•Ashâb-ı Uhdûd ve Bir Ölüp Bin Dirilenler
•Ashab-ı Uhdudun Günümüze bakan yönleri
•“ALLAH, Bu Dîni Tamamlayacaktır; ANCAK Siz Acele Ediyorsunuz.”
•“Sabret Anneciğim Sabret!..
•”Ashab-ı Uhdud ve Bir Çocuk
ÎMÂN ve KÜFÜR MÜCADELESİNE İBRETLİ BİR MİSÂL
ZAMANIN BİRİNDE bir kral vardı; bir de tanıdığı ve hemfikir olup çok sevdiği bir sihirbaz.
SİHİRBAZ ihtiyarlayıp öleceğini anlayınca krala başvurup dedi ki:
Ben ihtiyarladım, herhalde yakında öleceğim. Sahip olduğum sihirbazlık mesleği, benim ölümümle sona ermesin. Bunun için de bana GENÇ, zeki, kabiliyetli bir delikanlı bulup getir ki, SİHİRBAZLIK SANATINI ona öğreteyim. Böylece o delikanlı benden sonra sihirbazlık mesleğini devam ettirsin. Sihirbazın bu teklifini câzip, olumlu ve yerinde bulan Kral, etrafa haber saldı ve memleketinde bulunan en zekî, kâbiliyetli, dirâyetli ve cesâretli bir gencin tespit edilip kendisine bildirilmesini ferman etti.
- Kısa bir zamanda Kralın emri yerine getirilerek gayet zeki, anlayışlı, becerikli, iş yapan ve iş bitiren bir delikanlı bulunup krala bildirildi ve sihirbaza teslim edildi.
DELİKANLI, sabah-akşam sihirbazlık sanatını öğrenmek maksadıyla sihirbazın evine gelip gitmeye başladı. Bir zaman sonra delikanlı bir ZÂHİDLE, yani “Allah’a ve âhiret gününe inanan ve yaşantısını âhiretteki hesaba göre ayarlayan, dînin en küçük meselesini dünyanın tümü için bile fedâ etmeyen, vaktini ve kâbiliyetlerini fuzûli işlerde israf etmeyen, ömrünü kıymetli, faydalı ve kalıcı işlerde ve HİZMETLERDE geçiren bir HAK DOSTUYLA ” tanıştı.
BÖYLE bir ZÂHİDLE tanıştığından çok memnun olan ve SOHBETLERİNDEN çok istifade eden DELİKANLI,zâhidin yanına uğramadan edemiyordu.
Hatta bu ziyâretini her gün olacak şekilde sıklaştırdı. ÇÜNKÜ gün geçtikçe zâhidin anlattıkları fazlasıyla hoşuna gidiyor ve son derece etkisinde kalıyordu. Bunun için de SABAH evinden çıkıp SİHİRBAZIN yanına giderken, ZÂHİDİN yanına uğrayıp öyle gidiyor, akşam evine dönerken yine zâhide uğrayıp öyle dönüyordu.
FAKAT delikanlı böyle bir zâhidle tanıştığını ve ondan hoşlanıp sohbetinde bulunduğunu ve onu sık sık ziyaret ettiğini, ne âilesine, ne de sihirbaza söylüyordu.
ÇÜNKÜ bâtıla, şirke, zulme, hokkabazlığa ve mürâiliğe dâvet eden SİHİRBAZIN FİKİRLERİYLE Hakk’a, tevhide, vakâra, ihlâsa ve güzel ahlâka dâvet eden ZÂHİDİN FİKİRLERİ birbirine taban tabana zıt idi.
HÂL BÖYLE OLUNCA, delikanlının zâhidle tanıştığını ve yanına gelip gittiğini duyduklarında, gerek âilesinin gerekse sihirbazın buna karşı koyacakları, gelip gitmesini engelleyecekleri ve onu zâhidden ve zâhidin fikirlerinden soğutup caydıracakları kesindi.
İşte BUNUN İÇİN delikanlı zâhidle tanışıp sohbetinde bulunduğunu KİMSEYE SÖYLEMİYORDU. Fakat SABAH evinden çıktığında ZÂHİDE UĞRADIĞINDAN ÖTÜRÜ; sihirbazın yanına geç varıyordu. AKŞAM yine zâhide uğradığından,bu defa da evine zamanında gelemiyordu.
Bu GEÇ KALMADAN ÖTÜRÜ de sabahları sihirbazdan, akşamları da âilesinden azar işitiyor ve itâp görüyordu.
SABAHLARI sihirbaz “niçin zamanında gelmiyorsun?” deyip azarlıyor, AKŞAMLARI da âilesi “niçin vaktinde dönmüyorsun?” diye ona bağırıp çağırıyordu.
DELİKANLI İSE sihirbazın fikirleri ile zâhidin fikirleri birbirinin zıddı olduğundan, zâhide gittiğini bir türlü cesaret edip de söyleyemiyordu. HEM SÖYLEYEMİYORDU; çünkü kim bilir belki de zâhidin fikirleri hakkında TAM BİR KANÂATE sahip olmamış ve kararını verememişti. ÇÜNKÜ karşı tarafın da kendine göre câzibesi, hissi okşayan tarafları, nefsin hoşuna giden yanları ve şarlatanlıkları vardı.
Hem ÇEVRE SİHİRBAZIN FİKİRLERİYLE yoğrulmuştu.
***
GENÇ, bir gün evinden çıkıp sihirbazın yanına giderken, bir köprüden geçmesi gerekiyordu.
Birden kalabalık bir HALK KİTLESİYLE karşılaştı. Başını kaldırıp gözlerini ileriye gönderdiğinde ne görsün: Bir canavar köprünün ortasında uzanıp yatmış; kimseye geçit vermiyor. İşte ne olduysa o anda oldu. Birden GENCİN KAFASINDA ŞİMŞEKLER ÇAKTI ve kıvılcımlar uçuştu. Arayıp da tam olarak bulamadığı, eline geçip de kaybetmekle karşı karşıya kaldığı ve tam teslim olmada geciktiği ZÂHİDİN SÖYLEDİKLERİNİN doğru ve isâbetli olup olmadığını anlama hususunda şöyle bir çareye başvurdu:
Ellerini kaldırdı ve: “ALLAH’IM’ım, eğer zâhidin dedikleri doğruysa şu atacağım taşla şu hayvanı buradan def’ et. Tâ halk köprüden geçip işine gitsin.
Ben de bunu ZÂHİDİN DOĞRULUĞUNA bir alâmet sayayım ve ona tam teslim olup, eğri büğrü yollardan, yanlış ve çarpık fikirlerden kurtulayım” diyerek elindeki taşı attı.
Canavar oradan def’ olup gitti ve halk köprüden geçip işine gitti. DELİKANLI da bunu zâhidin doğruluğuna ve sözlerinin hakkâniyetine delil saydı ve artık sihirbaza gitmemeye kat’î karar vererek dosdoğru zâhidin yanına vardı.
BAŞINDAN GEÇENLERİ bütün açıklık ve samimiyetiyle zâhide anlattı. Delikanlıyı gayet dikkatle DİNLEYEN ZÂHİD, delikanlının sözleri bitince, ona ileriyi gören gözleriyle bakarak, emniyet telkîn eden yüzüyle teveccüh ederek ve şefkat dolu elleriyle sırtını sıvazlayarak dedi ki:
“Evladım, sen gelecekte etrafa ün salmış meşhur bir kimse olacaksın.
Öyle bir zamanda SAKIN BENİ ELE VERME.
Bu öğrendiklerini, benimle temas kurmak sûretiyle BENDEN ÖĞRENDİKLERİNİ kimseye söyleme.
Benim HÂLİMDEN ve FİKİRLERİMDEN kimseye bahis açma.”
GERÇEKTEN, kısa bir zamanda delikanlı etrafa ün saldı, şöhreti her tarafa yayıldı ve herkes ondan, maharetlerinden ve insanlar üzerinde bıraktığı etkilerinden bahsetmeye başladı.
Kısa zamanda meşhûr olmasında kralın emriyle pek çok genç arasından seçilip sihirbaza teslim edilmesinin zâhiren büyük rolü vardı. Zaten HALK ONU krala yakınlığı ve sihirbazlık mesleğinin ehli olması yönüyle tanıyor ve ondan bahsediyordu.
DELİKANLI, yanına gelen dertli insanların dertlerini dinliyor, hastalıklarına bakıyor ve imkânları ölçüsünde SEBEPLERE TEVESSÜL EDEREK, onlara hal çaresini bulmaya çalışıyor ve halkın dertlerine devâ ve hastalıklarına şifâ bulmalarına yardımcı oluyordu.
KRALIN YAKINLARINDAN gözleri kör olan ÂMÂ BİRİSİ vardı.
O da delikanlının şöhret ve mahâretini duymuş, körlük belâsına şifâ bulmak için delikanlının yanına gelmişti. Delikanlıya şöyle dedi:
“EFENDİM! Senin şöhretin her tarafa yayıldı. Herkes senin tesirli faâliyetlerinden, mahâretli elinden ve şifâlı sözlerinden bahsediyor. İşte görüyorsun ki benim gözlerim kör ve ben şu anda âmâ bir insanım. Şayet bana da şifâ verip gözlerimi açarsan, sana şu kadar teneke altın vereceğim. Ve yaşadığım müddetçe de senin kölen olup her emrine âmâdeyim . Ne olursun bana şifâ ver. Benim gözlerimi aç! ”
DELİKANLI, böylesine yanlış ve yersiz bir istek karşısında ve insanların Allah’ı bırakıp, fânîlerden medet umma ve ALLAH’A ÂİT BİR KISIM İCRÂÂTI insanlardan bekleme gibi bâtıl, sapık ve çarpık fikirlere saplanmaları karşısında titredi, kaşlarını çattı ve şöyle dedi:
Hayır; öyle bir şey yok. Böyle bir düşünce son derece yanlış bir fikir ve çok çarpık bir anlayıştır. Ben kimseye şifâ vermiyorum. ŞİFÂ VERMEK KİMSENİN HADDİ DEĞİLDİR. Şifâ vermek ALLAH’A ÂİT YÜCE BİR SIFATTIR.Şifâyı veren SADECE Allah’tır. O’ndan başka şifâ veren hiç kimse yoktur. YALNIZ bu şöhretin ve bu işin benimle alâkalı olan kısmı ve bana düşen hissesi şudur ki, bir kısım DERTLERİN DERMANI İÇİN yüce Allah’A DUÂ EDERİM. Yüce Allah da, umûmî rahmeti ve şümullü HİKMETİ İKTİZÂ EDERSE benim duâmı kabul etmekte ve karşı tarafa şifâ vermektedir.Durum bundan ibarettir. İşte şu andaki senin benimle alâkalı olan meselen de bundan farksızdır.
Netice-i kelâm:
Sen eğer âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’ın, varlığını ve birliğini kabul eder, O’na tam teslim olur ve inanılması gereken imân ve İslâm’ın sâir rükün ve şartlarına inanırsan ben de senin için Allah’a duâ ederim.
Yüce Allah DİLERSE,benim duâmı kabul eder ve ŞİFAYI YARATIP seni iyileştirir ve senin gözlerini açar. Ben de bunun karşılığında senden hiçbir MADDÎ MENFAAT TALEP etmem. Çünkü DUÂ bir KULLUKTUR. Kulluğun fayda ve semereleri ise UHREVÎ olup âhirette verilecektir.
Hem ben bunu Allah rızâsı için yapıyorum ve biliyorum ki, Allah’ın BENDEN râzı olması, benim HER ŞEYİME kâfîdir. Zirâ O râzı olduktan ve kabul ettikten sonra halkın itirazının ve muhalefetinin hiçbir değeri yoktur. Kaldı ki, O râzı olduktan ve kabul ettikten sonra isterse ve HİKMETİ GEREKTİRİRSE, beni bütün yaratıklara da kabul ettirir; onların kalplerine bana karşı bir merhamet ve bir şefkat yerleştirir, bir sevgi ve bir muhabbet koyar. Halk da farkında olmadan benden ve benim yaptıklarımdan hoşlanmaya, beni sevmeye ve bana hürmet etmeye başlarlar.
Delikanlının bu SAMİMÎ HÂLİNİ gören ve tesirli sözlerini dinleyen âmâ, delikanlıya dönüp dedi ki:
Doğrusu şu anda ben de davetine icabet ederek Allah’ın varlığına birliğine inandım. Ve inanılması gereken diğer şeylerin tümüne de inanıp hepsini kabul ettim ve hayatımın sonuna kadar da bu KANÂAT ve İTİKAT çerçevesinde hareket edeceğime, imân ve İslâm’la alâkalı meselelerde EN KÜÇÜK bir TÂVİZ vermeyeceğime, ebedî olan âhiret hayatımı fânî olan dünya hayatım için feda etmeyeceğime; fakat GEREKİRSE fânî olan dünyevî hayatımı ebedî olan âhiret hayatıma seve seve fedâ edeceğime söz veriyorum. Allah şu anda sözlerime şâhit ve içimden geçenlerden de haberdardır. Sen de şâhit ol!
Muhâtabından bu cevabı alan delikanlı ellerini açıp dedi ki:
“Allah’ım şu kuluna şifâ ihsân eyle.”
Yüce Allah da delikanlının samîmî, hâlis ve muhlis olan duâsını kabul ederek, hemen o anda âmâya şifâ verdi. Gözlerini açıp, onu çevresini görür hale getirdi. Artık, içeriye âmâ olarak giren zât, gözleri açılmış olarak dışarıya çıkıyordu.. Delikanlıya “Allah râzı olsun” deyip onunla vedalaştı. Allah’a ısmarladık deyip çoluk-çocuğunun yanına geldi ve işlerinin başına geçti. Gözleri açılan adam eskiden olduğu gibi yine Kralın meclislerine iştirak etmeye devam ediyordu.
Bir gün kral, eskiden âmâ olarak tanıdığı yakınının gözlerinin açıldığının, etrafı görmeye başladığının ve kendisinde körlükten hiçbir belirti kalmadığının farkına vardı ve aralarında şöyle bir muhâvere geçti:
– Sen eskiden kör idin. Hiçbir şeyi görmezdin. Şimdi ise bakıyorum ki,gözlerin açılmış ve çevreni görüyorsun. Söyle bakalım; senin gözlerini kim açtı?
– ALLAH…Evet benim gözlerimi Allah açtı.
– Yani ben mi açtım? Allah demekle beni mi kastediyorsun?
– Hayır. Hem sen ilâh değilsin ki…
– Peki senin benden başka ilâhın var mı?
– Dedim ya, bir kere sen ilâh değilsin ve olamazsın. Benim İlâhım olan Yüce Zât, hem benim, hem senin, hem de bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Her şeyin Rabbi ve her şeyin İlâhı O’dur. O her şeyi yaratan, her şeyi bilen,her şeye gücü yeten, ezelî ve ebedî olan ve gizli-açık her şeyden haberdar olan Yüce Allah’tır.
O zamana kadar memleketinde hiç duyulmadığı, duyulup bilinmesini de İSTEMEDİĞİ ve hiç de bekleyip UMMADIĞI bu türlü fikirleri yakın akrabasından duyan kral, başından kaynar su dökülmüş gibi oldu. Öyle bir sarsıldı ve sarardı ki, neye uğradığını bilemedi ve feleğini şaşırdı. Heyecandan kalbinin atışları hızlandı. NERDEYSE olduğu yerde yığılıp kalacaktı.
BİR MÜDDET ÖYLE KALDIKTAN SONRA kendini toparladı ve yakını olan kimseyi karşısına alıp onu şöyle sıkıştırmaya başladı:
Eskiden memleketimde bu türlü fikirler yoktu. Herkes beni tanrı olarak tanıyordu.
Sen bu fikirleri nereden aldın?
Kimden öğrendin?
Çabuk söyle!
Gözleri henüz açılan ve daha yeni Mümin olan o kimse,krala dönerek ona pervasız bir şekilde dedi ki:
Ben bu fikirleri senelerce önce VATANIN GÜZİDE İNSANLARINDAN seçip sihirbaza teslim ettiğin ve haddi zatında senin de beğendiğin ve herkesin dilinde gezen falan DELİKANLIDAN öğrendim.
ŞÖYLE Kİ:
Ben gözlerimin açılması için bana şifâ versin diye kendisine mürâcaat ettim. O da bana, kendisinin şifâ vermediğini, şifâ verme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu, kendisinin sadece Allah’a duâ ettiğini, ve ben Allah’ı kabul ettiğim takdirde benim için de duâ ve niyazda bulunacağını söyledi. Ben hemen Yüce Allah’ı kabul ettim. Bunun üzerine delikanlı duâ etti. Yüce Allah da duâsını kabul ederek bana şifâyı verdi ve gördüğün gibi gözlerimi açtı.Durum bundan ibarettir.
***
Bunu duyan KRAL, adamlarını toplayıp onlara şöyle dedi:
–Falan genci derhal bulup en kısa bir zamanda yanıma getiriniz. Kralın emri yerine getirildi ve delikanlı eli kolu bağlı bir vaziyette kralın yanına celbedildi.
Kral, onu seneler öncesi sihirbaza teslim ettiğinden; onun da bir sihirbaz olacağını düşünerek delikanlıya şöyle dedi:
– Delikanlı! Sen sihirbazlık mesleğinde o kadar ileri gitmişsin ki, artık körlerin gözlerini bile açıyor ve onlara şifâ veriyorsun. Böyle YERSİZ ve ÇARPIK bir soru karşısında kalan delikanlı birden irkildi, kaşlarını çattı ve karşısındaki sanki kendisini seneler öncesi seçip sihirbaza teslim eden kral değilmiş gibi; ona ehemmiyet vermeden ve ondan korkup ürkmeden ona şöyle mukâbelede bulundu:
– Hayır, ben kimseye şifâ veremem ve böyle bir cürete de kalkışmam. Ben böyle bir hakkı kendimde görmedim ve göremem. Çünkü ŞİFÂYI VEREN ALLAH’tır. Hakîki illet, hakîki sebep ve hakîki hikmet O’dur ve O’na âittir.Ben sadece, sesleri duyan, fısıltıları işiten, kalplerdekinden haberdar olan ve duâ ve dileklere cevap verip hikmet ve rahmetine göre onları kabûl eden Yüce Allah’a duâ ederim. Benim vazifem budur. Yaptığım da bundan ibarettir. Yoksa HAKİKÎ TESİR Yüce Allah’a âittir.
Bunun üzerine KRALLA DELİKANLI ARASINDA şöyle bir muhavere geçti:
– Bu söylediğin ilâhtan maksat ben miyim? İlâh demekle beni mi kastediyorsun?
– Hayır. Sen ilâh değilsin ve olamazsın.
– Peki, senin benden başka ilâhın var mı?
– Söyledim ya, bir kere sen ilâh değilsin. Benim ilâhım olan Yüce Zât,hem senin, hem HER ŞEYİN ilâhı olan, kendisine kulluk yapılmaya lâyık ve her hususta teveccüh edilmeye müstahak olan ve Vâcibü’l-vücûd unvanına sahip olan Yüce Allah’tır. HER ŞEY O’nun azameti karşısında iki büklüm, kudreti karşısında tam teslim, izzeti karşısında boynu bükük ve heybeti karşısında başı eğik bir vaziyettedir. HER ŞEY O’nun hükmüne inkıyat etmiş ve hikmetine râm olmuş olup, dağlar O’nun haşyetinden yarılmakta, gökler O’nun emriyle ayakta durmakta ve yer O’nun izniyle karar kılıp yörüngesinde dönmektedir.
GERÇEKTEN İNANMIŞ ve GÖZÜ PEK ve DİRÂYETİ TAM olan delikanlıdan BEKLEMEDİĞİ bu sözleri işiten kral,malını mülkünü yitirip iflas etmiş,saltanatı yıkılıp şevketi sönmüş ve dünyası yıkılıp perişan olmuş bir hale döndü. Beklemeden delikanlıya dönerek şöyle dedi:
– Sen bu fikirleri nereden aldın? BEN SENİ sihirbaza bunun için mi teslim ettim? BEN SENİ düşünce ve anlayışlarıma, saltanat ve idareme göstereceğin hârika sihirlerle yardımcı olasın diye seçip tercih etmiştim. Senden bunları mı görecektim? Bu FİKİRLERİ sana mutlaka BİRİSİ TELKİN etmiş olmalı. Bu FİKİRLERİ sana kim aşıladı? Kimin tesirinde kaldın?Kimsenin haberi olmadan kiminle irtibat kurdun? Senin bu fikirlere sahip olmanda MÜRŞİDİN ve REHBERİN kimdir? Çabuk söyle!
Delikanlı cevap vermeyip sustu. Kral tekrâr sordu:
–Hayır, çabuk söyle. Sen bu fikirleri kimden aldın? Çünkü şimdiye kadar vatanımda ve halkım içinde böyle fikirler yoktu. Herkes ilâh olarak sadece beni tanıyordu.
Şiddetli sıkıştırmalara ve gayet AĞIR İŞKENCELERE dayanamayan genç, yalan söylemeyi de düşünmediği için kendisine imân ve İslâm’a âit fikir ve görüşleri telkin eden ve onu Yüce Allah’ın hanif olan dinine çağıran ve irşâd eden o Zâhid hakkında bildiklerini anlatmaya başladı ve dedi ki:
“Ben seneler öncesi filan zâtla tanıştım. O beni Allah’ın varlığını ve birliğini kabul etmeye davet etti. Ben de aklımın yardımıyla, sayısız hâdiselerin şahâdetleriyle, vicdanımın hak vermesiyle ve kalbimin tatmin olup ruhumun sükûnete kavuşmasıyla o mübarek zâtın irşâdına kulak verdim. Sonunda dâvetine icâbet ettim ve dediklerini kabûl ettim. Bundan da pişman değilim. Çünkü en doğru ve en sağlam hakîkat Allah’ın varlığı ve birliği Hakîkatidir. Ve bütün hakîkatler bu kudsî hakîkat sayesinde ayakta durmakta ve varlıklarını sürdürmektedirler. Bu kudsî hakîkati kabul etmediğimiz takdirde hakîkat diye herhangi bir şeyden bahsedilemez. Hem o taktirde olup bitenler mânâsız, var olanlar da eğlenceden ibâret olup varlıklar abes ve fuzûlî bir şekilde kıymetsiz ve değersiz bir hale giriftar olurlar. Daha doğrusu, tevhid hakîkati kabul edilmediği takdirde varlık diye bir şeyden bahsetmek bile mümkün değildir.”
KRAL, BİR EMİRLE zâhidi buldurup yanına getirtti.
Ve onun Allah’a ve Âhiret gününe gerçekten inanan ve kulluk vazifesini en güzel bir şekilde îfâ eden birisi olduğunu, fânî olan insanların ilâh olamayacağı düşüncesine sahip bulunduğunu ve her vesile ile yüce Allah’ın varlığını ve birliğini, imân ve İslâm’la alâkalı meselelerin hakkâniyetini ve insanların yaradılışlarının gâyesi olan kulluk vazifelerini yerine getirmelerindeki zarureti anlatmaya ve etrafını aydınlatmaya çalıştığını ve onun bu yeni gelişmelerin BEYİN YAPICISI ve en BÜYÜK FİKİR BABASI olduğunu öğrenince akrabasına ve delikanlıya sorduğu sualleri sormaya lüzum görmeden, fikrini ve hükmünü bildirdi ve şöyle dedi: –Üçü bir araya getirilsin. Yeni girdikleri dinden dönmeleri teklif edilsin.Dinlerinden dönerlerse serbest bırakılsınlar. Aksi takdirde her üçü de testereyle başlarının ortasından aşağıya doğru olmak üzere ikiye biçilsinler.
Kral onların hayatlarına son vermenin elinde olduğunu ve GERÇEK DÎNİN yayılmasını KABA KUVVETE mürâcaat etmek ve başkalarına bu şekilde GÖZDAĞI VERMEK SÛRETİYLE önleyeceğini ZANNEDİYORDU.
Heyhât, KRAL ve ONUN GİBİLER bilmezler mi ki, AKLIN ve MANTIĞIN karşısına akıl ve mantıkla çıkamayıp, KABA KUVVETE mürâcaat etmek, HAKÎKATTE MAĞLUBİYETİN İFADESİDİR. Ve mağlûbiyetini en açık bir şekilde ilan etmektir.
Hem bilinmelidir ki, akıl ve mantık ölçülerine dayalı gerçekler birer elmas kıymetinde olup, tahakkümle, tasallutla, tazyikle ve kaba kuvvetle asla kıymetten düşmez, keyfiyet değiştirmez ve zâyi olmazlar.
HEM:
Takdîr-i Hüdâ kuvve-i bâzû ile dönmez
Bir şem’â ki Mevlâ yaka üflemekle sönmez
Hem:
Zulmün topu var, güllesi var,kal’ası varsa
Hakk’ın da bükülmez kolu,dönmez yüzü vardır
HEM:
Ehl-i dünyanın hükmü var,şevketi var,kuvveti varsa
Kur’ân’ın feyziyle hâdiminin de:
Şaşırmaz ilmi,susmaz sözü vardır.
Yanılmaz kalbi,sönmez nûru vardır.
HEM:
Ne mümkün zulm ile bîdât ile imhâ-yı hürriyet
Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı hakîkat
Çalış kalbi kaldır muktedirsen âdemiyetten
Ne mümkün zulm ile bîdâd ile imhâ-yı fazîlet
Çalış vicdanı kaldır muktedirsen âdemiyetten
İşte hakkın, idrâkin, kalbin ve vicdanın hiçbir zulüm, tazyik, ve tahakkümle mağlup edilemeyeceğini anlayan BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ bu hakîkati şöyle haykırmaktadır:
“Kuvvetin hakta olduğuna, hakkın kuvvette olmadığına binâen derim ki; dünyayı başıma ateş yapsanız; Kur’ân hakîkatlerine feda olan bu baş zındıklar karşısında baş eğmeyecek ve zâlimlere teslim olmayacaktır.”
***
İnanmış ÜÇ İNSAN getirildi ve önce ZÂHİDE DİNİNDEN DÖNMESİ teklif edildi.
Bunun üzerine Zâhid dedi ki:
–Bu mümkün değil. Çünkü ben bir defa dönmüşüm; o da İslâm’a. İslâm’dan dönmeyi döneklik sayarım. HEM, eşyayı yoktan yaratıp ona güzel bir şekil veren, eşyâya belirli bir müddet ve hedef tayin edip onu o yola sevk eden, belâ ve musîbetleri def edip bütün yaratıklarına yardımcı olan, en gizli ve en mahrem sözleri ve ihtiyaçları duyup,onları yerine getiren, maddî-mânevî girdaplara mâruz kalıp boğulmak ve helâk olmak üzere olanları kurtaran, hastalara şifâlar, dertlilere devâlar ve borçlulara edâlar bahşeden, dilediğini dilediği zamanda öldürüp tekrâr hayata kavuşturan, dilediğini dilediği şekilde ve dilediği kadar güldürüp ağlatan ve kendi hikmetinin gerektirmesine ve kullarının irâdelerine ve liyâkatlerine göre, dilediğini sapıklıkta bırakan ve dilediğine hidâyet bahşeden Yüce Allah’ı ve O’ndan gelen hak ve hakikatleri,ben bile bile nasıl inkâr edebilirim? Hem, şu anda siz beni ölümle tehdit ediyorsunuz. Ben sahip olduğum kesin bilgiler ve gördüğüm açık deliller karşısında sizi ve size âit efsaneleri asla tercih etmem. Sen yapacağından geri kalma; bana dilediğini yap. Fakat unutma! Sen ancak bu dünya hayatında istediğini yapabilirsin.
SON SÖZÜM:
Ben dînimden aslâ tâvîz vermem.
Zâhidin bu türlü metânetli, sebatlı ve cesâretli cevabı karşısında ondan ümidini kesen Kral emrini verdi. Testere getirildi ve hem akrabasının, hem delikanlının hem de o kadar insanların gözleri önünde Zâhid, başından aşağıya biçilip oracıkta şehid edildi.
***
İkinci olarak AKRABASI ÇAĞRILDI ve ona da AYNI TEKLİFLER yapıldı:
–Bak zâhidin durumunu görüyorsun. Karşında kanlar içinde yatmaktadır. Eğer YENİ KABUL ETTİĞİN DİNİNDEN VAZGEÇERSEN ne âlâ! HEM kurtulacak,hem de kralın yanında pek çok SAADETLERE ve MÜKÂFATLARA kavuşacaksın. Aksi takdirde sen de zâhidin âkıbetine mârûz kalacaksın. Böyle bir teklifle karşı karşıya kalan ve eskiden âmâ olan fakat sonradan Allah’ın kendisine şifâ ihsan edip gözlerini açtığı o mübarek kişi, sarsılmaz bir kararlılıkla, hem de gâyet mantıkî olarak şöyle dedi:
– Hayır ve aslâ. Ben kabul ettiğim Yüce Rabbimi ve O’nun elçileri vasıtasıyla biz insanların dünyevî-uhrevî saâdetleri için indirdiği hakikatleri inkâr edemem. Hem nasıl inkâr edeyim ki ben senelerce âmâ olarak gezdim. Gözlerimin açılması için, mürâcaat etmediğim doktor, çalmadığım kapı ve başvurmadığım çâre kalmadı. Kendisini tanrı olarak kabul ettirmek isteyen kral da bundan haberdardı ve o da en küçük bir çare bulamadı. NE ZAMAN Kİ, ben Yüce Allah’a imân ettim ve delikanlı benim için O’na duâ etti;Allah da benim imânımı ve delikanlının duâsını kabul ederek bana şifâ verdi. İşte o zaman benim görmeyen gözlerim birden açıldı ve şu karanlık dünya bana aydınlandı. Şimdi ben Yüce Allah’ın bu büyük nimetini bilip dururken, O’nu nasıl inkâr edeyim?
Esasen bir zamanlar sizler de bundan farksızdınız. Nitekim bir zamanlar yoktunuz. Ana karnındayken bir şey görüp bilmiyordunuz. Bir şey duyup anlamıyordunuz. Çocukluğunuzda gayet âcizdiniz ve gayet âcizdik. Şayet bugün görüyor, biliyor, duyuyor ve anlıyorsak, bütün bunlar bir olan Allah’ın yaratması iledir. Elbette ki bu nimetlerin sahibini tanımak ve emirleri doğrultusunda hareket etmek sûretiyle, O’na teşekkür etmemiz gerekir.
HEM bize göz, kulak ve mîde verseydi fakat görülecek eşyayı,duyulacak sesleri ve yenilecek rızıkları yaratmasaydı; gözümüz, kulağımız, midemiz vb. duygularımız ne işe yarardı.
HEM, çölde seyâhate çıkan bir yolcuyu düşünün ki,bu yolcu bineği ile çölde giderken fazlasıyla yorulur ve dinlenmek için uyuma lüzumunu duyar. Yiyeceği dahil,bütün eşyası bineği üstündedir. Binek yanında dururken o da uykuya dalar. Uyandığında bakar ki yanında bineği yok.. Binek başını almış, eşyalar da üzerinde olduğu halde çekip gitmiş. Bineksiz, eşyasız ve yiyeceksiz kalan yolcu ne yapacağını şaşırır. Hüznünden ve kederinden ve açlığından ölecek hale gelir. Ve öyle bir halde tekrar uykuya dalar.
Bir müddet sonra uyanır. Uyandığında ne görsün! Önünde kurulmuş bir sofra, sofranın üzerinde maddî ve mânevî duygularına hitap eden her türlü yiyecek ve içeceklerini ve her türlü ihtiyaçlarını karşılayacağı eşya gâyet muntazam bir şekilde yerleştirilmiş… Acaba bu kimse sofradaki nimetlerden yemeye başlamadan önce o çölde ve kimsenin bulunmadığı o yerde,o sofranın kim tarafından kurulduğunu merak edip düşünmez mi?
Şöyle sağına ve soluna bakarak o sofrayı kuranı aramaz mı?
Ve arayıp bularak O’na o nimetler sayısınca teşekkür etmek istemez mi?
İşte biz de her şeyden habersiz olarak yaratıldığımızda dünya adında böyle bir sofrayla karşılaştık.
O zaman her ne kadar düşünemedi isek de,hiç olmazsa şimdi düşünmeli değil miyiz?
Acaba şu dünyayı sayısız nimetlerle dolu bir sofra halinde önümüze koyan Yüce Zât kimdir? Elbette bu zât âlemlerin Rabbi olan ve her şeyi yoktan yaratan Allah’tır.
İşte ben bu kadar yüce bir hakîkati kesinlikle inkâr edemem. Dilediğinizi yapmakta serbestsiniz.
KRAL, akrabasının bu türlü kesin ve mantıkî cevabı karşısında ne yapacağını şaşırır.
Fakat kalbi kaskatı kesildiğinden verdiği karardan, tahakküm ve tazyikten vazgeçmeyerek, onun da testereyle biçilmesini emreder. Testere getirilir. O mübarek zât da başından aşağıya doğru ikiye biçilerek, hemen oracıkta kanlar içinde şehid edilir.
***
Sıra gelir DELİKANLIYA. Ona da AYNI TEKLİF yapılır:
–Karşında kanlar içinde yatanların vaziyetlerini görüyorsun. Dininden vazgeç. Zâhid’in fikirlerini reddet, kralı ilâh olarak kabul et. Tâ aynı âkıbete dûçar olmaktan kurtulasın. Aksi takdirde senin ölümün çok daha şiddetli ve beter olacaktır.
Delikanlı, hem de ne delikanlı yaa.. Onlara herkes için geçerli ve bütün zamanı içine alacak derecede doğru olan şöyle bir cevap verir:
–Benim,sizin söylediğiniz teklifi kabul etmem ve yüce Allah’ı inkar edip dinimden dönmem mümkün değildir.
- Hem ben O’nu nasıl inkâr edebilirim ki,
- biz O’nu her ne kadar görmüyor isek de;
- O, bizi her halükârda görüyor ve biliyor.
- O’nun bir eşi ve benzeri yoktur.
- cennetin-cehennemin,
- Peygamberlerin-Sıddîklerin,
- küçüklerin-büyüklerin,
- habbelerin-meyvelerin,
- nehirlerin-ağaçların,
- gecelerin-gündüzlerin,
- denizlerin-çöllerin,
- kölelerin-hürlerin,
- zâlimlerin-mazlumların;
- hâsılı evvelînin-âhirînin Rabbi O’dur.
BİZİ yaratıp şimdiye kadar yaşatan,doyurup sulayan,koruyup muhafaza eden, muvaffak edip hidayete erdiren, izzet bahşedip, dünyaya metelik vermeyecek şekilde bizi kendisinden başkasına muhtaç etmeyen, zamanı gelince öldürüp âhirette hesaba çekecek olan ve kendisini tanımamıza göre bize ebedî saâdetler bahşedecek olan hep O’dur; yani Allah’tır.
HEM, Allah, bizim yegane Rabbimiz, İlâhımız, Seyyidimiz, Mevlâmız ve Yardımcımızdır. Ayıplarımızı örten, günahlarımızı bağışlayan, kusurlarımızı affeden ve bizi dünyevî-uhrevî her türlü âfet ve zarardan,belâ ve azaptan rahmetiyle ve keremiyle koruyan O’dur,
HEM şu anda siz beni ölümle tehdit ediyorsunuz.
Şöyle bir düşünelim:
Ben bu TEKLİFİNİZİ KABUL ETMEDİĞİM TAKDİRDE siz benim ölümüme sebep olacaksınız. Ve ben bu şekildeki bir ölümle bir iki dakika ciddi azaplar çekeceğim. Fakat ben, bu SADÂKATİMDEN DOLAYI Allah’ın rahmetine erecek ve âhirette ebedî saraylarda ve son derece mutluluklar içinde hayat sürdüreceğim. TEKLİFİNİZİ KABUL ETTİĞİM TAKDİRDE ise, belki beş on sene daha yaşarım. Fakat öldükten sonra ebediyen cehennemde yanmak sûretiyle âhiretimi berbat etmiş olacağım.
Acaba akıllı insan hangi şıkkı kabul eder.
Elbette ki birinci şıkkı kabul eder. Yani KENDİSİNE EBEDÎ SAÂDETİ KAZANDIRACAK olan bir iki dakikalık şiddet ve sıkıntıya seve seve katlanır. Ama ebedî olan âhiretini berbat etmez ve onu tehlikeye atmaz. O halde, ben dinimden asla tâvîz vermem. Ben mümin ve Müslümanım. Vesselâm..”
KRAL, tazyik ve gözdağı vermekle bu sağlam inanan ÜÇ İNSANI yıldıramadığını görünce; zanneder ki, tatbik ettiği şiddet ve revâ gördüğü zulüm onlara hafif geldiği için, onlar dinlerinden vazgeçmiyorlar.
İşte bu yanlış zanna kapılan Kral, delikanlıyı yıldırmak maksadıyla ve bir de ONU KENDİSİNE BAĞLARSA gelecekte vatana çok faydalı bir insan kazandıracağını düşünerek, delikanlı için DEĞİŞİK bir ŞİDDET PLANI uygular.
ADAMLARINA EMREDER:
Şu delikanlıyı alın, yüksek bir dağa götürün. Bir uçurumun kenarına getirin. Orada dininden dönmesini teklif edin. Kabul ederse geriye getirin. Bu delikanlı bizim işimizi görür ve bu milletin işine yarar. Şayet kabul etmezse onu uçurumdan aşağıya atın, gitsin. Yuvarlana yuvarlana ve parçalana parçalana can versin. Kralın emri yerine getirilir. Delikanlı dağa götürülür. Uçurumun kenarına yaklaştırılır.
Vaziyeti anlayan delikanlı, hemen ellerini yüce Allah’a kaldırır ve şöyle yalvarır: “ALLAH’IM BENİ BUNLARIN ŞERRİNDEN MUHAFAZA EYLE!”
Delikanlının bu samîmî duâsı Yüce Dergâhta kabûl edilir. Dağ sarsılır; kralın adamları uçurumdan aşağı yuvarlanarak ölüp giderler. Delikanlı ise kurtulur ve gerisin geriye kralın yanına gelir. Kral onun sapasağlam ve tek başına döndüğünü görünce,hayretler içerisinde ona sorar:
– Ne oldu? Seni götüren adamlar neredeler?
Delikanlı olup bitenleri anlatır ve:
–Beni uçurumdan aşağıya atacaklarını anlayınca ellerimi kaldırıp Yüce Rabbime duâ ettim. Yüce Allah da benim duâmı kabul edip dağı salladı.Senin adamlarını helak etti, beni ise işte gördüğün gibi kurtardı.
***
KRAL BAŞKA ADAMLARINI ÇAĞIRIR ve İKİNCİ BİR EMİR VERİR.
–Bu delikanlıyı alın ve gemiye bindirin. Denizde açılın. Derin bir yere vardığınızda bu delikanlıya dininden dönmesini teklif edin. Şayet teklifinizi kabul ederse geriye getirin. Zira bu delikanlıda büyük işler var. Şayet teklifinizi kabul etmeyip dininde ısrar ederse,onu denize atın. Istırap çeke çeke balıklar tarafından parçalanıp onlara yem olsun.”
Kralın emri yerine getirilir.
Delikanlı elleri kelepçeli ve ayakları prangalı olarak götürülüp gemiye bindirilir. Derin bir yere vardıklarında ona dininden dönme teklifi yapılır. Delikanlı bunu şiddetle reddeder. Fakat yine onların hile ve tuzaklarını anlar, ellerini Yüce Dergâha kaldırır ve kendisine teslim olup itimad ettiği, bel bağlayıp gönül verdiği ve kapısında durup sebat ettiği yüce Allah’ın himayesine sığınır ve daha önceki duâyı tekrarlar: “ALLAH’IM BENİ BUNLARIN ŞERRİNDEN MUHAFAZA EYLE!”
Gemi yörüngesini ve dengesini kaybederek sağa sola yalpa yapmaya başlar;derken gemi batar ve kralın adamları boğulur. Delikanlı ise yüze yüze sahile çıkar ve kaçıp saklanmadan yine doğru kralın yanına gelir.
Kral, onu yine karşısında görünce, dehşetler içinde sorar:
–Hani adamlarım? Sen nasıl geriye geldin?
DELİKANLI, olup bitenleri ve hakkında kurulan planları anladığını, Yüce Rabbine duâ ettiğini ve neticede Yüce Allah’ın kendisini koruyup diğerlerini batırdığını krala anlatır.
Sonra da KRALA dönerek ŞÖYLE DER:
–Sen dilediğin çâreye baş vur; yine BENİ ÖLDÜREMEZSİN. Allah benim ölümümü senin eline vermemiştir. Ancak benim SANA SÖYLEYECEĞİM ÇÂREYE BAŞVURUP onu aynen uygularsan; o zaman benim ölümüme sebep olmuş olursun. Aksi takdirde beni öldüremezsin; boşuna kafa yorma. Kral,o çare nedir? derhal söyle, der.
DELİKANLI:
– Şu GENİŞ ALANA HALKI toplayacaksın. Ben onların görebileceği bir yerde dikileceğim. Sen de benim karşıma geçeceksin. Benim torbamdan ok çıkaracaksın. Sonra da halkın duyabileceği bir şekilde YÜKSEK BİR SESLE: “Bu çocuğun inandığı HAK NÂMINA (yani: Bismillâh)” diyerek okları bana atacaksın. Eğer bana isabet ettirirsen, işte ben o zaman Allah’ın emriyle ölmüş olurum. Aksi takdirde senin beni öldürmen mümkün değildir; boşuna uğraşma!
KRAL, delikanlının dediklerini dikkatlice dinler ve onları aynen uygular.
Önce halkı bir meydanda toplar; sonra da delikanlının torbasından ok çıkarır ve halkın duyacağı yüksek bir sesle: “BU ÇOCUĞUN İNANDIĞI ALLAH NÂMINA ATIYORUM” deyip okları atar.
YİĞİDİMİZ, vücuduna isabet eden oklarla yere yıkılır ve kanlar içerisinde şehid olarak tertemiz rûhunu Yüce Allah’a teslim eder.
***
Artık delikanlıdan da kurtulduğunu ve ülkesinde KENDİ FİKİRLERİNE MUHALİF HİÇ KİMSENİN KALMADIĞINI ve herkesin kendisini tanrı olarak kabul ettiğini zanneden kral, sevincinden ne yapacağını şaşırır.
Bayram etmeye ve zevk-ü safâlara dalmaya başlar. Tam böyle bir anda lezzetlerini acılaştıran, zevkini kursağında bıraktıran ve doğduğuna pişman ettiren ona göre çok acı, hakikatte ise çok tatlı bir haber alır.
Bir yakını koşa koşa ve soluk soluğa kralın yanına gelerek der ki:
– Kralım! Sen ne yaptın böyle?
Kral,
–Benim ne yaptığım belli değil mi? İş tamamdır. Artık bundan sonra vatanımda benim FİKİRLERİME MUHÂLEFET edecek kimse kalmamıştır.
Yakını olan kimse Krala der ki:
İş bildiğin gibi değil. Şu anda bütün HALK TEK AĞIZ OLMUŞ bir halde hepsi birden diyorlar ki: Biz bu DELİKANLININ İNANDIĞI ALLAH’A îman ettik ve O’na teslim olduk. Çünkü Kral uzun zamandan beri uğraşmasına rağmen DELİKANLININ ÖLÜMÜNE MUVAFFAK olamadı.
Ne ZAMAN Kİ:
“Bu çocuğun inandığı Allah namına (yani:Bismillâh) atıyorum” dedi, o zaman muvaffak oldu. Demek ki KRALIN TANRILIĞI SAHTEDİR. Bu DELİKANLININ DÂVÂSI GERÇEK bir dâvâ ve inandığı Allah da hakkıyla ve lâyıkıyla mâbud olan bir Zât’tır. Öyleyse biz de böyle bir Allah’a îmân ettik.
SİNEKTEN KAÇARKEN yılanın ağzına giren, YAĞMURDAN KAÇARKEN doluya tutulan ve fikrince DİMYAT’a PİRİNCE GİDERKEN evindeki kelepirden olan kral, bu acı haber karşısında İNANANLARI tekrar sıkıştırmaya, onlara GÖZ DAĞI VERMEYE, zulüm yapmaya ve KABA kuvvete baş vurmaya yöneldi ve dedi ki:
–Bütün yollar kapatılsın. Yollar kazılıp HENDEKLER haline getirilsin. Dağlardan ODUNLAR getirilip hendekler doldurulsun. Odunlar tutuşturulup, YENİ DÎNE girenler İSTİSNASİZ ATEŞLERE ATILSIN ve cayır cayır yakılarak Allah’a îmân etmelerinin intikamı alınsın.
Kralın emri yakınları tarafından yerine getirilir.
Yollar hendekler haline getirilir, o hendekler odunlarla doldurulur, odunlar tutuşturulur ve yeni dîne giren ne kadar inanmış kimse varsa, hepsi de ateşlere atılmak suretiyle kendilerinden intikam alınmaya başlanır.
Allah’ın en parlak kelâmı olan Kur’ân-ı Kerim, tarihte cereyan eden bu acı olayı BÜRÛÇ Sûresinde özetleyerek dile getirmektedir.
- Aslından ve tefsirlerinden okumaya fazlasıyla değer.
- Evet, o yakıtın doldurulup ve içinde ateşin yakılıp tutuşturulduğu hendekleri hazırlayan adamlar kahrolsunlar. O fâciayı hazırlayan ZÂLİMLER HENDEKLERİN BAŞINDA OTURMUŞLAR ve hendeklerin içine attıkları MÜMİNLERİN CAYIR CAYIR YANIŞLARINI ZEVKLE seyrediyorlardı.
O ZÂLİMLER, başka bir şeyden ötürü değil, sırf sonsuz derecede üstün ve her türlü övgüye lâyık olan Yüce Allah’a inandıkları için o inananlardan böylesine dehşetli zulümleriyle ve vahşice intikam alıyorlardı.
Nitekim, BİR ZAMANLAR YEMEN’de Yahudi Zünüvas ve adamları Yahudi dinine dönmeyen Necran Hıristiyanlarını ateş dolu hendeklere atıp yakmışlardı.
***
ÎMÂN ne kadar yüce bir kıymet ölçüsüdür ki, kalbin içine girer girmez sahibinin bakışını, anlayışını ve hareket tarzını değiştiriyor. O zamana kadar KÜFÜR ve SAPIKLIK içerisinde yüzen o kimselerin, sahip oldukları îmânlarıyla dünyaya ve âhirete bakışları tamamen değişmişti.
ARTIK ONLAR da Allah’tan başka kimseden korkmuyor,kimseye temennâ çekmiyor ve hiçbir şeye metelik vermiyorlardı.
O kadar ki YENİ MÜMİN OLANLARIN cayır cayır yakılmaları tehdidi karşısında kimse sarsılmamış ve irtidat etmemişti.
Evet,YENİ MÜMİN OLAN HERKES derdest yakalanıp sorgusuz-sualsiz ateşlere atılıyor ve yakılıyordu da, hiç kimsede en küçük bir tereddüt eseri görülmüyordu. Bırakın TEREDDÜT GÖSTERMEYİ, hepsi de ÎMANLARI ve DİNLERİ UĞRUNDA maruz kaldıkları bu VAHŞİ ve TÜYLER ÜRPERTİCİ ezâ ve cefâyı, âdeta günahlarına keffâret olarak görüyor, cennette yüksek saâdetlerine vesile biliyor ve Yüce Rabbin hoşnutluğunu en güzel bir şekilde kazanma uğrunda bunu canlarına minnet sayıyorlardı.

Evet, bütün inananlar ateşe atılmıştı. Sonunda kucağında YENİ DOĞMUŞ ÇOCUĞU BULUNAN bir KADIN da getirilmişti. Çünkü o da inanmıştı. Bu yüzden onun da intikamını alacaklardı.
Kadın, içi ateş dolu olan HENDEĞİN KENARINA GELİNCE şöyle bir tereddüt geçirdi ve kendi kendine şöyle dedi:
“YÂ RABBİ! Ben şimdi ne yapayım. Kucağımdaki çocuğumla beraber ateşe girsem, bu MASUM ÇOCUK dünyaya gözlerini daha yeni açtı. Bir anne şefkatiyle, bu masum yavrumun ateşte yanmasına nasıl katlanayım? ŞAYET kendim ateşe girip onu bırakacak olursam, bu yavrum onların elinde yetişecek, zamanla onlar gibi ZULÜM ve KÜFÜR BATAKLIĞINA saplanacak ve âhirette ebediyen Cehennemin alevleri içinde yanacak. Ebediyen cehennem ateşinde yanmak ise şu ateşte yanmaktan binlerce defa daha şiddetli ve daha beterdir.”
Kadın böyle TEREDDÜTLER GEÇİRE dursun. Ve kararsızlık içinde ateşin karşısında titreye dursun. İşte tam o anda kucağındaki küçük çocuk,birden annesine dönerek şöyle haykırıyor:
“Anneciğim! Hak üzerinesin;öyle ise ne bekliyorsun.Haydi sen de atıl.”
- [Ashab-ı Uhdûd kıssası için bkz.: Müslim, zühd 73; Tirmizî, tefsîru sûre(85); Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 6/17.]
AZİZİM!
Bak sen de hak üzerindesin.
Öyle ise azmin ve gayretinle,sabrın ve sebâtınla,bu ölümsüz yiğitler kervânına ve Yüce Hakk’ın bu sâdık dostlarına haydi gel; sen de
***
Ashab-ı Uhdudun Günümüze bakan yönleri
Burûc Sûresinde “hendeklerin çevresinde oturup dinlerinden dönmeleri için müminlere yaptıkları işkenceleri zevkle seyreden o zalimler kahrolsunlar” dediği insanlık dışı zulümler ile ilgili ..Ve Bu elîm hadisenin GÜNÜMÜZE bakan yönleri.. İRŞAD VE TEBLİĞE bakan yönleri ve Davâyı Nübüvvetin vârislerine bakan yönüyle ne anlam ifade ettiğini PIRLANTA MÜELLİFİNİN aşağıdaki değerlendirmeleri anlamamıza vesile olacaktır.
“ALLAH, BU DÎNİ TAMAMLAYACAKTIR; ANCAK SİZ ACELE EDİYORSUNUZ.”
Ashab-ı Kirâm’ın ilklerinden HABBAB BİN ERET (ra) İslam dinini tercih ettiği dönemde, Müslümanlığı açığa vurmak, mal, can, izzet ve haysiyetin ayaklar altına alınmasına razı olmak demekti.
BUNA RAĞMEN Hazreti Habbâb, kimseden korkmadan Allah Rasulü’nden duyduğu yüce hakikatleri anlatmak için fırsat kollardı.
Kendisi Ümmü Enmar lakaplı müşrike bir kadının sultası altındaydı; demirciydi, kılıç yapardı.
Rasûlullah onu çok sever,zaman zaman yanına çağırır, hususi iltifatta bulunurdu. Bunu öğrenen kadın KIZGIN DEMİRİ alıp o gün için kölesi olan Hazreti Habbâb’ın boynuna sürterek ona işkence etmeye başlamıştı.
Daha sonra da henüz 15-20 yaşlarında bir genç olan bu büyük sahabi,boynuna kızgın demirler takılarak kavurucu güneşte bırakılmış, sırtına yakıcı taşlar konulmuş ve bu şekilde derisi eriyinceye kadar işkence edilmişti. Fakat Hazreti Habbab ONCA IZDIRAP ve EZİYET KARŞISINDA bir SABIR ve SADAKAT âbidesi olarak DİMDİK durmuştu.
BİR GÜN HAZRETİ HABBÂB, İnsanlığın İftihar Tablosu’na, kendisini dağlayan Ümmü Enmar hakkında şikâyette bulunmuştu da Şefkat Peygamberi “Allahım Habbâb’a yardım et!” diye dua buyurmuştu.
Daha birkaç gün geçmeden KADIN, dayanılmaz bir baş ağrısına yakalanmıştı. Izdırabından feryâd u figân ediyor; sürekli kafasını yumrukluyordu. Nihayet,kendisine dağlama yaptırmasını tavsiye etmişlerdi.
Ümmü Enmar, çaresizce Habbâb (ra)’tan istekte bulunmuş; o da uzun bir süre kızgın demir ile kadının başını dağlamıştı.
CENÂB-I HAK, ÂDETA MAZLUMUN AHININ YERDE BIRAKILMADIĞINI ve BAZEN mahkeme-yi kübraya da havale edilmeden zalimin misliyle cezalandırıldığını göstermişti.
BİR DEFASINDA HAZRETİ ÖMER (ra), sahabe efendilerimize müşriklerden çektikleri sıkıntı ve ızdırabları sormuştu.
Hazreti Habbab öne çıkarak, “Ya Emirelmü’minîn! Şu sırtıma bak!” demişti. Hazreti Ömer, Habbâb bin Eret’in sırtındaki yara izlerine nazar edince,hayretle “Bugüne kadar böylesini hiç görmemiştim!” mukabelesinde bulunmuştu.
Hazreti Habbâb şunu söylemişti:
“Müşrikler, benim için bir ateş yaktılar ve beni ateşin içine attılar. Bir adam ayağıyla göğsüme bastı. Ateş her yanımı sardı. İşte o ateşi, en sonunda,vücudumdan eriyen yağ ve sırtımdan akan kan söndürdü.”
Habbab bin Eret (ra), kızgın çakıllar üzerine sırtüstü yatırılıp göğsüne kendinden ağır taşların yüklendiği o günlere dair bir hatırasını anlatır ve der ki:
Allah Rasûlü, Kâbe’nin duvarının dibine oturmuştu.Başını da örtmüştü. Yanına vardım, “Ya Rasûllallah, Cenâb-ı Hakk’a dua etmez misin, bize yardım eylesin!” dedim.
Bunun üzerine Rasûlullah (aleyhissalâtü vesselam) şöyle buyurdu:
“ALLAH’a YEMİN EDERİM Kİ,sizden evvelki ümmetler,daha dehşet verici işkenceler gördüler. Onlardan bazıları hendeklere yatırılır ve demir testerelerle vücutları ikiye bölünürdü de yine dinlerinden dönmezlerdi. Etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine gevşeklik göstermezlerdi. Allah, bu dini tamamlayacaktır;ancak siz acele ediyorsunuz.” (Buhari, Menakıbu’l-Ensar 29,Menakıb 25,İkrah 1, Ebu Davud,Cihad 107,(2649))
“SABRET ANNECİĞİM SABRET!..”
İhtimal Allah Rasûlü, muzdarip sahabiye, gördüğü işkence cinsinden bir zulmü haber vermiş; sonra da onu müjdelemiş;
- “Taraklarla etleri kemiklerinden ayrılırdı da yine de onlar Allah’tan ve dininden vazgeçmezlerdi. Allah va’dini yerine getirecek, güllerinizi açtırıp,bülbüllerinizi öttürecek ama siz acele ediyorsunuz!” demişti.
RİVAYETLERE GÖRE, işte bu münasebetle, Ashab-ı Uhdud’dan da bahseden Burûc Sûresi nazil olmuştu.
Bu Surede, Kur’an-ı Kerim,hendekler içinde ateşler yakarak inananları içine atıp sadistçe seyreden o günün Neronları’nın vahşetinden bahsetmekte ve aynı zamanda İslâm milletlerini tahakkümleri ve tasallutları altına alan istismarcı müstemlekecileri işaretlemektedir.
ASHAB-I UHDUD,inananları ateş dolu hendeklere atıp cayır cayır yakarken, biri kucağında, ikisi de eteklerinden tutmuş üç çocuklu bir kadının getirildiği ve dininden dönmezse çocuklarıyla beraber ateşe atılmakla karşı karşıya bırakıldığı da rivayet edilir.
- KAHRAMAN KADIN imanı uğruna çocuklarıyla birlikte ölümü çoktan göze almıştır;işkencelere rağmen dinini terketmez.
- BUNUN ÜZERİNE önce büyük çocuğu,sonra diğeri gözlerinin önünde ateşe atılır.
- YÜREĞİ PARÇALANAN ANNE, gözyaşı yerine yanaklarından kan akıtır ama ilahi rızayı kazanmak uğruna sabreder.
- Sıra kendisine geldiğinde bir an tereddüt yaşar;çünkü kucağındaki masum yavrusunu düşünür.
- Annenin halinde imandan gelen bir vakar,metanet ve sükunet vardır;fakat içinden kopan feryad, Arş-ı A’layı titretir.
- İşte o zaman Cenâb-ı Hakk kundaktaki bebeği konuşturur;“Sabret anneciğim sabret. Dininde sebat göster ve bırak kendini ateşe. Çünkü sen Hakk üzerinesin, Allah seninle beraber.”
قُتِلَ أَصْحَابُ الأُخْدُودِ
- MÜMİNLER affetseler de
- dine ve imana dokunanların affolunmayacaklarını işaret edercesine
- Kur’an “kutile” sözüyle “kahroldular, kahrolsunlar, canları çıksın, lanete uğrasınlar” diyor o zalimler hakkında.
MÜSLÜMANLARA komplolar kuranlar, işkenceler edenler, hapishane hapishane dolaştıranlar, ölmeden mezara koymaya uğraşanlar kahrolsunlar.
ZAMAN GEÇMİŞ, asırlar değişmiştir ama küfrü temsil eden bütün firavunlar, bütün mütekebbirler, bütün mağrurlar aynı hava içinde olmuşlardır.
DEĞİŞEN SADECE İŞKENCE ŞEKİLLERİDİR.
Öncekiler ateşlere atmışlar, testere ile parçalamışlardır; sonrakiler de kendi karakterleri ve zamanlarının usulleri zaviyesinden çeşitli eza ve cefalar yapmışlardır/yapmaktadırlar.
Ne ki, BÜTÜN ZULÜMLERE ve ENGELLEMELERE, bütün yumruklama ve tekmelemelere rağmen halis müminleri yollarından çevirememişlerdir ve çeviremeyeceklerdir.
TİRANLAR VURDUKÇA yeni yeni filizler çıkmış,yeni yeni şuleler yanmıştır.İnşaallah,bundan böyle de hiç durmadan filizler yeşerecek ve şuleler parıldayacaktır. [Ashâb-ı Uhdûd ve Bir Ölüp Bin Dirilenler/443.Nağme]
***
YİNE PIRLANTA MÜELLİFİ
“Kısmen Kur’ân’da, biraz daha genişçe Sünnet’te anlatılan ve Ashab-ı Uhdud diye anılan kıssanın günümüze verdiği mesajlar nelerdir? diye sorulan bir soruya şu şekilde cevap vermiştir:
Ashab-ı Uhdud’la alâkalı, hemen her tefsir kitabında anlatılan bir vak’a vardır. Müslim, Tirmizi ve Ahmed b. Hanbel’in Müsnedi gibi bir kısım hadis kitaplarına dayanılarak anlatılan hâdisedir.
Bir dönemde YAŞANMIŞ BÖYLE BİR HADİSE, günümüzün şartları içinde de, İRŞAT ve TEBLİĞ ADINA ÖNEMLİ MESAJLAR ihtiva etmektedir. Günümüzde farklı boyutlarıyla da olsa bunun örneklerini görmek mümkün. Anlaşılan o ki, günümüzde olduğu gibi, o dönemde de bir çocuğa el atılmış,onunla meşgul olunmuş, sinelerde olgunlaştırılan ilhamlar onun ruhuna boşaltılarak yeni bir toplum ve yeni bir nesle doğru ilk adım atılmış.
Şu kadar var ki, o dönemde, şimdiye nisbeten bir kısım KERÂMETLER daha ZAHİR ve DAHA BÂRİZ OLDUĞU anlaşılıyor.
BENZER BİR DURUM Hz.Mesih için de, söz konusu idi ki o da kendi ümmetinden âmâ olanların gözlerini açıyor, hasta olanları tedavi ediyor,hatta bir mânâda ölüleri de diriltiyordu. Tabi bütün bunlar birer ikram-ı ilâhî ve birer mucize idi. İnsan bu kerâmet veya mucizelerle başka birine ait herhangi bir arızayı giderebilir.
ANCAK, BUNLARIN YANINDA, ilmî kerâmeti, irşaddaki sistem kerâmetini, bu sistemi âlemşümul hale getirip işletme kerâmetini de hafife almamak gerekir.
Bunlara nail olan BİR İRŞAT ERİ, yetmiş seksen sene dinsizlik cereyanına maruz kalmış bir yere gittiğinde, bir de bakarsınız ki, kısa zamanda, onun çevresinde halkalar teşekkül etmiş ve o öyle bir ses oluvermiş ki, o seste upuzun bir gelecek yankılanıyor. İLMÎ KERÂMET AÇISINDAN bakıyorsunuz birisi çok azıcık bir şey okumuş, ama dağlar cesâmetinde şeyler biliyor.
İmam Rabbani ve Bediüzzaman Hazretleri gibi zatlar böyle bir kerâmete mazhar olanlardan sadece iki sîmâdır.
CENÂB-I HAKK’IN lütfuyla bugün bile, o zatların sesi-soluğu hâlâ âfâk-ı âlemde çınlıyor. BUNA KARŞILIK DÜNYA KADAR İNSAN Arapça’yla birlikte diğer dînî ilimleri hallaç etmiş ama bakıyorsunuz onlar da YERLERİNDE SAYIYOR.
ÜSTAD BEDÎÜZZAMAN HAZRETLERİ, buna bir yerde İŞARET EDER ve bir kısım harikulâde şeylerin olabileceğine imada bulunduktan sonra,sözü muhataplarının mantığına hitap etmeye getirir.
ANCAK GÜNÜMÜZDE, bir insanın gözünün açılmasından ve onun bir kısım hastalıklardan kurtulmasından ise böyle birinin kalb kapılarının açılması daha önemli olsa gerek.
BAŞKA BİR İFADEYLE Hz.Mesih’in üç beş hastayı tedavi etmesi değil, ruhunun ilhamlarıyla tamamen MADDEYE KİLİTLENMİŞ BİR CEMAATİ İRŞAT ETMESİ daha önemlidir. Evet, O’nun bilinen mucizeleri içinde EN BÜYÜK MUCİZESİ de işte budur.
Keza EFENDİMİZ’İN DE EN BÜYÜK MUCİZESİ, parmaklarından suyun akması, her şeyin kendisine selâm vermesi değildir; zira bütün bunlar meydana geleceği ana kadar da, bir çok insan fevc fevc İslâm’a dehâlet etmiş ve O’nu dinlemişlerdi. O’NUN EN BÜYÜK MU’CİZESİ, ses ve soluğunun İNSANLARIN SİNELERİNDE makes bulması ve ölü kalblerin onun soluklarıyla dirilmesidir.
Böyle olunca, GÜNÜMÜZDE kerâmet-i ilmiyeyle birlikte kerâmet-i beyâniyeye, kerâmet-i iknâiyeye, kerâmet-i irşadiyeye sahip olan ÇOCUKLAR, aynen o çocuğun yaptığı işler gibi, mektepte, sokakta, sanat dünyasında aynı şeyleri yapabilirler.
ZANNEDİYORUM bu çocuklar, o rahibin yanında yetişen çocuktan daha fazla avantajlara sahip bulunuyorlar. İşte bu zaviyeden, rahibin yanında yetişen çocuğun durumu bizler için birçok hikmet dersi ihtiva ettiği kanaatindeyim.
AYRICA ANLATILAN BU VAK’A İLE, Hz. Musa’nın, Firavun karşısındaki tebliğ ve irşadında takip ettiği metot arasında bir parelellik de söz konusu. Aslında hep dikkatimi çekmiştir; Seyyidinâ Hz. Musa (as), Firavun’la vaidleşirken, BÜTÜN HALKIN TOPLANACAĞI BİR MEYDANI, vakit olarak da kuşluk vaktini seçer.
Bu İKİ İNTİHAP da çok önemlidirler.
HZ.MUSA (as), Cenâb-ı Hakk’a güvenip dayandığını, O’na mutlak mânâda itimat ettiğini ve elindeki âsâsının O’nun güç ve kuvvetiyle bir yılan haline geldiğini, gelip sihirbazların bütün oyunlarını bozduğunu, bozacağını GÖSTERMEK İÇİN, Firavun ve onunla beraber birkaç insanla yetinmiyor; BÜTÜN HALKIN toplanabileceği ve izhar etmek istediği hakikatleri HERKESE DUYURABİLECEĞİ bir ortamın hazırlanmasını istiyor.
EVET O (as), Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vermiş olduğu önemli bir krediyi niçin sadece Firavun ve üç beş insana karşı kullansındı ki..! O bu önemli işi, öyle bir yerde yapmalıydı ki, BÜTÜN SİHİRBAZLAR nakavt olup pes etmeliydiler ve aynı zamanda ma’şerî vicdan da buna şahit olmalıydı..bu çok önemli bir taktikti ve PEYGAMBER FETANETİNİN gereğiydi.
İKİNCİ BİR TAKTİK DE,
Hz. Musa’nın (as), insanların toplanma zamanı olarak BAYRAM GÜNÜ KUŞLUK VAKTİNİ seçmesiydi. Yani etraftan sihirbazların geldiğini ve bir düello yapılacağını duyan herkes oraya,uykusunu almış, dinlenmiş olacak bir şekilde geleceklerdi.
Bu mevzuda Hz. Musa’nın (as) taktiği çizgisinde olan Abdullah İbni Hüzafetü’s-Sehmi (ra), esir düştüğünde, bir papazın kendisine mühlet vermesi ve Hıristiyanlığa davet etmesi üzerine ona şöyle der:
‘Aziz peder, bana üç dakika mehil verdiğinden dolayı sana çok teşekkür ederim. Çünkü bu üç dakikalık zaman içinde sana hak din olan İslâm’ı anlatırsam,ölsem bile gam yemem.’
Evet, işte böyle bir stratejinin gereği olarak, ihtimal Firavun, Hz.Musa’yı dinlemeyecek ve O’na karşı bazı taşkınlıklar yapacaktı,ama bu hâdise, geniş çapta bir fethe sebep olacak ve bir yâd-ı cemil olarak kalacaktı.
BİR ÜÇÜNCÜ HUSUS da SİHİRBAZLAR, o dönemin ENTEL SINIFINI teşkil ediyorlardı. Dolayısıyla Hz.Musa (as), kendi döneminin elit sınıfını yenmekle işe başlıyordu ki, gerisi gelecekti.. bu tıpkı Allah Rasulü’nün (sav) şairleri yendiği gibi bir şeydi. Elindeki âsâ, bir mucize ifadesi olarak kocaman bir ejderha halini alıyor ve sihirbazların büyülü ip ve sopalarını bir anda yutuveriyor.
BUNUN ÜZERİNE de bütün sihirbazlar,kendilerini secdeye atıp,’Biz Harun’un ve Musa’nın Rabbine iman ettik.'(Tâhâ/70) diyorlardı.
ONLAR bu şekilde secde edince oradaki İNSANLARDA DA BİR İNTİBAH HALİ HASIL OLUYORDU. En azından bir tereddüt ve şüphe kapısı aralanıyordu. Hz.Musa da, rahatlıkla o kalbleri eline alıyor, bal mumu gibi yoğuruyor ve şekillendiriyordu. Çünkü artık küfr-ü mutlak kırılmıştı.
Buradaki KISSANIN KAHRAMANI o rahibin yanında yetişen çocukta da bir PEYGAMBER MANTIĞI seziliyor; ihtimal o da peygamberlik mânâsına ait BİR HAKİKATİ TEMSİL EDİYORDU ve ALLAH da ONU EŞRARA KARŞI koruyordu.
Öyle ki,teslim edildiği adamların kimisi dağdan aşağı düşüp ölüyor,kimisi de denizde boğulup gidiyordu. Tabi BÜTÜN BUNLAR Cenâb-ı Hakk’ın ona vermiş olduğu bir kuvve-i kudsiye sayesinde oluyordu.
Ne yapıp yapıp ONU ÖLDÜRMEYİ DÜŞÜNÜYORLARDI, ama nâfile, Allah (cc) fırsat vermiyordu. İhtimal biraz da demokratik davranıyor ve çocuğun toplum içinde uyarmış olduğu teveccüh veya bir mânâda fitneden ötürü hemen tepesine binip öldüremiyorlardı.
Belki de onu öldürmenin bir kısım İÇTİMAÎ KOMPLİKASYONLARI olabileceği endişesi de taşınıyordı. Bu mevzuda açık bir şey olmamakla birlikte, bütün bunları satır aralarından çıkarabilmek mümkündür.
SONRA da tıpkı Hz.Musa’nın (as) yaptığı gibi, halkı topladıktan sonra beni bir dala asacak ve sadağından çektiğin bir oku ÇOCUĞUN ALLAH’ININ ADIYLA’ deyip atacaksın diyor.
Ve ŞEHİT OLUP gidiyor; şehit olup gidiyor ama değerini bularak gidiyor; geride bıraktığı ses, arkadakilerine yetip artıyor; MADDE TEMELİNDEN SARSILIYOR ve Allah’ın varlığı BÜTÜN VİCDANLARDA duyuluyor.
Tabi bu konu, GÜNÜMÜZ ADINA BİR ŞEY ifade eder mi, etmez mi, onu bilemeyeceğim, ama ben mümkün mertebe bu türlü FERDÎ KAHRAMANLIKLARDAN sakınmamız gerektiğine inanıyorum. Allah’ın bize vermiş olduğu kredi çok iyi kullanılmalı.
HER HANGİ BİR HİZMETTEN bazen iki, bazen üç netice alınıyorsa, onu daha rantabl şekilde değerlendirip daha fazlası alınmalıdır.
MESELÂ, Allah (cc), bizim bir hasenemize bazen on, bazen yetmiş bazen yediyüz sevap vereceğini bildiriyor ve bununla bize aynı zamanda bir hedef gösteriyor. YÂNİ SİZ DE, toprağın bağrına attığınız her şeyi, yerinde yediyüz olarak nemâlandırabilirsiniz demek istiyor.
MADEM HER İŞTE BİR HİKMET VAR, o halde meseleyi SADECE ukba buuduyla ele almamak lazım; bunun DÜNYAMIZA AİT YANLARININ olabileceğini düşünmek gerek.
Kur’ân ve Sünnet’in bu kabil işaret ve remizleri birer TÜKENMEZ HAZİNEDİR ve mutlaka çok iyi değerlendirilmelidir.
(Prizma-4)
