yüce ve daha azametli!” (Tirmizî, Birr, 85.)

Peygamber Efendimiz’in konuyla alakalı iki hadisiyle bitirelim:

“Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu tehlikede yalnız bırakmaz. Kim bir kardeşinin ihtiyacını görürse Allah da onun bir ihtiyacını görür. Kim bir müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da o sebeble onu kıyamet gününün sıkıntılarından bir sıkıntıdan kurtarır. Kim bir müslümanı (n ayıplarını) örterse, Allah da onu (n ayıplarını) kıyamet günü örter.” ( Ebû Dâvud, Edeb, 46; Tirmizî, Hudût, 3; Buhârî, Mezâlim, 3; İkrah, 7; Müslim, Birr, 58)

“Kim kardeşinın ırzını mudafaa ederse, kıyamet günü Allah, onun yüzünden ateşi çevirir.”(Tirmizî, Birr, 20.)

***

17

NEFSİN İSTEKLERİNE BAŞKALDIRIR

“Muhakkak gerçek mümin, şeytan(lar)ını –sizin yolculukta develerinizi yorduğunuz gibi- (nefsin isteklerine başkaldırıp, Allah’ın isteklerini yaparak) yorar.” [Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/380.]

Nefis taşıyan her insan, hayatın her karesinde nefsin istekleri ile Allah’ın istekleri karşısında bir tercihle baş başadır. Her insanın önünde, nefsin ilk görünüşte biraz tatlı, süslü püslü, neticede ise acılı ve pişmanlıklar getiren istekleri durmaktadır. İşte gerçek mümin, imanının verdiği basiret, feraset ve izanıyla nefsin ve Rabbin isteklerinin arkasını, neticesini çok rahat gören ve ona göre hareket edebilen insandır.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), yukarıdaki hadislerinde, ibadetleri yapmakla ve yapılmaması gerekenleri terk etmekle insanın nefsini yorduğunu güzel bir benzetmeyle, yani yolculuk anında devesini yoran insanın haline benzeterek ne güzel ifade ederler!

Gerçek mümin, rahata tutkun bir insan değildir. O hep hareket halinde, aksiyondan aksiyona koşan, nefsini rahat bırakmayan, ibadetten ibadete, hizmetten hizmete, hasılı hep hayırlar salih (doğurgan) dairesinde koşan insandır. Kim bilir belki de belli bir mertebeye ulaşan insanlar, nefsin yorgunluk hırıltılarını bile duyuyorlardır.

Şu hadis de aynı manadadır: “Gerçek mümin, nefsi ondan sıkıntıda (nefsini zorlayan), diğer insanların ise kendisinden rahat ettiği insandır.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/151.)

Mümin, kendisine karşı savcı gibi başkalarına karşı ise avukat gibi olmalıdır.
Hazreti Ebû Bekir (radıyallahu anh) buyururlar ki: “Allah’ın rızasını kazanma uğrunda nefsini kızdıranı Cenâb-ı Hak gazabından emin kılar.”( Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 2/162.)

  • Nefsin isteklerine karşı koyabilenler birer ruh insanıdırlar. Bakınız ruh insanı nasıl tasvir ediliyor:

“Ruh insanı; madde ve mânâyı birbiri içinde bütünleştirip bünyesinde barındıran, her zaman kalb ve ruhun derece-i hayatını takip ederek, cehennem yolunun sûrî güzelliklerine takılmayıp, cennet yolunun zorluklarına katlanan ve rabbaniliğini korumaya çalışan bir hakikat eridir. Beden ve ceset insanının, bütün bir hayat boyu, cismanî arzularına takılıp, nefsanî isteklerini yaşamasına mukabil ruh insanı, irfanla derinleşen, imanla yücelme sırrını keşfeden ve ruhanî zevkleriyle cennetleri gönlünde duyan ve yaşayan başyüce bir insandır.” (Prizma-4, s. 277.)

***

18

SABRETMESİNİ DE ŞÜKRETMESİNİ DE BİLİR

“Müminin işine şaşarım. Gerçekten onun bütün işleri hayırdır. Bu durum, müminden başka hiçbir kimsede yoktur. Kendisine varlık, genişlik isabet ederse şükreder, bu onun için hayır olur. Darlık isabet ederse sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64; Dârîmî, Rikak, 61.)

Kamil mümin, hayat sahnesinde varlık ve yokluk karşısında nasıl hareket etmelidir? Mümin, zenginleşirse şükredecektir. Şükür, nimeti vereni hatırlayıp o nimet cinsinden şükrü eda etmekle yani Zekâtı vermek, muhtaçları görüp gözetmek ve insanlara yardımcı olmakla olur. Dara düştüğü zaman da sabredecektir. Muvakkat imtihanın sırrı da sabırdır. İçinde geçen tabirlerden hareketle bu hadisi anlamak daha doğru olacaktır.

“Serrâ” isabet ederse şükreder, buyuruluyor. Serrâ kelimesi, sürur veren, insanı sevindiren, rahatlatan her şeyi içine alır. Dolayısıyla, Allah’ın bir lütfu olarak bir an içimizin ferahlamasından, ilim-irfan sahibi oluşumuza, ondan zenginleşmemize, aile saadetimize kadar bizi sevindiren her mesele “serrâ” lafzının içine girmektedir ve bunlar karşısında bunları veren Zat’ı hatırlayıp O’na teşekkür etmemiz de ayrı bir lütuftur.

Şükür, müminin en önemli vasıflarından biridir. Şükür, nimet vereni tanımaktır, bir kadirşinaslık, vefakârlıktır. “İnsanlara teşekkür etmeyen, Allah’a da teşekkür etmez.” En küçük bir iyilik karşısında bile teşekkür etme hissi, iman yolunda önemli bir adımdır.

  • Hadiste geçen diğer tabir de “darrâ”dır ki, zarar veren demektir. Zarar veren bir şey isabet ettiğinde mümin, sabreder.

“Darrâ” kelimesi, insanın eline bir dikenin batmasından, sevdiklerini kaybetmesine ondan da yokluk görüp fakirleşmesine kadar herkesin derecesine göre hissettiği bir zarara kadar çok geniş kapsamlıdır. Kötülük problemi ilk devirlerden beri felsefecileri de çok meşgul etmiş bir konudur. Çözüm sırrı da varlığa nasıl baktığımızda gizlidir.

Küfrün, gözünü örttüğü gözle hayata bakan, varlıkta hep ölümler, katliamlar görür. İmanın verdiği emniyet ve basiretle bakan göz ise, varlığın perde önüyle birlikte perde arkasını da görür ve dünyanın bir yenilenme, başkalaşma ve zıtlıklar meydanı olduğunu fark eder. Bu görüşle, kendisine isabet eden bütün musibetler, bütün zararlar, yokluklar onun nazarında arkalarından gelecek mükafatları düşününce küçülür gider. Zorlukları sabırla karşılar ve sarsılmadan kulluk yoluna devam eder.

Efendimiz’in örnek hayatına baktığımızda şükür ve sabırla örgülenmiş çok renkli bir hayatla karşılaşırız. Mekke hayatında kavminden çektikleri, en muhtaç olduğu zamanlarda sevgili eşini ve kendisini himaye eden amcasını kaybetmesi, kavminin O’nu tecrit etmesi ve hicrete zorlaması, mecbur kaldığı savaşlar, kaybettiği evlatları, işkence gören ashabı gibi pek çok hadise karşısında gösterdiği sabır dillere destandır. O bir sabır kahramanıdır.

Yine O (sallallahu aleyhi ve sellem) bir şükür kahramanıdır; geçmiş gelecek günahları bağışlandığı halde ayakları şişinceye kadar namaz kılıyor ve bunu soran eşine de “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı?” buyuruyorlardı.

Evet, mümin, iki kanatlı kuş gibi sabır ve şükürle dünya hadiseleri karşısında dimdik ayaktadır. O bu şekilde nimetler karşısında şevk ve şükürle gerilecek, musibetler karşısında da sabırla yutkunacak ve sarsılmadan, yıkılmadan sahil-i selamete çıkacaktır.

  • Konuyu bir iktibasla bitirelim:

Müminin her davranışı “hayır” yörüngelidir. O, herhangi bir musibete ma’ruz kalsa sabreder; bu onun için hayır olur. Ve yine o, herhangi bir nimete erse, şükreder; bu da onun için hayır olur. İşte müminin çift can taşıma manâlarından biri herhalde bu olsa gerek. Onda ne dünya sevgisi ne de ahiret endişesi vardır: Cennet sevdasına tutulmadığı gibi, cehennem korkusuyla da kilitlenmiş değildir. O bütün yaptıklarına sadece ve sadece tek bir mihrap tanır: Cenâb-ı Hakk’ın rızası. Mümin bu maksada erebilmek için her şeye katlanır. Bir yerde malını vermek gerekiyorsa, o bunu seve seve yapar. Bir yerde canını vermek iktiza ediyorsa tereddüt etmeden can pazarına koşar. Mağlubiyetler onu biler, muvaffakiyetler ise canına can katar. Dehrin hâdiseleri başında değirmen taşı gibi dönse ona tavır değiştirtemez. İşte onlardan biri olan Bediüzzaman, şöyle der: “Ben elimde iki can taşıyorum, tek can taşıyanlar karşıma çıkmasın!” (Fasıldan Fasıla-2, s. 191-192.)

***

19

MÜ’MİN YARATILIŞ MAKSADININ ŞUURUNDADIR

Mümin, Allah’a bazı meleklerinden daha kerimdir.(İbn Mâce, Fiten, 7)

•Aynı manada bir kutsi hadiste de Cenâb-ı Hak: “Mümin kulum bana bazı meleklerimden daha sevimlidir.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/145) buyurur.

  • Aynı konuyu destekleyen şu hadisleri de aktaralım:

“Gerçek mümin, Allah katında bir kısım meleklerden daha kıymetlidir.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 1/82.)

“Gerçek mümin, Allah’a, mukarreb meleklerinden daha kerimdir.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/164.)

Melekler, Allah’ın emrettiği şeyleri yapan, katiyen Allah’a isyan etmeyen, hep ibadetle meşgul, Allah’ın mükerrem kullarıdırlar. Kâinattaki muhteşem icraatın bazen hem vesileleri hem de bu icraatın alkışçılarıdırlar. Onlar, Allah’ın bu muhteşem ve çok güzel kâinat sarayının muhteşemliğini ve güzelliğini tam idrak etmişlik şuuru içinde, O’na yaraşır şekilde kesiksiz kullukla mukabele eden özel varlıklardır. Günah onların semtlerine sokulamaz. Çünkü istidatları, kabiliyetleri günaha kapalıdır. İnsan ise irade sahibi bir varlıktır. Onun için, hayırlar yapıp melekleri aşma kapısı açık olduğu aynı anda kötülükler yapıp hayvanlardan bile aşağılara düşme ihtimali de vardır. İşte insanı farklı kılan da bu halidir.

Yani iradesini kullanarak Allah’ın icraatını, kâinattaki güzelliklerini görüp alkışlaması, ibadetle içindeki teşekkürünü ilan etmesi istenmektedir ondan. Nefsin ve şeytanın aldatmacalarından sıyrılıp iradesinin hakkını vererek, bütün perdeleri açıp ve aşıp, sebeplerin arkasındaki Müsebbib’i (sebepleri yaratanı) görmesi, duyması, işte onu, Allah katında “kerim” yapan bir durumdur.

Öyleyse insan, katiyen kendini hakir görmemeli. O, Allah yanında, mahiyetinde bulunan istidat ve kabiliyetler sayesinde çok kıymetlidir. Bunu böyle bilip, melekleri bile geride bırakabilecek mahiyetine dönüp, ondan meleknümûn bir hayat çıkartmalıdır. Allah Resûlü de dünyada gösterdiği kulluk performansıyla, Miraç’da Cebrail’i geride bırakmamış mıydı?

  • Abdullah b. Ömer bir gün Allah’ın evi Kâbe’ye baktı ve ona şöyle seslendi:
    “Sen ve senin hürmetin ne yüce, ne azametli! Ama şu da var ki mümin, hürmet bakımından senden daha yüce ve daha azametli!” ( Tirmizî, Birr, 85)

Dolaylı da olsa şu hadis konumuz destekler mahiyettedir: “Mümin, saçı başı dağınık, toz toprak içinde, iki parça elbisesiyle perişan bir hal arzedebilir belki ama Allah’a güvenerek bir meselede yemin etse Allah onu yemininde yalancı çıkarmaz.” (Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/161.)

***

20

MÜ’MİN DİLİNE HAKİMDİR

“Mümin ne ta’n edici, ne lanet edici, ne kaba ve çirkin (fâhiş) sözlü, ne de hayasızdır (beziyy).”(Tirmizî, Birr, 48; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 1/405, 416)

  • Hadiste geçen ifâdelere göz atalım:

Ta’n etmek; ayıplamak, şerefini düşürmek, izzet-i nefsini kırıcı kusurlarla yaralamak demektir.
▪︎Lanet okumak; Allah’ın rahmetinden uzak olsun manasınadır.
▪︎Fâhiş söz; kaba, söylenmesi çirkin ve müstehcen söz manalarına gelmektedir.
▪︎Beziy ise, ağzı bozuk hayasız kişiye denir.

Evet, şu kitapçıkla Allah Resûlü’nün hadislerinde gerçek mümini arıyoruz. Bu hadiste de müminin, söz dünyası ele alınıyor. İnsana verilen azaların her birinin kulluğu, sorumluluğu farklıdır. Her birinin hesabı da farklı olacaktır.

Kıyamet tasvirlerini veren hadislere baktığımızda, günahlardan dolayı bazı azaları aşırı büyümüş hilkat garibesi insanların resimlerini görürüz. Herkesin gizlisini dinleme meraklılarının fazla büyümüş kulakları, onu bunu çekiştirenlerin ayağına sarkmış dilleri, harama bakmaktan oyuğuna sığmayıp patlayan gözleri gibi ürküten tasvirler, bu uzuvları yerinde kullanmayanlar için ürkütücü, ibret verici ve caydırıcı bir terhiptir (korku hissimizi harekete geçirerek sakındırma metodu) aynı zamanda.

Dilimizin ve dudağımızın değişik hareketlerinden hasıl olan sözlerimizin kontrolü bizim elimizde. İnanç dünyamızı aydınlatan iman, azalarımıza da indiği zaman gerçek olgunluğuna ulaşır. İnsanın bir başkasına zararı ya el ile olur ya da dil ile. Bu da gösteriyor ki dilimiz, bizim en çok imtihan olduğumuz bir uzvumuz. Efendimiz’in şu hadisleri bunu çok güzel ifade ederler:

•“Kim bana, iki çene ve apış arası mevzuunda söz verir kefil olursa, ben de ona cennet için kefil olurum.” (Buhârî, Rikak, 23) Demek ki bu uzuvlar o kadar önemli.

Hadiste ifade edilen, “ta’n etme, lanet okuma, kaba ve çirkin sözlü olma” imanla yan yana olamayacak hususlardır. Her biri psikolojik bir rahatsızlığı gösteren hazımsızlıklar, hasetlikler ve eğitimsizlikler neticesinde olan bu hal, imanın insanda oturaklaşmadığını gösterir. Evet, bize düşen de ağzımızı düzeltmek, dolayısıyla tam mütenasip (bütün uzuvları aynı büyüklükte) bir insan olarak ahirete gitmektir.

Selef-i salihin dilin afetini bize anlatmak ve sakındırmak için bakın neler yapmışlar. Ebû Vâil anlatıyor: “Bir defasında Abdullah b. Mesûd (radıyallahu anh) Safâ tepesine çıktı, eliyle dilini tuttu ve “Hayır söyle, kazanırsın. Kötü lâftan kaçın, pişmanlık duymayasın. Ben Resûlullah’tan duymuştum, “Âdem oğlunun hatalarının (günahlarının) çoğu dilinden kaynaklanır.” buyurmuştu.” dedi.” ( Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 10/300.)

Saîd el-Cerîrî rivâyet ediyor: “Adamın biri bana şunları anlatmıştı: Bir defasında İbn Abbâs’ı (radıyallahu anh) gördüm, dilinin ucunu eliyle tutmuş, “Hey! Hayır söyle, kazanırsın. Kötü lâftan kaçın, selâmet bulursun!” diyordu. Birisi sordu: Abbâs oğlu, neden böyle yapıyorsun? – O da bunun üzerine şöyle dedi: Duyduğuma göre kıyâmet günü kul, en çok diline kin besleyecekmiş, dedi.”( Ebû Nuaym, Hilye, 1/328.)

***

21

MÜ’MİN HAYIR İŞİTMEYE DOYMAZ

“Mümin, sonu cennet oluncaya kadar hayır işitmekten asla doymayacaktır.”
[Tirmizî, İlim, 19.]

Müminin taşıması gereken bir diğer vasfını bu hadis ne güzel ifade eder! Kâmil mümin, ölüp cennete girinceye kadar hayır işitmekten asla doymayacak, hayatta kaldığı müddetçe son nefesini verinceye kadar hayır işitmekten zevk almaya devam edecek fıtratta bir insandır. Bu güzel hadis, hayra kilitlenmiş, faydalı ve güzel şeylere aç bir insan portresi çiziyor bize.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in hadisleri de bir ölçüde -Kur’ân’da olduğu gibi- evrenseldir ve kullanılan kelimeler olabildiğince engin ve şümullü manalar ifade ederler.

“Hayır işitmek” ifadesi de çok şümullü, kapsamı geniş bir ifadedir.
“Hayır” kelimesi herhalde lügatlerdeki bütün iyi ve faydalı işleri ifade edebilecek güçte, kapsama alanı çok geniş olan nadir kelimelerdendir. Hayır işitmek deyince, insanın hem dünyasına hem de ahiretine faydalı olabilecek bütün hususları anlamamız mümkündür.

İlme ulaşmanın yolu, ilim aşkı ve merakıdır. İşte Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de müminde bu vasfın olmasını istemektedir. İmanın bir gereği olarak, araştırma, öğrenme merakının zikredilmesi de manidardır. Burada öğrenmeye teşvik edilmesinin yanında önemli bir diğer husus da hayırlı şeyler yani hem dünyamız hem de ahiretimiz adına faydalı şeyler öğrenmemizin salıklanmasıdır. Yani insanlarda öğrenme aşkı şevki olabilir ama bu, neticesinde insanı kemâlât adına bir yere götürmüyorsa güdük ve sonu kesik olan bir aşk u şevktir.

Hadisimizde, “neticesinde bizi Cennet’e ulaştıran, ucunda Cennet olan bir hayır” tabiriyle de hayır kelimesi biraz daha açıklanmaktadır. Cennet’e götüren, Cennet yolunu kolaylaştıran bütün hayır-hasenat ve ibadetlerin anlatıldığı sohbetleri dinleme, bu cümleden akla ilk gelenler.

Ayrıca Hz İbn Abbas’ın Hz Ömer’in vaaz vereceğini duyduğunda Mekke’den kalkıp Medine’ye gitmesi, günümüzde de güçlü hatiplerin vaazlarını dinlemek için kilometrelerce yol gidenler, meselemize müşahhas misal teşkil ederler. Dinlenecek çok şey var belki ama önemli olan hayırlısını dinlemek. Bir de insanın cennetten istifadesi bu dünyadaki ilim ve irfanıyla doğru orantılı olduğundan dünyada ne kadar hayırlı bilgi elde etse o bilgi onun cennetteki marifetini ve istifadesini artıracaktır. “Herkesin istidadına göre orada bir saadeti var…” [Bediüzzaman, Sözler, Onuncu Söz, Altıncı Sûret]

Ali (radıyallahu anh) diyor ki: “Hayır, malının ve evlâdının çok olması değildir. Hayır, ilminin çok, hilminin büyük olması, Rabbine ibâdetle öğünmen, iyilik yaptığında Allah’a hamdetmen, günah işlediğinde Allah’tan mağfiret dilemendir. Dünyanın şu iki adamdan başka kimseye hayrı yoktur:
1- İşlediği günahın ardından hemen tevbe eden. 2- Hayırlara koşan.
Takvâ içinde yapılan bir amel azımsanmaz. Öyle ya kabul edilen bir amel nasıl azımsanır!” [Ebû Nuaym, Hilye, 1/75]

“Okumak, düşünmek, tefekkür etmek, eşya ve hâdiseleri tükenme bilmeyen bir tecessüs iştahıyla kurcalayıp durmak ve vakti en iyi şekilde değerlendirerek bütün çalışmalarda metodlu olabilmek; bunlar hep birer mümin sıfatıdır. Zira, mümini bu sıfatlarıyla ele alan yüzlerce âyet ve hadis vardır.” [Fasıldan Fasıla-2, s. 97]

***

22

MÜ’MİN DÜŞTÜĞÜNDE HEMEN DOĞRULUR

“Müminin misali, devamlı olarak eğip büken rüzgarın tesirine maruz kalmış bir bitkiye benzer. Mümin devamlı belalarla (imtihanlarla) başbaşadır. Münafığın misali ise çam ağacıdır. Kesilip kaldırılıncaya kadar hiç ırgalanmaz.” [Buhârî, Merdâ, 1; Tirmizî, Emsâl, 4; Müslim, Sıfatu’l-Münafıkîn, 58.]

  • Büyük Hanefi alimlerinden Aynî bu hadise şöyle bir yorum getirir:

“Mümin, Allah’a inanmıştır. Hastalık, sağlık, lütuf, musibet gibi hayatın çok çeşitli esintileri onun ana istikametini bozmaz, kulluk vasfını, imanını sarsmaz. Lütuflara mazhar olsa şükreder. Musibete maruz kalsa sabreder ve hatta musibetlerin kazandıracağı ecri düşünerek Rabbine şükür eder. Kafir veya münafık ise böyle değildir.” [Aynî, Umdetu’l-Kârî, 21/210.]

Bu mealde, müminin halini ota, sümbüle, hurmaya ve insan vücuduna benzeten pek çok hadis vardır.[Bu hadisler için bkz: Münâvî, Feyzu’l-Kadîr, 5/652-654.]

Tasvirler, temsiller gerçekleri anlamamızda önemli birer vesiledirler. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) de muallim olarak gönderildiğinden talebeleri olan biz ümmetine anlatmak istediği hakikatleri benzetmelerle zihnimizde canlandırıp gözümüzün önüne getirmektedir. Benzetmeler için ise, önümüzde her gün cereyan eden hayatın değişik sahneleri, tabiatın şekilden şekile giren yaz, kış, ilkbahar, sonbahar sayfaları bitmez tükenmez birer hazinedir. Allah Resûlü de tabiatta, Allah’ın kudret kaleminden çıkan başkalaşmaların insanlara bir şeyler anlattığını göstermek maksadıyla müminin ve münafığın halinin misalini buradan verir.

Evet, mümin, bazen sararıp solar, bazen de bütün canlılığını gösterircesine yemyeşil hale gelir. Ama hiçbir zaman yıkılıp gitmez. O her şart ve durumda ayaktadır. Hâdiseler bazen belini büker, iflahını keser ama o yine de mukavemet eder. Zira taşıdığı iman, yıkılmasına müsaade etmez. Bütünüyle Kur’ân ve Sünnet, onun önüne, başta peygamberler olmak üzere pek çok salih müminin, çileli hayatlarını misal olarak koyar. Bu uğurda çekilmedik sıkıntı, taşınmadık ağır yük yoktur. Dolayısıyla mümin, neyle karşılaşırsa karşılaşsın, onu vicdanında yaşar. Okuduğu Kur’ân ve hadislerdeki geçmiş peygamberlerin ve ümmetlerin kıssalarından mesajlar ve ibretler alır. Tabiri caiz ise o bunlara aşılıdır. Kur’ân’da yaş kuru hiçbir şey eksik bırakılmamış; her durumdaki herkese, her şey istediği kadar verilmiştir.

Bu babda şu hadisi de zikredelim: “Mümin, yıkan ve (ama yıktıktan sonra hemen) yapandır. Kurtulan (said) ise yapmak üzere ölendir.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/143.]

Evet, mümin, yapma insanıdır, yıkma değil. O hep hayır ve hasenat peşindedir. Ama bazen beşeriyetinin gereği, ayağı sürçer, hatalar yapıp, yıkabilir. İşte mümin bu hal üzere kalmaz hemen kendini toparlayıp tevbe ile hatalarından döner. Yapma azmi ve niyetinde olmak da kurtulmak için bir vesiledir.

***

23

MÜ’MİN KARDEŞLERİNİN DERTLERİYLE DENETLENİR

وعن النُّعْمَانِ بنِ بشِيرٍ رضي اللَّه عنهما قال : قال رسولُ اللَّه صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم: « مثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فِي تَوَادِّهِمْ وتَرَاحُمِهِمْ وتَعاطُفِهِمْ ، مَثَلُ الْجَسَدِ إِذَا اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَداعَى لهُ سائِرُ الْجسدِ بالسهَرِ والْحُمَّى » متفقٌ عليه .

“Birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamette, birbirlerine şefkatte müminlerin misali, bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve ateş yükselmesi ile ona iştirak ederler.” [Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66.]

Hadiste geçen ifadeleri tek tek açarsak konumuz daha iyi anlaşılır.

•Terâhum; iman kardeşliğiyle birbirine acımaktır, merhamet etmektir.

•Tevâdd; sevgiyi, muhabbeti artıran, yakınlarla olan bağı tazeleyen hediyeleşmeler, ziyaretleşmeler yapan.

•Teâtuf; şefkatle birbirine yardım etmektir.

Başka bir hadiste Allah Resûlü (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ): “Merhametli olmadıkça iman etmiş olmayacaksınız.” “Ey Allah’ın Resûlü,” dediler, “hepimiz merhametliyiz.” “Hayır,” dedi, “bundan maksat ehlinize olan merhametiniz değil bilakis halka, umuma olan merhametinizdir.” “Biriniz kardeşini (hiçbir beklentisi olmaksızın Allah için) seviyorsa ona, kendisini sevdiğini söylesin.” [ Ebû Dâvud, Edeb, 122; Tirmizî, Zühd, 54.]

Birbirimizi deliler gibi seveceğiz ama muamelelerimizde ve sosyal münasebetlerimizde işlerimizi sağlama bağlayacak, böylelikle şeytanın aramıza girip bu kardeşliğimizi bozmasına fırsat vermeyeceğiz.

İşte kardeşlikle alakalı söylenmiş sözlerin en ihtişamlısı:

Allah Resûlü buyururlar ki: “Sizden biri, kendi için sevdiğini kardeşi için de sevmedikçe gerçek imana eremez.” [ Buhârî, İman, 6; Müslim, İman, 71.]

***

24

MÜ’MİN KUR’ÂN’I KERİM’İ DEVAMLI OKUR

وعن أَبي موسى الأشْعريِّ رضي اللَّه عنهُ قال : قال رسولُ اللَّهِ صَلّى اللهُ عَلَيْهِ وسَلَّم : « مثَلُ المؤمنِ الَّذِي يقْرَأُ القرآنَ مثلُ الأُتْرُجَّةِ : ريحهَا طَيِّبٌ وطَعمُهَا حلْوٌ ، ومثَلُ المؤمنِ الَّذي لا يَقْرَأُ القُرْآنَ كَمثَلِ التَّمرةِ : لا رِيح لهَا وطعْمُهَا حلْوٌ ، ومثَلُ المُنَافِق الذي يَقْرَأُ القرْآنَ كَمثَلِ الرِّيحانَةِ : رِيحها طَيّبٌ وطَعْمُهَا مرُّ ، ومَثَلُ المُنَافِقِ الذي لا يَقْرَأُ القرآنَ كَمَثلِ الحَنْظَلَةِ : لَيْسَ لَها رِيحٌ وَطَعمُهَا مُرٌّ » متفقٌ عليه .

“Kur’ân okuyan müminin misali portakal gibidir. Kokusu güzel tadı hoştur. Kur’ân okumayan müminin misali hurma gibidir. Tadı hoştur fakat kokusu yoktur. Kur’ân’ı okuyan fâcir misali, reyhan otu gibidir. Kokusu güzeldir, tadı acıdır. Kur’ân okumayan fâcirin misali Ebû Cehil karpuzu gibidir, tadı acıdır, kokusu da yoktur.” [Buhârî, Et’ime, 30; Fedâilu’l-Kur’ân, 17, 36; Tevhid, 57; Müslim, Müsafirin, 243; Ebû Dâvud, Edeb, 19; Tirmizî, Edeb, 79; Nesei, İman, 32; İbn Mâce, Mukaddime, 16.]

Kur’ân-ı Kerîm, bizim her şeyimiz. Kıyamete kadar devam edecek en büyük mucize. Dönüp dönüp baş vuracağımız, tükenmez ve tertemiz bir kaynak. Aynı zamanda insanın destanını anlatıyor. Onda, ilk inanan insan Hz. Âdem’den bu yana gelmiş gelecek bütün insanların, hususiyle inananların ahiret yolunda ihtiyaç duyacakları her şey var. “Gerçekten bu Kur’ân insanları en doğru yola, en isabetli tutuma yöneltir.” (İsrâ, 17/9)

Evet, Kur’ân, bütün insanlık için bir hidayet kaynağı, bir yönlendirici ilahi kitaptır. Kur’ân ilahi olduğundan, onda ulûhiyete ait özellikler vardır. Elbette, manasını bilerek okuyanlar ondan çok daha fazla istifade ederler ama insan manasını bilmeden de okusa nasipsiz kalmayacaktır Kur’ân’dan. Önemli olan, O’na ihtiyacımızın farkında olmaktır. En büyük talihsizlik, ona olan ihtiyacımızı hissetmememizdir.

“Gavvâs olana Kur’ân
Mücevher dolu umman
Nasibsizdir Kur’ân’dan
Her müstağni davranan.”

Kur’ân, müslümanın öncelikli evradıdır. Diğer dualar Kur’ân’dan sonra gelir. Geçmiş büyük alimlerimiz her müslümanın ayda bir defa Kur’ân’ı hatmetmesi gerektiğini söylüyorlar ki, bunu yapabilmek için her gün bir cüz (yirmi sayfa) Kur’ân okumamız gerekiyor.

Kur’ân-ı Kerîm’le ilgili söylenecek şey çok, ancak biz hadisin sunduğu pencereden dışarıya çıkmadan, müslümanın mutlaka her gün Kur’ân’dan bir parça (mesela bir sûre) okumasının gerektiğini söyleyip konuyla alakalı diğer hadislere geçelim:

⇒“EY MUAZ! Gerçek mümin, Hakk’ın esiridir, bilir ki Allah onun kulağının, gözünün, dilinin, elinin, ayağının, karnının ve fercinin ne yaptığını bilir. Şüphesiz (okuduğu) Kur’ân, gerçek mümini, nefsinin ve şehvetlerinin pek çok isteğinden engeller. Allah’ın izniyle (o okuduğu Kur’ân) onunla nefsinin istekleri arasına girer, perde olur.

Ey Muaz! Gerçek müminin kalbi (cennete gireceğinden) emin değildir, (cehennemden) korkusu dinmemiştir, sırat köprüsünü geçip arkasında bırakmadıkça ızdırabı dinmez, sabah- akşam ölümü bekler. Takva, müminin gözcüsüdür, Kur’ân rehberidir, (Allah) korkusu dosdoğru yoludur, şevk ve iştiyakı bineğidir, (günahlardan) sakınması arkadaşıdır, ürpermesi şiarıdır, namaz sığınağıdır, oruç kalkanıdır, sadaka kurtuluş fidyesidir, doğruluk emîridir, haya vezîridir ve Rabbi de bütün bunların ötesinde onun gözetleyicisidir.

Ey Muaz! Şüphesiz gerçek mümin, kıyamet günü gözüne çektiği sürmeye varıncaya kadar bütün yaptıklarından sorguya çekilir.

Ey Muaz! Ben kendim için sevdiğim ve istediğim şeyi senin için de istiyorum ve Cebrail’in beni nehyettiği şeylerden de seni nehyediyorum. Artık kıyamet günü, Allah’ın sana verdiği bu kadar şey varken seni, yanında senden daha kazançlı daha iyi durumda bir adamla beraber sakın bulmayayım.” [Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/164]

⇒“Gerçek mümin, (okuduğu) Kur’ân, nefsinin pek çok isteğini engelleyen insandır.” [ Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/162.]

⇒Ebû Ümâme (radıyallahu anh) anlatıyor: “Birisi Peygamberimiz’e geldi ve:
Ya Resûlallah, falan oğullarının hisselerini alıp sattım, şöyle şöyle kâr ettim, dedi. Allah Resûlü: “Sana bundan daha çok kâr sağlayacak bir şeyi haber vereyim mi?” dedi. Ben de, öyle bir şey var mı? dedim. Efendimiz de:
– “Kur’ân’dan on âyet öğrenen senden daha kazançlıdır!” buyurdu. Bunun üzerine adam gitti on âyet öğrenip geldi, bunu Resûlullah’a bildirdi.” [Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, 7/165.]

Kur’ân, ilahi bir kitap olduğundan, ona sığınıp, ona teveccüh ettiğimiz, onu çok okuyup, okuduklarımızla amel ettiğimiz zaman gizli bir siyanet (Allah’ın bizce keyfiyeti meçhul koruması) elinin üstümüzde gezdiğini, bizi yanlış yerlerde dolaştırmayıp kayma noktalarından kurtardığını, kayıp giden insanların içinde yer almaktan kurtulduğumuzu görecek ve şükürle iki büklüm olacağız. Şimdiye kadar milyonlar bunu gördü ve bu gördüklerini bize naklettiler. Hepimize Kur’ân’ın bu yönünü görme kapısı açıktır.

Kur’ân okumayı hiç ihmal etmeyelim. Hem daha yolumuz uzun. Bu dünyadan sonra kabir var. Onun ardından haşir, hesap, mizan, sırat derken ardından son durak –inşallah- cennet. Bütün bu zor yollarda bize en iyi arkadaş Kur’ân’dır. Ancak arkadaşlığın hakkı ondan hiç ayrılmamak, onu devamlı arayıp sormaktır.

***

25

MÜ’MİN İNSANLARA GÜVEN TELKİN EDER

اَلْمُسْلِمُ مَنْ سَلِمَ الْمُسْلِمُونَ مِنْ لِسَانِهِ وَيَدِهِ وَالْمُهَاجِرُ مَنْ هَجَرَ مَا نَهَى اللّٰهُ عَنْهُ

“Gerçek Müslüman, elinden dilinden Müslümanların emniyet ve esenlikte olup (zarar görmedikleri) kimsedir. Hakikî muhacir de, Allah’ın yasak ettiği şeylerden uzaklaşıp onları terk edendir.” [Buhârî, İman, 4; Müslim, İman, 64]

  • Bu hadisin şerhini SONSUZ NÛR’dan aynen alıyoruz:

“‘el-Müslimu’ kelimesinin başında, bir lam-ı ta’rif vardır. Ayrıca, ‘el-müslimûn’ kelimesi de, lam-ı tarifle zikredilmiştir. Bu iki lam-ı tarifin, bize anlattığı bir manâ vardır. İdeal mümin, gerçekten silm (barış), selâmet ve güvenlik atmosferi içine girip, o atmosferde kendini eritebilmiş; ve yine kendisi gibi tam ve hakiki müminlere, eliyle veya diliyle kötülüğü dokunmayan mümindir.

Öyle görünen, öyle olduğunu iddia eden veya nüfus cüzdanında müslüman yazan kimseler değil; bütün zihinlerde tersim edilen hakiki ve ideal müminden bahsediliyor. Biz lam-ı tarifin “ahd-i zihnî” manâsına gelişinden, bunu teşemmüm ediyoruz. Yani, “mutlak zikir, kemaline masruftur” kaidesinden çıkış yaparak, mümin denince ilk akla gelen, en kâmil manâdaki mümindir ve hadiste kasdolunan mümin de işte budur.

Bir insanın, normalde dildeki bu inceliği bilmesi mümkün değildir. Zira, işin bu tarafı, ancak mektep, medrese veya bir üstadın rahlesi önünde diz çökmekle öğrenilebilecek dil ve gramer bilgisiyle mümkündür. Allah Resûlü için, böyle bir tedris söz konusu değildir. Demek ki, O’nun konuştukları kendinden değil; O, Muallim-i Ezeli’nin konuşturduklarını konuşmaktadır. Onun içindir ki, Allah Resûlü’nün ifade ve beyanlarında, dile ait bütün nükteler mevcut olmakla beraber dile ait bir tek kusur dahi mevcut değildir.

Biz yine yukarıdaki hadise dönelim: Hakiki müslüman, emniyet ve güven insanıdır. Öyle ki, diğer bütün müslümanlar, zerrece herhangi bir kuşku ve tereddüte düşmeden ona sırtlarını dönebilirler. Zira bilirler ki, ondan kimseye zarar gelmez. Ailelerini birine emanet etmeleri icap etse, gözleri arkada kalmadan ona emanet edebilirler. Çünkü onun elinden ve dilinden asla kimseye zarar gelmez. Onunla bir mecliste beraber bulunduktan sonra, o meclisten ayrılan insan, arkasından emindir; zira bilir ki, arkada kalan o insan, ne kendisi gıybet eder, ne de yanındakilerinin gıybetini dinler. O, kendi haysiyetine, şerefine düşkün olduğu kadar, bir başkasının haysiyetine, şerefine de düşkündür. Yemez, yedirir. İçmez, içirir. Yaşamaz, yaşatır. Ve bir başkası için füyûzat hislerinden dahi fedakârlıkta bulunur. Biz, bütün bu manâları, lâm-ı tarifin aynı zamanda “hasr” ifade etmesinden çıkarıyoruz. Diğer taraftan, bu ifadelerde cinas da vardır.

“Müslim” kelimesiyle, “selime” fiili, ikisi de “silm” kökünden gelir.

Bazı harflerindeki benzerlikten dolayı, aralarında gayr-ı tam bir cinas mevcuttur. Ancak bu iki kelimenin babları, ayrı ayrıdır. Bu benzerlik ve ayrılık, bize şöyle bir manâyı dahi hatırlatır:

Müslüman; her meselesi, silm, selamet ve müslimlik çizgisinde cereyan eden insandır. O, kendisini öyle İlâhî bir câzibeye kaptırmıştır ki; artık bütün hareketleri bu kuvve-i ile’l-merkeziye (merkezkaç) çevresinde cereyan eder. O, tanıdığı-tanımadığı herkese selam verir. Böylece kalblerde onun için bir sevgi vaz’edilir. Namazını bitirirken, selamla bitirir. İns, cin, melek, bütün şuurlu varlıklar, onun selamını alır. O, görmediği bu varlıklarla da selamlaşır. Müminin dışında hiç kimse, şimdiye kadar selamlaşmayı, bu denli yaygın hale getirmiş değildir.

İslam’a; namaz, oruç, Zekât, hac ve kelime-i şehadet gibi rükünleri yerine getirmekle girilir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın “Topluca silme giriniz.” (Bakara, 2/208) emrine ittiba ile, silm ve selamet deryasına yelken açmak demektir. O deryaya kendisini salan insanın ise, her hali silm ve İslam kokar. Bu duruma gelmiş bir insandan da, hiç kimse iyiliğin dışında bir hareket ve bir mukabele görmez.

Efendimiz’in her ifadesinde olduğu gibi, söz konusu ettiğim ifadesinde de kullanılan her kelime, dikkatle seçilmiştir. Görülüyor ki burada da yine elden ve dilden bahsedilmektedir. Diğer azaların değil de sadece bu iki uzvun zikredilmesinde elbette birçok nükte vardır. İnsan bir başkasına vereceği zararı iki türlü verir. Bu, ya vicâhî, yüz yüze veya gıyabî yani arkadan olur. Vicâhî zararı el, gıyabîyi de dil temsil eder. İnsan karşısındakine ya bizzat tecavüzde bulunur ve onun hukukunu çiğner, ya da, gıyabında onun gıybetini yaparak, hakir ve küçük düşürerek hukukuna tecavüz eder. Bu iki çirkin durum da müminden hiçbir zaman sadır olmaz. Çünkü o, ister yüz yüze olduğu insanlara, isterse hazır bulunmayanlara karşı hep mürüvvetle davranır.

Ayrıca Efendimiz, lisanı elden önce zikrediyor. Çünkü, elle yapılacak zarara, karşı tarafın mukabele imkânı ihtimal dahilindedir. Halbuki, arkadan yapılan gıybet veya atılan iftira, ekseriyetle karşılıksız kalır. Dolayısıyla, rahatlıkla böyle bir hareket, fertleri, cemiyetleri hatta milletleri birbirine düşürebilir. Dille yapılabilecek zararların takibi, vicâhî olarak yapılmak istenenlere nispeten daha zordur. Onun içindir ki, Efendimiz, dili, ele takdim etmiştir. Diğer taraftan, bu ifadede, müslümanın Allah katındaki değer ve kıymetine de işarette bulunulmuştur. Müslüman olmanın Allah katında öyle bir değer ve kıymeti vardır ki, bir başka müslüman ona karşı elini ve dilini kontrol altında bulundurması gerekmektedir.

Cihanşümûl emniyet ve esenlik düşüncesiyle gelen İslâmiyetin önemli bir ahlâkî buudu, müslüman ferdin, maddî-manevî kendine zarar veren şeylerden uzaklaşması ise, diğer ehemmiyetli bir derinliği de, az dahi olsa, başkalarına zarar vermemektir. Zarar vermek bir yana, toplumun her kesiminde, emniyet ve güveni temsil etmektir.

Evet, müslüman, sînesinde taşıdığı emniyet duygusu ve yüreğinin güvenle atması ölçüsünde hakîkî müslümandır; ve hakîki bir müslüman da gezip-dolaştığı; oturup-kalktığı hemen her yerde “es-selâm” kaynaklı bu hisse tercümandır:

O, müminlere uğradığında selâm verir, emniyet soluklar; onlardan ayrılırken esenlik diler, ayrılır. Namazın tahiyyatlarını selâmlarla süsler; ve Hakk’ın huzurundan ayrılırken de müminleri selâmlayarak ayrılır. Artık, bütün hayatını böyle selâm yörüngesinde sürdüren bir insanın, kendi temel düşüncesine rağmen, emniyete, güvene, sağlığa ve maddî-mânevî, dünyevî-uhrevî selâmete ters bir yola girmesi, kendine ve başkalarına zarar vermesi herhalde düşünülemez.

  • Hadisle alâkalı bu kuşbakışı ilk mülâhazadan sonra, yine onun ruhundan fışkıran şu hususlara da bir göz atıp geçelim:

a- Hakiki müslüman, yeryüzünde cihanşümûl sulhün en emin temsilcisidir.

b- Müslüman, ruhunun derinliklerinde yaşattığı bu yüksek duyguyu her yerde soluklar-gezer.

c- O, ezâ, cefâ etmek ve zarar vermek bir yana, hatırlandığı her yerde emniyet ve selâmetin remzi olarak hatırlanır.

d- Onun nazarında, elle yapılan tecâvüz ile gıybet, bühtan, tahkîr, tezyîf gibi dil ile yapılan tecavüz ve çekiştirme arasında fark yoktur. Hatta bazı durumlarda, ikincisi birinciden daha büyük cürüm sayılır.

e– Bir mümin bu günahlardan bazılarını irtikap etse de yine mümindir ve dinden çıkmış sayılmaz. Yani akîdemizce küfür-iman arası bir mevki söz konusu değildir.

f- Her meselede olduğu gibi, iman ve İslam meselesinde de, himmetler âli tutulup kemâlât-ı insaniyeye yani herhangi bir müslüman değil, kâmil müminliğe talip olunmalıdır gibi pek çok şey o mu’cizbeyân lisanda tek bir satıra sığdırılmıştır.” [Sonsuz Nûr-]

Aslında Müslümanlık barış, sevgi, hoşgörü, diyalog ve huzur gibi kavramlar etrafında örgülenmişken ne acıdır ki, bugün tam bunların zıddı kavramlarla mahkum edilmek isteniyor. Değerlerin alt üst olduğu zamanımızda bize düşen vazife bu kavramlara sahip çıkmak ve temsilcileri olup onları hayata taşımaktır. Biz, üzerimize düşeni yapıp Kur’ân ve sünnette resmi çizilen ideal müslümanlardan olabilirsek, Allah da vaat ettiklerini verecektir şüphesiz.

Müminin hayatında barış, emniyet ve huzurun ne kadar önemli olduğunu göstermesi açısından şu hadisi de zikredelim:

“Müminin evi kamıştandır, yemeği kırıntıdan ibarettir, elbisesi eskidir, başı dağınıktır (belki ama) kalbi Allah saygısıyla dopdoludur ve hiçbir şey mümin için selametin (barış, emniyet ve huzur) dengi ve alternatifi olamaz.” [Deylemî, el-Firdevs, 4/182-183; Ali el-Müttakî, Kenzu’l-Ummâl, 1/161.]

Kaynak:

  • -Peygamberimizin Dilinden Müminlerin Özellikleri/Rehber Yayınları.
  • -Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi
  • -Riyâzüssâlihîn
Bu yazı 91 kez okundu