•Sabır Kahramanı Eyyûb (Aleyhisselam)

•Hz. Eyyûb Aleyhisselamın Soyu ve Peygamberliği

•İmtihana Tabi Tutulması ve Sabrı ve Vefâ Âbidesi Eşi

•Münâcâtı ve Şifa Bulması

•Eyyûb Ruhsatı ve Kıssadan hisse

•RİSÂLE-İ NÛR UFKUNDAN Hz.Eyyûb’un (aleyhisselam) hayatına bakış 

•PIRLANTA UFKUNDAN Hazreti EYYÛB as ve İMTİHANI

•Soru: Hazreti Eyyub’un (aleyhisselâm) bir hastalıkla imtihan edilmesi herhangi bir günahından dolayı mı idi?

•Kalbe Oklar Saplanırken

•Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku ve Eyyûb (aleyhisselam)

•“İntizâr-ı ferec” ve Eyyûb (aleyhisselam)

Hz. Eyyûb Aleyhisselam

Eyyûb’u da an! Hani o: “Yâ Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın!” diye niyaz etmiş,Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik. (Enbiyâ,21/84-85)

***

Soyu ve Peygamberliği

  • Eyyûb (aleyhisselam), BABA tarafından Hz. İshâk’ın ANNE tarafından ise Hz. Lût’un soyundandır. {Taberî, Tarih, 1/165-166; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/220.}.
  • EŞİ de Hz. Yâkub’un kızıdır. {İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/128.}
  • Şam ve Ürdün arasında yaşamış olan Hz. Eyyûb (aleyhisselam), Yâkub’un (aleyhisselam) muasırıdır.

 

Kur’ân-ı Kerîm’de, kendisine peygamberlik verildiği ifade edilmektedir:

  • “Biz ona İshâk ile Yâkub’u ihsan ettik ve her birini nübüvvete erdirdik. Daha önce de Nûh’u ve onun neslinden Dâvûd’u, Süleymân’ı, Eyyûb’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da nübüvvete erdirdik. Biz iyi hareket edenleri işte böyle ödüllendiririz.” (En’âm, 6/84)
  • “Nuh’a ve ondan sonraki nebîlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. İbrâhim’e, İsmâîl’e, İshâk’a, Yâkub’a ve torunlarına, Îsâ’ya, Eyyûb’a, Yûnus’a, Hârûn ve Süleymân’a da vahyettik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.” (Nisâ, 4/163)

İmtihana Tabi Tutulması

Hz. Eyyûb (aleyhisselam) çok zengin bir kimseydi. Kendisine bol miktarda mal, mülk, arazi ve köle verilmişti. Şam’a bağlı olan Beseniyye kasabasının bütün müştemilatıyla birlikte ona ait olduğu rivâyet edilir. Bu kasabanın arazisinde çobanlar tarafından ona ait bin koyun otlatılırdı. Ayrıca arazileri ekip biçmek için koşumlu vaziyette beş yüz çift hayvanı, sabanların peşinden giden beş yüz tane de kölesi vardı. [İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/128.]

Mülk, Allah’a aittir; O dilediğine bol bol verir, dilediğinden de alır. Zenginlik de fakirlik de bir imtihan vesilesidir. Bu hakikati en iyi bilenlerden biri olan sabır kahramanı Hz. Eyyûb de sahip olduğu dünya nimetleri karşısında şükürle mukabele ediyor, kulluk vazifesinde asla bir gevşeklik göstermiyordu. Nasıl gösterebilirdi ki?

O, insanlara hakiki kulluğun nasıl yapılacağını gösterme misyonuyla gelmişti. Sahip olduğu bağlar, bahçeler, evler ve evlatlar asla nübüvvet misyonunu eda etmesine mani olmuyordu.

O şükür vazifesini hakkıyla yerine getirdiği gibi, bütün imkânlarıyla fakir ve muhtaçların yardımına koşmayı da ihmal etmiyordu. O, bu hâliyle inanan bir zenginin nasıl davranması gerektiğini de göstermiş oluyordu. Evet, hakiki mü’min dünyalara sahip olsa bile bunları kalbine koymamalıdır. Dünyalar elinden gittiği zaman da ah u vah etmemelidir.

Eyyûb (aleyhisselam) yetmiş yaşına geldiği zaman bir hastalığa tutuldu. Hastalığın etkisiyle vücudu iyice zayıfladı ve iş göremez hâle geldi. Sahip olduğu malı, mülkü ve evladları da birer birer kendisini terk etti. Her hadisede ilâhî kaderin cilvelerini gören Hz. Eyyûb başına gelen bütün musibetleri sabırla karşıladı. Hâlinden hiç şikâyet etmedi. Onun hâlinden hiç şikâyet etmeyişini görenler bu durumu hayretle karşılıyorlardı. Bu nasıl bir sabır ve yüksek bir tevekkül ufkuydu ki yüzünde şikâyetin ve kaderi tenkidin en küçük bir emaresi görülmüyordu. Yüce Mevla âdeta, seçkin kulu Hz. Eyyûb’u insanlara gösteriyor ve onun ne derece hâlis ve âlî ruhlu bir kul olduğunu görerek ibret almalarını istiyordu. Ayağına bir diken batınca hemen şikâyete başlayan kimselerin Eyyûb’un (aleyhisselam) sabır ve tevekkülünden alacakları pek çok ibretler vardır.

Sabrı ve Vefâ Âbidesi Eşi

Eyyûb’un (aleyhisselam) sadakat ve vefa timsali eşi, kocasının hâlinden hiç şikâyetçi olmamıştı. Nimet ve sağlık gibi, fakirlik ve hastalığın da Yüce Yaradan’ın bir takdiri olduğunun şuurunda olarak olanları sabırla karşılıyordu. Sahip oldukları bütün imkânlar ellerinden bir bir çıkmış gitmiş, şimdi küçük bir kulübecikte hayatlarını sürdürme durumunda kalmışlardı. Bu vefalı kadın, hem eşinin bakım görümünü yapıyor hem de çalışarak evin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu.

Eyyûb (aleyhisselam) hanımı hem eşinin bakım görümünü yapıyor hem de çalışarak evin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu. Günün birinde bu vefalı hanım, gittiği bir yerden biraz geç dönmüştü. Gidiş maksadı da çalışıp bir şeyler kazanmaktı. Bu arada Eyyûb aleyhisselam da yalnız kalmış ve bazı ihtiyaçlarını giderememişti. Hastalığın da verdiği elem ve sancıyla eşinin gecikmesine kızdı ve şöyle yemin etti: “Eğer hastalığımdan kurtulursam sana yüz değnek vuracağım.” Bir rivâyete göre de onun eşine yüz değnek vurmak için yemin etmesinin sebebi şöyle bir hadisedir. Hanımı, eşinin hastalığı iyice artınca şikâyet maksadıyla değil de hâlis bir niyetle şöyle dedi: “Sen duası makbul bir insansın, dua et de Allah sana şifa versin.” Yüce Nebi, eşinin bu talebine şöyle karşılık verdi: “Biz yetmiş yıl nimetler içinde yüzdük, yetmiş yıl da bela ve sıkıntıya sabredelim! Allah bana şifa verirse sana yüz sopa vuracağım.” 

Eyyûb (aleyhisselam) mukarrabindendi. Bundan dolayı eşinin bu talebini bulunduğu seviyeye uygun görmüyordu.

Belanın en şiddetlisinin nebilere, sonra da derecelerine göre diğer insanlara geldiğini biliyordu. O başına gelen her sıkıntıya sabrettikçe ahiret yurdu için kazanç elde ettiğini biliyordu. Hz. Eyyûb (aleyhisselam) belanın en şiddetlisinin nebilere, sonra da derecelerine göre diğer insanlara geldiğinin şuurundaydı. O başına gelen her sıkıntıya sabrettikçe ahiret yurdu için kazanç elde ettiğini biliyordu.

Bu arada ŞEYTAN da boş durmuyor, Eyyûb’a sürekli vesvese vermeye çalışıyordu.

Bir gün kaybettiği malı-mülkü ve evlatlarını hatırlatıyor, bir başka zaman artık bu hastalığından şifa bulmasının mümkün olmadığını telkin ederek zihnini rahatsız ediyordu. Bir yandan da hanımına, eşinin kendisine itaat ederse hastalığını gidereceğini söyleyerek ona da vesvese vermeye çalışıyordu. ŞEYTANIN bir şeyi yaptırma gibi bir gücü yoktur. Hz. Eyyûb de bunu biliyordu. Şeytan sadece vesvese verir ve bazı şeyleri süslü gösterebilirdi. Fakat bütün malını mülkünü kaybedip yakınları da kendisini terk edince hâlinden şikâyet etmeyen Yüce Nebi, Şeytanın vesveselerinden rahatsız olmuş ve durumunu Yüce Rabbine şöyle arzetmişti: “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine: “Yâ Rabbî, Şeytan bana bir yorgunluk ve işkence dokundurdu.” diye yalvarmıştı.” (Sâd, 38/41)

Münâcâtı ve Şifa Bulması

 Eyyûb’un (aleyhisselam) hastalığı iyice ilerlemişti. Öyle ki vücudunda pek çok yara oluşmuştu. Daha sonra hastalık iyice şiddetlenmiş ve diline hatta kalbine ilişmeye başlamıştı. Bu durumun Allah’ı anmasına mani olacağını düşünen Eyyûb (aleyhisselam), gönülden bir teveccühle Allah’a yöneldi ve hâlini Rabbisi’ne arzetti.

“Yâ Rab! Zarar bana dokundu. Bu hastalık dille zikrime, kalben de kulluğuma engel oluyor.” diyerek kullarının her hâline nigehbân olan Hz. Erhamü’r-râhimîn’e yöneldi. “Eyyûb’u da an! Hani o: ‘Yâ Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın!’ diye niyaz etmiş, Biz de onun duasını kabul buyurup katımızdan bir lütuf ve ibadet edenlere bir ders olmak üzere, hastalığını iyileştirmiş, kendisine aile ve dostlarını bir misliyle beraber vermiştik.” (Enbiyâ, 21/84-85)

Bu arada şunu da unutmamamız gerekir ki bütün nebiler gibi Hz. Eyyub (aleyhisselam) da tertemiz, güzel görünümlü, pırıl pırıl bir insandır. Peygamberler her türlü meayipten münezzehtirler.

Ali Ünal, yukarıdaki âyetin açıklamasında konumuzla ilgili şu bilgileri vermektedir:

“Peygamberlerin birtakım temel sıfatları veya peygamberliğin temel hususiyetleri vardır. Bunlar sıdk (özü-sözü doğru olma), emanet (tam bir emniyet insanı olma), fetanet (aklı aşan bir akıl, basiret ve firaset), tebliğ ve ismet (günah işlememe)dir. Bunlar kadar önemli bir diğer hususiyet de, peygamberlerin fizikî yapılarının da eksiksiz ve kusursuz olmasıdır. O kadar ki, Bediüzzaman hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (hicrî yıl itibariyle) 63 yaş gibi genç sayılabilecek bir yaşta vefatının hikmetini açıklarken bu noktaya parmak basar ve şöyle der: ‘Şer’an ehl-i iman, Rasûlüllah’ı (sallallahu aleyhi ve sellem) gayet derecede sevmek ve hürmet etmek, O’nun hiçbir şeyinden nefret etmemek ve her halini güzel görmekle mükellef olduğundan, Allah, O’nu 60’tan sonraki meşakkatli ve musibetli olan ihtiyarlık dönemine bırakmamış.’ (Mektubat, 268)

Dolayısıyla, meselâ Hz. Mûsâ’nın konuşma zorluğu çektiği ve kekeme olduğu gibi iddialar nasıl tamamen uydurma ise Hz. Eyyûb’un (aleyhisselam) hastalığı hakkındaki bazı hikâyelerin de gerçekle alâkası yoktur. İlgili Kur’ân âyetlerinden (Sâd, 38/42) anlaşıldığı, (Kitab-ı Mukaddes’teki Eyyûb Kitabı’nda da geçtiği gibi [2: 7]),

Hz. Eyyûb, belki kendisine çok ızdırap veren bir deri hastalığına tutulmuş olmakla birlikte, yaralarından çıkan kokulardan dolayı halkın kendisinden uzaklaştığı gibi ilâveler doğru olamaz. Çünkü bir peygamber, fizikî olarak da hiçbir zaman kendisinden uzaklaşılacak ve nefret edilecek biri değildir.

AYRICA,Hz. Eyyûb hakkında Kitab-ı Mukaddes’in O’nun doğduğu güne lânet ettiği (Eyyûb,3:1), Cenab-ı Allah’a büyük serzenişlerde bulunup O’ndan şikâyetçi olduğu (7:20–21), Allah’ı haksız kendisini haklı gördüğü (32: 2),çektiği acılardan dolayı hayatından bıktığı gibi (10:1) anlatımlarına itibar etmemek gerekir. Kur’ân’ın anlattığı Hz. Eyyûb, müthiş bir sabır kahramanı, Allah’a karşı olabildiğince edepli, hâlinden asla şikâyet etmeyen, fakat hastalıklarının hakkıyla ibadetine mani olduğunu düşünen büyük bir peygamberdir.” [Ünal, Ali, Allah Kelâmı Kur’ân-ı Kerîm ve Açıklamalı Meâli,s.714.]

Hz. Eyyûb başına gelen hastalık ve sıkıntıları sabırla karşılamış ve asla şikâyet etmemiştir. Rivayetlere göre bu hastalık üç ya da yedi yıl sürmüştür. Neticede Rabbi onun münâcâtını kabul etmiş ve kendisine şifa lutfetmiştir. “Eyyûb’a: “Ayağını yere vur!” dedik, “İşte sana kullanıp yıkanacağın ve içeceğin soğuk bir su!” (Sâd, 38/42)

Eyyûb (aleyhisselam) kendisine vahyedildiği gibi ayağını yere vurunca oradan soğuk bir su fışkırmıştı. O da bu sudan içip ardından banyo yapınca şifa bulmuştur. Hanımı yattığı yere gelip Hz. Eyyûb’u göremeyince telaşlandı. Başına bir iş gelmesinden korktu. Telaşla etrafa koşuşturmaya başladı. Yakında bulunan bir gölgelikte üzerinde yeni elbise olan, dinç ve sağlıklı birisi oturuyordu. Siması da Hz. Eyyûb’un eski günlerdeki hâline benziyordu.

Mecburen ve utanarak bu şahsa, eşini kaybettiğini, onu görüp görmediğini sordu. Kendisine yırtıcı hayvanların zarar vermesinden endişe ettiğini söyledi. Eyyûb (aleyhisselam) vefalı eşinin kendisini tanıyamadığını görünce “Ben Eyyûb’um.” dedi ve Allah’ın kendisine sağlığını ve vücudunu iade ettiğini söyledi. O güne kadar hüzün yansıyan çehreden sevinç gözyaşları akmaya başladı. Eşinin hastalığında bir an bile şikâyetçi olmadan sabır gösteren fazilet timsali bu örnek kadın, sevinçle eşine sarıldı. Rabbine hamdetti. [İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/209.] Burada şu hususu hatırlatmakta fayda vardır. Şifalı sularla tedavi usulü, günümüzde başvurulan bir metottur. Cenâb-ı Hakk, bu usulü ilk defa sabır kahramanı Hz. Eyyûb’a, onun vasıtasıyla da insanlığa öğretmiştir. 

Efendiler Efendisi (sallallahu aleyhi ve sellem) de Hz. Eyyûb’a bahşedilen nimetlerle ilgili şöyle buyurmuştur: “Eyyûb peygamber bir gün çıplak olarak yıkanırken, üzerine altın çekirgeler düşmeye başladı. Eyyûb onları toplayıp elbisesinin içine doldurmaya başlayınca, Cenâb-ı Hakk, “Yâ Eyyûb! Ben seni bu gördüklerine dönüp bakmayacak kadar zengin kılmadım mı?” diye nida etti. Eyyûb ise “Evet, izzetine yemin ederim ki beni çok zengin kıldın; fakat ben senin lutfettiğin bereketten müstağni olamam.” dedi. [Buhârî, Gusül 20; Enbiyâ 20; Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/243.]

Eyyûb Ruhsatı

Eyyûb (aleyhisselam) hastalıktan kurtulup eski sıhhatine kavuştuktan sonra Cenâb-ı Hakk, Hz. Eyyûb’a pek çok çocuk lutfetmiş, eski imkânlarının benzerini de ihsan buyurmuştur. Başına gelen bütün sıkıntılara sabreden sabır kahramanı Hz. Eyyûb, ahirette fazlasıyla alacağı mükafatın yanında daha dünyadayken de sabrının karşılığını görüyordu.

“Nezdimizden bir rahmet ve sağduyu sahiplerine bir ibret olmak üzere ona; ailesini, çevresini ve onların bir mislini lutfettik.” (Sâd, 38/43)

Eyyûb (aleyhisselam) hastalığı sırasında hanımına yüz sopa vurmaya yemin etmişti. Hastalığından şifa bulur bulmaz ilk iş olarak yeminini yerine getirmeyi istedi. Aslında hanımı suçsuzdu. Kendisi de bunu biliyordu. Cenâb-ı Hakk, ona bu konuda bir ruhsat tanıdı. Aslında bu vefakâr hanıma ilâhî bir mükafattı. Eyyûb (aleyhisselam), kendisine verilen ilâhî ruhsatı kullanarak eline yüz tane muhtemelen ekin sapı alarak bir demet yaptı. Bununla eşinin sırtına vurdu. Böylece hem yemini yerine gelmiş hem de hanımının canı yanmamış oluyordu. Vefalı eşi, Yüce Allah’ın kendisi için böyle bir ruhsat tanımasından dolayı da mutlu oldu. Bu uygulama şer’î ceza ve yeminlerde, “Eyyûb ruhsatı” adıyla bâkî kalmış, zaman zaman kullanılmıştır. “Bir de ona: “Eline bir demet sap al, onunla vur! Yemininden dönen durumuna düşme” dedik. Doğrusu Biz onu pek sabırlı bulduk. Ne güzel kuldu o! O, gerçekten Allah’a yönelirdi.” (Sâd, 38/44)

Son olarak şu hususu tekrar hatırlatmakta yarar vardır.

Yukarıda da geçtiği gibi Eyyûb’un (aleyhisselam) hastalığı sürekli olmayıp geçici bir süreyle sınırlı olmuştur. Rivayetlerden de anlaşıldığı gibi, hastalığın etkisiyle vücudu zayıf düşmüştür. Ancak peygamber olması hasebiyle hastalığı ne kadar şiddetli olursa olsun, dışarıdan bakan insanların tiksineceği bir dış görünüşe sahip olmamıştır Eyyûb (aleyhisselam). Zira peygamberler yaratılış bakımından da mükemmel insanlardır. Sakatlık, körlük, insanların yadırgayacağı bir görünüş gibi kusurlar peygamberler için söz konusu değildir. Hz. Eyyûb da bir peygamberdir ve yaratılış özellikleri bakımından da eksiksizdir. Vücuduna ilişen kurtlar bile dışarıdan görülecek tarzda olmayıp, vücudun içine musallat olmuş olmalıdır. Bütün peygamberler için söz konusu olmakla birlikte, hastalıkla imtihan olduğu için bilhassa Eyyûb Nebi’yi değerlendirirken dış görünüş itibariyle insanların tiksineceği bir şekle düşmediğini göz önünde bulundurmamız gerekmektedir.

Eyyûb’un (aleyhisselam) hastalığından şifa bulduktan sonra yetmiş yıl daha yaşadığı ve 140 yaşında vefat ettiği rivayet edilmiştir. Ancak 93 yaşında vefat ettiği de söylenmiştir. Kabri Şam civarında Besne köyündedir. [Hz. Eyyûb’un hayatı için bkz.: Taberî, Tarih, 1/165/166; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, 1/128-136; İbn Kesîr, el-Bidâye, 1/206-210.]

[Buraya kadar olan bölüm PEYGAMBERLER TARİHİ/Işık Yay/Dr. Hasan YENİBAŞ: Adlı eserden alınmıştır]

***

Kıssadan hisse

Bediüzzaman Hazretleri Eyyûb’un (aleyhisselam) kıssasına farklı bir açıdan yaklaşarak, güncel ve herkes için geçerli olabilecek bir değerlendirme yapmıştır. Beş nükte olarak yaptığı değerlendirmenin nükletelerini aynen kaydediyoruz.

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اِذْ نَادٰى رَبَّهُ اَنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

“Yâ Rabbî, bu dert bana iyice dokundu. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.” diye niyaz etmişti.” (Enbiyâ sûresi/83).

SABIR KAHRAMANI Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm)’ın şu MÜNÂCÂTI, hem MÜCERREB, hem TESİRLİDİR. [Allah Teâlâ, duanın yer aldığı âyet-i kerîmenin hemen ardından, Hz. Eyyûb’un (aleyhisselâm) duasını kabul buyurduğunu beyan etmektedir. (Bkz.:Enbiyâ/84)]

FAKAT âyetten iktibas sûretinde bizler münâcâtımızda

رَبِّى اِنِّى مَسَّنِىَ الضُّرُّ وَاَنْتَ اَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

(Yâ Rabbî, bu dert bana iyice dokundu.Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.) DEMELİYİZ.

Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm)’ın meşhur kıssasının hülâsası şudur ki:

PEK ÇOK YARA BERE içinde epey müddet kaldığı hâlde, o hastalığın azîm mükâfâtını düşünerek kemâl-i sabırla tahammül edip kalmış. Sonra yaralarından tevellüd eden kurtlar, kalbine ve diline iliştiği zaman, zikir ve mârifet-i ilâhiyenin mahalleri olan kalb ve lisânına iliştikleri için, o vazife-i ubûdiyete halel gelir düşüncesiyle kendi istirahati için değil, belki ubûdiyet-i ilâhiye için demiş: “Yâ Rab! Zarar bana dokundu, lisânen zikrime ve kalben ubûdiyetime halel veriyor.” diye münâcât edip, Cenâb-ı Hak o hâlis ve sâfî, garazsız, lillâh için o münâcâtı gayet hârika bir sûrette kabul etmiş. Kemâl-i âfiyetini ihsân edip envâ-ı merhametine mazhar eylemiş.

İşte bu Lem’ada “Beş Nükte” var.

BİRİNCİ NÜKTE

Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm)’ın ZAHİRÎ yara hastalıklarının mukâbili bizim BÂTINÎ ve RÛHÎ ve KALBÎ hastalıklarımız vardır. İÇ dışa, DIŞ içe bir çevrilsek, Hazreti Eyyûb’dan DAHA ZİYÂDE YARALI ve HASTALIKLI görüneceğiz. Çünkü işlediğimiz her bir günah, kafamıza giren her bir şüphe, kalb ve rûhumuza yaralar açar.

Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm)’ın yaraları, kısacık HAYAT-I DÜNYEVİYESİNİ tehdit ediyordu. Bizim MÂNEVÎ YARALARIMIZ, pek uzun olan HAYAT-I EBEDİYEMİZİ tehdit ediyor. O münâcât-ı Eyyûbiye’ye, o HAZRETTEN BİN DEFA DAHA ZİYÂDE muhtacız.

BAHUSUS, nasıl ki o hazretin YARALARINDAN NEŞET EDEN KURTLAR, KALB ve LİSÂNINA ilişmişler; öyle de, bizleri, GÜNAHLARDAN GELEN YARALAR ve YARALARDAN hâsıl olan VESVESELER, ŞÜPHELER –neûzü billâh– mahall-i îmân olan bâtın-ı kalbe ilişip ÎMÂNI ZEDELER ve îmânın tercümanı olan lisânın zevk-i rûhânîsine ilişip ZİKİRDEN NEFRETKÂRÂNE UZAKLAŞTIRARAK susturuyorlar. (Bkz.: Tâhâ sûresi, 20/124;Zuhruf sûresi, 43/36.)

Evet GÜNAH KALBE İŞLEYİP, siyahlandıra siyahlandıra tâ nur-u îmânı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. [Bkz.: Mutaffifîn sûresi, 83/14; Tirmizî, tefsîru sûre (83)1;İbni Mâce, zühd 29; Muvatta, kelâm 18.]

Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.

MESELÂ, utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılâından çok hicap ettiği zaman, melâike ve rûhâniyâtın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emâre ile onları inkâr etmek arzu ediyor.

HEM MESELÂ, cehennem azâbını intâc eden BÜYÜK BİR GÜNAHI İŞLEYEN BİR ADAM, cehennemin tehdidâtını işittikçe İSTİĞFAR ile ona karşı SİPER ALMAZSA, bütün rûhuyla CEHENNEMİN ADEMİNİ ARZU ETTİĞİNDEN, küçük bir emâre ve bir şüphe, cehennemin inkârına cesaret veriyor.

HEM MESELÂ, farz namazını kılmayan ve vazife-i ubûdiyeti yerine getirmeyen bir adamın küçük bir âmirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan o adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan arzu ediyor ve mânen diyor ki: “Keşki o vazife-i ubûdiyeti bulunmasa idi.” Ve bu arzudan bir mânevî adâvet-i ilâhiyeyi işmâm eden bir İNKÂR ARZUSU UYANIR. Bir şüphe, vücud-u ilâhiyeye dâir kalbe gelse, kat’î bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir HELÂKET KAPISI ona açılır. 

O BEDBAHT BİLMİYOR Kİ:

İnkâr vasıtasıyla, gayet cüz’î bir sıkıntı vazife-i ubûdiyetten gelmeye mukâbil, inkârda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş mânevî sıkıntılara kendini hedef eder. [Bkz.: Nûr sûresi, 24/39; Hac sûresi, 22/31.] Sineğin ısırmasından kaçıp yılanın ısırmasını kabul eder.

Ve hâkezâ, bu üç misale kıyas edilsin ki, بَلْ رَانَ عَلٰى قُلوُبِهِمْ “Bilâkis onların kalpleri paslandı.” (Mutaffifîn sûresi/14) SIRRI ANLAŞILSIN.

İKİNCİ NÜKTE

Yirmi Altıncı Söz’de sırr-ı kadere dâir beyân edildiği gibi, MUSÎBET ve HASTALIKLARDA insanların ŞEKVÂYA =üç vecihle= HAKLARI YOKTUR.

  • BİRİNCİ VECİH:

Cenâb-ı Hak, insana giydirdiği vücud libâsını sanatına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libâsını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmâsının cilvesini gösterir. ŞÂFÎ ismi hastalığı istediği gibi, REZZÂK ismi de açlığı iktizâ ediyor. Ve hâkezâ…

مَالِكُ الْمُلْكِ يَتَصَرَّفُ فِى مُلْكِهِ كَيْفَ يَشَاۤءُ

(Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.)

İKİNCİ VECİH: 

Hayat musîbetlerle, hastalıklarla tasaffî eder, (1) kemâl bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. (2) Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyâde, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.

(1) Allah Teâlâ’nın, arındırmak istediği kullarına musibet ve belâlar verdiğine (İbni Ebî Şeybe, el-Musannef 7/81; el-Hâkim, el-Müstedrek 1/500); hastalıkların, geçmiş günahlara keffâret, geri kalan hayat için de bir öğüt olduğuna (Müslim, birr 52; Ebû Dâvûd, cenâiz 1); hastalıkların, Allah Teâlâ’dan birer hediye olduklarına dair bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 1/123; el-Hakîm et-Tirmizî, Nevâdiru’l-usûl 1/286.

(2) Bkz.: “Mümin kişiye bir ağrı, bir yorgunluk, bir hastalık bir üzüntü hatta bir ufak tasa isabet edecek olsa, Allah onun sebebiyle müminin günahından bir kısmını mağfiret buyurur.” (Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 52); “Erkeğiyle kadınıyla müminlerin bizzat kendisinde, çocuğunda, malında belâ eksik olmaz. Tâ ki hatasız olarak Allah’a kavuşsun.” (Tirmizî, zühd 57; Muvatta, cenâiz 40; Dârimî, rikak 76)

ÜÇÜNCÜ VECİH

Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır (Bkz1) ve dâr-ı hizmettir. (Bkz2) Lezzet ve ücret ve mükâfât yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubûdiyettir. (Bkz3) Hastalıklar ve musîbetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla (Bkz4) o hizmete ve o ubûdiyete çok muvâfık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve her bir saati, bir gün ibâdet hükmüne getirdiğinden şekvâ değil, şükretmek gerektir.

Evet ibâdet iki kısımdır:

Bir kısmı müsbet, diğeri menfî.

  • Müsbet kısmı mâlûmdur.
  • Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musîbetlerle musîbetzede zaafını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîmine ilticâkârâne teveccüh edip, O’nu düşünüp, O’na yalvarıp hâlis bir ubûdiyet yapar.

Bu ubûdiyete riyâ giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musîbetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibâdet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçer.

Hattâ bir âhiret kardeşim, Muhâcir Hâfız Ahmed isminde bir zâtın müthiş bir hastalığına ziyâde merak ettim. Kalbime ihtâr edildi: “Onu tebrik et. Her bir dakikası bir gün ibâdet hükmüne geçiyor.” Zâten o zât, SABIR İÇİNDE ŞÜKREDİYORDU.

BKZ:

  • 1- Biz mutlaka sizi biraz korku ile, biraz açlık ile, yahut mala, cana veya ürünlere gelecek noksanlıkla deneriz. Sen sabredenleri müjdele! (Bakara sûresi,/155)
  • 2- Sonra o kederin peşinden üzerinize bir güven duygusu indirdi. Sizden bir kısmını bürüyen tatlı bir uyku hali verdi. Bir kısmınız ise can derdine düşmüş, Allah hakkında Cahiliye devrindekine benzer, gerçek dışı şeyler düşünüyorlar: “Bu işin kararlaştırılmasında bizim yetkimiz mi var? Ne gezer!” diye söyleniyorlardı. De ki: “Bütün yetki ve karar Allah’ındır” Onlar aslında içlerinde, sana karşı açığa vuramadıkları bir şeyler saklıyor ve kendi aralarında: “Bu emir ve komuta işinde bir payımız olsaydı, şimdi burada olmaz, öldürülmezdik.” diyorlardı. De ki: Siz evlerinizde dahi olsaydınız, haklarında ölüm takdir edilenler, mutlaka düşüp ölecekleri yerlere doğru çıkacaklardı. Allah, sizin içinizde olanı sınamak ve kalplerinizi her türlü vesvese ve kirden arındırıp pırıl pırıl yapmak içindir ki bunu başınıza getirdi. Allah sinelerin özünü dahi bilir. (Âl-i İmran sûresi, 3/152)

***

Bazı münâfıklar, müminlerle birlikte savaşa katıldıklarına pişman olmuşlardı. Aralarında konuşurken:

“Yönetimde rolümüz olsaydı, fikrimizle hareket edilseydi, böyle perişan olmaz, bu kadar ölü vermezdik.” diyorlardı. Böylece Peygamberimizi itham ediyor, müminlerin de maneviyatlarını bozuyorlardı.

***

Ve de ki: “Çalışın: Yaptıklarınızı Allah da, Resulü de, müminler de görecekler. Sonra gizli ve açık her şeyi bilen Allah’ın huzuruna çıkarılacaksınız.O da yaptığınız her şeyi bir bir sizin önünüze çıkaracak, karşılığını verecektir.(Tevbe sûresi, 9/105)

  • 3– Ey insanlar! Hem sizi, hem de sizden önceki insanları yaratan Rabbinize ibadet ediniz. Böyle yapmakla her türlü zarardan korunmayı ümid edebilirsiniz. [Bakara sûresi, 2/21]
  • 4- Peygamber Efendimiz’in duâlarında şu ifadeler vardır: “Allahım! Yakîninden öyle bir hisse lutfet ki dünyevî musibetlere tahammül kolaylaşsın.. ve bize, dînî musibet verme.” (Tirmizî, deavât 79; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/106).

ÜÇÜNCÜ NÜKTE

Bir-iki Söz’de beyân ettiğimiz gibi: Her insan geçmiş hayatını düşünse, kalbine ve lisânına ya “Ah!” veya “Oh!” gelir. Yani ya teessüf eder, ya “Elhamdülillâh” der. Teessüfü dedirten, eski zamanın lezâizinin zevâl ve firâkından neşet eden mânevî elemlerdir. Çünkü zevâl-i lezzet elemdir. Bazen muvakkat bir lezzet, dâimî elem verir. Düşünmek ise o elemi deşiyor, teessüf akıtıyor. Eski hayatında geçirdiği muvakkat âlâmın zevâlinden neşet eden mânevî ve dâimî lezzet, “Elhamdülillâh” dedirtir. Bu fıtrî hâletle beraber, musîbetlerin neticesi olan sevâp ve mükâfât-ı uhreviye ve kısa ömrü, musîbet vasıtasıyla uzun bir ömür hükmüne geçmesini düşünse, sabırdan ziyâde, şükreder.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى كُلِّ حَالٍ سِوَى الْكُفْرِ وَالضَّلَالِ

“Bize uygun gördüğü her halimizden ötürü hamdolsun Rabbimize… Yeter ki küfür ve sapkınlığa düşüp de cehennemlik olmayalım.” ( Bkz. Tirmizî, deavât 128; Ebû Dâvûd, edeb 97, 98; İbni Mâce, edeb 55, duâ 2; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/117.) demesi iktizâ eder.

Meşhur bir söz var ki: “Musîbet zamanı uzundur.” Evet musîbet zamanı uzundur. Fakat örf-ü nâsta zannedildiği gibi sıkıntılı olduğundan uzun değil, belki uzun bir ömür gibi hayatî neticeler verdiği için uzundur.

DÖRDÜNCÜ NÜKTE

Yirmi Birinci Söz’ün Birinci Makamı’nda beyân edildiği gibi: Cenâb-ı Hakk’ın insana verdiği sabır kuvvetini evhâm yolunda dağıtmazsa, her musîbete karşı kâfi gelebilir. Fakat vehmin tahakkümüyle ve insanın gafletiyle ve fânî hayatı bâkî tevehhüm etmesiyle sabır kuvvetini mâzi ve müstakbele dağıtıp hâl-i hazırdaki musîbete karşı sabrı kâfi gelmez, şekvâya başlar. Âdetâ –hâşâ– Cenâb-ı Hakk’ı insanlara şekvâ eder. Hem çok haksız bir sûrette ve dîvânecesine şekvâ edip sabırsızlık gösterir. Çünkü geçmiş her bir gün, musîbet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevâbı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fânî ömrü, musîbet vasıtasıyla bâkî ve mes’ûd bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehim ile düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak, dîvâneliktir.

Amma gelecek günler ise madem daha gelmemişler; içlerinde çekeceği hastalık veya musîbeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. “Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım.” diye bugün mütemâdiyen su içmek, ekmek yemek, ne kadar ahmakçasına bir dîvâneliktir; öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musîbet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyâkatini selb ediyor.

ELHÂSIL:

Nasıl şükür, nimeti ziyâdeleştiriyor; [“Eğer şükrederseniz, Ben nimetlerimi daha da artırırım.” (İbrahim sûresi/7)] öyle de şekvâ, musîbeti ziyâdeleştirir, hem merhamete liyâkati selb eder.

Birinci Harb-i Umumî’nin birinci senesinde, Erzurum’da mübarek bir zât müthiş bir hastalığa giriftâr olmuştu. Yanına gittim, bana dedi: “Yüz gecedir ben başımı yastığa koyup yatamadım.” diye acı bir şikâyet etti. Ben çok acıdım. Birden hatırıma geldi ve dedim: “Kardeşim, geçmiş sıkıntılı yüz günün şimdi sürurlu yüz gün hükmündedir. Onları düşünüp, şekvâ etme; onlara bakıp şükret. Gelecek günler ise, madem daha gelmemişler. Rabbin olan Rahmân-ı Rahîm’in rahmetine itimâd edip, dövülmeden ağlama, hiçten korkma, ademe vücud rengi verme. Bu saati düşün; sendeki sabır kuvveti bu saate kâfi gelir.

Divâne bir kumandan gibi yapma ki:

Sol cenah düşman kuvveti onun sağ cenahına iltihak edip ona taze bir kuvvet olduğu hâlde, sol cenahındaki düşmanın sağ cenahı daha gelmediği vakitte, o tutar, merkez kuvvetini sağa sola dağıtıp merkezi zayıf bırakıp, düşman ednâ bir kuvvet ile merkezi harap eder.”

Dedim: “Kardeşim, sen bunun gibi yapma, bütün kuvvetini bu saate karşı tahşid et. Rahmet-i ilâhiyeyi ve mükâfât-ı uhreviyeyi ve fânî ve kısa ömrünü, uzun ve bâkî bir sûrete çevirdiğini düşün. Bu acı şekvâ yerinde ferahlı bir şükret.”

O da tamamıyla bir ferah alarak: “Elhamdülillâh!” dedi, “Hastalığım ondan bire indi.”

BEŞİNCİ NÜKTE

  • (Üç meseledir.)
  • Birinci Mesele

Asıl musîbet ve muzır musîbet, dine gelen musîbettir. Musîbet-i diniyeden her vakit dergâh-ı ilâhîye ilticâ edip feryad etmek gerektir. [Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), dünyevî musibetlere tahammülü istemiş, dînî musibet vermemesi için Allah Teâlâ’ya duada bulunmuştur: Tirmizî, deavât 79; en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/106.] Fakat dinî olmayan musîbetler, hakikat noktasında musîbet değildirler. Bir kısmı ihtâr-ı rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecâvüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki: Zararlı işten kurtarmak için bir ihtârdır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musîbetler var ki, ilâhî birer ihtâr, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü’z-zünûbdur. [Bkz.: Buhârî, merdâ 1; Müslim, birr 50-52; Tirmizî, tefsîru sûre (4) 24; Ahmed İbni Hanbel, el-Müsned 2/303, 335, 402]

Ve bir kısmı gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir.

Musîbetin hastalık olan nev’i, sâbıkan geçtiği gibi o kısım, musîbet değil, belki bir iltifât-ı rabbânîdir, bir tathirdir. [Hastalıkların, geçmiş günâhlara keffâret, geri kalan hayat için de bir öğüt olduğuna dair bkz.: Müslim, birr 52; Ebû Dâvûd, cenâiz 1]

Rivâyette vardır ki: “Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor, sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor.”

Hazreti Eyyûb (aleyhisselâm) münâcâtında istirahat-i nefis için duâ etmemiş, belki zikr-i lisânî ve tefekkür-ü kalbîye mâni olduğu zaman ubûdiyet için şifâ talep eylemiş. Biz, o münâcât ile –birinci maksadımız– günahlardan gelen mânevî rûhî yaralarımızın şifâsını niyet etmeliyiz.

Maddî hastalıklar için ubûdiyete mâni olduğu zaman ilticâ edebiliriz. Fakat mûterizâne, müştekiyâne bir sûrette değil, belki mütezellilâne ve istimdatkârâne ilticâ edilmeli. Madem O’nun rubûbiyetine râzıyız, o rubûbiyeti noktasında verdiği şeye rıza lâzım.

Kaza ve kaderine itirazı işmâm eder bir tarzda “Ah! Of!” edip şekvâ etmek, bir nevi kaderi tenkiddir, rahîmiyetini ittihamdır. Kaderi tenkid eden, başını örse vurur kırar. Rahmeti ittiham eden, rahmetten mahrum kalır. Kırılmış el ile intikam almak için o eli istimâl etmek, nasıl kırılmasını tezyid ediyor. Öyle de, musîbete giriftâr olan adam, itirazkârâne şekvâ ve merakla onu karşılamak, musîbeti ikileştiriyor.

İkinci Mesele

Maddî musîbetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür. Meselâ, gecelerde insanın gözüne bir hayal ilişir. Ona ehemmiyet verdikçe şişer, ehemmiyet verilmezse kaybolur. Hücum eden arılara iliştikçe fazla tehâcüm göstermeleri, lâkayt kaldıkça dağılmaları gibi; maddî musîbetlere de büyük nazarıyla ehemmiyetle baktıkça büyür. Merak vasıtasıyla o musîbet cesetten geçerek kalbde de kökleşir, bir mânevî musîbeti dahi netice verir, ona istinâd eder, devam eder.

Ne vakit o merakı, kazaya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izâle etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi maddî musîbet hafifleşe hafifleşe kökü kesilmiş ağaç gibi kurur gider. Bu hakikati ifade için bir vakit böyle demiştim:

Bırak ey bîçâre feryadı, belâdan kıl tevekkül.

Zira feryad belâ-ender, hatâ-ender belâdır bil.

Eğer belâ vereni buldunsa, safâ-ender, atâ-ender belâdır bil.

Eğer bulmazsan, bütün dünya cefâ-ender, fenâ ender belâdır bil.

Cihan dolu belâ başında varken, ne bağırırsın küçük bir belâdan, gel tevekkül kıl!

Tevekkül ile belâ yüzünde gül, tâ o da gülsün. O güldükçe küçülür, eder tebeddül.

Nasıl ki; mübârezede müthiş bir hasma karşı gülmekle, adâvet musâlâhaya, husûmet şakaya döner, adâvet küçülür mahvolur.(1 bkz) Tevekkül ile musîbete karşı çıkmak dahi öyledir.

(1) Bkz.: “İyilikle kötülük bir olmaz. O hâlde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussilet sûresi, 41/34)

Üçüncü Mesele

Her zamanın bir hükmü var. [“Her durumun, söylenecek uygun bir sözü vardır.” ifadesi için bkz.: el-Beyhakî, Şuabü’l-îmân 4/263]. Şu gaflet zamanında musîbet şeklini değiştirmiş. Bazı zamanda ve bazı eşhasta belâ, belâ değil, belki bir lütf-u ilâhîdir.

Ben şu zamandaki hastalıklı sâir musîbetzedeleri –fakat musîbet, dine dokunmamak şartıyla– bahtiyar gördüğümden, hastalık ve musîbet aleyhtarı bulunmak hususunda bana bir fikir vermiyor. Ve bana, onlara acımak hissini îrâs etmiyor. Çünkü hangi bir genç hasta yanıma gelmiş ise, görüyorum; emsâllerine nisbeten bir derece vazife-i diniyeye ve âhirete karşı merbûtiyeti var. Ondan anlıyorum ki: Öyleler hakkında o nevi hastalıklar musîbet değil, bir nevi nimet-i ilâhiyedir. Çünkü çendan o hastalık onun dünyevî, fânî, kısacık hayatına bir zahmet îrâs ediyor, fakat onun ebedî hayatına faydası dokunuyor, bir nevi ibâdet hükmüne geçiyor.

Eğer sıhhat bulsa, gençlik sarhoşluğuyla ve zamanın sefâhetiyle elbette hastalık hâletini muhafaza edemeyecek, belki sefâhete atılacak.

* * *

Hâtime

Cenâb-ı Hak, hadsiz kudret ve nihayetsiz rahmetini göstermek için insanda hadsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr derceylemiştir. Hem hadsiz nukûş-u esmâsını göstermek için insanı öyle bir sûrette halk etmiş ki, hadsiz cihetlerle elemler aldığı gibi, hadsiz cihetlerle de lezzetler alabilir bir makine hükmünde yaratmış. Ve o makine-i insâniyede yüzer âlet var. Her birinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır. Âdetâ; insan-ı ekber olan âlemde tecelli eden bütün esmâ-yı ilâhiye, bir âlem-i asgar olan insanda dahi o esmânın umumiyetle cilveleri var.

Bunda sıhhat ve âfiyet ve lezâiz gibi nâfi emirler, nasıl şükrü dedirtir, o makineyi çok cihetlerle vazifelerine sevk eder. İnsan da bir şükür fabrikası gibi olur. Öyle de, musîbetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sâir müheyyiç ve muharrik ârızalar ile o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyîc eder. Mâhiyet-i insâniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisân ile değil, belki her bir âzânın lisânıyla bir ilticâ, bir istimdat vaziyeti verir.

Güyâ insan o ârızalar ile, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur. Sayfa-yı hayatında veyahut Levh-i Misâlî’de mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-yı ilâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzûme-i sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını îfâ eder.

[Lem’alar/ ikinci Lem’a]

PIRLANTA UFKUNDAN Hazreti EYYÛB as ve İMTİHANI

Hazreti Eyyub ve imtihan

Soru: Hazreti Eyyub’un (aleyhisselâm) bir hastalıkla imtihan edilmesi herhangi bir günahından dolayı mı idi?

Peygamber olması hasebiyle Hazreti Eyyub’un (aleyhisselâm) hiçbir günahı yoktur. Ancak nebiler mukarrabînden oldukları için, akıllarından geçen bir şeyden dolayı bile böyle hastalıklara müptelâ olabilirler. Onlar kendi dünyalarında, kendi nübüvvet platformlarında kurbiyetin iktiza ettiği şeyi ihlâl ederlerse, Allah (celle celâluhu) onlara böyle bir belâ verebilir. Fakat HER ŞEYE RAĞMEN BİZ ONLARI KRİTİĞE TÂBİ TUTAMAYIZ. AYRICA belâ ve musibet için, ille de önceden günah işlenmiş olması şart değildir. Zira Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) –masum olmasına rağmen– bazan başı ağrır ve bundan dolayı da başlarına sarık sararlardı.[Bkz.: el-Hâkim, el-Müstedrek 3/39; el-Beyhakî, Delâilü’n-nübüvve 4/211.] Şimdi bunun arkasında hemen bir günah aramak kat’iyen doğru değildir.

AYRICA bir de müspet ve menfi ibadet şekli vardır. Müspet ibadetler namaz, oruç vs., menfiler ise işte böyle hastalıklar vesairdir. AYRICA BÖYLE BİR İMTİHANLA sadıklar, sadık dostlar ortaya çıkar. Nitekim Hacı Bayram Veli’nin bir imtihan neticesinde bir buçuk müridinin kalması gibi. Bu çok önemlidir. Evet, sizi en sıkıntılı ânınızda terk etmeyen, sizin en sadık dostlarınızdır. [Fasıldan Fasıla-2]

***

KALBE OKLAR SAPLANIRKEN

“Hamd olsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!..”

Hazreti Eyyûb’a (aleyhisselam) bir söz nispet edilir, mev’ize kitaplarında. “Dürretü’l-vâizîn” ve “Dürretü’n-nâsihîn” gibi kitaplarda Hazreti Pîr’in de “Sabır kahramanı” dediği o zâtın (aleyhisselam) genel durumu, sergüzeştisi anlatılırken, bütün musibetler ve dünyevî kayıplar karşısında اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَ “Hamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı.” sözünü tekrar ettiği belirtilir.

Mal gider, dudaklarından dökülen söz odur; اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَ “Hamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” (Antrparantez; sizin şu anda Hizmet’iniz açısından dillendirebileceğiniz bir mülahaza.) Evlâd u ıyâl gider, O yine aynı sözü söyler.

Belki şeytan vesvese vermeye çalışmıştır. Çünkü ayet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

وَاذْكُرْ عَبْدَنَا أَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ

“Kulumuz Eyyûb’u da hatırla. Hani o, Rabbine şöyle yalvarmıştı: Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) Orada da ona îmâda bulunuluyor, işârî tefsir açısından. Belki şeytan geldi, fısıldadı onu. Nitekim böyle bir fısıldama, enbiyâ-i ızâm da ondan masûn değildir.

•Mesela, Hazreti Âdem (aleyhisselam) hakkında

 فَوَسْوَسَ إِلَيْهِ الشَّيْطَانُ قَالَ يَا آدَمُ هَلْ أَدُلُّكَ عَلَى شَجَرَةِ الْخُلْدِ وَمُلْكٍ لاَ يَبْلَى

 “Fakat şeytan Hazreti Âdem’e vesvese verdi ve ‘Ey Âdem, seni sonsuzluk ağacına ve hiç son bulmayacak bir devlet ve saltanata götüreyim mi?’ dedi.” (Tâhâ, 20/120) buyurulmaktadır.

Eğer şeytan, ona vesvese vermişse, demek ki başkaları için de bu söz konusudur. Şu kadar var ki, onu bizim maruz kaldığımız vesveselere benzetmemek lazımdır. O mukarrabîne göredir, bizim seviyemizde değildir. Artık nasıl süslü-püslü gösterdi, alladı pulladı yaptı ve Cennet’te Allah’a en yakın olmayı ona bağlayarak, “Şu şecereden ye!” dediyse?!. Ne ise o şecere?!. Aynı şekilde, şeytan, Hazreti Eyyûb Aleyhisselam’a da diyebilir; başkaları da diyebilir, kavmi de diyebilir: “Hani sen Allah’a yakın insandın; çoluk-çocuğun da gitti, eşin de gitti, evladın da gitti, ıyâlin de gitti!..” Fakat o yine, اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَ “Hamdolsun o Allah’a ki, verdi ve aldı!” der.

“Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!..”

Bir zaman gelir ki, Hazreti Eyyûb’un tepeden tırnağa vücudu da yara-bere ve hastalıklar içinde kalır. Hazreti Pîr, menkıbeye bağlı keyfiyetiyle ifade ederken, esasen önemli iki unsuru nazara verir:

BİRİ, inanma mahalli olan “kalb”i; ona da o isabet etti.

DİĞERİ de O’nu (celle celâluhu) dillendirme unsuru olan dili-dudağı, ona da isabet etti. Bundan dolayı buyuruluyor ki:

 وَأَيُّوبَ إِذْ نَادَى رَبَّهُ أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

“Bu arada, önderler içinde Eyyûb’u da an, hatırla. Hani O, ‘Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!’ diye yalvarmıştı.” (Enbiyâ, 21/83)

Şikâyet değil. “Gider!..” demek değil. Arz-ı hâl. Üns makamının gerektirdiği “temkîn”.

“Rabbim, bana musibet isabet etti. Sen, Erhamü’r-râhimînsin!”

Bakın bu sözde şikâyet yok. عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي “Sen’in benim halimi bilmen; benim Sen’den bir şey istememden beni müstağni kılıyor!”

Yine bir Hak dostu şâirin dediği gibi:

 قَدْ كَفَانِي عِلْمُ رَبِّي عَنْ سُؤَالِي وَاخْتِيَارِي

“Rabbimin benim her şeyimi bilmesi, beni O’dan bir şey istemeden de, bir şey dilemeden de, ihtiyardan da alıkoyuyor!” O bildiğine göre, BANA DÜŞEN ŞEY, bir DİLEKÇE İLE -bir yönüyle, kalbin kompoze ettiği ve dilin de okuduğu bir dilekçe ile- HALİMİ ARZ ETMEKTEN İBARET kalıyor.

عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي

Zannediyorum, bunu başta Hazreti Şâh-ı Geylânî söylüyor, sonra da bir-iki Hak dostu, ondan mülhem tekrar edip duruyorlar:

عِلْمُكَ بِحَالِي، يُغْنِينِي عَنْ سُؤَالِي

 “ Halimi bilmen, Sen’den bir şey istememden beni alıkoyuyor!” Biliyorsun, Sana derdimi şerh etmemin manası yok!..

İşte Hazreti Eyyûb aleyhisselam, ihtimal, bu mülahazalarla halini arz ediyor ve her meselede اَلْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي أَعْطَى فَأَخَذَ “Hamdolsun o Allah’a ki, O vermişti, O aldı!” diyor.

[11/12/2016 | BMTL]

***

Kendiyle Yüzleşmede Peygamber Ufku

 Hak saygısı, ruh inceliği, teslimiyet ruhu ve tefvîz ufuklu hayatı itibarıyla Hazreti Eyyûb aleyhisselâm’ın serencâmesi de diğer MUKARRABÎNDEN OLDUKÇA FARKLIDIR. O nebîlerden bir NEBÎDİR; bu yanıyla diğer “Mustafeyne’l-Ahyâr”dan farkı yoktur DÜNYAYA bakışında, UKBÂ mülahazalarında, NÜBÜVVETE ait hususiyetleri sergileme hassasiyetinde. Fakat kaynakları sorgulanabilir bazı eserlerde, kalben Hakk’a müteveccih bu insanın MEŞRU KESBİNE lütfedilen geniş imkânları olduğundan söz edilir. HATTA DENEBİLİR Kİ, umum mukarrabîn gibi o da “latîfe-i rabbâniyesi”nin kapılarını bütün bütün dünyevî beklentilere kapamış,

 اَللهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَاءُ

ufkundan gelen lütuflarla geniş imkânlara sahip olmuş, -mülahazamızı nebî karakterine bağlıyoruz- BÜTÜN mâmelekini, ÎSAR RUHUNUN emrine vererek, YAŞATMAYI yaşamanın birkaç adım -estağfirullah- KİLOMETRELERCE İLERİSİNDE DÜŞÜNEN ve götüren bir ÂBİDE şahsiyetti. Öyle olunca varsın onun servet ve imkânları Karun’unkinden kat kat fazla olsun; kalb kirlenip O’na (celle celâluhû) AYNA OLMA ÖZELLİĞİNİ KAYBETMEDİKTEN SONRA, ekstra lütuf sağanaklarıyla gelenler, TALEBİ MAHZURSUZ SAYILAN dünyevî nimetler kategorisine girer.

Şayet gerçekten o, mal, mülk, evlad ü ıyal açısından söylenegeldiği gibi ise, bize de “Varsın olsun!” demek düşer.. “Varsın olsun!”… Onunla alakalı serencâme şöyle cereyan ediyor:

Bir gün BEKLENMEDİK BİR HADİSE bütün mal ü menâlini alıp götürüyor. O bu hadise karşısında “Allah verdi, Allah aldı!” mülahazalarıyla soluklanıyor.

BİR BAŞKA ZAMAN evlatları ve yakınları böyle sürpriz bir hadiseyle yok ediliyor; kalbi aynı tefvîz ruhuyla çarpan nebînin dudaklarından aynı zebercet kelimeler dökülüyor.

BİR MÜDDET SONRA değişik hastalıkların asimetrik tasallutuna maruz kalıyor; dişini sıkıp sabr-ı cemîl hısn-i hasînine sığınıyor. Ama bu rahatsızlıklar bir gün öyle bir hal alıyor ki, çağın sözcüsünün beyanıyla, -onun ufkundan- KALB FONKSİYONUNU, DİL DE VAZİFESİNİ yerine getiremeyecek gibi oluyor.

–Bunlar onun ihtisaslarına göre bir yaklaşım- İşte o zaman, derdini, içindeki hemhâl olduğu ‘âh’a bile açmayan nebî, talep, naz ve ısrarlı istemeye kapalı ve niyaz edalı bir arz-ı halle,“Ya Rab! Bu dertler bana tahammül-fersâ şekilde dokundu; Sen merhametlilerin en merhametlisisin.” (Enbiya sûresi, 21/83) diyerek HALİNİ ALLAH’a ARZ EDİP NİYAZDA BULUNUYOR. CENÂB-I HAK DA, “Biz de onun niyazını kabul edip nezdimizden bir lütuf ve diğer kulluk çizgisinde olanlara da bir ders olmak üzere hastalığını giderip aile efradını ve yakınlarını ona lütfettiğimiz gibi bir o kadar daha ihsanda bulunduk.” (Enbiya sûresi, 21/84) buyurdu.

Allah, BİR ZAMANLAR VERDİĞİNİ ALMIŞ, sabır kahramanını öyle İMTİHAN ETMİŞTİ. Şimdi de aldıklarını onun sabrına, sadakatine mükafat olarak kat katıyla veriyor ve onu sevindiriyordu…

Kur’an-ı Kerim’in bir başka sûresinde ifade edildiği üzere, o, vücudunu baştanbaşa saran HASTALIĞI ŞEYTAN ÇARPMASINA VEREREK HAKK’ı TENZİHTE BULUNMA İNCELİĞİYLE İÇİNİ DÖKÜYORDU. Beyan-ı sübhânî konuyu bize şöyle aktarır: “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla! Hani o Rabbine teveccüh ederek, ‘Ya Rab! Şeytan bana bir bitkinlik ve azapla ilişti.’ demişti.” (Sâd sûresi, 38/41) Evet, yüce nebî böyle niyazda bulunmuştu ki bu, maruz kaldığı şeyleri şeytana vererek, HEM mukarrabîn ölçüsünde ona açık bulunduğunu itiraf HEM DE Zât-ı ulûhiyeti takdis anlamına geliyordu.

Deryadan bir katre ile o “Mustafeyne’l-Ahyâr”ın Allah’la münasebetlerini, hayatlarını iç MURAKABEYE bağlı sürdürdüklerini, HAYALLERİNE bulaşması bile söz konusu olmayan -keyfiyeti bizce meçhul- kendilerine yakıştıramadıkları hal ve tavırları itibarıyla FEVKALÂDE BİR İNCELİK sergilediklerini anlatmaya çalıştık. Allahu a’lem, böyle bir derinliğe gökteki melekler bile imrenedurmuş ve hayranlık temaşasına koyulmuşlardı. Ne kadar arzu ederdik bu yaklaşımın zerresine sahip olmayı, ama heyhat çoklarımız itibarıyla tepeden tırnağa levsiyât içinde bulunduğumuzun farkında bile değiliz.. hele serkârlar, hele serkârlar!.. [Hakk’a Adanmışlar Yolu – Çağ ve Nesil 10]

***

En faziletli ibadetlerden: “İntizâr-ı ferec”

Eyyûb (aleyhisselam) da tepeden tırnağa yara-bere içinde oluyor. Hatta menkıbelerde rivayet edilen vakıası itibarıyla -Hazreti Pîr’in de yine Lemalar’da nazara verdiği gibi- diline ve kalbine de yaralar isabet ediyor. Bir yönüyle latife-i Rabbâniye’si ve O’nu dillendirecek dili müteessir oluyor.

Esasen “dil” o (gönül), Farsça; bu, “lisan”, o da Arapça. DOLAYISIYLA bu (dil), onun (kalbin) tercümanı olması itibarıyla kıymet ifade eder; ona tercüman olmadığı sürece laf-ı güzaf, yaptığı her şey. Bu iki şeye (dil ve kalb) yara-bere isabet edince, edeceği şeyi edemediğinden dolayı, O (aleyhisselam) da,

أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ وَأَنْتَ أَرْحَمُ الرَّاحِمِينَ

“Rabbim, bu dert bana iyice dokundu (ve Sana gerektiği gibi ibadet edemez hale geldim). Sen, Merhametlilerin En Merhametlisisin!” (Enbiyâ, 21/83) diye niyaz diyor.

Hazreti Üstad, naklederken, onun duasına “Rabbi” kelimesini de ilave ediyor; çünkü Cenâb-ı Hakk’a nida ediyor orada; demek ki “Rabbi!” dedi,

أَنِّي مَسَّنِيَ الضُّرُّ

“Bu dert, bu zarar bana iyice dokundu.”

  • Sâd Sûresi’nde de,

أَنِّي مَسَّنِيَ الشَّيْطَانُ بِنُصْبٍ وَعَذَابٍ

“Şurası bir gerçek ki, şeytan yüzünden bir bitkinlik ve büyük bir ızdıraba düçâr oldum.” (Sâd, 38/41) dediği naklediliyor. “Şeytan, bana dokundu!” diyor orada, NEFSİNİ BİRAZ DAHA AŞAĞIYA ALARAK, SUÇLAYARAK, SORGULAYARAK. Peygamber âdâbı, “niyaz”da bulunuyor. Onun da maruz kaldığı musibet, farklı bir şey; intizâr-ı fereci de öyle oluyor. [20/08/2017. | BMTLİ]

Bu yazı 61 kez okundu