•Hazreti Yunus (Aleyhisselam)

•Ninova ve Peygamberliği

•Kavminden Ayrılması

•Helâkin Eşiğinden Dönen Kavim

•Balığın Karnında Arş’ı Titreten Münâcât

•Hz. Yûnus’un münâcâtından günümüz insanına önemli dersler

•Tevhit Nuru İçinde Ortaya Çıkan Ehadiyet Sırrı

•Kavmine Dönüşü

•Musibetten Hakikî Tevhide Giden Yol 

•Yunus as MÜNÂCÂTI ile ilgili yaşanmış bir hadise..

•“Bu yakıcı iniltinin sahibi kim?!.”

•Ve Duâ!

Yûnus da şüphesiz resullerdendi. Hani o, Rabbinden izinsiz kaçıp yolcusunu doldurmuş gemiye kendini atmıştı. Kur’a çekmiş, kur’ada kaybedenlerden olunca denize atılmıştı. O yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi. Şayet Allah’ı çok zikreden, ibadetli kimselerden olmasaydı, tâ mahşere kadar onun karnında kalırdı. (Sâffât, 37/139-144)

Ninova

Musul yakınlarında yüz bini aşkın kişinin yaşadığı küfür karanlıklarına mağlup olmuş bir şehirdi Ninova. Tarihin Asurlular diye kaydettiği bu azgın kavim, “Zalim, Allah’ın kılıcıdır. Allah onunla insanlardan intikam alır, sonra döner ondan intikam alır.” (Aclûnî, Keşfü’l-hafâ,2/49) nebevî beyanında ifade edildiği gibi, Allah önce bu zalim ve sapkın topluluğun eliyle İsrâiloğullarını cezalandırdı.

Zulümde o kadar ileri gittiler ki Tevrât nüshalarını yaktılar, Mescid-i Aksâ’yı hayvanlarına ahır yaptılar ve İsrâiloğullarından kadın-erkek, çoluk-çocuk pek çok kimseyi esir ederek Bâbil’e götürüp ağır işlerde çalıştırdılar. Peygamberlerine her türlü zulmü ve hakareti reva gören bu İsrâiloğulları, Buhtunnasır isimli zalim Asur kralının eliyle cezasını bulmuştu. (M. Vehbi, Hulasatü’l-beyan, 8/2945)

Kur’ân’da bu şehrin nüfusuna işaret edilerek şöyle buyrulur:

“Biz onu(Yûnus’u) yüz bin nüfuslu bir şehre göndermiştik, hatta gittikçe nüfusları artıyordu da.” (Sâffât, 37/147)

Peygamberliği

Allah, zalim bile olsa ilâhî hikmeti gereği, her topluluğa bir fırsat veriyor ve ilâhî mesajları tebliğ edecek bir peygamber gönderiyordu.

Ninova’ya da Hz. İbrâhîm’in soyundan, Hz. Yâkûb’un torunlarından, ilâhî vahye mazhar ve kendisine nice meziyetler verilen Hz. Yûnus’u peygamber olarak gönderdi.

Hz. Yûnus peygamber gönderildiği zaman otuz yaşındaydı. Ninovalılar ise o dönemde puta tapıyorlardı. Zenginlik ve refah onları şımartmıştı.

Hz. Yûnus onları putlara tapmayı bırakmaya ve göklerin ve yerin yegâne maliki olan ezel ve ebed sultanı Allah’ın varlığına ve birliğine iman etmeye çağırdı. Hz. Yûnus’un kavmini daveti tam otuz üç yıl sürdü. Gece gündüz demeden ve her türlü hakaret ve horlanmaya aldırmadan tam otuz üç yıl tebliğ vazifesinde bulundu. Ne var ki bu müddet içinde kendisine sadece iki kişi iman etmişti. (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/360)

Kur’ân’ın ifadesiyle Peygamberin vazifesi sadece tebliğdi. Kalpleri imana açmak ve insanları doğru yola hidayet etmek Allah’a ait bir işti.

Otuz üç yılda iki kişi değil hiç kimse iman etmemiş olsaydı bile, Hz. Yûnus vazifesini hakkıyla yerine getirmişti. Çünkü peygamberlerin sıfatlarından biri tebliğdir. Ve hiçbir peygamber tebliğde kusur etmemiştir. Belki bazı peygamberlere hiç kimse iman etmemiştir. Ama o, isimlerini bilmediğimiz Allah’ın en seçkin kulları olan Peygamberler de vazifelerini yerine getirmişlerdir. Çünkü kalpler Allah’ın elindedir. O dilediğine hidayet verir, dilediğine vermez. Ama hiç kimse kendi istediğine hidayet veremez. Demek ki Peygamberlerle bir mânâda aynı vazifeyi gören irşad ve tebliğ erleri de bütün hak ve meşru metotları kullanarak vazife yapmalı ama işin Allah’a bakan yönüne karışmamalı ve neticeyi O’na bırakmalıdır.

Hz. Yûnus, vazifesini yapmıştı. Ama kavminin iman etmemesi de onu üzüyordu.

O, kavmini ebedi saadete giden hak yola çağırıyor, ama kavmi alabildiğine hoyrat davranarak küfür ve inkârlarında ısrar ediyordu. Hâlbuki o, bu daveti karşılığında onlardan herhangi bir ücret de istemiyordu. Tek isteği, onların fena ve fani olan putlara kulluktan kurtulup, Allah’a kul olmalarıydı. Bundan dolayı Hz. Yûnus, kavmine kırgındı. Onların hidayet güneşine karşı kör davranmalarına üzülüyordu. Neticede iflah olmaz bu topluluğu Allah’a havale etmeye karar verdi. Ne var ki murâd-ı ilâhî, onun bir süre daha vazifesine devam etmesi istikametindeydi. 

Cenâb-ı Hak, Hz. Yûnus’a şöyle vahyetti:

“Kullarımı bana havale etmekte acele etme! Onların yanına dön ve kırk gün daha imana davet et. Eğer davetini kabul ederlerse ne âlâ… Aksi hâlde onlara azab göndereceğim.” 

Bunun üzerine Hz. Yûnus kavmine dönerek yeniden onları hak dine davet etmeye başladı. O derin bir vazife şuuruyla temsil ağırlıklı ama uyarıya açık davetini 37 gün daha sürdürdü. Ama ne yazık ki taş kesilmiş kalplerin yumuşamaya niyeti yoktu. Artık Hz. Yûnus için son uyarı vakti yaklaşmıştı. İnkara kilitlenmiş her kavmin başına gelen acı son Ninovalıların da kapısına gelip dayanmıştı. İlâhî kanun gereği, Peygamberini yalanlayan ve küfürde ısrar eden her kavim helâkla cezalandırılırdı. Ninovalılar için de azaptan kurtuluş adına son fırsat günleriydi. Ancak onlar henüz meselenin ciddiyetinin farkına varmış değillerdi.

Hz. Yûnus onları son kez uyardı: “Eğer iman etmezseniz üç güne kadar, muhakkak size azab gelecektir. Bu azabın ilk işareti de yüz renginizin değişmesi ve benizlerinizin uçup solmasıdır.”(İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/360)

Kavminden Ayrılması

Artık son uyarı yapılmıştı Ninovalılara. Hz. Yûnus, kavmine verilen kırk günlük sürenin dolmasına bir gün kala Ninova’dan ayrıldı. Vaad edilen yakıcı azabın ilk işaretleri görünmüştü. Kur’ân bu ayrılışı şöyle anlatır bize:

  • “Zünnûn’u da an! Hani o halkına kızmış, onlardan ayrılmış, Bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı.” (Enbiyâ, 21/87)

Kur’ân’ın beyanıyla, “Yûnus da şüphesiz resullerdendi.” (Sâffât, 37/139. ) Onun her hareketi vahyin kontrolündeydi. Kırk günlük sürenin dolması yaklaşsa da vahyi beklemesi gerekiyordu. Âdet-i sübhaniyesine göre Allah, hangi kavme azap edecekse nebisine, azap öncesi o beldeden ayrılmasını emir buyurmuştur. Yûnus (aleyhisselam) ise öyle bir emir gelmeden, kendi içtihadı ile kavminin beldesini terk etmişti. Böyle bir davranış ise bir peygamber için zelle sayılırdı. Çünkü peygamberler, hatadan ve günahtan korunmuşlardır, masumdurlar. Onların murad-ı ilâhiyi tespitteki içtihad hatalarına ise zelle denir. Bu durum, Yûnus Peygamber için de zelleden başka bir şey değildi. Yoksa onun kavmini terk etmesi, ne vazifeden kaçma ne de emir verene başkaldırmaydı. Sadece ilâhî çağrıya uymayan halktan uzaklaşmaydı.

Nitekim Nebiler Sultanı da “Balığın yoldaşı olan zât (Hz. Yûnus) gibi olma!” (Kalem, 68/48) âyeti nazil olunca, ihtimal bazı sahabiler, “Acaba Hz.Yûnus ne kusur işledi?” diye düşünürler mülahazasıyla, Resûl-i Ekrem hemen “Beni, Yûnus b. Metta’ya tercih etmeyin…” demiştir.

Evet, peygamberleri sıradan insanlar gibi değerlendirmek o yüce kâmetlere karşı ciddi bir saygısızlık olur.

Helâkin Eşiğinden Dönen Kavim

Ninovalılar, Hz Yûnus’un “iman etmemeleri hâlinde üç güne kadar azabın geleceği” uyarısının ertesi sabahı, azabın ilk işaretiyle karşılaştılar. Herkesin beti benzi atmış, yüzleri sararıp solmuştu. İşte o an her şeyi anladılar.

“İşte Yûnus’un haber verdiği azap alameti! Biz O’nun bugüne kadar yalan söylediğini hiç görmedik.” diyerek yaklaşan azaptan dolayı büyük bir korku ve paniğe kapıldılar. Belki de kendilerini ilk defa bu kadar tedirgin ve çaresiz hissediyorlardı. Ama yine de akıllarına ilk gelen Yûnus Nebi olmuştu. “Bir bakın, eğer Yûnus geceyi aramızda geçirirse azaptan emin olabiliriz, yok aramızdan çekip gitmişse biliniz ki azap bizi yakalayacaktır.” dediler.

Artık bu son davetin kırkıncı gecesi gelip çatınca, Hz. Yûnus azabın geleceğini yakînen bildiğinden onların arasından çıkıp gitmişti.

Ertesi gün olunca, vaad edilen azap gelip onları kuşattı. Şiddetle duman saçan simsiyah ve korkunç bir bulut aniden onların üzerine çıkagelmişti. Sonra şehri kaplayan buluttan yayılan dumanlar evlerinin damlarını simsiyah hâle getirmişti. Bu durumu görünce helâk olacaklarını anladılar ve Hz. Yûnus’u aramaya başladılar, fakat onu bulamadılar. Bunun üzerine Allah (celle celâluhû) tevbe etmelerini ilham etti, onlar da tevbe konusunda samimi davranarak yaşlı bir zatın yanına geldiler ve ona:

– Başımıza gelenleri görüyorsun, ne yapmamızı tavsiye edersiniz, dediler.

Yaşlı zat:

–Önce Allah’a iman edin, sonra tevbe edin ve ‘Ey dipdiri olan ve hiçbir şeye muhtaç olmadan varlığını devam ettiren, hiçbir canlının mevcut olmadığı zaman da dipdiri olan, ölüleri dirilten ve kendisinden başka ilâh olmayan Rabb’imiz!’ diyerek Allah’a yalvarın, dedi.

Bundan sonra bulundukları şehirden çıkıp geniş bir arazi üzerinde bulunan yüksek bir yere geldiler ve hayvanları yavrularından ayırdıktan sonra yüksek sesle Allah’a yalvarıp suçlarının bağışlanmasını istediler. Bu arada daha önce yapmış oldukları zulüm ve haksızlıklardan pişmanlık duyup hak sahiplerine haklarını iade ettiler. Öyle ki binalarında bulunan başkasına ait bir taşı bile söküp sahibine geri verdiler. Nihayet tevbe etmeleri üzerine Allah (celle celâluhû) onların üzerinden azabı kaldırdı. Azabın kaldırıldığı gün ise Aşure gününe rastlayan bir çarşamba günü idi. Bir rivayette de azap 15 Şevval Çarşamba günü kaldırılmıştı. (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/360; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/216-217)

Kur’ân, bu kavmin helâktan kurtuluşunu şöyle anlatır:

Azap gelip çattığı zaman imana gelip de bu imanı kendilerine fayda vermiş olan bir tek memleket halkı olsun, bulunsaydı ya! Asla böyle bir şey vaki olmamıştır. Ancak Yûnus’un halkı müstesnadır ki bunlar iman edince, kendilerinden dünya hayatındaki rüsvaylık azabını uzaklaştırıp giderdik ve onları bir süre daha yaşattık. (Yûnus, 10/98)

Hz. Yûnus’un (aleyhisselam) kavmine takdir edilen azap kaldırılmıştı.

Ne daha önce ne de daha sonra bu şekilde helâkten kurtulan başka bir kavim olmamıştır. Bu kurtuluş Cenâb-ı Hakk’ın bu kavme hususi bir lutfu olmuştu. Gerçi, bazen belâların sebeplerinin ortaya çıktığı esnada yapılan bir iyilik, bir güzellik Allah’ın atâsına ve azabın kaldırılmasına sebep olur. Yûnus’un (aleyhisselam) kavmi de azap emarelerini görünce, toplanmış, Allah’a yönelmiş ve O’na pişmanlık duygularını bildirmişler, böylece Cenâb-ı Hakk’ın lutfuyla helâkin eşiğinden dönmüşlerdir.

Belki de Hz. Yûnus, ilâhî emir gelmeden kendi içtihadıyla kavmini terk ettiği için, kavmine gelecek olan azap kaldırılmış ve Cenâb-ı Hak onu peygamberlik mertebesine uygun bir itap şeklinde bir paratoner gibi O Yüce Nebi’ye vermiş ve Hz. Yûnus kavmine bedel sıkıntıları çekmiştir. Elbette işin en doğrusunu Allah (celle celâluhû) bilir. Bildiğimiz bir şey varsa o da Hz. Yûnus’un kavminin tam azap gelirken tevbe etmiş ve helâkten kurtulmuş olmalarıdır.

Balığın Karnında Arş’ı Titreten Münâcât

Hz. Yûnus (aleyhisselam), kavminden ayrıldıktan sonra uzun bir yolculuk yapıp sonra Yafa’ya geldi. Deniz kıyısına geldiği zaman hareket etmek üzere olan bir gemiye bindi. Gemi hareket ederken her şey normaldi. Ne var ki bir süre sonra gemi aniden durdu ve denizde beklenmedik bir fırtına başladı ve dalgalar hızla yükseldi. Dalgaların şiddetiyle gemi neredeyse batacak hâle gelmişti. Gemideki herkes tedirgindi ve can derdine düşmüştü. Ortada tuhaf ve normal olmayan bir şeyler vardı. Gemi sadece sağa sola yalpalıyor ama ileri ve geri gitmiyordu. Herkes panik içindeyken şöyle bir konuşma oldu: “Bu aramızdaki birinin günahı yüzündendir. Herhalde gemide efendisinden kaçan bir köle var. Gemide kaçak köle olunca gemi yürümez.”

Yûnus Nebi meseleyi anlamıştı. Günahkâr sanılan kendisiydi.

O, aslında onların bildiği cinsten bir günah işlememişti. Onun hatası vahyi beklemeden hareket etmiş olmasıydı. Yani bir mukarrebîn zellesiydi.

Ama yine de gemidekilere sordu:

– Geminize ne oluyor da yürümüyor?

– Bilmiyoruz, dediler.

Yûnus (aleyhisselam):

– Fakat ben biliyorum ki onun içinde, Rabb’inden kaçan bir kul vardır. Vallahi, siz onu denize atmadıkça, gemi hareket edemez. Bu, benim kusurum yüzündendir. Siz beni denize atınız, dedi. Yûnus’u (aleyhisselam), denize atmaktan kaçındılar ve:

– Vallahi, ey Allah’ın Peygamberi! Biz Seni denize atmayız, dediler.

Yûnus (aleyhisselam):

– Öyle ise kura, çekiniz! Kurada ismi çıkanı denize atınız, dedi.

Bunun üzerine, aralarında kur’a çektiler.

Kura, Hz. Yûnus’a çıktı. Yûnus (aleyhisselam):

– Ben size bu işin muhakkak benim kusurumdan ileri geldiğini haber vermiştim, dedi.

Fakat, onu yine denize atmaktan kaçındılar. İkinci kez kur’a çektiler.

Kura, yine Yûnus’a (aleyhisselam) çıktı.

Hz. Yûnus:

– Ben size bu işin muhakkak benim günahımdan ileri geldiğini haber vermiştim, dedi.

Fakat, yine, onu, denize atmaktan kaçınarak üçüncü kez kuraya başvurdular. Kura, yine, Yûnus’a (aleyhisselam) çıktı. Yûnus (aleyhisselam), bunu görünce geceleyin hemen kendisini denize attı. Azgın dalgaların arasında yaptığından pişman bir vaziyette iken bir balık gelip onu yutuverdi. Bu esnada Cenâb-ı Hak, balığa vahyederek onu yutmasını, fakat etini parçalamamasını ve kemiklerini kırmamasını emretti. (İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/361; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/347; Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 2/245)

Yûnus (aleyhisselam) balığın karnına girip ölmediğini anlayınca hemen Allah’a sığındı.

Zaten o hayatı boyunca hep Allah’ı zikir ve tesbihle anıp durmuştu. O, geniş günlerinde Mevlası’nı hiç unutmamıştı. Şimdi o zorda kalınca Mevlası onu darda bırakır mıydı? Hz. Yûnus’un, balığın karnında yapabileceği tek bir şey vardı. O da Allah’a teveccüh edip sığınmak. Zira kurtuluşu için bütün maddî sebepler yok olmuştu. Gece, deniz ve balık âdeta onun aleyhine ittifak etmişti. Onu kurtaracak öyle bir zat idi ki hükmü hem geceye, hem balığa hem de denize geçmeliydi. Bunların hepsine birden hakim olmayan, ona yardım edemez, kurtuluşunu temin edemezdi. O, dilerse neler olmazdı ki! Ateşi İbrâhîm için gül bahçesine çeviren Yüce Allah, balığı da onun hakkında bir denizaltına dönüştürebilirdi. Zira

  • Hak tecelli eyleyince her işi âsân eder
  • Halkeder esbabını bir lahzada ihsan eder.

Balık da Yûnus Nebi için bir kurtuluş vasıtasına dönüşecekti. Hz. Yûnus balığın karnında iken yapabileceği tek ve en doğru şeyi yaptı ve darda kalanların yegâne melce ve sığınağı olan Rabbine yöneldi ve O’nu tesbih etmeye başladı.

Kur’ân onun bu içli münâcâtını şöyle anlatır:

“Zünnûn’u da an. Hani o halkına kızmış, onlardan ayrılmış, Bizim kendisini sıkıştırmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde şöyle yakarmıştı: “Yâ Rabbî! Sensin İlâh, Senden başka yoktur ilâh. Sübhansın, bütün noksanlardan münezzehsin, Yücesin. Doğrusu kendime zulmettim, yazık ettim. Affını bekliyorum Rabbim!”  (Enbiyâ, 21/87)

Hz. Yûnus’un bu içli münâcatı tâ semalar ötesinde yankılanmıştı.

Yûnus Nebi öyle bir inlemişti ki Arş-ı Azam ihtizaza gelmişti. Bu yakıcı iniltinin sahibini merak eden melekler işin iç yüzünü öğrenmek için Allah’a istifsarda bulundular:

–Ey Rabb’imiz! Issız bir yerden gelen zayıf bir ses işitiyoruz, dediler. Allah (celle celâluhû) onlara:

– Bu, kulum Yûnus’un sesidir. Bana isyan etti, ben de onu denizdeki bir balığın karnında hapsettim, buyurdu. Bunun üzerine melekler:

– Demek bu ses, her gün Allah katına salih amelleri yükselen, salih kul Yûnus’un sesi ha, dediler ve onun için Allah katında şefaatçi oldular.(İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/361)

Evet o, içli içli dua eden Yûnus Nebî’dir; Arş’ı titreten de onun yakarışlarıdır.

Evet Yûnus Nebî, Cenâb-ı Hakk’ı tazimle anan bir kul olarak yâd ediliyor. Demek onun Allah’ı farklı bir tazimle anan bir kul olma konumu da var. Bu sebeple Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Beni, Yûnus b. Metta’ya tercih etmeyin” diyor. Böylece, nübüvvet müessesesinin mâhiyetini çok iyi bilen Efendiler Efendisi, hem kendi de derinliğini ve farkını ortaya koyuyor hem de peygamberlere saygı konusunda bizlere işaretlerde bulunuyor.

Hz. Yûnus, bütün nebiler gibi gök ehli tarafından tanınıyor ve salih olduğuna melekler şehadet ediyordu.

  • Ne mutlu her günü salih amellerle dolu olanlara.
  • Ne mutlu amelleri gök ehlince bilinenlere!
  • Ne mutlu meleklerin şahitliğine eren salih kullara!

Salih amelleri ve pek kıymetli münâcâtı Hz. Yûnus’un kurtuluşuna vesile olmuştu. Kur’ân onun gemiye binip denize atılmasını, balık tarafından yutulmasını ve sonra da münâcâtı sayesinde kurtuluşa ermesini şöyle hülasa eder bize:

“Yûnus da şüphesiz resullerdendi. Hani o, Rabbinden izinsiz kaçıp yolcusunu doldurmuş gemiye kendini atmıştı. Kur’a çekmiş, kur’ada kaybedenlerden olunca denize atılmıştı. O yaptığından ötürü pişman bir vaziyette iken balık onu yutuverdi. Şayet Allah’ı ÇOK ZİKREDEN, ibadetli kimselerden OLMASAYDI,MAHŞERE KADAR onun karnında KALIRDI.” (Saffât, 139-144. )

Balık da bir memurdu aslında. Allah’ın dilediğinden başka bir şey yapamazdı. Hz. Yûnus’u bir süre karnında taşıdı. Rivayetlere göre bu süre, kırk gün, yirmi gün, yedi gün veya üç gündür. Doğrusunu ise elbette sadece Allah bilir.  Vazifesi sona eren balık, Hz. Yûnus’u getirip Ninova’ya yakın bir sahile bıraktı.

Kur’ân, bize şöyle haber verir bu kurtuluşu:

  • “Onun da duasını kabul buyurduk ve o sıkıntıdan kurtardık. İşte Biz müminleri böyle kurtarırız.” (Enbiyâ, 21/88)
  • “Derken Biz onu ağaçsız çıplak bir sahile attık, o bitkin bir hâlde idi. Üzerine gölge yapması için, orada asma kabak cinsinden bir ağaç bitirdik.” (Saffât, 145-146)

Karanlık denizin içindeki bir balığın karnında Yûnus Nebi’yi muhafaza eden Cenâb-ı Hak, sahile çıktıktan sonra da onu yalnız bırakmadı. Sahilde kabak cinsinden geniş yapraklı bir bitki yarattı. Yûnus (aleyhisselam), bundan damlayan sütle besleniyordu.

Bediüzzaman Hazretleri, Hz. Yûnus’un (aleyhisselam) münâcâtından günümüz insanına da önemli dersler çıkararak şu tahlili yapar: 

“Şu münâcâtın (Yakarış, sessizce, içten içe duâ etme) sırr-ı azîmi (Çok büyük sır) şudur ki: O vaziyette esbab (Sebepler) bilkülliye (Bütünüyle,) sukût etti (Ortadan kalktı). Çünkü o hâlde ona necat (Kurtuluş) verecek öyle bir Zât lâzım ki; hükmü

•hem balığa

•hem denize

•hem geceye

•hem cevv-i semâya (Atmosfer,hava) geçebilsin.

Çünkü onun aleyhinde “gece, deniz ve hût (Balık)” ittifak etmişler.

Bu üçünü birden emrine musahhar eden (Emri altında tutan) bir Zât onu sâhil-i selâmete (Güvenli sahil) çıkarabilir. Eğer bütün halk onun hizmetkârı ve yardımcısı olsa idiler, yine beş para faydaları olmazdı.

Demek esbâbın (Sebeblerin) tesiri yok. Müsebbibü’l-esbab’dan (Sebepleri bir-birine bağlı icad eden, yaratan Hz.Allah) başka bir melce’ (Sığınak) olamadığını aynelyakîn gördüğünden, sırr-ı ehadiyet (Cenâb-ı Hakk’ın birliğinin her varlıkta özel şekilde tecelli etmesi), nur-u tevhid (Cenâb-ı Hakk’ın birliğini gösteren nur) içinde inkişâf ettiği için şu münâcât birdenbire geceyi, denizi ve hûtu musahhar etmiştir.

O nur-u tevhid (Cenâb-ı Hakk’ın birliğini gösteren nur) ile hûtun (Balığın) karnını bir tahte’l-bahir (Denizaltı) gemisi hükmüne getirip ve zelzeleli dağvâri emvâc (Dalgalar) dehşeti içinde; denizi, o nur-u tevhid ile emniyetli bir sahrâ, bir meydan-ı cevelân ve tenezzühgâhı (Gezinti yeri) olarak o nur ile semâ yüzünü bulutlardan süpürüp, kameri (Ayı) bir lâmba gibi başı üstünde bulundurdu. Her taraftan onu tehdit ve tazyik eden o mahlûkat, her cihette ona dostluk yüzünü gösterdiler. Tâ sâhil-i selâmete çıktı, şecere-i yaktîn (Kabak, kavun, kar-puz gibi toprakta uzanan bitki) altında o lutf-u rabbânîyi (Cenâb-ı Hakk’ın kullarına iyiliği ve ihsanı) müşâhede etti.

İşte, Hz. Yûnus’un (aleyhisselam) birinci vaziyetinden yüz derece daha müthiş bir vaziyetteyiz.

  • GECEMİZ, istikbâldir.
  • İSTİKBÂLİMİZ, nazar-ı gafletle, onun gecesinden yüz derece daha karanlık ve dehşetlidir.
  • DENİZİMİZ, şu sergerdân küre-i zeminimizdir..Bu denizin her mevcinde binler cenaze bulunuyor; onun denizinden bin derece daha korkuludur.

 

  • Bizim HEVÂ’YI NEFSİMİZ, hûtumuzdur; hayat-ı ebediyemizi sıkıp mahvına çalışıyor.
  • Bu hût(Balık) , onun hûtundan bin derece daha muzırdır (Zararlıdır). Çünkü onun hûtu (Balığı) yüz senelik bir hayatı mahveder. Bizim hûtumuz (Balığımız) ise yüz milyon seneler hayatın mahvına çalışıyor.

Madem hakikî vaziyetimiz budur; biz de Hz. Yûnus’a (aleyhisselam) iktidâen (Uyarak), umum esbaptan (Sebeblerden) yüzümüzü çevirip doğrudan doğruya Müsebbibü’l-esbab (Sebepleri birbirine bağlı icad eden, yaratan Hz Allah) olan Rabbimize ilticâ edip (sığınıp) : “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” demeliyiz ve aynelyakîn (Gözle görme kesinliğinde vicdânî duyuş ve inanış) anlamalıyız ki; gaflet ve dalâletimiz sebebiyle aleyhimize ittifak eden istikbâl, dünya ve hevâ-yı nefsin zararlarını defedecek yalnız o Zât olabilir ki;

  • İSTİKBÂL taht-ı emrinde,
  • DÜNYA taht-ı hükmünde,
  • NEFSİMİZ taht-ı idaresindedir.

Acaba Hâlık-ı semâvât ve arzdan (Göklerin ve yerin Yüce Yaratıcısı Hz.Allah ) başka hangi sebep var ki en ince ve en gizli hâtırât-ı kalbimizi (Kalbe gelen duygular,fikirler) bilecek ve bizim için istikbâli (Geleceği), ahiretin îcâdıyla (Yaratılmasıyla) ışıklandıracak ve dünyanın yüz bin boğucu emvâcından (Dalgalarından) kurtaracak, –hâşâ– Zât-ı Vâcibü’l-vücud’dan (Varlığı kendinden ve kesin tek varlık olan Allah) başka hiçbir şey, hiçbir cihette O’nun izni ve iradesi olmadan imdâd edemez (yardım edemez) ve halâskâr (Kurtarıcı) olamaz. Madem hakikat-i hâl (Gerçek durum) böyledir.

Nasıl ki Hz. Yûnus’a (aleyhisselam) o münâcâtın neticesinde hûtu (Balığı) ona bir merkûb (Binek), bir tahte’l-bahir (Denizaltı) ve denizi bir güzel sahrâ ve gece mehtâplı bir latîf (Güzel, hoş) sûret aldı. Biz dahi o münâcâtın sırrıyla “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü minezzâlimîn” demeliyiz.” (Said Nursî, Lem’alar, 4-5)

Yukarıdaki paragrafta Birinci Lem’ada geçen “TEVHİD NÛRU İÇİNDE EHADİYET SIRRI TECELLİ ve İNKİŞAF EDER “.(“1. Lem’a”) Cümlesi şu şekilde izah edilebilir 

Hz. Yunus (a.s.), kavmine gücenerek, “Cenab-ı Allah beni korur; rızkımı nerede olsa verir; O, bana kefildir.” inancı içinde (Enbiyâ/87) onları terk etti. Bir gemiye binmiş, denizde giderken Cenab-ı Allah (c.c.) gece vakti denize atılmasına hükmetti; bir sebeple atıldı ve büyük bir balık onu yuttu. Artık o anda o balığın karnından kurtulması için tutunabileceği hiçbir sebep yoktu. Gecenin karanlığı, denizin karanlığı, balığın karnının karanlığı, bütünüyle aleyhine ittifak etmişti.

Böyle bir durumda onu ancak kudreti hem balığa, hem denize, hem de geceye geçecek biri kurtarabilirdi. İşte bu halde iken, hayatında daima Cenab-ı Allah’a tesbihte bulunmuş olan Hz. Yunus (a.s.), Allah’a ve birliğine olan inancı içinde O’na yöneldi. Yani, bütün sebeplerin ortadan kalktığı bir anda sebeplerin de yaratıcısı olarak O’na el açtı.

Bütün boyutlarıyla Tevhid, yani Cenab-ı Allah’ın mutlak Birliği, Yaratan, Yaşatan, Rızklandıran, Kurtaran, Şifa Veren, Dualara İcabet Eden’in sadece O olduğu, içindeki her bir şeyle birlikte bütün kâinatın O’nun kabza-i tasarrufunda bulunduğu, Hz. Yunus’a her bakımdan apaçık hale geldi.

İşte bu kavrayış, iman, teslimiyet ve tevekkül içinde Hz. Allah’a yöneldi. O’nun Ehadiyeti’ni daha bir kavradı; yani Tevhid nûru içinde Ehadiyet sırrı gönlünde de inkişaf etti.Allah’a yöneldi de, “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” diye yakardı. (Enbiyâ/87)

İşte, bu seviyede bir tevhid, Allah’ın mutlak Birliği’ne böyle bir inanç ve teslimiyet içinde O’nun Ehadiyet’i, sebepler üstü imdadı, yardımı harekete geçti ve bu Ehadiyet tecellisiyle Hz. Allah (c.c.), kulu ve rasûlü olan Hz. Yunus’u balığın karnından kurtardı. Cenab-ı Allah’ın benzer Ehadiyet tecellilerine her zaman şahit oluruz ve hemen herkes, hayatında defalarca bunu yaşar. Zaten O’na el kaldırıp dua etmek, O’na sebepler üstü müracaat etmek, O’nun Ehadiyet tecellisine başvurmak demektir.

“Ölmeyen Allah öldürmez.”;

“Çıkmayan candan ümit kesilmez.”;

“Allah’tan ümit kesilmez.” gibi halk arasında meşhur olan sözler, Cenab-ı Allah’ın nûr-u Tevhid içinde tecelli ve inkişaf eden Ehadiyet tecellisine çokça şahit olmuşluğun söylettiği sözlerdir.(R.N.K.K-1)

Kavmine Dönüşü

Yûnus Nebi, sahilde Cenâb-ı Hak tarafından kendisine ihsan edilen ağacın gölgesinde birkaç gün dinlenince iyileşti ve ayağa kalktı. Allah (celle celâluhû) bu defa Hz. Yûnus’a, kavmine dönmesini ve tevbelerini kabul ettiğini onlara bildirmesini emretti. Hz. Yûnus kavmine dönünce onları Allah’a iman etmiş vaziyette buldu. Tam otuzüç yıl boyunca her türlü nasihate kulak tıkayan ve ilâhî mesajlardan yüz çeviren kavmi artık iman etmişti. Onlara, tevbelerinin Allah tarafından kabul edildiği müjdesini verdi. Böylece Yûnus (aleyhisselam) için kavmiyle ilgili yeni bir dönem başlamıştı. Onlara ilâhî emirlerin tebliğ edilip kulluğun öğretilmesi gerekiyordu. Hz. Yûnus seksen üç yaşında Allah’a kavuşacağı âna kadar kavminin arasında kaldı ve onlara insanları sahil-i selamete ulaştıran ilâhî mesajları anlattı, öğretti ve yaşattı.

Kur’ân bu kavmin iman edip kurtuluşa ermelerini şöyle anlatır bize: “Yûnus onları tekrar hakka çağırınca, bu sefer iman ettiler. Biz de belirli bir süreye kadar onları hayattan istifade ettirdik.” (Saffât, 37/148)

{PEYGAMBERLER TARİHİ}

“MUSİBETTEN HAKİKÎ TEVHİDE GİDEN YOL”

Pırlanta Müellifinin; Yunus Aleyhisselamın yaşadıklarından hareketle “Musibetten Hakikî Tevhide Giden Yol” ile ilgili Herkesin hayatında rehber olacak şu cümlelerini beraber okuyalım.

***

TEVHİD-İ HAKİKÎ, sebepler dünyasında yaşayan ve zahiren onların hazırladığı şatafatla kuşatılan insanın, iradî olarak kendini çevreleyen bütün bu sebeplerden sıyrılması, sıyrılıp “Allah” demesi, O’nun mutlak kudret ve iradesini her bir hâdisede müşahede edebilmesidir. Böyle bir bakış açısını büyük ölçüde kalb ve ruh ufkunun kahramanı büyük zatlar yakalayabilmişlerdir. Onlar, kendi üzerlerine bir çarpı çekip nefyettiklerinden ve kendilerini görmediklerinden ötürü hep O’na yönelmiş, görülmesi gerekli olanı görmeye kilitlenmişlerdir. Onlar, hâdiselerin çehresinde sebepleri değil, sebepleri var eden Müsebbibü’l-Esbâb’ı görmüşlerdir.

Cebr-i Lutfî Tevhide Yöneliş

Biraz daha açacak olursak; hakikî tevhid, insanın, sebepler dairesi içinde yaşadığı ve çoğu defa bu sebeplerin etkisiyle başı dönebileceği, bakışı bulanabileceği bir durumda olduğu hâlde, hiç sarsılmadan, sapması olmayan bir ibre gibi hep Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ı (celle celâluhu) göstermesi demektir. Ancak hayatın normal akışı içerisinde milim sapmayan bir ibre gibi hep O’nu gösterme ufkunu yakalama oldukça zordur.

Fakat أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ “Muztar dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml sûresi, 27/62) âyet-i kerimesinde de ifade buyrulduğu üzere, insanlar çoğu zaman belâ ve musibetlerle sarsıldığı, sebeplerin bi’l-külliye sukut ettiği, tutunacak bütün dalların ellerinden uçup gittiği zamanlarda zarurî olarak yüzlerini Allah’a (celle celâluhu) çevirirler.

İşte kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış muztar durumdaki insanlar, her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi bir Zât’ın ancak kendilerine yardım edebileceğini idrak eder ve tam bir konsantrasyonla O’na yönelirler.

Evet, sebeplerin tamamen sukut ettiği yerde insanlar, vicdanlarını dinledikleri zaman, O’nun fevkalâdeden rahmet tecellilerinin kendilerini sarıp sarmaladığını ve sıkıntılara karşı kendilerini sıyanet buyurduğunu hissederler.

İşte böyle bir anda insan, sebeplerin sadece bir perdeden ibaret olduğunu, perdenin arkasında ise Mutlak Kudret ve İrade’nin bulunduğunu anlar ki, bu da hakikî tevhide açılan bir pencere demektir.

Tevhit Nuru İçinde Ortaya Çıkan Ehadiyet Sırrı

Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) kıssası bu konunun anlaşılması adına güzel bir misaldir.Bildiğiniz üzere balık tarafından yutulan Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bütün sebeplerin sukut ettiği bu noktada,

لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ 

“Sen’den başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim.Gerçekten ben kendime zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ sûresi/87) niyazıyla Allah’a yönelmiş, O’nu tesbih u takdiste bulunmuştur. Bu da onun kurtuluşuna vesile olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar’da bu meseleyi enfes bir şekilde tahlil etmiştir. Vâkıa bazıları ülfetten ötürü onun konuyla ilgili açıklamalarını basit görseler de tevhit hakikati ve iman esaslarına bakan yönüyle gerçekte o açıklamalar çok derindir.

Hazreti Yunus (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’a karşı bir arzuhâlde bulunmuş, içine düştüğü durumu arz etmiştir. O, Ninova’dan ayrılmasını, bir emir gelmeksizin kavmini terk etmesini, gemiye binip uzaklaşmasını vs. mülâhazaya almış; başına gelen felâketlerin kendi kusurlarından kaynaklandığını düşünüp derin bir muhasebe içine girmiş, sonra da O’nun kapısının tokmağına dokunmuştur. Çünkü esbabın bi’l-külliye sukut ettiği bir anda, gecenin karanlığından, denizin ürpertici hâlinden ve balığın karnından onu ancak Allah kurtarabilirdi. Onun bu tazarru ve niyazıyla birlikte nur-u tevhid içinde Hakk’ın hususî teveccühü mânâsına sırr-ı ehadiyet zuhur etmiş, bir anda bütün karanlıklar yırtılmış, sebeplerin tesiri yok olmuş ve Hazreti Yunus (aleyhisselâm) sahil-i selâmete çıkmıştır.

Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bir peygamber olması hasebiyle böyle bir musibet anında ne yapması gerektiğiyle ilgili Cenâb-ı Hak’tan hususî bir mesaj da almış olabilir.

Zaten yaşanan hâdise bir mucizedir. Çünkü normal şartlarda bir insanın, balığın karnında hayatını sürdürmesi mümkün değildir. İnsan tabiatı, oksijensiz bir ortamda yaşamaya müsait yaratılmamıştır. Fakat o, Allah’tan aldığı bir mesajla asla ümitsizliğe düşmemiş, O’na tam bir teveccühte bulunmuş ve hâlis bir tevhit şuuruyla O’na yönelip kurtuluşa ermiştir.

Belâ Enstrümanlarından Tevhit Nağmeleri

Hazreti Yunus’un (aleyhisselâm) yaşadığı gibi bizler de kimi zaman FERT planında, kimi zaman da AİLE ve OYMAK çapında belâ ve musibetlerle karşı karşıya kalabiliriz. Hatta bazı durumlarda TOPYEKÛN bir MİLLET ıztırar hâli yaşayabilir ve çaresizlikle kıvranabilir.

İşte önemli olan, yaşanan bütün bu sıkıntıların ciddî bir tecessüs ve tefahhus hissiyle süzülmesi; süzülüp doğru okunması, doğru değerlendirilmesi ve musibetlerin ışığı altında gerçek tevhide ulaşan yolun aydınlatılmasıdır. Zira abes iş işlemekten münezzeh ve müberra olan Allah (celle celâluhu), böyle bir çaresizliği, önemli bazı kazanımlar elde edilmesi için yaratmış olabilir.

Eğer bunun farkına varılır, yaşanan sıkıntılar rıza ile karşılanır ve maruz kalınan çaresizliğin sevkiyle Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh edilebilirse, dünyanın mamur hâle getirilmesi ve ahiretin kazanılması mümkün olacaktır. Burada yaşanan sıkıntıların, ahirette geriye dönüşü çok farklı olacaktır. Orada, damla deryaya, zerre de güneşe dönüşecektir.

Evet, belirli bir düşünce veya hareket içinde yer alan insanların bir kısım musibetlerle hırpalanması zahiren onlar adına şer gibi görülebilir.

Fakat Allah (celle celâluhu), bu tür imtihanlarla onların yüzünü Kendisine çevirmeyi murat buyurmuş olabilir. Iztırar hâlleri, onların hakikî tevhide ulaşmaları adına bir fırsat kapısı aralayabilir. Bundan dolayıdır ki belâ ve musibetler başa geldiğinde onları, Allah’ın bir lütfu olarak görmeli ve “Gelse celâlinden cefâ, / Yahut cemâlinden vefa, / İkisi de cana safâ, / Sen’den hem o hoş, hem bu hoş.” demelidir.

Evet, maruz kalınan belâ ve musibetlerin O’ndan geldiğinin farkına varılıp rıza ile mukabele edildikten sonra, gelenler ister meltem, isterse fırtına olsun, neticesi itibarıyla hep hayırdır. Ferdî, ailevî, içtimaî sıkıntıların, bir uyanışa ve Allah’a yönelişe vesile olabilmesi için, hâdiselere bu şuurla bakılması, en azından bu şuurla bakabilecek bir canlılık ve hayat emaresinin olması gerekir.

Hasta yoğun bakıma kaldırılmış olsa bile, eğer onun kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemişse, verilecek bir elektrik şokuyla onun tekrar hayata döndürülmesi mümkün olabilir. GÜNÜMÜZDE de Müslümanların yaşadığı coğrafya, YOĞUN BAKIMDA hâlâ hayat emaresi taşıyan bir hastaya veya büyük bir trafik kazası geçirdiği hâlde henüz kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemiş bir KAZAZEDEYE benzemektedir. Her ne kadar bu hâliyle o, mâlûl olsa da, kalb ve beyin ölümü gerçekleşmediği için bir gün belini doğrultması mümkün görünmektedir. Bunun için de ciddî bir şok uygulamasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Geçmişten bugüne Cenâb-ı Hak, belâ ve musibetlerin cenderesinde kendisine teveccüh eden insanları nice kere ekstra inayet ve lütuflarıyla yeni bir dirilişe mazhar kılmıştır. Bugün de O (celle celâluhu), bizim neslimizi böyle bir uyanışa namzet hâline getirebilir. Yeter ki biz, belâ ve musibetleri doğru okuyup, ıztırar ruh hâliyle, acz u fakrımızın şuurunda olarak tam bir teveccühle O’na yönelelim!.. [10/04/2016 Kırık Testi]

Yunus as MÜNÂCÂTI ile ilgili yaşanmış bir hadise.. 

Üstad BEDİÜZZAMAN HZ ETRAFINDA TOPLANIP tesânüt ve uhuvvet içinde iman ve Kur’an hizmetinde aşk ve şevk ile koşuşturan İLKLERDE GÖRDÜĞÜMÜZ EN MÜHİM BİR HUSUS,OKUDUKLARI ve YAZDIKLARI HAKİKATLERİ HAYATLARINDA TATBİK ETMEKTİR.

1972 senesinin son günleri emekli Albay Hulûsî Bey hacca gitmek için hava alanına gelir.bFakat o anda,hava şartları yüzünden kapıların kapatıldığı bildirilir. Bütün ümitler kesilmiştir. Bu son hac kafilesinde bulunan hacı adayları, büyük bir üzüntü içindedirler. Bütün mürâcaatlar neticesiz kalmıştır. Tam bu sırada Hulûsî Bey, Birinci Lem’ada bahsedilen Yunus Aleyhisselamın kıssasına dayanarak, o ümitsiz ve perişan haldeki yolcu kafilesine “Şimdi gelin, Hz.Yunus Aleyhisselamın münacat ve duasını hep bir ağızdan okuyup Cenab-ı Hakka halimizi arz edelim.” der.

Bütün kâfile, bu ciddî,bu asil insanın etrafında toplanıp onun söylediklerini hep bir ağızdan tekrarlamaya başlarlar: “Lâ ilâhe illâ Ente Sübhânek.İnnî küntü mine’z-zâlimîn…”

Bir saat sonra sis hafifler, bir saat sonra da hava açılır…Bir Alman uçağı gelir ve son kafilenin bütün yolcularını alarak hacca götürür. [BARLA LAHİKASI ÜZERİNE/110. Mektup Şerhinden/A.Aymaz]

Bu yakıcı iniltinin sahibi kim?!.”

Duâ, Tevbe, istiğfâr ve Evrad-ü ezkârlarda önemli olan adet itibariyle çok fazla yapılmış olması değil az bile olsa yürekten/gönülden yapılmış olması önemlidir. Yukarıdada geçtiği üzere hepimizin bildiği Yûnus (as) o meşhur münacaatını bir kere yapmış ve kurtuluşuna vesile olmuştur. Bu konuda Niyet ve huşûnun önemine dair pırlanta müellifi söyledikleri önemlidir.

……

Tevbenin şartlarına riayet etseler de, meseleyi sadece kalıbıyla ortaya koyanlar, boş iş mi yapmış sayılırlar? Hâşâ ve kellâ!.. Allah için yapılan hiçbir şey O’nun nezdinde karşılıksız kalmaz. Ancak tevbeden tevbeye fark vardır. Tevbe adına ortaya konan her söz ve davranış da, insanların NİYET derinliği, İÇ enginliği ve HUŞÛ seviyesine göre değerlendirilir. Bunlar birer derinliktir ve pişmanlık iniltilerini bu derinliklerle sunmanın, tevbeye ayrı bir değer kazandırması söz konusudur.Bazen gönlünüzün en sırlı yerinden gelen bir inleme vesilesiyle bütün hata ve günahlarınızı temizler Allah Teâlâ. Samimi bir niyazınız giderir bütün günah lekelerini.

Malumunuz, bir gün, Yunus bin Mettâ (aleyhisselam) öyle bir inler ki, tâ Arş-ı âzamı ihtizaza getirir.

Melekler “Bu yakıcı iniltinin sahibi kim Ya Rabb!” diye sorarlar; “Bizim Yunus” cevabını alınca da, “Şu yanıp yakılan, içli içli dua eden Yunus mu?” demekten kendilerini alamazlar. Evet o, içli içli dua eden Yunus Nebî’dir; Arş’ı titreten de onun yakarışlarıdır. …..[04/03/2018./Kırık Testi]

Ve Duâ!

“Ey Allahım! ”

Nuh’u (aleyhisselâm) boğulmaktan kurtaran,

Davud’un (aleyhisselâm) zellesini bağışlayan,

balık tarafından yutulan Yunus’un (aleyhisselâm) tasasını gideren,

Eyyûb’e (aleyhisselâm) dokunan zararı kaldıran,

Musa’yı (aleyhisselâm) tekrar annesine kavuşturan

ve Yusuf’u (aleyhisselâm) kendisine kurulan çirkin tuzaklardan koruyan

Merhameti Sonsuz sadece Sensin.

Ey boğulmak üzere olanları kurtaran, helake yürüyenlere necat yolları gösteren, gariplerin Celîsi, yalnızların Enîsi olan ve yardım dileyenlerin yardımına yetişen Yüce Rabbim!

Sen bizim yegâne Mevlâmız’sın. Biz de derdimizi Sana şerh ediyor, hâl-i pürmelâlimizi, kullukla asla bağdaştırılamayacak nâhoş hâllerimizi Sana şikâyet ediyoruz.

Bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz günahlardan dolayı bizi azaba maruz bırakma, ikâba uğratma.

İnsî ve cinnî şeytanların gelip gelip inananların tepesine binmelerine ve musallat olmalarına müsaade etme.

Enbiyâ-i izâmı ve rusül-ü kirâmı koruyup kurtardığın gibi bizleri de din ve diyanet düşmanlarının şerlerinden, tuzaklarından, hilelerinden kurtar ve her zaman sıyanet buyur!

O sevgili kullarının bazılarına dokunan zararı def ü ref’ etmiş, bazılarını içinde bulundukları sıkıntılardan çekip çıkarmış, diğer bazılarını da kefere ve fecerenin verebilecekleri zararlar karşısında hıfz u inayet seralarına almıştın. (Yakaran Gönüller)

***

  • İstifade edilen Kaynaklar
  • •İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/360; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/216-217)
  • •İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/361; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/347
  • •Asım Köksal, Peygamberler Tarihi, 2/245)
  • •Risâle-i Nûr Külliyatı,Lem’alar, 4-5)
  • •PEYGAMBERLER TARİHİ/Dr. Hasan YENİBAŞ]
  • •Kırık Testi
  • •BARLA LAHİKASI ÜZERİNE
  • •Yakaran Gönüller
Bu yazı 59 kez okundu