Hayat, negatif ve pozitif hallerin karışımından, cemali ve celali tecellilerin arka arkaya ve iç içe yansımasından doğar; kabz ve bast hallerinin birlikteliğinde yaşanır. Hiç kimsenin ölünceye kadar bast, yani ferahlık yaşamaya hakkı yoktur. Üstelik o sürekli bast, yani kesintisiz ferahlık, aslında bir kabzdır, bir darlıktır. Kalp grafiğindeki iniş ve çıkışların çokluğu kişinin hayatta olduğunu gösterdiği gibi musibetler nimetleri, sevinçler ve hüzünleri takip ediyorsa, bu canlılık alametidir. Aksi halde insan manevi bir felç geçiriyordur. Saadetli, mutlu ve huzurlu bir dünya hayatı insanın kemalatını, eğitimini ve gelişimini engelleyen bir süreçtir. Kimin hayatı zorluk ve musibetlerle geçiyorsa, varlık ve nuru hisse diş onda daha fazladır. Musibetler insanı hareketsizlikten, robodaşmaktan hatta eşyalaşmaktan kurtarır. Bir şeyin yokluğa doğru gitmekte olduğu, onun durağanlaşmasından anlaşılır. Monotonluk, yokluğa doğru gidiştir. Yokluğa gidişteyse karanlık bir duygu vardır. Dinlenme ve lezzet alma biçimlerinin tekrarlanmasında çekilen acı bu yüzdendir. Alışkanlığa dönmüş bir mutluluk özünde örtülü bir buhrandır. Çalıştıkça, hatta musibet yaşadıkça alınan örtülü lezzet, nur olan varlığa yaklaşıldığından dolayıdır. Hareket ve faaliyet ve dolayısıyla musibetler yokluktan silkinme eylemidir. Durağanlıksa varlıktan uzaklaşıp yokluğa; hayırdan uzaklaşıp şerre; nurdan uzak laşıp zulmete yaklaşıldığı anlamlarına gelir. Yaşam durağan değil canlıdır; halden hale geçmektedir, geceden gündüze, kıştan bahara, sonsuz sayıda değişikliklerle dipdiridir o. Haliyle insanın hayat tecrübesi de böyle olacaktır. Ferahladım, dediği anda, yeni bir dertle, cevaba yaklaştığında, başka bir soruyla karşılaşacaktır. İnsan, hayatına değişik haller katacak, onu geliştirecek ve farklılaştıracak şeyleri daha başlamadan durdurmaya çalışır, ne yazık! Onun ömrü, yaşayabileceği değişimleri engellemeye çalışmakla geçer. Derdi, fakir, sıkıntılı insanları göremeyeceği kadar imkanla donatır çevresini. Konforlu yaşam onu sorunlardan ve derdi insanlardan uzak tutar. Düzenli olarak bankaya yatan maaşı onu gerçeklerden uzaklaştırır. Arabası onu insanlarla yolculuk etmekten mahrum bırakır. Yaşamayı tercih ettiği muhit onu gerçek insan manzaralarından ayrı düşürür. Dertlileri duymayacağı, görmeyeceği ve hatırlamayacağı şekilde tasarlar yaşamını. Diplomaların peşinden koşması bu yüzden, iyi bir iş sahibi olmak istemesi bu yüzden, dünyevi imkanlar biriktirmeye çalışması yine bu yüzdendir. Hiç sıkıntı çekmesin ve çekilen sıkıntılara hiç şahit olmasın gayesiyledir bütün emeği... Yani bütün emeğini var olmaktan uzaklaşıp yok olmak için sarf etmektedir. Orhan Veli’nin dediği gibi: “Acıkmasam dersin I Yorulmasam dersin / Uykum gelmese dersin I Ölsem desene!”
Değişik hayatların anlatıldığı, kişisel dönüşümlerin hikayeleştirildiği filmlere, romanlara ve oyunlara ilgi duyar insan. Bu kurgusal ve sanal aleme kapağı atarken lisan-ı haliyle, “Hayatımın monotonluğundan, sıradanlığından boğuluyorum ve bu sıradan âlemimden sanal dünyaya kaçıyorum” demektedir. Sıradan bir hayat yaşadığı için bari filmlerde, romanlarda göreyim der; ülkesini terk etmiş, maceraya atılmış, dünyayı değiştirmeyi başarmış insanları. Bari ekran karşısında, kağıt üzerinde tanıyayım, diye düşünür; dünyanın değişik yerlerinde değişik korkuları, mutlulukları ve hüzünleri olan insanları… Ben yaşamda hiç farklı bir şey yapamadım, farklı bir şey hissetmedim, bari o farklılıkları yaşayabilenlere şahit olayım, demektedir bu haliyle. Bu, var olmayı başarmışları seyrederek yok olmaya razı olmak demektir. Yokluktan memnun oluşun ilanıdır bu. Değişikliklerden ürker insan. Oysa insan hareketle, faaliyetle, değişimlerle ve musibetlerle varlığa erer. Yaşadığı şehirden taşınınca acı çeker. İş değiştirince acı çeker. Yatağından çıktığında bile acı çeker. Ancak nefsinin çektiği acıya karşılık, ruhu bu değişikliklerden varlığa ermenin hazzını alır. Maaş odaklı çalışır insan. İşin kıymetini maaşın yüksekliğinde arar. Oysa işin kıymetini yükselten, maaşın yüksekliği değil, çalışanın gelişimine yaptığı katkının büyüklüğüdür. İnsan bir maaş elde edemediğinde değil, faaliyetle dönüşüp başkalaşamadığında işsizdir. Maaşlı işsizler de çoktur, maaşsız iş sahipleri de… Başkalaşmak, değişmek ve dönüşmek insana korkutucu gelir. Aslında bu korku var olmaktan korkmaktır. Yeniden yapılanmaktan ve yeniden doğmaktan korkmaktır. Dirilmekten korkmaktır. Yaşamaktan korkmaktır. Oscar Wilde der ki, “Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur. “Sabit bir hayat aramaktadır insan; korkuların, acıların olmadığı ve risklerin bulunmadığı. Heyecanlı geçişleri engelleyerek tehlikeleri aklınca yok etmek ister. Oysa yok ettiği şey kendi varlığıdır, kendisidir. İnsan her şeyi sabitleyerek ruhunu felç etmektedir. Halden hale geçemeyeceği, zahiren sorunsuz ama gerçekte durağan bir hayat yaşayarak terakkisini durdurmakta ve yokluğa karışıp gitmektedir.
Eser: Dervişin Teselli Koleksiyonu