İmam Fahreddin Râzî

Aslen Taberistanlı bir aileye mensup olan İmam Fahdeddin Râzî, Hicrî 543 yılında (1149) Büyük Selçuklu Devleti’nin başkentliğini de yapmış olan Rey’de dünyaya geldi. Babası Ziyaüddin Ömer (ö. 559/1164) Eş’arî kelâmcısı olması yanında aynı zamanda iyi bir Şafiî fıkhı âlimiydi. Hitabetindeki etkiden dolayı kendisine Rey’in hatibi anlamında Hatibü’r-Rey deniliyordu. Tabii olarak ilk hocası babasıydı ve İmam Râzî, zaman zaman bu konudan tefsirinde bahsetmektedir.

Öğrenimine, doğduğu Rey şehrinde babasından ders alarak başlayan İmam Râzî, 16 yaşında iken babasını kaybetti. Neş’et ettiği muhit itibarıyla, Eş’arî âlimlerinden kelâm ve akaid, Şafiî ulemasından usûl ve fıkıh dersleri alan İmam Râzî, bilgi ve tecrübesi ilerledikçe Eş’arî kelâmına karşı bir nebze serbest hareket ederek İmam Eş’arî’nin bazı görüşlerini tenkit etse de Şafiî fıkhı konusundaki yaklaşımlarından taviz vermemiş, hattâ bu bağımlılığı onu, zaman zaman Ebû Hanife ve ekolünü tenkidini netice verecek noktaya getirmiştir.

Babasının ölümünden sonra Rey’den ayrılarak Simnân’a gelmiş ve burada bir süre Kemal es-Simnânî’den fıkıh dersleri alarak tekrar Rey’e dönmüştür. Burada zamanın tanınmış filozoflarından ve aynı zamanda Halebli Sühreverdî’nin de hocası Mecdüddin el-Cîlî (veya Cebelî)’den felsefe ve kelâm dersleri almaya başladı. Hocasının Meraga’ya davet edilip oraya gitmesi üzerine İmam Râzî de yola koyuldu ve İmam Gazâlî’yi de iyi tanıma imkânı bularak felsefe ve kelâm ilimlerinde eser verecek derecede bilgi sahibi oldu.

Netice itibarıyla İmam Râzî, felsefe, kelâm, tefsir ve fıkıh gibi ilim dallarındaki bilgisiyle sınırlı kalmamış, aynı zamanda tıp, astronomi, lisan ve edebiyat konularıyla da ilgilenerek derin bilgi sahibi olmuştu. Bir çok ülke ve ilim merkezini gezmiş ve gittiği yerlerdeki âlimlerle münazaralar yaparak bilgisini daha da derinleştirmişti. Bu denli belirgin bir konuma gelen bir çok insanın maruz kaldığı gibi İmam Razi’nin hayatında da belli sıkıntı ve zorluklar baş göstermiştir. Genelde devlet kademesiyle iyi geçinmesi ve onlar hakkında kitaplar kaleme almasına rağmen her devirde olduğu veçhile onun zamanında da, ictimai hayatta kıskançlık ve haset gibi belli urlar depreşmiş ve neticede dünyayı kendisine küstürmüşlerdir.

İmam Razi’nin üslûbu biraz sertti ve yanlışı ifade ederken bu sertliği, okların kendisine çevrilmesini netice veriyordu. Sürekli münakaşalar yaşanıyor ve bu hâl dur durak bilmiyordu. Onun bu tenkitlerinden Hanefî, Hanbelî ve Maturîdî ekolü de nasibini alıyordu. Ancak esas itibarıyla onun hedefi, aklı naklin önünde değerlendiren Mu’tezile ve teşbih ve tecsimi esas alan Kerâmîye gibi Sünnî çizginin dışında kalan ekollerle filozoflardı. Hatta denilebilir ki, Hanefî, Hanbelî ve Maturidî ekolüyle olan tartışmalarının temelinde, yöredeki Kerâmîler’in bu ekollere olan temayül ve yakınlıkları yatıyordu.

Nihayet İmam Râzî’nin, müşebbihe ve mücessime olarak nitelediği Kerâmîleri ağır bir dille eleştirmesi, Kerâmîlerin rahatsızlığını daha da artırmış ve bunun farkına varan Gur Sultanı Gıyâseddîn, ardı arkası gelmeyen yakınmalar üzerine bir münazara tertip etmişti. Bu münazarada Kerâmîler yanında bazı Hanefî ve Hanbelî âlimleri de bulunuyordu. Uzun münakaşalar yaşandı ve neticede Sultan meclisi terk etmek zorunda kaldı. Onun damadı ve yeğeni, yaşananlar karşısında etkilenerek İmam Râzî’yi şikâyet etti. Ertesi gün de, çıkıp halka duygu yüklü bir konuşma yaptı. Gerek hitabesinde kullandığı argümanlar gerekse içinde bulunduğu ruh hâletini halka yansıtması, insanlarda ciddî tesir bırakmış ve akıttığı göz yaşları, bütün Kerâmîleri de ağlatmıştı. Halk galeyana gelmiş ve böylelikle beldeyi fitne dalgaları sarmaya başlamıştı. Hatta bir başka mecliste Râzî taşlanarak konuşmasına engel olunmuştu. Sonunda halk, Râzî’nin o bölgeden çıkarılacağı vaad edilerek ancak teskin edilebildi ve ardından Sultan Gıyâseddin, Râzî’yi Herat’a gönderdi. Artık onun için, Harizm ve Mâveraünnehir acı bir tecrübeydi.

Sultan Gıyâseddin, severek fikirlerini takip ettiği Râzî için Herat’ta bir medrese yaptırdı. Ancak Kerâmîye itikadında olan halk, itikat ve anlayışlarının yanlış olduğunu ortaya koyup ispat eden İmam Râzî’ye karşı bayrak açmaya devam ettiler. Sultanın çok iltifat ettiği birisi olmasına rağmen, kendisini çekemeyip karşı koyanlara karşılık İmam Râzî, fitne ateşinin daha fazla körüklenmesine zemin hazırlanmaması için buradan da ayrılmak zorunda kaldı.

Genelde saraylarda ağırlanıp himaye edilen İmam Râzî, 606/1209 senesinde, zaman zaman geldiği Herat’ta ruhunu teslim etti. İbnu’l-Kıftî, kendilerini tenkit ederek hatalarını açıklayan İmam Râzî’yi Kerâmîlerin zehirlettiğini anlatır. Talebesine yaptığı vasiyette, ölümünün son derece gizli tutularak kimseye bahsedilmemesini, kimseye haber verilmeden usûlünce kefenlenip Muzdahan köyü yakınlarındaki Maşakıb dağına götürülerek naşının buraya gömülmesini istemiştir. İbn Hallikan, İmam Râzî’nin akşam karanlığında bahsedilen yere götürülerek gömüldüğünden bahsederken İbnu’l-Kıftî, hakikatte İmam Râzî’nin evinde defnedildiğini, sadece Muzdahan civarındaki Maşakıb dağına gömüldüğü süsü verildiğini anlatır. Gerekçe ise, kendisini mülhid sayarak ciddî cephe alan Kerâmîlerin, cesedi kabirden çıkararak parçalamaları endişesidir. İmam Râzî, ister zehirletilerek isterse normal ölümle dünyadan ayrılmış olsun onun yokluğuna en çok sevinenlerin Kerâmîler olduğunda şüphe yoktur. Ölüm haberi ve gömüldüğü yerin gizli tutulması da gösteriyor ki, her çilekeş gibi İmam Râzî de çok çekmiş ve ruhunu teslim etmiş, cansız bir bedene bile tahammül edilememe endişesiyle arkasında böyle bir vasıyyet bırakmıştır. (Bkz.: Uludağ, Süleyman, Fahrettin Razi, Kültür Bakanlığı, Türk Büyükleri Dizisi, 1991, s. 1 vd.)

İmam Râzî’den miras olarak geri kalan ise, et-Tefsîru’l-Kebir olarak da bilinen Mefâtihü’l-Gayb gibi devâsa bir tefsir ve bugüne kadar ulaşanı ve ulaşmayanıyla 200’den fazla telif eserdir. (Daha fazla bilgi için bkz.: Yüce, Abdulhakim, Razi’nin Tefsirinde Tasavvuf, Çağlayan Yayınları, İzmir, 1996, s. 59 vd.)

Kaynak :Çile ve Mihnetkeşlerin Ortak Kaderi GÜLLER VE DİKENLER

Bu yazı 17 kez okundu