Bu Bölümde ON Fasıl Vardır
BİRİNCİ FASIL
İmam Bûsirî’nin Kasîde-i Bürdesi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ
Önce varlığı yoktan yaratan Allah’a hamd ü sena, sonra yakınlık ve rehberlikte seçilmiş olan Efendimiz’e salât olsun. Yüce Mevlâm! Bütün mahlûkatın en hayırlısı olan Habîbine, daima, ebediyen salât ve selâm eyle.
1. Fasıl: Resûlullah Sevgisi ve Aşkı Hakkında
Ey gönül! Selem Vadisi’ndeki41 dostları42 hatırladın da onun için mi, gözünden böyle kanlı yaşlar akıttın bugün? Yoksa Kâzıme43 tarafından bir rüzgar mı esti ya da Izam Dağı’nın44 üzerinde, kapkaranlık gecede bir şimşek mi çaktı? Ey gönül! Gözlerine ne oldu ki, “ağlama” dedikçe yaş akıtırlar; ya kalbin, onun nesi var ki, “kendine gel” dedikçe heyman ile daha bir yanar ve büsbütün kendinden geçer. Yaş akıtıp duran gözler ve hasretle yanıp tutuşan kalb ortadayken, aşık aşkının gizli kalacağını nasıl zanneder? Eğer sende aşk olmasaydı, elbette Sevgiliden sonra harabeye dönen bu yurtta sürekli gözyaşı dökmez, Bân ağacını45 ve Alem dağını46 hatırladığında uykusuz geceler geçirmezdin. Şimdi, bu gözyaşları ve vücudunu harabeye çeviren bu aşk hastalığı, Senin aleyhinde iki âdil şahit iken, o aşkı, o muhabbeti nasıl inkâr edersin Sen? Kalbini bütünüyle saran bu vecd ü iştiyak ateşi, yanaklarında anem47 ağacı gibi kırmızı çizgiler meydana getirmiş ve yüzünü sarı bir gülün rengine boyamışken, onu inkârda ısrar edemezsin Sen. Evet, ben itiraf ediyorum; O Habîb’in hayali gece bana geldi ve beni uykusuz bıraktı. Zira aşk lezzet ve elemlerle beraber gelir. Ey Uzre48 oymağının gençleri gibi bir aşka tutulduğum için beni kınayan kimse! Şâyet halimi tam bilebilseydin, insaf eder de beni mazur görür ve levmetmezdin. Dilerim, sen de benim bu hâlime musâb olur, aşkın lezzetini tadar ve aşıkları levmetmeyi bırakırsın. Zaten benim sırrım kîl ü kâl erbâbından gizli değildir. Çünkü ihtiyarı elimden alan aşk derdi sürüp gitmektedir. Gerçi sen bana samimi bir nasihatta bulundun lâkin ben aşk ummanında mütehayyir olduğum için ona iltifat edemedim. Aslında aşıkların kulağı öğüt verenlere karşı daima kapalıdır. Fakat alınma; ben, hâl diliyle beni ikaz eden ak düşmüş saçları da itham etmiştim. Halbuki, onlar itham edilmekten çok uzaktırlar.
- 41 Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) hicretleri esnasında bir müddet istirahat buyurdukları mübarek yer.
- 42 Resûlullah Efendimiz ve ashâb-ı güzîni.
- 43 Medine-i Münevvere’nin diğer bir ismi.
- 44 Medine-i Münevvere civarında bir dağ.
- 45 Hicazda, Efendimiz’in zaman zaman altında oturduğu güzel kokulu ve güzel görünüşlü bir ağaç.
- 46 Nur Dağı.
- 47 Hicaz’da yetişen, yemişleri kırmızı olan ve misvak olarak da kullanılan bir ağaç türü.
- 48 Yemen’de gençlerinin yanık aşklarıyla bilinen bir kabile.
2. Fasıl: Nefsin Arzularına Uymaktan Sakındırma Hakkında
Her zaman fenalıkları isteyen ve kötü şeyleri emreden şu nefsim, cahilliğinden dolayı, ağarmış saçların ve gelip çatan ihtiyarlığın ikazlarından hiçbir ders almadı. Nefis, vazifesi olduğu hâlde, misafir olan ihtiyarlığa güzel ve salih amellerle bir hazırlık yapmadı. O misafir de, bir gün ansızın çıkıp geliverdi. Şayet nefsime söz geçirip de o misafiri gerektiği gibi ağırlayamayacağımı bilseydim, ihtiyarlığın eseri olan ak saçları ketem49 bitkisiyle siyaha boyar ve gizlerdim. Şimdi azgın bir at gibi hırçınlık ve taşkınlık yapmayı kendine âdet edinen nefsimi dizginlemede kim bana yardım edecek? Daha fazla günah işleyerek nefsi çirkin arzularından vazgeçirebileceğini sanma. Zira yemek obur kimselerin iştahını daha fazla kabartır. Nefis süt emen bebeğe benzer; kendi hâline terkedersen daha çok emmek ister. Vaktinde sütten kesersen, o da unutur gider. Sen de nefsinin süflî isteklerini engelle ve seni peşinden sürüklemesine müsaade etme. Çünkü nefsin bayağı arzuları bir kimseye hâkim olunca onu ya helak ya da rezil ederler. Mer’aya salıverilen koyunların gözetlendiği gibi, sen de nefsini işlediği amellerde gözet. Bir nafileden zevk alarak ucb ve gurura kapılırsa onu başka amellere yönlendir. (Unutma ki, otu çok tatlı olan otlaklara koyunları salmazlar.) Nefis insana, nice öldürücü lezzetleri şirin göstermiştir de, kimse (onun) yağın içinde zehir (sunduğunu) bilememiştir. Aşırı açlık ve tokluğun desiselerinden sakın. Evet, bazen olur ki açlık, afetleri itibariyle tokluktan daha zararlıdır. Haramlarla dolmuş olan gözlerini, haşyet yüklü gözyaşlarıyla yıkayıp temizle ve pişmanlık perhizine sımsıkı yapış. Nefis ve şeytana muhalefet et ve her zaman onlara isyanda bulun. Onların sana düşman olduklarını hatırla ve samimi gözüken nasihatlarını bile yalan ve hıyanete hamlet. Nefis ve şeytana, düşman olarak boyun eğmediğin gibi, hakem olarak da itaat etme. Zira sen düşmanın da, hakemin de hilelerini pek iyi bilirsin. Amele iktiran etmeyen söz ve nasihatlarımdan dolayı Rabbim’den affımı dilerim. Çünkü amelsiz söz tıpkı akîm bir kimseye soy isnat etmeye benzer. Ben sana iyiliği tavsiye ettim fakat kendim onu yapmadım. Yapmadığım için de hâlim sözüme mutabık olmadı. Hâl böyle iken, benim sana “dosdoğru ol” dememin ne anlamı olabilir ki! Dahası ölüm gelip kapımı çalmadan kendime nafilelerle iyi bir azık da edinemedim. Farzlardan başka ne bir namaz kılabildim, ne de bir oruç tutabildim.
- 49 Saçlara siyah renk vermede kullanılan bir bitki.
İKİNCİ FASIL3. Fasıl: Seyyidü’l-Mürselîn (s.a.s.) Efendimiz’e Övgü
Heyhat! Ayakları şişip ağrıyıncaya kadar karanlık geceleri ihya eden O Yüce Resûl’ün sünnetini ihmal ederek ben kendime zulmettim. O, açlıktan bağırsaklarını sargıyla sardı.. ve o lâtîf ciltli mübarek böğürlerini taşlarla sıkıştırdı. Koca koca dağlar altın kesilip O’na arz olunmayı niyaz ettiler de, himmeti çok yüksek olan O Zât onlara karşı müstağni davrandı. O’nun dünyevî ihtiyaçları da zühdünü teyîd eder; zirâ O Masumlar Masumu’nun zaruret ve ihtiyaçları O’nun ismetine ilişememişti. O’nun ihtiyaçları, O’nu dünyaya nasıl davet edebilirdi ki! O olmasaydı, dünya ademden kurtulup varlığa eremezdi. O, dünyanın ve âhiretin, âlem-i gayb ile şehadetin, insanların ve cinlerin ve Arap ve Acem herkesin biricik Efendisidir. O, iyiliği emreden, kötülükten de nehyedendir. Ne “evet” diyerek emretme, ne de “hayır” diyerek nehyetme hususunda O’ndan daha doğru ve isabetli bir kimse yoktur. O, öyle bir Habîb-i Hudâ ve Mahbûb-u Âlemdir ki, her türlü korku ve endişe karşısında O’nun şefaat ve merhameti ümit edilir. Bütün insanları Allah’ın dinine davet eden O’dur ve o Din’e sımsıkı sarılanlar, asla kopmayan sapasağlam bir ipe sarılmış olur. O Server-i Enbiya, yaratılış ve ahlak bakımından diğer bütün peygamberlerden üstündür. İlim ve kerem hususunda hiçbiri (alâ nebiyyina ve aleyhimüsselâm) O Fahr-i Enbiya’ya yetişememişlerdir. O bütün peygamberler, (ruh-u mukaddesi ilkin yaratılan ve ulûm-u enbiya Kendisine vedîa bırakılan) Fahru’l-Mürselîn’in ilm ü irfan denizinden ve feyz ü kerem yağmurundan bir nebze su talep etmişlerdir. Enbiya-i İzam Efendilerimiz, Efendiler Efendisi’ne nazaran, dereceleri açısından, ilimde bir nokta veya hikmette bir hareke ve çizgi gibidirler. O öyle mükemmeldir ki, manası ve sureti, bâtını ve zâhiriyle kemâlin zirvesini tutmuştur. Bütün varlığı yaratan Cenab-ı Allah O’nu, Yüce Zât’ına habîb ve sevgili seçmiştir. Yaratılmışlar arasında, güzellik ve kemâlde O Habîb-i Hudâ’nın bir benzeri daha yoktur. Ondaki güzellik cevheri de bölünmemiş bir bütündür; ne bir eksiği vardır ne de bir fazlası. Öyleyse, hristiyanların kendi peygamberleri hakkında girdikleri şirk-âlûd iddialara girmemek şartıyla O Güzeller Güzeli Nebî’yi nasıl medhetmek istersen öyle medhet. O Habîb-i Kibriya’nın ulvî Zât’ına şereften ve kadr-i risaletpenâhisine azametten dilediğin vasıfları nispet ederek, O’nu ne kadar yüceltirsen yücelt. Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) faziletlerinin bir hududu yoktur ki, medhetmek isteyenler O’nun faziletlerini tastamam ifade edebilsin. Eğer, elinden zuhûr eden harikalar, O’nun gerçek kıymetine münasip cereyan etmiş olsaydı; ism-i şerifleriyle dua edildiğinde çürümüş kemikler bile dirilirdi. O, İnsanlığın İftihar Tablosu, ümmetine olan düşkünlüğünden dolayı bizi aklın yetişmeyeceği tekliflerle imtihan etmedi. Biz de hiçbir şüpheye düşmeden ve hiçbir vehme kapılmadan O’na iman ettik. O Resûl-i Müctebâ’yı Hakikat-i Ahmediye ve Muhammediyesiyle anlayabilme cehdi bütün âlemi aciz bıraktı. Bu acizlikten ne yakın olanlar kurtulabildiler ne de kendi uzaklığını yaşayanlar. O, büyüklüğüne rağmen uzaktan gözlere küçük görünen güneş gibidir. Yakından bakılınca Zâtındaki cemâl ve sıfatlarındaki kemâl ile tıpkı Güneş gibi gözleri kamaştırır. Uykuda gördükleri rüyalarla teselli bulanlar, O’nun yüce hakikatini bu dünyadayken nereden anlayacaklar! Bizim bilgimiz O’nun hakkında, “O bir beşerdir” der. Ama O, yaratılanların en hayırlısıdır. Aslında peygamberân-ı izâmın getirdiği mucizeler, Hazreti Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) nurunun onlara ittisali sebebiyledir. İnsanlığın İftihar Tablosu bir fazilet güneşi, onlar da yıldızlar gibidirler ki, insanlara ışıklarını ancak her yanın karanlığa gömüldüğü durumlarda izhar ederler. O Yüce Nebî’nin, zineti güzel ahlak olan yaratılışı ne büyük bir ikrâm-ı İlahîdir! Güzellik O’nu bütünüyle saran bir elbise, güleryüz de O’na bir alâmet ve nişan olmuştur. O, letafet ve yumuşak huylulukta gül, şeref ve kıymette dolunay, kerem ve cömertlikte deniz, himmet ve inayette de zaman gibidir. Yalnızken Fahr-i Kainât Efendimiz’e mülakî olsaydın, celâdeti sebebiyle Sen, O’nu kalabalık asker arasında ve bir ordunun başındaymış gibi bulurdun. O’nu ashâbına karşı da öyle mütebessim görürdün ki, sadefi içinde saklanan incinin O Nebiy-yi Zîşan’ın mahall-i kelâm ve tebessüm madeninden çıktığını zannederdin. Ravza-i Mutahharasındaki mübarek bedenini saran toprağın kokusuna denk gelebilecek başka hiçbir güzel koku yoktur. Öyleyse müjdeler olsun O’nun Ravzasının toprağını koklayıp öpenlere!
ÜÇÜNCÜ FASIL4. Fasıl: Efendimiz’in Mevlidi/Doğumuyla Kainatı Şereflendirmesi
O Habîb-i Hudâ’nın paklardan pak soyu hasebiyle Cenab-ı Allah, O’nun doğduğu gün nice hârikalar vücuda getirmiştir. O’nun hayatının başlangıcı ve devamı ne kadar güzeldir! Daha doğduğu gün sezmişti Persler (İranlılar), başlarına gelecek ızdırap ve azabın ayak seslerini. O’nun dünyayı şereflendirdiği gece, kisranın sarayının duvarları paramparça hale gelivermişti; tıpkı askerlerinin bir daha biraraya gelemeyecek şekilde darmadağın olduğu gibi. Kendisine perestiş edecek kimse kalmayacak diye bin seneden beri taptıkları ateşin, esefinden nefesi kesilip söndü. Nehirleri de hüzün ve tasasından mütehayyir olup mecrasını kaybetti. Göllerinin yere batması inkârcı Sâve halkını mahzun ve dilhûn eyledi. Susayıp da gölün başına varanlar, suyu göremeyince gayz ve öfke içinde geri dönmek zorunda kaldılar. Sanki ateşte hüzün ve elem sebebiyle sudaki gibi bir ıslaklık oluşmuş ve o yüzden sönmüştü. Yine su, hüzün ve eleminden adeta bir ateş gibi yanıp yok olmuştu. Ateş su, su da ateş kesilmişti. O’nun viladet gününde cinler çığlık atıp birbirlerini müjdeliyor, nurlar etrafı aydınlatıyor, hak ve hakikat hem lafzı hem de manasıyla apaçık zuhur ediyordu. Gel gör ki, Arabın küffar ve füccârı ve İran’ın putperest halkı kör ve sağır kesildiler de, ne o müjdeleri işittiler, ne de şimşek gibi çakan ikaz ışıklarını farkettiler. Dahası, çok itimat ettikleri kâhinleri kendi yanlış ve bâtıl dinlerinin devam edemeyeceğini onlara haber verdikten sonra da uyanıp hakikati göremediler. Gökte şahaplar yağdı, yıldızlar aktı, arzda (Kabe’de) putlar yerle bir oldu fakat onlar yine anlamadılar, yine anlamadılar. Şahapların yağması karşısında şeytanlar bozguna uğradı ve vahyin yolu olan semadan peşi peşine kaçışmaya başladılar. Öyle büyük bir bozgun yaşadılar ki, kaçışları Ebrehe’nin kahraman(!) askerlerinin ya da Efendiler Efendisi’nin (Bedir’de) mübarek avuçlarından atılan çakıl taşları karşısında Kureyş askerlerinin kaçışı gibiydi. Kainatın İftihar Tablosu’nun ellerindeki o çakıl taşları bir mucize eseri olarak önce tesbih ettiler, sonra tesbih eden Yunus Nebî’nin balığın karnından sahile atıldığı gibi düşmanların üzerine atıldılar.
5. Fasıl: Efendimiz’in Mucizeleri
Ayakları olmayan ağaçlar O Nebîler Serveri’nin davetine, secde ederek ve kökleri üzerinde yürüyerek derhal icabet ettiler. Huzur-u Risaletpenâhîye gelen ağaçların dalları gelişlerinde mucize olarak öyle bir çizgi çizdiler ki, adeta yolun ortasına en güzel yazıyı yazmış oldular.50 (Ağaçların inkıyad ve icabeti) o bulut gibiydi ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz nereye gitse bulut da üzerinde gider ve O’nu zeval vaktinde şiddeti son noktasına ulaşan Güneş’in hararetinden muhafaza ederdi.51 Yarılan aya gerçekten kasem ederim ki, inşikak ve nur bakımından, onun, Efendimiz’in pak ve münezzeh kalbine bir benzerliği vardır. Yine Nebiy-yi Ekrem’in mucizelerindendir ki, seyahati esnasında mağara52, O Hayru’l-Beşer’i ve ekrem-i nâs olan arkadaşı Sıddîk-i Ekber’i saklamış ve takip eden kâfirlerin gözleri adeta a’ma olup onları görememişti. Sâdık u Masdûk Efendimiz ve Sıddîk yârı mağaradaki otağlarında beraberdiler ama müşrikler “burada kimse yok” dediler; çünkü görmediler, göremediler. Mevcûdatın En Hayırlısı’nın içinde bulunduğu mağaranın kapısı üzerine, güvercin ve örümceğin kısa zaman içinde yuva yapamayacağını, ağ öremeyeceğini düşündüler; öyle zannettiler. Cenab-ı Allah’ın, Habîbini vikaye edip koruması, kat kat zırhlardan ve yüksek kalelerden O’nu müstağni kılmıştır. Ben de ne zaman dehrin presleyen hâdiseleri karşısında ezildiysem, hep O Resûl-i Mücteba’ya sığındım; ne vakit de sığındıysam, O’ndan başka değil sadece noksansız, tastamam bir himaye gördüm. Yine O Nebiy-yi Mükerrem Efendimiz’den her ne zaman dünya nimetleri ve âhiret lütuflarından birisi için şefaat dilediysem, O’nun hayır saçan mübarek elinden hep muradıma erdim. Sen, O’na rüyasında gelen vahyi inkâr etme ve garip karşılama. Zira O Efendiler Efendisi’nin, gözleri uyuduğu zaman bile uyumayan çok müstesna bir kalbi vardır. Rüyasındaki bu vahiy, O’nun risalet payesiyle serfiraz kılındığı zaman gerçekleşmişti. Nübüvvetle şereflendirilen bir insan-ı kâmilin rüyası nasıl inkâr edilebilir ki! Fesübhanallah! Vahiy kesb (gayret ve çalışma) ile elde edilen bir şey değildir. Aksine o, bir mevhibe ve atıyye-i İlahiyedir. Binaenaleyh hiçbir nebî gaybdan verdiği haberlerde itham edilemez. (Zira onun söylediği vahiyden başka bir şey değildir.) Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz mübarek elini dokunduruvermekle nice insanları zâhirî hastalıklarından kurtardığı gibi, risaletiyle de sayısız kimseyi günahlar neticesinde meydana gelen kalbî ve bâtınî hastalıklardan arındırmıştır. O’nun dergâh-ı İlahîde müstecap olan duası kıtlık ve kuraklık senesine de hayat vermiştir. Öyle ki o sene, adeta kapkaranlık asırlar içerisinde parlaklık ve güzellikte çok nâdir bir yıl oldu. Resûlullah’ın duası bereketiyle zuhur eden bulut öyle cömertçe yağmurlar bahşetti ki, derelerden akan suları görmüş olsaydın denizden açılmış bir kanal ya da Arim53 vadisinden boşalan sel zannederdin.
- 50 Son iki beyitten anlaşılan odur ki, ümmeti O Fahr-i Kainatın her davetine, her emrine ağaçlardan daha çabuk ve daha güzel icabet etmelidir.
- 51 Dolayısıyla ümmeti O’nu ve sünnetini koruma hususunda buluttan daha hassas ve daha gayretli olmalıdır.
- 52 O mağara, Efendiler Efendisi’nin teşrifiyle O’nun için bir otağ olmuştur.
- 53 Kur’ân-ı Kerîm’de Sebe’ halkının cezalandırıldığı bildirilen büyük sel baskını sırasında yıkılan set, baraj ya da selin aktığı vadi.
DÖRDÜNCÜ FASIL6. Fasıl: Kur’ân’ın Yüceliği ve Medhi Hakkında
Şimdi bırak beni de, O Nebîler Serveri’nin, (Arapların cömert olanlarınca) geceleri dağların başlarında yakılan ziyafet ateşi gibi apaçık ve belli olan mucizelerinden bahsedeyim. İnci intizamla dizilince daha bir güzelleşir fakat dizilmese de zâtî olan kıymetinden bir şey kaybetmez.54 O’nu medhetmek isteyenin arzu ve hayalleri ne kadar yüksek olursa olsun, O’nun üstün ahlak ve yüce mehasinine yine de yetişemezler. (Habîbini âlî mertebesiyle yalnız Hazreti Vassâf vasfedebilir.) Hazreti Rahman nezdinden gönderilen Kur’ân’ın hak âyetleri O Fahr-i Kâinat’ın en büyük mucizesidir. O âyât ü beyyinât, lafızları itibariyle muhdes (mahlûk) olsalar da, mana ve hükümleriyle kadîmdirler. Çünkü onlar kıdem ile mevsûf bulunan Allah’ın kelâmıdırlar. Kur’ân âyetleri, bize öldükten sonra gerçekleşecek olan dirilişten ve geçmişin derinliklerindeki Âd ve İrem’den haber veriyor olması itibariyle, belli bir zaman ile mukayyet değillerdir. Âyât-ı Kur’âniye nezd-i İlahî’den nasıl nâzil olmuşsa bizim elimizde bugün öylece mevcuttur (ve kıyamete kadar da korunarak devam edecektir.) Bu vasıflarıyla onlar diğer peygamberlerin mucizelerinden üstün olmuştur. Zira onların mucizeleri kendi dönemlerinde gerçekleşmiş ve daha sonra devam etmemiştir. Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri muarızlara ârız olan her şüpheyi hall ü fasl edecek kadar sağlam ve muhkemdir. Üstlerinde de bir hâkim ve hakem kabul etmezler. Her ne zaman, her biri bir mucize olan o Kur’ân âyetlerine harp ilan edilmişse, en amansız düşmanlar bile neticede hakikati görüp ona teslim olmuşlardır. Tıpkı çok ğayûr ve iffetli olan bir erkeğin, mahremine yabancı elinin uzanmasına müsaade etmediği gibi, Kur’ân’ın belağat ve fesahatı da muarızlarının bütün iddialarını öylece defeylemiştir. Kur’ân âyetlerinin, denizdeki dalgalar gibi birbirini destekleyen pek çok ve pek ulvî mana tabakaları vardır. Güzellik ve kıymete gelince, onlar denizlerden çıkan cevherlerden çok daha üstündür. Onların gönüllerde hayranlık uyandıran kendilerine mahsus eşsiz güzellikleri saymakla bitmez. Onları tekrar tekrar çokça okumaktan usanç gelmez ve tatları eksilmez. Kur’ân’ı okuyanın gözü onunla aydın, gönlü de mesrûr olmuştur. Ben de ona derim ki; (Ey kârî!) Sen Kur’ân’la zafere erdin; öyleyse ona sımsıkı sarılmaya devam et. Şayet Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini Cehennem’in alev alev yanan ateşinden sakınmak için okursan, şüphesiz ki onun serin suyuyla Cehennem ateşini söndürmeye muvaffak olursun. Kur’ân’ın âyetleri kevser havuzuna benzer; Cehennemde kömür gibi olduktan sonra kevser havuzunda nurlanan günahkârlar gibi, isyan eden kullar Kur’ân’a kömür gibi simsiyah gelseler de ondan yüzleri nurlanmış olarak çıkarlar. Onlar doğruluk bakımından sırat, adalet bakımından da mizana benzerler. Dolayısıyla, insanlar arasında Kur’ân âyetlerinin gösterdiği adaletten başka bir adalet kâim ve dâim olamaz. Çok iyi bildiği ve anladığı halde, bilmezlikten gelerek Kur’ân âyetlerini inkâra kalkışan hasetçinin durumuna sakın şaşırma! Nitekim bazen göz, iltihaplı olması sebebiyle Güneş’in ışığını inkâr ettiği gibi, ağız da hastalığından dolayı suyun tadını inkar edebilir.
- 54 Efendiler Efendisi’nin mehasin ve mucizeleri sırayla ya da gelişigüzel, nazmen ya da nesren, nasıl anlatılırsa anlatılsın, her hâl ü kârda güzeldir.
BEŞİNCİ FASIL7. Fasıl: İsra ve Mi’rac Mucizeleri Hakkında
Ey muhtaçların, yürüyerek ve bastığı yerde iz bırakan develer üzerinde kapısına teveccüh ettikleri kimselerin en hayırlısı olan Yüce Nebî! İbret gözüyle bakanlar için Senden daha büyük ve daha açık bir âyet ve yine ganimetin kıymetini müdrik olanlar için Senden daha büyük ve daha değerli bir nimet kim ve ne olabilir?! Karanlık gecelerde dolunayın ilerleyişi gibi, gecenin çok cüz’î bir kısmında bir haremden (Mescid-i Haram) diğer bir hareme (Mescid-i Aksa) giden Sendin.55 Sonra öyle urûc ettin, öyle yükseldin ki, enbiya-i izam ve melâike-i kiramdan dahi hiçbirisine müyesser olmayan, dahası hayallerine bile gelmeyen Kâb-ı Kavseyn mertebesine ulaştın. İktida edenlerin imamı, tâbî olanların metbûu ve hizmetçilerin efendiyi öne geçirip ona uydukları gibi, o gece bütün nebî ve resûller saygı ve ihtiram ile Seni takdîm edip Sana ittiba eylediler. O gece Sen, (peygamberler ve meleklerden müteşekkil) bir topluluk içinde, onların reisi ve sancağın sahibi olduğun bir hâlde, yedi kat gökleri yararak ve hepsini geride, kendi konumlarında bırakarak ilerledikçe ilerledin. Öyle ilerledin, öyle yükseldin ve nihayet öyle yüce bir ufka ulaştın ki, Yüceler Yücesi Allah’a yaklaşmak isteyenlere daha ötede bir yakınlık derecesi ve o yolda ilerlemek dileyenlere başka nihaî bir nokta bırakmadın. Sen miraca davet olunduğun zaman, tek başına yükselen bir sancak gibi, diğer bütün makamları Kendi ulvî makamına nisbetle hep geride bıraktın. Verâların verâsındaki Gaybü’l-Gayb Hazreti Allah ile mülâkî olmak ve evvel-âhir hiç kimse için açılmamış olan gizli sırlara ermek için mirac gecesinde bütün makamları kat’ edip en yüce makama eriştin. Her biri iftihar vesilesi olan payelere, vasıflara nâil oldun, makam makam yükseldin ve bunlarda hiçbir kimse Sana ortak olmadı, olamadı. Hak’tan sana bahşedilen rütbe ve mertebelerin derecesi çok yüce oldu. Sana ihsan edilen nimetlerin kadr ü kıymetini hakkıyla anlamak doğrusu çok zordur. Müjdeler olsun bize ey müminler topluluğu ki, Allah’ın en büyük lütfu olarak bizim kıyamete kadar yıkılmayacak –Resûl-i Zîşan Efendimiz gibi- sağlamlardan sağlam bir dayanağımız vardır. Cenab-ı Allah, bizi Yüce Zâtına tâat ve ibadete davet ve irşad eden Peygamberimiz’i (aleyhissalâtü vesselâm) Ekrem-i Rusül (Resûllerin En Kerîmi, En Üstünü) diye zikredince, biz de O Fahr-i Kâinat hürmetine ümmetlerin en üstünü oluverdik.
- 55 Ay nasıl uğradığı yerleri aydınlatırsa Sen de geçtiğin yerleri öyle nurlandırdın.
ALTINCI FASIL8. Fasıl: Efendimiz’in (s.a.s.) Cihadı Hakkında
Heybetli bir aslan kükreyerek gafil ve habersiz koyun sürüsünü korkudan titretip perişan ettiği gibi, Server-i Kainat Efendimiz’in peygamberliğinin alâmet ve haberleri de muannit ve müşrik din düşmanlarının kalblerine korku salıp onları aciz ve şaşkın bırakmıştır. Allah Resûlü (ashâbıyla beraber, Rabbinin emrine inkıyaden) harp meydanlarında din düşmanı olan o müşriklerle karşılaşmaktan hiçbir zaman geri kalmadı. Öyle ki, mızrakların hedefi olan düşmanlar kasap kütüğünde doğranan ya da çengellere asılan etlere benzediler.56 O düşmanlar harpten öylesine kaçmak istediler ki, adeta kartal ve akbabaların savaş meydanlarından kapıp kaçırdığı et parçalarına gıpta ettiler. (“O et parçalarının yerinde biz olsaydık, bizi kaçırsalardı” dediler.) Düşmanlar, savaşın yasak olduğu haram aylar gelene kadar, gelip geçen gün ve gecelerin sayısını bilemezlerdi. İslâm Dini ve onun sahibi Peygamber Efendimiz, bütün ashâbıyla beraber, darmadağın etmek için düşmanların sahasına inip konan bir misafire benziyordu.57 Resûl-i Kibriya Efendimiz, dalgalar gibi birbirini takip eden atlar üzerinde düşmana peşi peşine oklar yağdıran deniz gibi bir orduyu sevk ü idare ediyordu. O kahraman ordunun neferleri Allah’ın her emrine icabette bulunur, cihad emrini duyduklarında şirkin kökünü kazımak için düşmana bütün satvetleriyle hücum eder ve yaptıklarının karşılığını yalnız Allah’tan beklerlerdi. Garip olarak başlayan İslâm hak ettiği muallâ konumuna yükselinceye kadar o kahramanlar bütün himmetleriyle i’lâ-yı Din yolunda cihada devam ettiler. Allah Resûlü ve ashâbı şüphesiz babaların ve kocaların en hayırlılarıydı. Onların sayesinde ümmetin çocukları yetim, kadınları da dul kalmaktan ebediyyen kurtulmuş oldular. Onlar, sağlamlık ve sebatta zirveleri tutan dağlar gibiydiler. Sen dilersen harp meydanlarında onların elinden neler çektiklerini bir de düşmanlarından sorabilirsin. Sor, Huneyn’e sor, Bedir’e sor, Uhud’a sor: İnsafsız İslâm düşmanları için aman vermeyen veba hastalığı mı daha tehlikeliydi yoksa onlar için tam bir hezimet ve felaket sahnesi olan savaş alanları mı? İslâm’ın o kahramanları, dine düşmanlığı meslek haline getirenlerin omuzlarına doğru sarkan siyah saçlarını yalayarak enselerine indirdikleri saykıllanmış beyaz kılıçlarını kıpkırmızı olarak kaldırırlardı.58 Ok ve mızraklarıyla yazı yazan o kahramanların kalemleri, ısrarla hak ve hakikate düşmanlık yapan müşriklerin bedenlerinin hiçbir tarafında noktasız bir yer bırakmamıştır. Gül, kokusu, rengi ve deseniyle nasıl selem ağacından (ve diğer ağaçlardan) seçilip ayrılırsa, cephede keskin kılıçlar taşıyan ashâb-ı kirâm da farklı simalarıyla düşmanlarından bir bakışta seçilip ayrılırlar.59 Zafer kokan saba rüzgarları sana onların güzel kokularını armağan ettiğinde, sen zırhı içindeki her kahramanı açılmamış bir gonca gül zannedersin. Onlar atların cidiko kemikleri üzerinde ilerlerken, yüksek yerlerde biten kökleri çok sağlam ağaçlara benzerler. Bu da binitleri üzerindeki kolonların sağlamlığından değil, onların azim ve metanetlerinin kuvvetli olmasından ileri gelir. Cephede o kahramanların gücünü gören düşmanların korkudan akılları başlarından gitti de, yiğit bir bahadır ile zavallı, aciz bir kuzuyu ayırt edemez oldular.60 Ormanlardaki aslanlar bile, Allah Resûlü’nün inayet ve yardım elini yanına almış biriyle karşılaşacak olsalar korkularından oldukları yerde kalakalır ve ağızlarını açamazlar. O, İnsanlığın İftihar Tablosu zahîr olup yardım ettikten sonra zafer elde edemeyen bir dost ve beli kırılıp zelîl olmayacak bir düşman katiyyen göremezsin. Aslanlar yavrularını ormanlara yerleştirip ağaçlar arasında güven içinde tuttuğu gibi, Hazreti Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) da ümmetini İslâm’ın sağlam kalesine yerleştirmiş ve onu dünyevî-uhrevî bütün afetlerden muhafaza etmiştir. Kelâmullah olan Kur’ân, Allah Resûlü’ne karşı inat ve ısrarla mücadele eden nice düşmanları yüzleri üzere yere sermiş ve O’nun mucizeleri, düşmanlığı meslek haline getirmiş amansız düşmanları perişan etmiştir. (Ey Hazreti Fahr-i Kainat “aleyhi ekmelüttahiyyât” Efendimiz’in mucizeleri hakkında daha fazla bilgi isteyen tâlip! O’nun mucizeleri çoktur ve hepsini beyana da gerek yoktur.) Zira, yaşadığı devir cahiliye devri61 olmasına rağmen, hiçbir insandan hiçbir ders tedrîs etmeyen O Ümmî Nebî’nin ummanlara denk ilmi ve bir yetim olarak neş’et etmesiyle beraber edep ve terbiye hususunda da zirvedeki hâli mucize olarak O’na yeter.
- 56 Sevgi ve rahmet peygamberi olan Hazreti Muhammed Mustafa (aleyhi efdalüssalavât ve ekmelüttahiyyât) Efendimiz’in bütün savaşlarının bir müdafaa ve muvazene savaşı olduğu unutulmamalıdır. Yine O’nun cihadı sadece, Yegane Yaratıcı olan Cenab-ı Allah ile insanlar arasındaki engelleri ortadan kaldırmayı hedeflemiştir. Allah’ı tanımayan ve insanların O’nu tanımasına engel olmaya çalışan müşriklerin âkıbetleri ise İ. Busayrî’nin de dediği gibi elîm olmuştur.
- 57 Burada, Allah Resûlü ve ashâbının İslâm’ı i’lâ için düşmana karşı koymaya giderkenki halleri, bir ziyafete iştahla giden bir kimsenin durumuna benzetiliyor.
- 58 Bu mısralarda, ilk Müslümanların hiçbir şeyden yılmadan Allah yolundaki tarifler üstü gayretlerine dikkat çekiliyor.
- 59 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur: “Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır.” (Fetih Sûresi; 48/29)
- 60 Ne yapacaklarını şaşırıp büyük bir şaşkınlık ve yılgınlığa kapıldılar, demektir.
- 61 Yaşadığı devir, evet, cahiliye devriydi. Fakat bu isim O’nun hususî zamanının dışında kalanların yaşadığı hayata verilen bir isimdi. (Sonsuz Nur, 1. Cilt.)
YEDİNCİ FASIL9. Fasıl: Cenab-ı Allah’tan Mağfiret Talebi Hakkında
Şu mısralarla Hazreti Habîb-i Huda’nın medh ü senası hizmetiyle müşerref oldum. Şimdi ömrümün geçen kısmında başkalarına yazdığım şiirlerden ve yaptığım hizmetlerden kaynaklanan günahlarımın, bu kaside vesilesiyle affedileceği ümidini taşımaktayım. Mazide başkalarına yazdığım şiirler, yaptığım hizmetler boynuma âkıbetinden endişe edilecek bir gerdanlık taktı. Ben de cinayet karşılığında kurban edileceğinin alameti olarak boynuna gerdanlık takılan bir deve gibi oldum. Evet, başkalarına mısralar düzmek ve hizmet etmekle çocukluklar, çocukça taşkınlıklar yaptım. Neticede elimde kalan ise sadece günahlar ve pişmanlıklar oldu. Sen alışverişinde zarar edip hüsrana uğrayan benim şu nefs-i emmareme bir bak! Fani dünyayı verip de ebedî saadetin kaynağı olan dini satın almadı; almak bir yana istekli bile olmadı. Her kim sonsuz hayatın temeli olan dinini verip de geçici yönleriyle dünya hayatını alırsa, onun bu alışverişte çok büyük zarar ettiği ve gabn-ı fâhiş62 ile aldandığı açık ve zâhir olur. Şayet yeniden bir günaha düşecek olursam Rabbimden onu setredip bağışlamasını niyaz ederim. Çünkü benim Hazreti Habîb-i Huda ve Şefî-i Rûz-i Cezâ payesiyle serfiraz Efendim’e olan ahdim ve imanım günaha düşmekle ortadan kalkmaz ve O’nunla olan bağım kopmuş olmaz. İsmimin Muhammed olması hasebiyle benim O Nebiy-yi Zîşan’ın himayesinde olmam pek tabîdir. O’na gelince, O bütün yaratılanlar içerisinde ahdine ve vaadine en vefalı olandır. Fahr-i Kainat Efendimiz şayet mahşer gününde fazl u ihsanıyla medet edip elimden tutmazsa, -ey nefsim!- sen o zaman itap ederek bana şöyle seslen: “Ey (işlediği günahlar yüzünden) ayağı sürçüp durmuş biçare! (Bundan sonra başına gelecekler için hazır ol!) Yok, yok! O kerem sahibi Resûl-i Mücteba recâ ile Kendisine yönelenleri kereminden mahrum etmez. O’na iltica eden kimse şefaat ve ihtiram görmeden geri dönmez. Fikir ve sözlerimi O, Kainatın İftihar Tablosu’na hasrettiğim günden beri her türlü sıkıntı ve beladan halâs ve necatım için, O’nu en hayırlı sığınak bildim ve her zaman öyle buldum. Suların hiç eylenmediği tepelerde bile çiçek bitiren yağmurlar misali, (âlemlere rahmet olarak gönderilen) O Habîb-i Rahman’ın şefaati, takati kesilmiş elleri, kurumaya yüz tutmuş gönülleri boş bırakmaz. Ben bu kasideyi yazmakla, Herem’i63 övmekle Züheyr’in64 kendi elleriyle devşirdiği dünya nimetlerini de dilemedim.
- 62 Açık, büyük zarar.
- 63 Cahiliye döneminde cömertliğiyle bilinen bir Arap meliki.
10. Fasıl: Münacaat ve Arz-ı Hâcât
Ey yaratılmışların en kerîmi, en faziletlisi olan Yüce Nebî! Elemli bir ölüme ve bütün dehşetiyle kıyamete karşı benim Senden başka sığınabileceğim hiçbir kimsem yoktur. Ey Allah’ın şanı yüce Resûlü! Kerîm olan Cenab-ı Allah, isyankâr kullarını cezalandırmak için Müntakim ismiyle tecelli ettiği zaman, bu bendene şefaat etmekle Senin şanına, makamına ve mertebene katiyen bir noksanlık gelecek değildir. (Gelmez zira) dünyada ve ukbada hayırlar, hiç şüphe yok ki, Senin şefaat, cömertlik ve kereminle gerçekleşir. Levh ü kalemin ilmi de Senin ilmindendir. Ey nefsim! Büyük günahlar sebebiyle rahmet-i İlahiyeden sakın ümidini kesip me’yûs olma! Zira Allah’ın engin mağfiretinin yanında büyük günahlar küçük hatalar gibidir. Ümit edilir ki, Rabbim rahmetini taksim ettiği zaman, herkesin o rahmetten nasibi, isyan ve günahlarına göre olur. Ey Rabbim! Senden niyaz ederim ki, benim reca ve maksudumu huzurundan geri çevirme ve ihsanların hakkındaki hüsn-ü zannımda beni inkisara uğratma. Her iki cihanda bu (zayıf ve mücrim) kuluna lütufta bulun; zira korkularla karşılaştığı zaman onun sabrı çok çabuk tükeniverir. Ey Rabbim! Fazl u kereminle, salât ve rahmet bulutlarının Nebiy-yi Mükerrem Efendimiz üzerine inmesine izin ver ve O’na sağanak sağanak salât ve rahmet yağdır. Takva, tezkiye, hilim ve kerem ehli olan âline, ashâbına ve tâbiînine de (salât ve rahmet eyle.) Ya Rab! Sabâ rüzgarı bân ağacının65 dallarını sallayıp durdukça ve deve çobanı güzel nağmeleriyle renkleri sarıya çalan beyaz develeri coşturarak sevk ettikçe (daima, her zaman) Efendimiz’e, âl ü ashâbına ve ihsan şuuruyla onlara tâbî olan bütün müminlere salât ü selâm eyle ve esenlik lutfet.
- 64 Cahiliye devrinin meşhur şairlerinden.
- 65 Kasidenin 5. beytinde geçmişti.
SEKİZİNCİ FASIL
Aziz Mahmud Hüdaî (k.s.) Hazretlerinin Yakarışları
Ey bu kubbeleri direksiz bina eden, Ey rüzgarı gönderen ve bulutları inşa eden! Ey sinelerin derinliklerinde gizlenenleri bilen, Ey dilediği kaza ve kaderi kitapta yazan! Habîbin’e ve O’nun aile efradına salât et, Ve ümmetinin kusurlarını hesap vaktinde setr et. Ey sıkıntıları gideren ve günahları bağışlayan, Ey gaybı bilen ve dilediği kullarına doğruyu ilham eden! Ey bütün ihtiyaçlar yalnız Kendisine sunulan, Ey ızdırabın def’i için sadece Yüce Zatına müracaat edilen! Kulunun kalbini Senin sevginden başka sevgilerden arındır, Ey mutlak tasarruf Sahibi ve ey her şeyin dizgini elinde olan! Fazl u kereminle Sana vuslatı bizim için de kolaylaştır, Ey manileri def’ eden ve engelleri kaldıran!
***
Ey evvellerden Evvel ve ey âhirlerden Âhir, Seyyidü’l-mürselîn olan Hazreti Mustafa’ya salât et. Kıyamet gününde bize affınla muamele eyle, Ve bizim hepimizi mağfiret buyur. Ey Rahman u Rahîm ve ey Latîf ü Kerîm, Eyle yolumuzu doğru ve açık yol, sırat-ı müstakîm! Mağfiretinle bizi bağışla ey Cevad ü Kerîm, Rıdvanını, Cennet ve nimetlerini dileriz Senden. Yüceler Yücesi’dir, bir gece Habîbi Mustafa’yı, Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksaya götüren Hazreti Sübhan; O’nu fazlıyla en yüce makama ulaştırdı, Sonra O’na vahyedeceğini vahyetti, O’nu Mücteba ve Mustafa eyledi. Bütün âlemlere hidayetle gönderdi O’nu, Rahmeten lilâlemin ve Hâtemü’l-enbiya olarak. Allah’ın salât ve selamı olsun O’na, Ve tertemiz ehliyle beraber ehl-i takva olan ashabına.
***
Ey hikmetine göre bazen veren, bazen de tutan, Ne yapacağımı bilemez bir haldeyim ben. Lütfedip bu şaşkınlık çıkmazından beni kurtar, Göstererek bu kuluna güzelliklere giden yollar. Bütün hamdler Sana, bütün şükürler Sana, Ey fazl u ihsanları pek büyük olan! Bize visal ve vuslatın zevkini tattır, Ey Hazreti Kerîm ve yardım mercii Müstean! Bugün pek mühim bir işe giriştik, Ezelî, Kadîm Allah’a tevekkül ettik. İhsan O’nun, lütuf O’nun, cömertlik O’nun, Biz de rahmetini umarız O Rabb-i Rahîm’in. Hamdimiz Sana, şükrümüz Sana, Zikrimiz Sana ey Rahman! Zira bolluk da Senden, cömertlik de, Lütuf, ihsan da hep Senden.
***
Kim bir salih amel işler yahut bir hayır söylerse, Muhakkak Hazreti Allah görür o hayrı ve işitir. Güzel sözler hep O’na yükselir, Aslında onları da salih ameller yükseltir. Ey Hazreti Alîm ü Hâdî, İtimadım yalnız Sanadır; Doğrultup düzeltiver itikat ve amelimi. Ve lütfunla gerçekleştiriver muradımı.
***
Hayy ve Kadîm Allah’a tevekkül ettik, Ümidimizi derin ve engin olan fazlına bağladık. Kerem sahibi Rabbimiz’e teveccüh eyledik, Rabb-i Rahîmimiz’in rahmetini ümit ettik. Ben, beni yaratana tam tevekkül ettim, Ben, beni rızıklandırana bütün işlerimi havale eyledim.
DOKUZUNCU FASIL
Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin (k.s.) Yakarışları
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ
❁Hamdolsun her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Hazreti Alîm ü Habîr’e, Şükürler olsun her işini hikmetle gören ve her şeye gücü yeten Hakîm ü Kadîr’e. Eşi, benzeri olmayan Ferd ve müstağni Samed’dir O, bütün varlığı yaratandır, Ne fayda gelir O’na, ne de bir zarar, bütün yarattıklarından müstağnidir. Hayat veren O, verdiği hayatı geri alan O, Hayy u Ebedî yalnız O’dur, Küçükleri de büyükleri de kabirlerden çıkaracak olan O’dur. Lütuf, ikram ve ihsan sahibidir O, fazlından yağdırır üzerimize, O’dur istediğimiz hayırları bizim için is’af eden en güzel şekilde.
❁Zıddı yoktur O’nun, bir benzeri de yoktur, dilediğini dilediği gibi işler, Nasıl dilerse öyle takdir eder, nasıl isterse öyle hüküm verir. Mülkünde ortağı yoktur O’nun, bütün memleketlerin yegâne mâlikidir, Her şey Allah’tan gelmiş ve nihayetinde yine Allah’a dönecektir.
❁Kudret ve azamet sahibi O’dur, bütün eşyayı yoktan var eden O, Hikmet ve merhamet sahibi O’dur, gücünün büyüklüğüne hudut olmayan O. İzzetiyle beraber rahmet sahibi O’dur, nimetler ihsan eden Hazreti Mennân O, Bağışlayan, merhametiyle muamelede bulunan ve çokça yardımcı olan O. Görüp gözeten O, kâh lütufta, kâh kahırda bulunan O, Zâhir bâtın, kullarını nusretiyle destekleyen kudreti sonsuz O.
❁Ya Rab! Âhir zamanın fitnelerinden Sen bizi koru, Rahmetini gönder bize, gönder ki zarar çok dokundu. Ya Rab! Yine Senin rızanı, rızanı talep ediyoruz Senden, Her ne dilersek Senden, Sen bizi, halimizi görüyorsun.
❁Senden başka bize yardım edecek, bizi bağışlayacak bir kimse yok, Senden başka bizi destekleyecek, bize zahîr olacak bir kimse yok.
❁Sana her zaman muhtacız Rabbimiz, şimdi ise muhtaçlardan daha muhtaç, Lütufta bulun bize, merhamet eyle ya Rabbena, ya Halîm! Kerem kıl ya Rabbena, hidayet nuru hakkı için, Ve kadr u kıymetleri yüce âl ü ashabı hakkı için. Ey Rabbimiz, şerli kimseler bize galebe ettiler, Bidatlar çoğaldıkça çoğaldı, ayaklar hep kayıp gitmekteler.
❁Biz ehl-i tevhidiz, Sen Rabbülâlemîn, Senden bize ancak kerem gelir. Senden dileriz ya Rabbenâ, yüzümüzü yalnız Senin hoşnutluğuna çevir, Çevir ki, Sen bize annemizden de babamızdan da daha merhametlisin.
ONUNCU FASIL
❁Ya Rab! Efendimiz Hazreti Mustafa’ya salât eyle, Gökler ve yer ayakta kalmaya devam ettikçe. Ve cümle enbiya ve resullere ya Rab, Ve hepsinin bahtiyar ashabına.
❁Ya Rab! Efendimiz Hazreti Mustafa’ya salât eyle, Gökler ve yer ayakta kalmaya devam ettikçe. Korktuklarımızdan emin eyle bizi, rahmetine de nâil. Eyle ki, şu günlerde üzerimize dökülmekte belalar bir bir.
❁Ya Rab! Efendimiz Hazreti Mustafa’ya salât eyle, Gökler ve yer ayakta kalmaya devam ettikçe. Hem dünyada hem ukbada bize merhamet eyle ya Rabbenâ, Bu gaflet uykusundan bir an evvel bizi uyandır ya Rabbenâ! Ya Rab! Efendimiz Hazreti Mustafa’ya salât eyle, Gökler ve yer ayakta kalmaya devam ettikçe. Ey Merhametliler Merhametlisi, bize merhamet eyle, bizi bağışla, Beş vakit namaz hürmetine ve mübarek oruç hatırına. Ya Rab! Efendimiz Hazreti Mustafa’ya salât eyle, Gökler ve yer ayakta kalmaya devam ettikçe. Fazlından, cömertliğinden rızıklandır bizi ya Rabbena!, Darusselâm olan cennet yurduna al bizi ya Rabbenâ! Dehrin şiddetini gördük de, Allah’a olan tevekkülümüz daha da arttı, Kahrın şiddetini gördük de, Allah’a olan tevekkülümüz daha da arttı. İnsanlar imandan çıktılar, ihsanı bıraktılar, Öyleyse deyiniz ey ihvan: Biz Allah’a tevekkül ettik. İnsanlar isyana kapaklandılar, tuğyan vadilerine girdiler, Nerede kaldı Allah korkusu? Biz Allah’a tevekkül ettik. Ey insanlar, nazar-ı ibretle bakınız, şu ölülerden ibret alınız, Alınız da, ölmeden evvel uyanınız. Biz Allah’a tevekkül ettik. Hakka iktida için gözlerde hidayet nuru kalmamış, Şeytan mukteda bih olmuş. Biz Allah’a tevekkül ettik.
❁İlahî! Sen Vehhâb ü Kerîm’sin, bütün eşyayı yoktan var edensin, Küçük büyük bütün sırları en güzel şekilde bilensin. İlahî! Ferd ü Vahid Sen, Mâlikü’l-Mülk Sen’sin, Mülkünde ne varsa hepsi tarafından tesbih edilirsin. Kalbime attığın ilhamla Senin birliğini haykırırım, Kalbime olan in’amınla Seni tesbih ü tenzih ederim. İlahî! Hazreti Kerîm ü Kâdir u Kayyûm yalnız Sensin, Ne olur ya Rab, beni Senin rahmetinden mahrum bırakma. İlahî! Sen hak kelamında, “Dua edenin duasına icabet ederim” buyurdun, Senin rızanı tahsil için en güzel şekilde sa’y edenlerden eyle beni ya Rab!
❁Günah deryasına daldık, daldık da gam ve tasa nehrinden içtik, Ey mülkün ezeli sahibi, Sen bizim dualarımıza icabet buyur. Sen kerem sahibi Kerîm, ezelden beri Hazreti Rahîm’sin, Bizi bu karanlık geceden çıkar ,bizi bu çile ve ızdırap diyarından kurtar.
❁Allahım! Senin rahmet denizinin yanında, bizim günahlarımız çok sayılır mı, Şayet Sen merhametinle muamelede bulunmazsan, bize merhamet eden bulunur mu?
❁Yarattıklarının en hayırlısı hürmetine Senden diliyoruz ya Rabbenâ, İzzet Senin, kibriya Senin, lütfedip bizim için ol her iki cihanda.
Alvarlı Muhammed Lütfi Efendi’nin (k.s.) Bir Kasidesi
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمَانِ الرَّحِيمِ
Ey Rahîm Rabbimiz! Halimizi en iyi Sen biliyorsun, Bizim bu günlerimiz hangi akıbete doğru akıp gitmekte. Gafletin şiddetinden kalplerimiz kara bağladı, Aldı götürdü bu günler, basiretimizde nur bırakmadı. İman zaafından ayıramaz oldu insanlar, Ne hayırdır, ne şer, ümitlerimiz tükendi. Heva ve heveslerimiz yüzünden selamet yolları kapandı, Sen bize saadet bahşet ya Rabbena, Sen bize merhamet buyur. İyiler kalmadı, kötüler galip her yerde, Ya Rabbena, emin insanlar hep kaybolup gittiler. Şayet Sen bize merhamet edecek olursan ey Kerîm Rabbimiz, Ey Ğaniy-yi Mutlak, fazlınla yaratırsın esbabı. İyi kimseler yalnız Yüce Allah’ı dilerler, O Allah ki, icraatıyla yanımızdadır hep, aleyhimizde değil. O Yüceler Yücesi’nin rahmeti sebkat etmiştir gazabına, Rahman’dır O, Rahîm’dir O, şefkat eder biz kullarına. Habîbürrahman olan Hazreti Muhammed hürmetine, Şefaatçilerimiz olan ehl-i beyti ve ashabı hürmetine. Ben o kuluyum ki, Allah bana Muhammed ismini takdir buyurmuş, İsmi Muhammed olanların en güzeli hakkı için bize merhamet buyur ya Rabbenâ!
-Yakaran Gönüller-