- Kudret Tesellisi
- Dünyanın En Büyük Nimeti
- Gideceği yere
- Hz Ömerin Tekrarlattığı Namaz
- Bire On
KUDRET TESELLİSİ
Bir dileğin gerçekleşmesi için kimi zaman birçok koşulun bir araya gelmesi gerekir. İnsanın bir ihtiyacının görülmesinin yolu bazen ülke meclisinin toplanmasından geçer. Onun hastalığının iyileşmesi, zaman olur, tıp dünyasının yüz yılda aldığı mesafeyi bir ayda kat etmesini gerektirir.
Cenab-ı Hakk sadece bir insan için mi dengeleri değiştirecek, sadece onun işi görülsün diye mi milyonlarca insanı ilgilendiren gelişmeleri yaratacaktır? Birçok insanın canını almış bir hastalığın şifası sırf onun için mi yaratılacaktır?
Evet, öyledir ve bu mümkündür. Kün fe yekün’ün sahibi için, şartların kolaylığı zorluğu, olasılık dahilinde olmaları veya olmamaları birdir. Olayın imkansız görülmesi, meselenin çıkmaza girmiş olması, konunun birçok başka kişiyi etkileyecek olması, çözüm için çok büyük şeylere ihtiyaç duyulması, Allah katında bir sorun teşkil etmez. Allah için hadiselerin basit veya zor, küçük veya büyük vasıfları yoktur. Güneş ve rüzgar enerjisinden faydalanmaya gayret eden, hatta karanlığın değerlendirilebilir olup olmadığı üzerinde çalışmalar yürüten (dark energy) insanoğlu Rabbimizin kudretini değerlendirme konusunda duyarsızlık içerisindedir.
Rabbimizin kudreti mutlaktır. Mutlak bir kudrette dereceler ve mertebeler olmaz. Zira mertebeler, o hakikate zıddının müdahalesiyle ortaya çıkarlar. Karanlık var olduğu için ışığın dereceleri, soğuk var olduğu için sıcaklığın dereceleri ortaya çıkmıştır. Kudretin zıddı acz, ilahi kudrete karışmış olmadığından; az kudret, çok kudret diye bir ayrım kalmamıştır.
Rabbimizin sivrisineği yaratırken gösterdiği kudret, Samanyolu galaksisini yaratmak için tecelli eden kudretten biraz olsun fazla değildir. Elimizi cebimize koyarken faydalandığımız kudret-i ilahiye ile başımızdaki en büyük sorunun çözülmesinde uygulanacak kudret-i ilahiye arasında kolaylık ve zorluk farkı yoktur. Tersinden söyleyecek olursak, elimizi cebimize koyabilmek de dünyanın en müşkül problemlerinin çözülmesi kadar mucizevi bir durumdur. Bir kişi yüzünden milyonlarca insanın programı mı değişecektir? Evet, bir kişi için, Rabbimiz dilediğinde her şeyi değiştirir.
Cenab-ı Hakk’ın, ölüleri bile diriltebileceğini peygamberler vasıtasıyla göstermesi, insanın ümit sınırlarını geniş tutması için verilmiş işaretlerden biridir. İnsan ümidini asla kaybetmemeli, en imkansız durumlarda bile kudreti her şeyi çözmeye yeten Rabbimizin varlığını hatırlamalıdır. Cenab-ı Hakk şifasını yaratmadığı bir hastalık vermediği gibi, çözümünü kendi kudret elinde bulundurmadığı bir musibet de yaratmamıştır. Motoru yanan uçak düşmekteyken kurtulmak imkansız mıdır? Doktor, şu kadar ömrün kaldı dediğinde, durumu değiştirmek mümkün değil midir? Hatta ve hatta bir ölüm haberi insana ulaştığında, o haberin vefat etmedi şeklinde değişmesinin imkanı yok mudur? Bir şey olmuş bile olsa olmamış hale gelemez mi? Cenab-ı Hakk bütün bunları yapabilecek kudrete sahiptir. Herkes dayandığı zata göre kuvvet kazandığına göre Allah’a dayanan insan, sonsuz bir güç elde etmiştir. Nefsine ve enaniyetine güvenen biriyse, çürük bir tahtaya yaslanmış ve boşluğa adım atmıştır.
Mesela berbat bir duruma düşmüşüzdür, çok mahcup olacağımız bir iş yapmışızdır, geri dönüşü olmayacak bir hata işlemişizdir. Aniden korkuyla uyanır, bunun bir rüya olduğunu anlar ve Rabbimize şükürler ederiz. Böylelikle rüya aleminde imkansız olan bir çözüm reel alemde yaratılmış olur. Gerçek hayata nispetle dünya hayatı da bir rüya gibi olduğuna göre, yaşadığımız musibete bu dünya uykusunun kabusları nazarıyla bakarsak, Rabbimiz dilerse gerçeği hayale, hayali gerçeğe çevirir ve bizi çözümü olmayan bir sorunun içerisinden tere yağından kıl çeker gibi kurtarır; yeter ki hikmeti iktiza etsin. Akıp giden ırmakların, dönen dünyanın, ışıldayan güneşin, işleyen kainatın gücünü düşünelim. Bu toplam güç, insanın kullandığı güçten farklı değildir. İlahi kudret mutlaktır ve bu kudretten istifadeye en layık varlık aczinden ve ihtiyacından dolayı, insandır.
Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler tarihte kaldığına göre, o mucizelerin varlığının bize söylediği hiç mi bir şey olmayacak? Peygamberlerin fiziki varlıklarına muhatap olamasak da, mucizeyi yaratan peygamberin kendisi değil de, Rabbimiz olduğuna göre, o mucizenin kaynağıyla ilişkimiz sürüyor demektir. Bizler peygamber değiliz ancak peygamberleri yaratanla, bizi yaratan aynıdır. İsteklerimizi, hayallerimizi ve düştüğümüz çıkmazları Rabbimizin mutlak kudretin emanet ederek, bize ne imkanlar sunacağını ve hangi imkansızlıklar dan kurtaracağını görmeliyiz. (Dervişin TeselliKoleksiyonu)
DÜNYANIN EN BÜYÜK NİMETİ
Sultan Üçüncü Mustafa‘nın şimdiki Lâleli Câmiini ikmâl ettirdiği günlerde, muhitte Lâleli Baba adında bir veliden bahsederler; her sözünde, derin hikmetler ve birtakım sırlar bulunduğunu söylerler.
Padişah, göğsünün üzerine taktığı bir lâle ile oturan bu zâtı merak edip, ziyarete gider. Büyük bir velî olduğundan halkın asla şüphe etmediği bu zât, padişahın birçok suallerini cevaplandırırken, dünyada en büyük nimetin ne olduğunu soran Sultan’a:
– Dünyada en büyük nimet, yiyip içtikten sonra def’-i hâcettir, der.
Padişah bu cevabı beğenmez. Hattâ bir bakıma kaba bir mânâ taşıyan bu nezaketsiz cevaptan sonra, canı sıkılarak kalkıp gider. O gece yediği yemeği, içtiği suyu dışarı çıkaramayan Sultan; sabaha kadar sarayın içinde dört döner. Güç belâ eriştiği şafak vaktinde, alel-acele bir abdest alır; namazını kıldıktan sonra, doğruca Lâleli Baba’nın evine koşar. Gece sabaha kadar gözlerine uyku girmediğini, şafağı iple çektiğini, içinde bulunduğu zahmetten kurtulması için dua istediğini yalvarırcasına anlatır.
Lâleli Baba:
-Allah’ın nice nimetlerine sâhip bulunduğumuz halde, alışkanlık sebebiyle bunların kıymetini bilmiyoruz. Yiyip içtikten sonra def’-i hâcet etmenin en büyük nimet olduğunu şimdi öğrendiniz değil mi? der ve ilâve eder:
– Eğer yaptırdığınız şu camiyi bana bağışlar ve padişahlığınızı da, bütün salâhiyetleriyle birlikte bana bırakırsanız, kurtulmanız için dua ederim…
Camiyi derhal bağışladığını, bu andan itibaren “Lâleli Câmii” olduğunu bildiren padişah, saltanatını veremeyeceğini ifade etmek isterse de, artık tahammülü tükenmekte olduğu için, nihayet saltanattan da vazgeçtiğini, yeter ki içinde bulunduğu sıkıntıdan kurtarılması için dua etmesini rica eder.
Lâleli Baba, o zaman şu karşılığı verir:
– Bir saltanat ki, bir def’-i hâcete feda ediliyor; doğrusu buna saltanat demeye bin şâhid ister!..
Lâleli Baba’nın duasını ancak bu suretle alan Sultan, içinde bulunduğu halden hemen kurtulur. Yaptırmış olduğu câmii, Lâleli Baba’ya bağışladığı için de, bu câmi onun adına izâfeten “Lâleli Câmii” diye söylenir.
Unutmayalım ki, kendimizde varlığı ile gururlandığımız dünyevî meziyetlerimizin hemen hepsi bir def’-i hâcete bile feda edilebilir… Öyle ise, boşu boşuna gururlanmayalım da, bunların kadrini bilelim, şükrünü edâ edelim!..
(Mesel denizi)
GİDECEĞİ YERE
Arifin birisi, bir zengine:
“Malı mı, yoksa günahı mı daha çok seviyorsun?” diye sordu.
Zengin:
“Malı seviyorum.” dedi.
“Doğru söylemiyorsun!” dedi arif... “Günahı ve vebali daha çok seviyorsun ki ölürken beraberinde malım değil de onları götürüyorsun. Eğer, er isen, malı günahsız olarak beraberinde götürmeye çalış. Malım seviyorsan, onu kendinden önce Rabbinin yanma gönder ki, gittiğinde onları orada bulasın, işine yarasınlar.“
Akıllı adam, hazırladığı erzakım yollarda bırakan değil, kalacağı yere gönderendir. Allah yoluna veren, malını dünya yolunda bırakmamış, götürmüş olur. Yoksa sadece günahım götürür [Mesel denizi s:57]
HZ. ÖMER’İN TEKRARLATTIĞI NAMAZ
Bedevinin biri mescidde acele ile öyle bir namaz kılar ki, durumu seyreden halife Hazret-i Ömer ikaz etmek zorunda kalır.
-Ey Allah’ın kulu, bu nasıl namaz böyle? Tavuğun yem yediği gibi. İyisi mi, sen şu namazını yeniden kıl!
Adam tutar yeniden kılar. Ama nasıl lalar? Acelesiz, tadil-i erkana riayet ederek.
Durumu seyreden Halife, namazdan sonra sorar:
-Sen söyle şimdi, hangi namazın daha güzel oldu?
Adam cevap verir:
-İlk namazım daha güzeldi?
–Niçin?
-Çünkü, der, onu sadece Allah rızası için kılmıştım, bu ikincisini senin nezaretinde, senin rızan için kılmış oldum da ondan!
Bu sözün gerçekten payı vardır. İnsan sadece Allah rızasını esas maksad yapmalı, çevresinde şunun bunun görmesini, beğenmesini asla hatırına bile getirmemeli. Farzına, vacibine, sünnetine dikkat etmelidir.
Bununla beraber, farzlarda riya olmaz hükmü kesindir. Nerede olursa olsun namazınızı kılın, riya korkusunu hatırınıza bile getirmeyin. İnsanların oldukça derin gaflete daldıkları şu devirde hemen her yerde çekinmeden ibadetler eda edilmeli, görenlerin vicdan muhasebesine de vesile olmalıdır. Bu halinizle siz Rabbınızın rızasını düşünürsünüz, onlar da vicdanlarının sesini dinlerler. (“Olaylar Konuşuyor” s:78)
BİRE ON
Bir dilenci, Hazreti Ali’den bir şeyler istedi. O da Hasan, Hüseyin Efendilerimizden birisine, “Annene git, kendisine verdiğim altı dirhemden birini al getir.” dedi. Giden, geri geldiğinde, “Annem onları un almak için sakladığını söylüyor.” dedi. Hazreti Ali, “Kişi kendi elinde bulunandan çok Allah’a itimat etmedikçe tam iman etmemiştir. Git, o paraların hepsini getir.” dedi. Hazreti Fatıma, bu sefer paraların tamamını yolladı. Hazreti Ali hepsini dilenciye verdi.
Bu hâdisenin üzerinden birkaç dakika geçmemişti ki bulundukları yere bir deve satıcısı geldi. Hazreti Ali, ona devenin kaç para olduğunu sordu, yüz kırk dirhem olduğunu öğrenince, “Paranı sonra almak üzere bana satar mısın?” dedi. Satıcı kabul etti ve devesini oraya bağlayıp gitti. Biraz sonra birisi geldi ve devenin kime ait olduğunu sordu.
Hazreti Ali, kendisine ait olduğunu söyledi.
Adam, “Satar mısın?” diye sorunca, Hazreti Ali Efendimiz iki yüz dirheme adama sattı. Yüz kırk dirhemini deveyi satın aldığı adama verdikten sonra evine gitti. Biraz evvel altı dirhem aldığı Hazreti Fatıma’ya, altmış dirhem verdi. O, hayretle, “Bu nedir?” diye sordu.
Hazreti Ali: “Allah Teala’nın, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) vasıtasıyla ‘Kim (Allah’ın huzuruna) bir hayır ile gelirse, ona onun on misli verilir’ (En’am, 6/160) vaadinin neticesidir.” buyurdu.
* * *
Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “Cömertlik kökü cennette, dalları dünyada olan bir cennet ağacıdır.” buyurarak insanlara cömertliği tavsiye ediyor, Hazreti Ali Efendimiz de, bu davranışı ile güven dersi veriyordu.