Kitap ve Sünnet Perspektifinden Işık Evler

Hak erlerinin ille de postnişin olmaları şart değildir. Dâvâ adamı, ne muzafferiyetinde, ne de mağlubiyetinde tavrını değiştirmez. İbn-i Erkam evlerinde yetişmeden, yani sabırla pişip olgunlaşmadan her beklenti ham hayaldir. (Ölçü veya Yoldaki Işıklar.)

  1. Kur’an-ı Kerim de Nûr Evler
  2. Mısırda Evler Hazırlayın Ayeti ve Işık Evler
  3. Üstad ve Işık Evler
  4. Gezginci Melekler Zikir meclisleri ve Işık Evler 
  5. Dünden Bugüne İbn Erkam Evleri
  6. Işık Evlerde Hayat
  7. Işık Evler (1)
  8. Işık Evler (2)
  9. Risale-i Nurlarda Gramer Kurallarına Uygunluk
***
Hizmetin üç temel dinamiği vardır. Bunlar mevcutsa hizmet var demektir. Sohbet, abi-abla ve ışık evler. Kur’an-ı Kerimin bir âyetinde, Hz. Musanın ve İsrail oğullarının uğradığı, açıktan açığa ibadet etmenin ve tebliğ yapmanın mümkün olmadığı ağır zulüm ve baskı döneminde, bir takım evler hazırlanmasından bahsediliyor. Yine Kur’anda, herkesin bilmediği, içlerinde sabah akşam Allah’ın zikredildiği evlerden söz ediliyor ki, eda etikleri fonksiyonlar itibariyle ilk akla getirdiği ev dârül Erkam’lar oluyor. Kuran her çağın kitabı olduğundan, demek ki zulüm ve baskı dönemlerinde bu türlü evler hep olacak ve olmuş. Allahu a’lem, günümüzün ışık evleri de bunların en güzel örnekleri olsa gerek.. Aşağıda Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli (Ali Ünal) ve Kurandan İdrâke Yansıyanlar adlı eserlerde ilgili ayetler şu şekilde tefsir edilmiştir:
NÛR SÛRESİ (35-38)
اَللّٰهُ نُورُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ مَثَلُ نُورِهِ كَمِشْكٰوةٍ فِيهَا مِصْبَاحٌۜ اَلْمِصْبَاحُ فِي زُجَاجَةٍۜ اَلزُّجَاجَةُ كَاَنَّهَا كَوْكَبٌ دُرِّيٌّ يُوقَدُ مِنْ شَجَرَةٍ مُبَارَكَةٍ زَيْتُونَةٍ لَا شَرْقِيَّةٍ وَلَا غَرْبِيَّةٍۙ يَكَادُ زَيْتُهَا يُضٍ۪ٓيءُ وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نَارٌۜ نُورٌ عَلٰى نُورٍۜ يَهْدِي اللّٰهُ لِنُورِهِ مَنْ يَشَٓاءُۜ وَيَضْرِبُ اللّٰهُ الْاَمْثَالَ لِلنَّاسِۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌۙ (٣٥)
35. Allah,göklerin ve yerin Nûru’dur. O’nun nûru, şöyle bir misalle anlatılabilir: İçinde lamba bulunan bir fanus; lamba kristal bir cam içinde; kristal de sanki inciden bir yıldız. Lamba, doğuya da batıya da ait olmayan kutlu,pek bereketli bir zeytin ağacından yakılıyor; öyle ki, yağı daha ateş değmeden hemen kendiliğinden ışık veriverecek. Nur, yine nur. Allah, kimi dilerse onu nûruna iletir. Allah, (gerçeği anlamaları için) insanlara böyle misaller verir. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir. (*)
~Açıklama~
(*) Âyet, Kur’ân’daki en meşhur müteşabihlerdendir. Hakkında pek çok yorumlar yapılmış, hattâ İmam-ı Gazalî, “Nurlar Feneri” olarak Türkçe’ye çevrilen Mişkâtü’l-Envar isimli bir eser yazmıştır. E.Hamdi Yazır, bu eseri bu âyetin tefsirinde genişçe özetlemiş, bazı açılardan eleştirmiş ve kendisi de âyeti çok geniş tefsir etmiştir.
Önce şu hususu hemen hatırlatmak gerekiyor ki, Allah’ın Zâtı bilinemez; biz, O’nun hakkında ne düşünür, ne tasavvur edersek edelim, O, bütün düşünce ve tasavvurların sonsuzca ötesindedir. Zâtı’nı bilmek için kullanabileceğimiz hiçbir misal de yoktur; çünkü O, hiçbir şeye benzemez. Kur’ân, ancak O’nu eserleri, isimleri, sıfatları ve Allah oluşunun ana hususiyetleriyle (şuûn) tanıyabilmemiz, marifetine ulaşabilmemiz için bazı misaller verir, temsiller getirir. Işık, kendisi göründüğü gibi, diğer eşyanın görünmesinin de sebebidir. Işık olmadan her şey karanlıktır, âdeta yok hükmündedir. Dolayısıyla ışık, karanlık karşısında aydınlığı, buradan hareketle mecazî olarak cehalet karşısında ilmi ve yokluk karşısında varlığı simgeler; hattâ denebilir ki, bir açıdan varlığın, aydınlığın ve ilmin kendisidir. Bu manâda mecazî olarak Allah Nur’dur denebilir; yani O, var denmeye lâyık, varlığı Kendi’nden ve başka bütün varlıkların varlığının O’na muhtaç ve O’ndan olduğu bir Var’dır ve İlim’dir. Bundandır ki, Bediüzzaman gibi ilim ve marifet rehberleri, varlığın temelini de İlme,İlm-i Ezelî’ye dayandırırlar. İlmin malûma tâbi olması hasebiyle, Allah (cc), bilinecek başka bir şey olmasa da Kendi’ni bilir; yani bir bakıma İlim ve Vücud (Varlık), O’nun bilmesiyle var olması O’nda aynîleşmiş gibidir.
İkinci olarak, Nur, Allah’ın isimlerindendir de. Kâinattaki bütün nurlar, bütün ışıklar, O’nun Nûru’nun tecellilerinden ibarettir. Şu halde, âyetin manâlarından ve onda ortaya konan gerçeklerden biri, ışığı yaratıp, kâinattaki her şeyi aydınlatanın Allah olduğudur. Üçüncü olarak, âyetin Allah, her şeyi hakkıyla bilir fezlekesi de ima ettiği üzere ve yukarıda da temas edildiği gibi, ilim nurdur ve zihnî aydınlanmanın kaynağıdır. Bütün varlıkların ilimleri de, gider Allah’ın İlmi’nde noktalanır, çünkü O’ndandır. Yine ilim vasıtasıyladır ki insan, kalbleri aydınlatan doğru imanı elde edebilir. Şu halde, gerçek bilgi, yani ilim, insanlar için hidayet kaynağıdır, onların yollarını aydınlatır ve bu ilmin asıl kaynağı da vahiydir. Dolayısıyla, gerçek aydınlanma ancak vahiyle mümkün olabilir ve vahye aykırı her türlü bilgi sadece karanlıktır, karanlık getirir. Yukarıda temas edildiği üzere, Allah sonsuz, sınırsız ve benzersiz olduğu için Zâtıyla bilinemez. Biz, sebepler veya “tabiat kanunları” denilen, aslında O’nun icraatının unvanları olan düsturlar perdesi arkasından tecelli eden icraat ve eserleriyle O’nun hakkında marifet sahibi oluruz. Âyetteki fanus, lamba ve kristal, pek çok manâ ve çağrışımlarının yanısıra, bir bakıma bu sebepler veya kanunlar perdesine de işarette bulunmaktadır.
Âyet, ortaya koyduğu benzetme ile elektriğe ve elektrik lambalarına da işaret etmekte, bunun ötesinde âdeta onu tarif buyurmaktadır. Bilindiği gibi enerji, ancak tesirleriyle kavranabilmekte ve elektrik enerjisi, lambalar vasıtasıyla aydınlatmada kullanılmaktadır. Fanus, lamba ve inci–misal yıldıza benzeyen kristal, âdeta elektrik lambasını resmetmektedir. Nasıl elektrik enerjisi lamba vasıtasıyla görülür ve aydınlatır, aynı şekilde Allah’ın Nûru da Kendisini, sebepler gerisinden tecellilerinin ortaya koyduğu eserleriyle ortaya koyar, tanıtır. Eskiden ışık, içinde daha çok zeytinyağı kullanılan lambalardan elde edilirdi ve en parlak ışık, sabahtan akşama kadar güneş ışığını alan açık ve yüksek yerlerde biten zeytin ağaçlarından elde edilen yağın verdiği ışıktı.
Âyetteki doğuya da batıya da ait olmayan ifadesi, bu tür zeytin ağaçlarından elde edilen yağdan yakılan lambanın ışığının şiddetine işarette bulunmaktadır. Bu ifade, ayrıca, Allah’ın Nûru’nun yön ve mekân önemli boyutlarından olan maddeye veya kâinata ait olmadığını, onun madde ötesi ve varlığı kendinden olup, parlamak için hiçbir şeye muhtaç bulunmadığını ima buyurmaktadır. Bunun gibi,ilmin kaynağı vahiy ve onun şekillendirdiği İslâm da, insanlara, kâinata, kâinatta hiçbir varlığa ait değildir. O, Allah’tan kalbleri ve zihinleri aydınlatan bir nurdur.
فِي بُيُوتٍ اَذِنَ اللّٰهُ اَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُۙ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِۙ (٣٦)
36. Bu nûra, şanı yüce, fakat çok tanınmayan öyle evlerde ulaşılır ki, Allah onları yüceltmiş, yapılmalarına ve içlerinde Adının anılmasına izin ve imkân vermiştir. O evlerde, sabah akşam O’nu tesbih eden, (O’nun her türlü kusurdan ve Kendine ortaklar tanınmasından mutlak berî olduğunu ilan eden)
رِجَالٌۙ لَا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَنْ ذِكْرِ اللّٰهِ وَاِقَامِ الصَّلٰوةِ وَاِيتَٓاءِ الزَّكٰوةِۙ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْاَبْصَارُۙ (٣٧)
37. Öyle yiğitler vardır ki, ne geçimleri adına sürekli icra ettikleri ticaret, ne de (günlük) alım-satım işleri, onları Allah’ı zikretmekten, (O’nun adını yüceltmek için ders halkaları oluşturmaktan), namazı bütün şartlarına riayet ederek, vaktinde ve aksatmadan kılmaktan ve zekâtı tastamam ödemekten alıkoyamaz. Onlar, kalblerin halden hale girip altüst olacağı, gözlerin dehşetten donakalacağı bir günden korkarlar. (*)
~Açıklama~
(*) Pek çok müfessir, âyetteki evlerden kastın camiler, mescitler olduğunu söylemişse de, en azından bu evleri camilere, mescitlere hasretmek doğru olmasa gerektir. Çünkü evler kelimesi nekre (belirsiz) olarak gelmektedir ki, camiler ve mescitler, insanlar tarafından fazla bilinmeyen yerler değildir. Gerçi nekre şanın yüceliğine de işaret etse bile, âyette evler ve içindekilerle ilgili tavsifler, onları daha çok Yunus Sûresi 87’nci âyetteki evlerin benzerleri olarak algılamamızın daha doğru olacağını göstermektedir: Musa’ya ve kardeşine, “Halkınız için Mısır’da (sığınak ve Allah yolunda bir araya gelme vazifesi görecek) birtakım evler hazırlayın ve (bütün bir ümmet olarak) evlerinizi (birinden diğerine geçilebilecek ve birbirine destek olacak şekilde) organize edin ve Allah’a yönelme yerleri haline getirerek, namazı hakkıyla kılın!” diye vahyettik. (Ve ey Musa!) Mü’minleri müjdele! Bu evler, mü’minlerin baskılara maruz kaldığı, Din’i yaşamada büyük zorluklar çektiği ve dolayısıyla hem namaz kılmak, Allah’ı zikir ve tesbih etmek, hem de O’nu tanıma ve Adı’nı yüceltme maksadıyla ders ve müzakere halkaları oluşturmak için bir araya geldikleri kutlu mekânlardır. Bunlar, bilhassa temelde aynı fonksiyonları görmesi gereken mescitlerin o fonksiyonları görme imkânı bulunmayan zamanlarda inşa edilir ve edilmelidir.
لِيَجْزِيَهُمُ اللّٰهُ اَحْسَنَ مَا عَمِلُوا وَيَزِيدَهُمْ مِنْ فَضْلِهِ۪ۜ وَاللّٰهُ يَرْزُقُ مَنْ يَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ (٣٨)
38. Allah, onları en güzel amellerine göre mükâfatlandıracak, üstelik onlara lütf u kereminden daha fazlasını verecektir. Allah, her kimi dilerse ona hesapsız rızık bahşeder. (*)
~Açıklama~
(*) Allah, mutlak istiklâliyet sahibi olarak, her ne dilerse onu yapar; kimse O’nu herhangi bir şey yapmaya mecbur edemez. O, herkesi Cennet’e alsa, Kendisine “Niye böyle yaptın?” denemeyeceği gibi, herkesi Cehennem’e atsa, aynı soru O’na yine sorulamaz. Fakat O, aynı zamanda mutlak âdil, mutlak merhametli, mutlak hakîmdir. Dolayısıyla, her hüküm ve icraatında adalet, merhamet ve hikmet vardır. Bu sebeple O, iman edip salih amellerde bulunanları mükâfatlandırır; buna söz vermiştir; küfreden ve kötü işler yapanları da cezalandırır. Bir başka ifadeyle, herkese neyi hak etmişse onu verir. Bu, adaletinin gereğidir. Bununla birlikte O, bağışlaması ve merhameti cezalandırmasını aşan bir Rabb’dir. Dolayısıyla, kullarının çoğunun günahlarını karşılıksız, pek çok günahlarını da tevbeleri veya başlarına getirdiği bazı musibetler sebebiyle affettiği gibi, iman edip salih amellerde bulunanları ise yaptıklarının kat katıyla mükâfatlandırır; hattâ mükâfatlandırmada onların en güzel, en makbul amellerini esas alabilir. Mü’minler, imanlarının derecesine, makbul amellerinin azlığına, çokluğuna ve niteliğine, ihlâs ve samimiyetteki derinliklerine, Allah’a ve O’nun davasına bağlılıktaki derecelerine göre farklı farklı muamele görürler. Dolayısıyla Allah (cc), herkese hak ettiği mükâfatı vermenin yanısıra, bazılarına fazl u kereminden çok daha fazlasını bahşeder. [Kaynak: Allah Kelâmı Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli-Ali Ünal]
Mısırda Evler Hazırlayın Ayeti ve Işık Evler
وَأَوْحَيْنَۤا إِلٰى مُوسٰى وَأَخِيهِ أَنْ تَبَوَّاٰ لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً وَأَقِيمُوا الصَّلٰوةَ وَبَشِّرِ الْمُؤْمِنِينَ
Biz de Musa ve kardeşine, ‘Kavminiz için Mısır’da evler hazırlayın ve evlerinizi namaz kılınacak yerler yapın, namazlarınızı da dosdoğru kılın. (Ey Musa) Mü’minlere müjdele!’ diye vahyettik.” (Yûnus sûresi, 10/87)
Bu âyet-i kerimedeki وَاجْعَلُوا بُيُوتَكُمْ قِبْلَةً emrinden şunlar anlaşılabilir:
1. Evler kıble cihetine yani güneye doğru yapılmalı ki, bunda aynı zamanda güneşlenme problemi de çözülmüş olur.
2. Evlerin mescid misyonunu eda etmeye müsait hâle getirilmesi şeklinde anlamak da mümkündür ki, bir taraftan
ف۪ي بُيُوتٍ أَذِنَ اللّٰهُ أَنْ تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ ف۪يهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ ف۪يهَا بِالْغُدُوِّ وَالْاٰصَالِ
“O meşale o evlerde tutuşturulurken Allah onların tazim edilmelerine ve içlerinde adının anılmasına izin vermiştir. Onların derûnunda sabah-akşam O’nu tesbihlerle yâd eden (yiğit)ler vardır.” (Nur sûresi, 24/36.) hakikati vurgulanmış, diğer taraftan da her dönemde önemli misyon eda eden evlere işaret edilmiştir.
3. Her evin namazgâh ve mescit ittihaz edilmesi emredilmiştir ki, siyak-sibak bütünlüğü içinde âyeti ele aldığımızda; insan, bazı ahvalde içinde oturduğu evini mâbed, kendini de bu evin müdavim âbidi hâline getirmelidir; getirmelidir ve hanesini ibadetle ihya ederek orayı hayatsız bir mezar olmaktan kurtarmalıdır.
Gerçi âyetin başında emir Hz. Musa ve Harun’a has olarak gelmiş gibi ama daha sonra tavsiye genelleştirilerek “Hepiniz evlerinizi namazgâh yapınız!” denmektedir ki, bu da, hemen herkese umumî bir yerde namaz kılmaya, zikre-fikre şartlar elvermediği zaman, “Gizli gizli dahi olsa evlerinizi kullanınız!” veya “Mâbetleriniz kapatıldığı zaman evlerinizin bazılarını o işe tahsis ediniz!” ya da “Her şeye rağmen mescitler inşa ederek Rabbinizi anmaktan geri durmayınız!” demektir. (Kaynak: Kurandan İdrâke Yansıyanlar)
Üstad ve Işık Evler
Üstad Hazretlerinin yaşadığı zulüm döneminin bir meyvesi de, o zaman medrese-i nuriye denilen bu ışık evlerdir. İçlerinde risalelerin okunduğu, yazıldığı, hazmedildiği ve yayıldığı bu evlerin önemini Hz. Üstad şu sözleriyle anlatıyor: “Her bir adam eğer hanesinde dört-beş çoluk çocuğu bulunsa kendi hanesini bir küçük Medrese-i Nuriyeye çevirsin. Eğer yoksa, yalnız ise, çok alâkadar komşularından üç-dört zât birleşsin ve bu heyet bulundukları haneyi küçük bir Medrese-i Nuriye ittihaz etsin. Hiç olmazsa işleri ve vazifeleri olmadığı vakitlerde, beş-on dakika dahi olsa Risale-i Nur’u okumak veya dinlemek veya yazmak cihetiyle bir mikdar meşgul olsalar, hakikî talebe-i ulûmun sevablarına ve şereflerine mazhar oldukları gibi, İhlas Risalesi’nde yazılan beş nevi ibadete de mazhar olurlar. Hakikî ilim talebeleri gibi, onların maişetlerini temin hususundaki âdi muameleleri de bir nevi ibadet hükmüne geçebilir diye kalbe ihtar edildi. Ben de kardeşlerime beyan ediyorum…” (Kaynak: Emirdağ Lahîkası-2)
…Işık evler, cemaatle eda edilen namazlarıyla birer mabed, her namazın sonunda yapılan tesbihatlarla bir zikirhane, namaz sonralarında ve münferid olarak okunan kitaplarla bir mekteb gibidirler. Tabiî herkesin bunlardan alacağı füyüzatın farklı olacağı mülahazasını da unutmamak gerekir.  Ama ne olursa olsun o atmosfere giren herkes, bir seviyede o havayı teneffüs eder. Oralardaki bu manevî hava şöyle anlatılıyor…
Gezginci Melekler Zikir meclisleri ve Işık Evler 
Bir kısım melekler vardır ki, sürekli insanların ibadet ve zikir meclislerini takip eder dururlar. Bu da onlara ait bir misyon ve bir vazifedir. [..] İnsanların ibadetlerine iştirak eden bu melekler, daima onlarla beraber tahmidat ve tesbihatta bulunmakta ve onların bu iştirakleri bazı günahların affına vesile olmaktadır. Meleklerin bu dostluğu kişinin ölümüne kadar devam eder. Zayıf bir rivayet bize bundan sonrası hakkındada şu malumatı verir: Vefat eden insanın kabrinin başında iki melek durur. Bu melekler, sevabı kabir sahibinin hasenat defterine kaydedilmek üzere durmadan istiğfar ederler. Onların bu istiğfarı da kıyamete dek sürer. Meleklerden bir grub daha vardır ki, bunlar da nöbetleşerek mü’min kulların ibadet enginliklerini Cenâb-ı Hakk’a arz ederler. Hadiste anlatıldığı şekliyle:
Cenâb-ı Hakk, huzuruna gelen bu meleklere sorar:
-Nereden geliyorsunuz?
Cevap verirler:
-Kullarının yanından.
-Kullarımı ne halde bıraktınız?
-Gittik namaz kılıyorlardı, döndük yine namaz kılıyorlardı.
Şu melek mürüvvetine bakın. Dostluklarının hakkını nasıl da en güzel şekilde eda ediyorlar? Onlar vazifeyi sabah vakti devralmışlardır. O esnada mü’minler sabah namazı kılmaktadırlar. İkindi vaktinde nöbet değişikliği yapılmıştır. O esnada da ikindi namazı eda edilmektedir. Dudakları dua ile süslü, içleri Cenâb-ı Hakk’ı anmakla dolup taşan, hissiyatları alabildiğine gelişmiş mü’minler hakkında meleklerin verdikleri rapor işte böyle bir mahiyet arzetmektedir. Ve bu raporun takdimi her gün tekerrür edip durmaktadır. Nerede Allah anılıyor, nerede konuşmalar O’ndan bahisler etrafında dönüp duruyor, nerede gönüller Allah aşkıyla yanıyor ve diller bu aşka tercüman olma peşinde, nerede tefekkürün merkezinde lahuti muhteva bulunuyor ve İlahi tecellilere ait tefekkür dalga dalga göğe yükseliyor, nerede ‘Allah Allah’ zikirleriyle sema lerzeye geliyor, mutlaka orada bu melekler hazırdırlar ve melekleşmeye azmetmiş insanları temaşa içindedirler. Sanki zikir meclisi, ana arının konduğu bir dal gibidir ve bu meleklerle, melekleşmiş insanlar da orada marifet peteği örmektedirler. Zikir tamamlandıktan sonra da bu melekler, tekrar geldikleri yer olan Cenâb-ı Hakk’ın huzuruna dönerler.
İsterseniz hadisenin bundan sonrasını da başka bir hadis-i şeriften takip edelim. Melekler huzura varınca bütün gaybın anahtarı yanında olan Allamü’l-guyub onlara sorar:
-Nereden geliyorsunuz?
Melekler cevap verirler:
-Seni anan kullarının yanından Ya Rabbi!
-Peki onlar ne diyorlardı?
-Seni tesbih, tahmid ve temcid ediyorlardı.
-Onlar beni gördüler mi?
-Hayır Rabbimiz, görmediler.
-Ya görselerdi?.. (Yani Bana karşı aklın almadığı bir kulluk arz edeceklerdi!)
-Onlar ne istiyorlardı?
-Cennetini istiyorlardı Rabbimiz.
-Onlar Cenneti gördüler mi?
-Hayır, görmediler.
-Ya görselerdi? (Evet görselerdi bir başka iştiyakla isteyeceklerdi!.)
-Neden istiaze ediyorlardı?
-Cehenneminden, Allahım.
-Onlar Cehennemi gördüler mi?
-Hayır görmediler.
-Ya görselerdi? (Her halde görselerdi, mutlaka daha şiddetli onları Cehennemden korumamı isteyeceklerdi.) Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk şöyle buyurur: ‘Meleklerim, siz şahid olun Ben o kullarımı affettim.’ Melek döner ve şöyle der: ‘Ya Rabbi onların içinde birisi vardı ki, esas gayesi Seni anmak değildi. O oraya dünyevi bir gaye için gelmişti.’ Ve lütfu engin Rabb şöyle ferman eder: ‘Onlar öyle bir toplumdur ki, onların arasında bulunan (niyeti çok halis olmasa da) onlara verilenden mahrum edilemez.’ (Buhari, Daavat 66; Tirmizi, Daavat 129) (Biz de zaten Cenâb-ı Hakk’ın bu va’dine itimad edip ona bel bağlamış bulunuyoruz. Öyle inanıyoruz ki, cemaat halinde açılan eller istek ve talepleri itibariyle mahrum bırakılmayacaktır. Ellerimizi bu niyetle açıyor, dualarımızı bu niyetle cemaatin duasına katmaya çalışıyor ve çalı, diken yetiştirmeye mahsus bir zeminde gül yetiştirmeye gayret ediyoruz. Böyle bir zeminde çamura batmadan, kirlenmeden bir hayat yaşamak nerede ise imkânsız… Günahlarımız çok; fakat O’nun rahmeti günahlarımızdan daha geniş. Bunu bilerek O’nun kapısına geliyor, O’ndan af dileniyor, bizim dualarımızı da, kabul gören dualar arasına katmasını niyaz ediyoruz.)
Bir hadislerinde Efendimiz şöyle buyurmaktadır: ‘Yeryüzünde seyyar (gezginci) melekler vardır. Bunlar zikir meclislerini dolaşırlar. Böyle bir meclis bulduklarında orayı kuşatır ve doldururlar. Sonra da ellerini açar şöyle derler: ‘Ya Rabbi şu anda Senin kullarından bazılarının yanındayız. Onlar, Senin kitabını okumakta, Senin peygamberine salavat getirmekte ve Senin yüceliğini müzakere edip durmaktadır.’ Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk ferman eder: ‘Onları rahmetimle çepeçevre kuşatın, onların arasında bulunan asla talihsiz olmaz.’ (Buhari, Daavat, 67; Müslim, Zikr, 35; Müsned, 2/382)
Zikir meclisleri, melekleri yeryüzüne çeken cazibe.. Allah’ın anlatıldığı tecellileri içinde O’nun azametinin sözkonusu edildiği, Habib’inin hak peygamber olduğuna dair delillerin tekrar edilip durduğu ve sonunda, salat u selamların sohbetlere hitam-ı misk yapıldığı, buhur buhur maneviyat kokan ve öbek öbek lahut taşıyan kutlu yerler ışık evler.. Abdullah b. Revaha, dili kadar kılıcı, kılıcı kadar da dili keskin şanlı bir sahabiydi. O bazen yakın arkadaşlarından birine ‘Gel seninle bir saat iman edelim” derdi. Onu tanıyanlar niyetini ve ondaki iç derinliğini bildiklerinden bir şey demez ve itiraz da etmezlerdi. Fakat bir gün niyetini kavrayamayan bir sahabi gitti onun bu sözünü İki Cihan Serveri’ne iletti. Bu sahabi ‘Biz zaten iman etmedik mi?’ ‘Gel seninle bir saat iman edelim’ ne demek diyor ve bunu şikayet konusu yapıyordu. Ancak Allah Rasulü, İbn-i Revaha’yı herkesten iyi tanıyordu. O boş söz sarfedecek bir insan değildi. Onda ayrı bir enginlik, ayrı bir derinlik vardı. İki Cihan Serveri şöyle buyurdu: ‘Allah, İbn-i Revaha’ya merhamet etsin. O, (meleklerin iftiharla bahsedecekleri) meclislerden lezzet alır, öyle meclisleri sever.’ (Müsned, 3/265)
Bu gezginci melekler ehl-i ilimle de bir münasebet içindedirler. İlim yoluna girenlerin Cenâb-ı Hakk katında ayrı bir değeri, ayrı bir kıymeti vardır. Elbette ki bu ilim Allah yolunda ve O’nun hesabına olmalıdır. Bu tür ilim ve ilim adamları sayısız hadis-i şeriflerde ve bir çok ayet-i kerimelerde tebcil ve tebrik edilmiştir. Mesela Ebu Hüreyre’nin (ra) rivayet ettiği bir hadiste şöyle deniliyor: ‘Kim ilim tahsili adına bir yola girerse, Allah onun için Cennete giden yolları kolaylaştırır.’ (Buhari, İlim 10; Ebu Davut, İlim 1; Tirmizi, Kur’an 10; İlim 19; İbni Mace, Mukaddime 17)
İlimden maksat Allah’ı bilmektir. O’nun marifetine yardımcı olmayan ilme gelince o faydasız bir malumat yığınından başka bir şey değildir. İnsan, ‘Marifet-i Sâni’ dediğimiz şu kâinatın muhteşem sanatkârını bilme adına kanaatını kuvvetlendirmek, irfanına yeni yeni tefekkür hüzmeleri katmak ve bir arı gibi her gün tefekkür hüzmeleri katmak ve bir arı gibi bir marifet peteğine ayrı bir şuur üsaresiyle dönmek için bir yola girebildiği takdirde Allah (cc) Cennete giden yolu ona kolaylaştıracaktır. Namaz artık onun için bir dinlenme, bir tenezzüh; hatta bundan da öte namaz onun şiddetli bir arzusu haline gelecektir. İslamı bir bütün olarak yaşadığı vakit kalbi mutluluktan güvercinler gibi kanat çırpacak ve İslamî emirlerden birini ihmale uğratsa, gırtlağı derin bir pençe tarafından sıkılıyorcasına ızdırap duyacaktır. Bu marifet erlerinin biraraya gelişleri de ayrı bir cazibe atmosferi meydana getirir. Nitekim hadis-i şerifte şöyle denilmektedir:
وَمَا اجْتَمَعَ قَوْمٌ فِي بَيْتٍ مِنْ بُيُوتِ اللّٰهِ تَعَالٰى، يَتْلُونَ كِتَابَ اللّٰهِ، وَيَتَدَارَسُونَهُ بَيْنَهُمْ إِلَّا نَزَلَتْ عَلَيْهِمُ السَّكِينَةُ، وَغَشِيَتْهُمُ الرَّحْمَةُ، وَحَفَّتْهُمُ الْمَلَائِكَةُ، وَذَكَرَهُمُ اللّٰهُ ف۪يمَنْ عِنْدَهُ»
‘Bir topluluk Allah evlerinden bir evde (ki biz onlara ışık evler diyoruz) oturur ve orada marifet-i İlahi adına dersler yaparsa, kesinlikle orayı melekler kuşatır, üzerlerine sekine iner ve Cenab-ı Hakk orada bulunanları kendi yanında bulunanlara anlatır ha anlatır..’ (Müslim, Zikr 139; İbni Mace, Mukaddime 225)
Hadiste anlatılan evler hiç şüphe yok ki, mescidlerden ayrı olarak mütalaa edilmelidir. Zira biraz sonra da işaret edileceği üzere bu evler doğrudan doğruya ‘Beyt’ ifadesiyle anlatılıyor ve cem-i ‘Büyût’ deniliyor. Beyt bilindiği üzere ‘Ev’ demektir. ‘Büyût’ ise evler, demek olur. Kur’an’da ve hadislerde mescid ifadesi bizzat bu kelime ve bu kelimenin cem’i (çoğulu) ile ifade edilir. Ayrıca Kabe manası kastedildiğinde kelimenin başına lâm-ı ta’rif getirilir ve ‘El-beyt’ denilir. Durum böyle olunca Kur’an-ı Kerim’de ve hadis-i şerifte vasıflarıyla anlatılan bu evler, mescidler değil, belki belli bir devrede mescid misyonunu da yüklenen ‘Işık Evler’ dir.
Hadisin kelimelerine kısa bir göz gezdirecek olursak, zannediyorum hadisten kastedilen manalar daha iyi anlaşılacaktır: ‘Kavim’, cemaat ve toplum demektir. O evdeki insanlar cemaatlaşma şuuruna sahiptirler: Amel ve fiillerinde kollektiflik hakimdir. Zaten bir araya gelişleri de böyle bir gaye ve ideale matuftur. ‘İctemea’ bu şuurlu bir araya gelişi anlatmaktadır. ‘Beyt’ yukarıda da ifade edildiği üzere evdir. Allah davasına hasredilmiş bu evlere hadiste ‘Büyûtullah’ denilmiştir. O evlerde topluca tedrisat yapılmaktadır. Kitaplar alınıp okunmakta ve o kitaplardaki hakikatlerin incelikleri bilenlere, bilmeyenlere anlatılmaktadır. Bilmeyenler de öğrenmeye arzu ve isteklidirler. Her meseleyi sorar ve her meseleyi öğretmeye çalışırlar. Onlar bu denli ulvî bir gaye için bir araya gelince, melekler de bu meclise karışır, çepeçevre orayı sarar.. ve tedris devam ettiği müddetçe de orayı terketmezler. Zira ki, böyle bir mecliste bulunmama bir haybettir, bir hüsrandır. Melekler ise bu türlü akibetten korunmuş varlıklardır. Onlar daima yümün ve bereket soluklar, yümün ve bereket ikliminin içinde bulunurlar.
Bir de onların üzerine ‘sekîne’ iner. Devrin ve dehrin hadiseleri onları yıldıramaz, ürkütemez, korkutamaz. Durmadan düşer-kalkarlar ama, yine de yürürler. Bütün çarklar aleyhlerinde dönse de asla ümitsizliğe düşmez, bir gün o çarkların çarkedeceğini bilir ve kendi lehlerine dönecek devran çarkını sabırla beklerler.
Hem onlar öyle korkusuz birer yiğittirler ki, cellatlar gelip kapılarına dayansa, yine paniğe kapılmaz, derslerine devam eder ve faydası olacağına kanaat getirirlerse, cellatlarını da aynı derslerin nur havzından istifade ettirmeye çalışırlar. Çünkü onlar itmi’nan dolu bir hayat yaşamaktadırlar. Ve onlar bu evlerdeki tedrisi, hayatlarının gayesi haline getirmişlerdir. Tarassudlar, sürgünler, hapisler, istintaklar onları bu davadan vazgeçiremez. Onların o yüce otaklarında panik iflas etmiştir. Zira onlar ‘sekîne’ den birer âbide haline gelmişlerdir.
‘Ve Allah onları kendi yanında olanlar arasında anlatır ha anlatır’
Cenab-ı Hakk’ın huzurunda nazarları kevn-u fesada müceveccih olan melekler vardır. Bazen bu melekler yüzlerini imkan alemine döndürür ve insanları temaşa ederler. İşte bu meleklere Cenab-ı Hakk, kendi davası uğruna bir araya gelen kullarını anlatır, der ki: ‘Sizin, hallerine tam muttali olamadığınız benim bazı kullarım var. Onlar şu anda benim kitabımın içinde mevcut hakikatları öğrenmek ile meşguldürler.’ Zaman zaman aralarına melekler iniyor, sekîne onları çepeçevre sarıyor. Ve daha nice vasıflarıyla Cenab-ı Hakk yerdeki kullarını gök ehli yanında dile getirir, anlatır… Bu da yine insanlarla melekler arasında ayrı bir irtibat ve münasebet bağıdır.
Işık evler, çevrelerindeki bina yığınları itibariyle, tıpkı hâle içinde yıldızlar topluluğuna nur âyetini tefsir eden bir mehtab veya ebedi nur, ebedi huzur arayanları firdevslere ulaştırma yolunda kurulmuş birer han gibidirler.. dikkatle bakanlar için her zaman, bu ışık yalılarının iç yapıları ve derinliklerinde ‘Allah onların, (diğer binalardan daha ziyade) yükseltilmelerini ve (her şeyden yüksek, yüce) isminin oralarda anılmasına, (dört bir yanda gürleyen yasak velvelelerine rağmen) izin verdi.. içlerinde sabah-akşam O’nu tesbihlerle yad eden öyle yiğitler var ki ne ticaret (ve ticaretteki kazanç cazibesi) ne de alım-satım, Allah’ı zikirden, namazlarını dosdoğru yerine getirmekten ve zekatlarını bihakkın eda etmekten onları alıkoymaz; (zira) onlar kalblerin (mehafetle) gözlerin de (hayret ve dehşetle) döneceği günden korkar (ve tir tir titrerler)’ hakikatının nümayan olduğu hissedilir. Bu evlerde, imanı, ibadeti, duayı, zikri, fikri, uhuvveti, vefayı ötelere ait derinlikleri ile duyup-yaşama bahtiyarlığına erenler, adeta her an yeniden doğar, baharlar gibi duygularıyla yeşerir, derken çeşit çeşit varidatla dolgunlaşan o kendilerine has hava, bütün gönüllerini bir saadet va’diyle kaplar ve çok defa onların, hayra açık sinelerinde Cennet yaylalarının ferahlatıcı esintileri duyulur.
Evet, bugün büyüğüyle-küçüğüyle ışık evler, yıllar ve yıllar imana, imandaki huzur ve itmi’nana susamış gönüllere, rahmet yüklü bulutlar gibi, gönderdiği bol bol ‘âb-ı hayat’ ve insanımızın gönül tepelerine saldığı ma’rifet, muhabbet, rûhânî zevk şualarıyla diriliş üfleyen bir İsrafil Sûr’u ve vicdanlarını şahlandıran Cebrail solukları olmuştur. Evet, onlara uğrayanlarda pek çok menfî hisler silinmiş, inat ve karşı koyma düşünceleri kırılmış, müdavimleri de kendilerini, Cennet koridorlarında temâşâdan temâşâya koşan seyyahlar gibi görmeye, hissetmeye başlamışlardır. Başkalarının eğlenceye, zevke sefaya giderken duydukları keyfi, neş’eyi, sevinci, tiryakiliği, kudsîler, hem de kat katıyla ışık evlere uzanan yollarda duymuş ve yaşamışlardır. Onlar, bu ışıktan yollarda ve yolların gerçek değerinin te’mînâtı olan bu kutlu yuvalarda düşünülen, söylenen, okunan şeyleri, ötelerden gelmiş ilhâm esintileri gibi karşılamış, gökleri aşıp gelen soluklar gibi dinlemişlerdir… Ve yine onlar bu evlerde bugün hâlâ çoklarının akıl erdiremedikleri, bilemedikleri sırlarla tanışır, semâ kapılarının aralandığını hisseder gibi olur, kapı aralarından sızıp geldiğine inandıkları vâridâtla bütün bütün uhrevîleşir, kendilerinden geçer ve yerlere serilirler. Evet, kalblerinin balansını imana, Kur’an’a, iman ve Kur’an’ın gönüllere boşalttığı irfana göre ayarlayamamış tali’sizler, ne bu ufku kavrayabilir, ne de gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşer tasavvurlarını aşan bu derûnî hazları idrâk edebilirler. (Kaynak: Varlığın Metafizik Boyutu)
... Işık evler üzerindeki baskıların şiddeti, ilk mayalanma dönemlerinde çok daha fazla hissedilir. Çünkü buraların varlığından rahatsız olanlar, hâlâ bu istikametteki gelişmeleri önleyebilecekleri ümidi içindedirler. Hanımları da içine alan bu evlerin sakinleri, dışarıdan gelen bütün tazyik ve baskılara rağmen, kendi ruh dünyalarında öylesine bir itminan ve terakki içindedirler ki, bunu onlardan başkasının anlaması mümkün değildir. İşte ilk örnekleriyle bir karşılaştırma daha…
Dünden Bugüne İbn Erkam Evleri
Soru: “Işık Evler”, çok sık kullandığınız bir kavram. Bununla ne kastediyorsunuz? Işık evlerin mahiyeti ve misyonu adına neler söyleyebilirsiniz? Beklentileriniz nelerdir?
Şimdiye kadar en çok konuştuğum, düşüncelerimi gayet net bir şekilde ifade etmeye çalıştığım konulardan biridir ışık evler. Onları bütünüyle hatırlamam ve sistematik bir hâlde tekrar etmem mümkün değil. Ama mademki tekrar soruldu, hiçbir tertibe tâbi tutmadan, tabiî bir akış içinde düşüncelerimi arz edeyim.
Bugün aydın nesiller yetiştiren bütün müesseseler; bir dönemde yokluğun bağrına atılan bir küçük çekirdekten meydana gelmiş devasa bir ağaca benzetilebilir. Evet, karanlıkların birbirini takip ettiği bu dönemde yakılan bir mum misali, iki-üç insanın ancak sığdığı kulübecikler, ardından Ahmet Yesevi ruhu taşıyan ışık evler ve daha büyük kompleksler tıpkı Hz. Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurunun bir sperm mahiyetinde ilk sebep olarak bütün arz ve semanın esasını teşkil ettiği gibi, o nur-u a’zamın vesayetinde aynı şeyi yapmışlardır.
İlk dönem itibarıyla, İslâmî tebliğ ve irşad hareketinin başlangıcına baktığımızda, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bu işe, bu tür evlerle başlamıştır. Evet, bir evle başlamıştır Nebiler Serveri (sallallâhu aleyhi ve sellem).. ve derken “Yeryüzü bir mescit, Mekke bir mihrap, Medine de bir minber” hâline gelmiştir. Dünyada yediden-yetmişe kadın-erkek bütün insanlar, bu mescidin cemaati ve bu irşad ve tebliğ mektebinin de istidatlı birer talebesi olmuşlardır. Hatta sonraki dönemlerde de hep aynı metod takip edilmiştir.
Meselâ, bozulmaya yüz tutmuş Emeviler’de, Ömer b. Abdülaziz, etrafına aldığı üç-beş insanla ve mini bir hücreyle işe başlamıştır.. başlamış ve iki buçuk sene gibi kısa bir süre içinde, yüz yıllara sığdırılamayacak kadar icraatını, böyle küçük bir mekân ve birkaç fert üzerine bina etmiştir. İmam Gazzâlî de aynı yolu takip etmiştir.. evet o da halkasına çağırdığı birkaç insana hizmet felsefesini anlatıp, dinî ilimlerin “ihyâ” yolunu göstermiş ve bu gayeye matuf olarak da bir taraftan “el-Munkızü mine’d-dalâl”i kaleme alırken, diğer taraftan da “İhyâu ulûmiddin” kitabıyla mü’minlerin gönüllerinde İslâmî hayatın diriliş meşalelerini yakmıştır. Aslında ilk ışık çağından İmam Rabbanî’ye, ondan da günümüzün büyük çilekeşi Bediüzzaman Hazretlerine kadar, belli dönemlerde ümmet-i Muhammed’e mürşitlik yapan bütün üstün kametler hep aynı yolu takip etmişlerdir. Evet, şu kocaman varlık âlemi; galaksileri, sistemleriyle küçük küçük atomlardan meydana geldiği gibi, bir milletin kendini tarih sahnesinde yeniden ifade etmesi de hep bir kulübecikle başlamış ve bu ba’sü ba’de’l-mevt düşüncesinin gönüllere aksettirilmesi ölçüsünde de, her şey mânâlı bir kitap veya çok mânâlı ve muhtevalı meşherler hâlini almıştır.
Bize gelince; Nûr sûresindeki bu nur; “Allah’ın, içlerinde şan ve şerefinin yükselmesine ve isminin zikredilmesine izin verdiği evlerdir; onların içinde sabah akşam O’nu tesbih ederler…” (Nur sûresi, 24/36) âyetiyle irtibatlı, daha doğrusu bu âyetle yakın bir münasebeti olduğunu zannettiğim bu İbn Erkam hanesinin temsilcileri, Müslümanlığın yeniden bir kez daha gönüllere duyurulmasında âdeta minare şerefeleri gibi bir vazife görmüşlerdir. Zaten Bediüzzaman da kendi durumunu anlatırken “13. asrın minaresinin başında durmuş, sûreten medenî, sîreten geri insanları camiye davet ediyorum.” demiyor mu? Aslında o, herhangi bir minarenin başına çıkarak ellerini kulaklarına koyup bağırmış değildi. Ama o, Barla’daki minaresi ve o minarede bir şerefe rolünü üstlenen -bugün de hâlâ bütün heybetiyle ayakta duran çınar ağacının yanındaki- mübarek âramgâhından sesini insanlığa duyurmaya çalışmıştı. Bu, -bana göre- İbnü’l-Erkam’ın evi, Allah Resûlü’nün saadethanesi ve Gazzâlî’lerden, İmam Rabbanî’lerden geriye kalan, her yanıyla nuraniyet ifade eden bir minare şerefesiydi.
Bu münevver evlerin kendine has özellikleri vardır. Buralar öncelikle insanların, insanlık yanlarından ötürü meydana gelebilecek boşlukların kapatıldığı yerlerdir. Plan ve projelerin üretilip, metafizik gerilimin sürekliliğinin sağlandığı ve neticede Üstad’ın “Hakikî imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.” dediği türden yüreği pek, imanı çelik insanların yetiştiği kudsî mekânlardır. Zaten bugün, dünya fethinin, eskiden olduğu gibi at üstünde; elde kılıç, belde pala, sırtta sadakla değil, aksine bir elde Kur’ân, diğerinde mantıkla insanların gönlüne girmekle olacağı bedîhîdir. İşte bu içi-dışı nur komplekslerde yetişen ruh ve mânâ insanları, ruhta, mânâda gönüllerin fethine giden bu yolda Allah’ın, vâridât adına kendilerine vermiş olduğu ışıkları, bomboş dimağlara boşaltarak onları mamur edeceklerdir. Öyleyse bu evler; yolsuz-yöntemsiz, değişik cazibe merkezlerine göre kendini şekillendiren şabloncu nesillerin mamur edilip kendi ruh ve mânâ köklerine dönmelerini sağlayan birer tezgâh veya birer mekteptirler.
Hususiyle artık vazife göremez hâle gelmiş tekye ve zaviyelerin kapatılıp kapılarına kilit vurulduğu bir dönemde, o evlerden beklenen de böyle bir misyonun eda edilmesiydi. Bu evler, içinde barındırdığı insanlara fünun-u medeniye ile beraber ulûm-u diniyeyi de öğreterek, onların gönüllerini ihya etmenin yanında akıllarını besleme vazifesini de üstlenmiş olacaktı. Aslında âyet bunların hepsine işaret etmektedir: Bir de بُيُوتٌ kelimesinin nekre olarak kullanılması, kelimenin mescit dışında başka bir mânâ için kullanıldığını göstermektedir. Yani bunlar minareleri olup ezan okunan herkesin bildiği mescitler, camiler değil; daha bir belirsiz yerlerdir.
Ama belli olan bir şey var ki, o da; yaşanılan tali’siz bir döneme rağmen, içindeki sakinleri sayesinde aydınlanan bu evlerin, o döneme, yeniden tali’ ve şeref kazandırmasıdır. Bunlar itimat edilmeyip, bakılıp geçilecek basitlikte mukassi görünümlü, muallâ işlere gebe ve minarelerde ezanın susturulup, mâbede giden yolların kapatıldığı bir zaman diliminde Allah’ın (celle celâluhu), “Şimdilik benim adım bu evlerde yükselsin ve anılsın!” izniyle serfirâz, içinde kitapların okunduğu, hakkın müzakere edildiği müstesna mekânlardır. Artık geçmişte camide yapılan dinin ruhunun müzakereleri bu nezih mekânlarda bir araya gelinerek yapılacaktır. Bu itibarla da bu evler, “hakâyık-ı âliye’nin mahall-i tercümanı” mübarek yerlerdir. Belli bir dönem itibarıyla, bu evlerin durumunu, Hz. Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) şu sözüyle irtibatlandırmak her zaman mümkündür: “Evlerimizden içeriye girerken, dışarıya çıkacağımızdan emin değildik, dışarıya çıkarken de içeriye gireceğimizden…” Evet o dönemde, içeride ders okuyanların, her an derdest edilmeleri, dışarıya çıkanların da meçhul bir araba tarafından bir meçhuliyete götürülmeleri muhtemeldir. İşte bundan dolayı da sabah-akşam yüreklerini çatlatırcasına “Senin eşin, menendin, şerikin yoktur.. bütünüyle varlığın zimamı Senin elindedir. Sen şer dokundurmazsan, şerler dokunamaz. Sen korursan, kimse kimseye ilişemez…” deyip O’na sığınmak ve her şeyi O’nun teminatına havale etmek bu evlerin sakinlerinin şiarı olmuştur. Bütün şeriklerden kurtulup, sadece Allah’a tevekkül etmek ve bir mânâda hep O’nunla oturup, O’nunla kalkmak, bu ev sahiplerinin tabiî hâlleridir.
Ayrıca bu âyet-i kerimede ilk dönem itibarıyla Allah’ın rızasını kazanma yolunu bir şehrah hâline getirme davasına çok az kadının gönül vermesi açısından veya Arapça’daki tağlib mülâhazasıyla, “O evlerde oturan öyle erkek oğlu erkekler, öyle yiğitler vardır ki, ne alışveriş, ne çarşı-pazar.. onları, yapmak istedikleri şeylerden alıkoyamaz.” (Nûr sûresi, 24/37.) denilerek sadece erkeklerin ismi zikredilmiştir. Fakat yukarıda işaret ettiğimiz gibi, burada tağlib tarikiyle kadınlara da işaret vardır. Öyleyse رِجَالٌ aynı zamanda “erkek oğlu erkek kadınlar” demektir. Yani âlemin, makam-mansıp deyip şöhrete kilitlendiği, tenperverliğe gömülüp bakışlarının bulandığı, çoluk-çocuk deyip evlere takılıp kaldığı bir döneme rağmen bu duygu, bu düşünce ile şahlanmış, iradesi erkeklerinki kadar güçlü erkek oğlu erkek kadınlar da var denmektedir.
Evet, ilk dönem itibarıyla, Sıddık Süleyman, Hulûsi Efendi, Hüsrev Efendi gibi kahraman erkeklerle beraber, az da olsa bizim bile tanıdığımız bazı kadınlar vardır ki, Bedir’de, Uhud’da.. kahramanca savaşa iştirak eden Nesibe Hatun ve Sümeyra Hanım’ın gölgeleri gibiydiler. İşte bunlar, kadınlıklarına rağmen, bu yüce davaya sahip çıkıp erkeklerden geri kalmamışlardı. Bugün de ışık evler yine bu kahramanlara dâyelik yapmalıdır.
Zannediyorum İbn Erkam hanesinin ruhu korunduğu müddetçe, bu evlerde, bir dönemde tekye ve zaviyelerle ulaşılamayan gönül enginliğine ulaşılacak ve aynı zamanda medrese insanını aratmayan aydın insanlar buralarda yetişecektir. Abdülkadir Geylânîlerle beraber Gelenbevîler, Ali Kuşçularla beraber Molla Hüsrevler, Molla Güranîler ve Ebussuudlarla beraber İbrahim Hakkılar yetişecektir. Aksi hâlde buraların -hafizanallah- bir miskinler yuvası hâline dönüşmesi de melhuzdur. Zannediyorum benimle beraber aynı duygu ve düşünceyi paylaşanların pek çoğu, böyle bir hâle şahit olmaktansa, ölmeyi tercih edeceklerdir.
Asr-ı Saadet’te başlayıp çeşitli dönemlerde aynı gayeye matuf olarak devam edegelen İbn Erkam evi mânâsındaki evler, bugün de kalb ve kafa kanatlarıyla insanlık semasına yükselecek aydın insanlar yetiştirmeye devam etmelidir. Bu bereketli mekânlar, milletimizin yeni bir dirilişe yelken açtığı şu günlerde, kendini vatana ve millete adamışların techiz ve donanım yerleri olmalıdır inşâallah… Bir dönemde çok önemli vâridât kaynakları sayılan tekye ve zaviyeler, başlarındaki ışık şahsiyetlerle Anadolu’yu ihya etmiş ve belli ölçüde fonksiyonlarını yerine getirerek bizim için bereket kaynağı olmuşlardı. Şimdilerde sadece Anadolu değil; bütün dünyanın ihyasına açılan bugünün ruh ve mânâ kahramanlarının da, evlerini, tıpkı bir medrese, tekye ve zaviye gibi değerlendirmeleri çok önemlidir. Bu evlerdeki ricalullahın, fünun-u müsbetenin bütün kısımlarını; hadis, tefsir, fıkıh.. başta olmak üzere, İslâmî ilimlerin her dalını öğrenmekle beraber, İslâm’ın ruhî hayatını bütün enginliği ile yaşayarak, o eski, fakat eskimeyen ruh ve mânâyı temsil etmeleri elzemdir. Aksi hâlde eve de, ev sahibine de, evin arkasındaki Erkam’a da ve evin sahibine o mânâyı kazandıran Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) da ihanet edilmiş olacaktır.
Bu ruhu temsilin sırf bir derinliği olarak başımızı yere koyduğumuzda, “Allahım, keşke kaldırmayı müyesser kılmasan da, bu secdem Sana kavuşmakla noktalansa!” diyecek kadar, engince namaz kılma.. gözünü başka şeylere kaydırmayacak ölçüde Allah’ın huzurunda samimiyetle durup mâlâyanî şeylere kapalı kalma ve âdeta Cennet’te Cenâb-ı Hakk’ın cemalini müşâhede ediyor gibi bir konsantrasyona girip ellerini dizlerine bitiştirerek, ene’den, nahnu’den sıyrılarak Hüve’ye bakan bir göz olma.. evet bu ölçüde O’na yönelme.. Evet ya, “Ezan okundu, birkaç defa yatıp kalkmam gerekiyor, o hâlde şu namazı çabucak aradan çıkarayım.” düşüncesiyle; veya miraca yürümek için âdeta bir rampaya yürüyüp kendinden geçmek ve fenâ fillaha, bekâ billaha ulaşıp, kendini düşünemeyecek kadar maiyyet atmosferini duyarak namaz kılma… Yani Zübeyr Gündüzalplerin, Hüsrev Efendilerin yürekleri çatlarcasına yöneldikleri gibi Rabbe yönelme.. ve evrâd ü ezkâr, tesbih ü takdisle, Kur’ân’ın aydınlık vesayeti altında Allah’a ulaşmak için bu ışık evleri, alternatif kabul etmeyen birer rıhtım, birer liman hâline getirme.. evet, böyle olunabildiği takdirde ufkî Allah’a ulaşılır; vilâyet ve -maddî-mânevî vâridâta mazhar olma adına- devletler üstü devlet olmaya erilir.
Bugün, dünyanın yedi bucağına hak ve hakikati götürmeyi düşleyenler, feyz-i akdesin memeleri hükmünde olan bu evlerin füyûzatından beslenmek zorundadırlar. Onca zaman bu kudsî mekânlarda kalıp da Allah’a uyanamamış, O’nun aşkına, şevkine erememiş olanlar, bir ölçüde bedbaht ve tali’sizlerdir. Bu hâlleriyle onlar, anne kucağında meme tutmayan bahtsız çocuklara benzerler. Esasında böylelerinin, ne kendilerine ne de insanlığa kazandıracakları bir şey de yoktur.
Yeri gelmişken burada bir hissimi ifade etmek istiyorum. Namazda iken gözlerini sağa-sola gezdiren insanların -tabir caizse- sanki Rabbimin izzetine dokunmuş olduklarını hissediyor gibi oluyor ve “Keşke bana hakaretlerin en büyüğünü yapsalardı da böylesine münasebetsiz davranmasalardı.” diyorum. O münasebetsiz yatıp-kalkmalar yanında bu söylediğim ağır sözün, hafif kalacağı kanaatindeyim. Evet, Rabbin huzurunda durmuş olmanın şuurundan mahrum insanların bu hareketini şahsen ben, O’na karşı yapılan bir hakaret kabul ediyorum. Hem öyle bir hakaret ki, eğer bu insanlar, o esnada bir hançer çıkarıp sineme saplasalardı, belki kâtil olacaklardı ama ben, elimi açıp “Allahım, bu insanları affetmeden -elimde ise- Senin huzuruna gelmek istemem.” diye yalvaracaktım: Görüldüğü gibi, ben şahsen namazında herhangi bir insanın gösterdiği laubalilikten fevkalâde müteessir oluyorum. Namazsız niyazsız veya namazı ruhuyla eda etmeksizin mü’min olmak mümkün değildir. Allah (celle celâluhu), “Kurtulan mü’minler, yürekleri çatlarcasına namazı eda edenlerdir.” (Müminun Suresi 1-2) buyurmaktadır. Bu kudsî evlerde kalanların da namazları, namazsız cihanları fethetmelerinden çok daha mühimdir. Zaten onların, namazlarını hayatlarının en önemli meselesi hâline getirmedikçe muvaffak olmaları da düşünülemez.
Hâsılı, ben bu hususta hep dertliyim. Büyük bir tarihî ihmali telafi edebilecek olan nurlu evlerin, ne kadar bu gayeye uygun değerlendirildiğini bilemeyeceğim ama, “İbn Erkam’ın halefleri o evlerin hakkını veriyorlardır.” diyerek hüsnüzan etmek istiyorum. Unutmayın dünyanın enkazı altında kalan ve kalacak olan bütün milletler, umumî bir ihya adına, öyle aydın yuvalarda yetişen Hakk’a adanmış insanları beklemektedir. Ve öyle anlaşılıyor ki bağrında o adanmışların yetiştiği kutlu evlerin fonksiyonu hiçbir zaman bitmeyecektir. O hâlde gelin -Allah aşkına- hakkıyla namaz kılalım.. oruç tutalım… Hem öyle kılalım, öyle tutalım ki, yaratıldığı günden beri rükûdan başını kaldırmayan melekler “Vay be, böylesi de varmış!” desinler. Öyle bir zikir ve fikirle bütünleşelim ki, bizi gören Mele-i A’lâ’nın sakinleri, “Ancak bu insanlar dünyayı ihya edebilir.” desinler. Tali’li insanlar ya da birer Hak dostu olarak bin bir türlü feyizlerle muhat o evleri, o meme musluklarını çok iyi değerlendirelim. Ahmak insanların yaptığı gibi kahkahalarla, dünya-ukbâ adına hiçbir mânâsı olmayan laf ü güzaflarla vaktimizi heder etmeyelim. Ve evlerimizi bütün dünyayı ışıklandıracak birer ışık kaynağı hâline getirelim. Rabbim, yâr ve yardımcımız olsun! (Kaynak: Prizma-2)
Hakâik-i Âliye Tâlimgâhları ve İnsan Yetiştiren Merkezler: Hakikatın değişik vecheleri vardır. Meselâ dinde bunun bir yönünü fıkıh, bir yönünü tasavvuf, bir yönünü cihad vs teşkil eder. Bunların hepsi bir bütünün değişik yüzlerini ifade eder. Kâmil bir din anlayışının içinde hepsinin bulunması gerekir. Her şeyin düzelmesi insana bağlı. İnsan düzelirse ekonomi düzelir, ahlâk düzelir, siyaset arınır, sosyal adalet yerleşir, ilim gelişir, kalkınma sağlanır ve hayatın her alanı yaşanır hâle gelir. İşte bütün bunların olması için insanın ele alınması gerekiyor. Bu manada ışık evler, potansiyel insanın gerçek insanlığa yükselmesi adına yetiştirme merkezleri gibidir. Bu sağlanabilirse zaten gerisi gelir…
Işık Evlerde Hayat
En derin ledünnî güzelliklere açık sâniyeler, rûhun isteklerini çoğaltarak ve inkişâf ettirerek geçen dakikalar, gönüllere genişlik salıp sonra da sonsuzlaşan saatler, çağımızda dünyanın en güzel, biraz da muhâtaralı yerleri olan “ışık evler”e çok yaraşır.
Her akşam, işinden, okulundan, dairesinden ayrılıp bir “vâhâ”ya koşuyor gibi, ışık evlere koşup gelenler, bu evlerin kendilerine has büyüleyici duygularına dalar, şurada-burada zihinlerine ilişen kötü duygu ve tutkulardan sıyrılır, başları cennetlere ulaşmış gibi derin bir huzûra ererler. Her akşam ve her vazîfe dönüşü, ışık evlerin müdâvimleri için, hayata yeniden dönüş ve kendilerini idrâk ediş demektir. Onlar, her yirmidört saatte bir kere yeni bir “ba’sü ba’de’l-mevt” görür, rûhlarındaki cennetlerde dolaşır ve renkli talihlerine tebessüm eder, kendilerinden geçerler.
Biz hepimiz, ma’bedleşen bu ışık evlerin gölgesinde varolmanın, yaşamanın, ümitlenmenin, ölçülü bulunmanın ne demek olduğunu daha iyi anlar, kendimizce hayatı daha derinden kavrar ve varlığı daha farklı buluruz. Güya her gün onlara ulaşacağımız “âna” kadar birer kadavraymışız da, onlara ulaşınca, Kudret’ten İlâhî nefhalara ermiş gibi, dirilip başkalaşıp ötelere uyanıp ve birer manâ insanı haline geldiğimizi hissederiz. Sanki onların içinde geçirdiğimiz her dakika, sonsuz zamandan bir parçaymış gibi, rûhlarımızda ebediyyet duygularını deşer ve gönüllerimize hayat üfler geçer; geçer de bu sihirli esintilerin, bu tılsımlı tesirlerin altında hayatı, daha bir başka hisseder ve daha bir başka yaşarız.
Bizler, çok defa bu sihirli muhîtte, hazların en erişilmezine, itmi’nân ve sükûnun en başdöndürücülerine erer, her şeyi bir aşk ü şevk neşvesi içinde tanır, duyar ve kendi kendimize: “Yoksa bu yaşadığımız hayat cennet hayatı mı?” diye mırıldanırız. Ben şahsen, ışık çağından bu yana, varlığını Cibrîl’in emniyetle açılıp-kapanan kanatları altında sürdüre gelmiş, bu nûrdan evlerde akıp duran zamanları, onların husûsî şîvesini her zaman kanımda ve âsâbımda hissetmişimdir.
Bizler, sağımızda-solumuzda bizi tazyîk eden hâdiselerin dertle mırıldandığı, sînelerimizin isyanla sükût ettiği, zamanın, tıpkı meflûç bir insan gibi ayaklarımızın dibinden sürüm sürüm gelip geçtiği ve simsiyah yeislerin rûhlarımızı hırpaladığı hemen her zaman, Allah adının müzakeresiyle kanatlı bu mübârek evlere koşmuş; koşup sonsuzun sırlı kapılarını zorlamış ve Hakk’ı zikretmek maksadıyla meleklerin teşkîl ettiği bir korodaymışız gibi, gönüllerimizin aşk u hasretini mırıldanmış ve en galeyanlı hislerle coşmuşuzdur.
Bizler, vücûdumuzun, mâhiyetimizin hudutları bütün bütün eriyerek, sonsuzla aramızdaki engellerin yokolduğu, her şeyin sihirli bir açılış, bir içiçe akış ve bir buudlanışla sırlaştığı bu ışık evlerin hakkını verdiğimiz dakikalarda, rûhlarımızın metafizik güzelliklerle dolduğunu ve akıllarımıza hep ötelerin gösterildiğini hissetmişizdir.
Hepimiz, pek çok ev, apartman, yalı, köşk ve villa görmüşüzdür. Ama; bunların hiçbiri bana, her zaman, Hazreti Nûh’un tûfanlar içinde yol alan gemisine benzettiğim ve bir yeis-kasvet zemininden fışkırıp çıktıkları halde Cennet yamaçlarına açık olan bu evlerde duyup-tattığım doygun hissi vermemiştir. Öyle zannediyorum ki, dünyada, en tesirli zevkler, en başdöndürücü lezzetler, en canlı şiirler, en tatlı mûsikîler, ülfete, ünsiyete yenilseler de, her zaman sonsuza açık bu ışık evler, gönüllere bakan derinlikleri ve gözleri kamaştıran renkleriyle ebetlere kadar pâr pâr parıldayacak ve ülfetler karşısında renk atmayacaklardır. (Kaynak: Sızıntı, Ağustos 1990, Cilt 12, Sayı 139 ve Çağ ve Nesil-5 Günler Baharı Soluklarken)
… Hizmetimizle ilgili bütün gelişmelerin aslî unsuru olan insanın ele alındığı, hizmet mantalitesinin mayalandığı bu mübarek makamlar, zaman zaman kolu kanadı budansa bile, Allah’ın izniyle yeniden neşvü nemâ bulur, dal, budak salar ve meyvesini vermeye devam ederler. Dünyanın yeniden aydınlanması için ışık evlere siddetle ihtiyaç vardır. Bu evler, yerlerin ve göklerin nuru olan Cenab-ı Hakkın, yeryüzünü aydınlatmasına vesile kıldığı mübarek mekânlardır. Şayet bu evlerin ışığı sönerse, onları söndürmek isteyenlerle beraber sahip çıkmayanlar da karanlıkta kalır. Öyleyse bizler, hafizanallah evlerimizi başımıza yıksalar bile, cesedimiz bu evlerin içinde kalmalı deyip, onlara sahip çıkmaya devam etmeliyiz…
Işık Evler (1)
Işık evler, ışık süvarilerinin kışlaları, hak erlerinin halvethâne ve zâviyeleri, gözlerini ilim ve marifetle açıp-kapayan kudsîlerin vâridat iklimleridir. Tadını, havasını, rengini, rayihasını ötelerden alan ışık evler, dünyada, ukbâ yamaçlarına kurulmuş ve fizik-ötesi âlemlerin rasathaneleri gibidirler. Onların aydınlık ikliminde en müptedi insanlar bile, mikro âlemin en sırlı koridorlarında rahatlıkla dolaşabilir.. ve makro âlemin en girift, en ürpertici derinliklerini bir solukta geçer; geçer de, hareket noktasının aydınlığı sayesinde kara deliklerin merkezine ışıktan tahtlar kurarak inanca açık sînelere tefekkür, ma’rifet ve zevk-i ruhâni tayfları salarlar.
Işık evler, hangi şehir, hangi mahalle ve hangi sokakta bulunursa bulunsun, ötelere açık iç yapılarının remzi olan kapıları, pencereleri ve binaların ön cephesinden caddeye sarkan cumbaları gibi balkonlarıyla, her zaman emsâli evlerden bir kaç adım ötede bulundukları hissini uyarır ve sonsuza açılmaya namzet ruhlar için âdeta birer terminal, birer liman vazifesi gördüklerini hatırlatırlar. Gönül gözleriyle bu terminal ve bu limanlarda dolaşmasını bilenler, gün gelir, ulaşacakları sahillerin rüyalarıyla o kadar mâverâileşirler ki, kâh gözlerini yumar burayı dinler oranın diliyle cevap verirler, kâh oraya ait soluklarla coşar buradan nefeslerle neler neler fısıldarlar…
Işık evler, çevrelerindeki bina yığınları itibâriyle, tıpkı hâle içinde yıldızlar topluluğuna nur âyetini tefsir eden bir mehtap veya ebedî nur, ebedî huzur arayanları firdevslere ulaştırma yolunda kurulmuş birer han gibidirler.. dikkatle bakanlar için her zaman, bu ışık yalılarının iç yapıları ve derinliklerinde “Allah onların, (diğer binâlardan daha ziyâde) yükseltilmelerine ve (her şeyden yüksek, yüce) isminin oralarda anılmasına, (dört bir yanda gürleyen yasak velvelerine rağmen) izin verdi.. içlerinde sabah-akşam O’nu tesbihlerle yâd eden öyle yiğitler var ki, ne ticâret (ve ticaretteki kazanç câzibesi) ne de alım-satım, Allah’ı zikirden, namazlarını dosdoğru yerine getirmekten ve zekatlarını bihakkın edâ etmekten onları alıkoymaz; (zira) onlar kalblerin (mehafetle) gözlerinde (hayret ve dehşetle) döneceği günden korkar (ve tir tir titrerler) ” hakikatının nümâyan olduğu hissedilir.
Bu evlerde herkes hemen her zaman, tabii, düşüncesinin berraklığı ölçüsünde, hem kendi benliğinin derinliklerinden hem de bütün varlığın ruhundan kopup gelen bir şiiri dinler gibi olur.. ve yine bu evlerde, uyanık her gönül, ışık çağından günümüze kadar uzayıp gelen renk renk ve asırlara sinmiş, pek çok hatıraların, hatıraların bağrında tüllenen hülyaların inşirah veren veya inleten birer nağme haline geldiğini duyar, hisseder.. yer yer hüzünle buruklaşır, zaman zaman da sevinçle kanatlanır; ama mutlaka o sihirli dönemlerin büyüsünün tesirinde kalır ve mahmurlaşır…
Bu evlerde idrak edilen aydınlık gün ve gecelerin içinde insan adeta, bir saadet rüyası yaşar.. bu büyülü dünyada her şeyi neşeye, sevince çeviren öyle sihirli anlar ve dakikalar olur ki, insan, buğu buğu dört bir yandan gelip ruhunu saran bayıltıcı mutluluklar karşısında, muvakkaten dahi olsa, dünyada olduğunu unutur ve bu tatlı rüyadan kat’iyyen uyandırılmak istemez.
Bu evlerde, imanı, ibâdeti, duayı, zikri, fikri, uhuvveti, vefâyı ötelere ait derinlikleri ile duyup-yaşama bahtiyarlığına erenler, âdeta her an yeniden doğar, baharlar gibi duygularıyla yeşerir, derken çeşit çeşit vâridatla dolgunlaşan o kendilerine has hava, bütün gönüllerini bir saadet va’diyle kaplar ve çok defa onların, hayra açık sînelerinde Cennet yaylalarının ferahlatıcı esintileri duyulur.
Bu evlerde, her fecir, bir fetih ve zafer rengiyle tüllenir.. onların her köşesinde, evrad-u ezkâr gülbanklar gibi gürler.. gönüllerde başlayıp, verâlara uzanan yolların tâ öbür ucu görünür.. ve bu evlerin kutlu sakinleri her yeni güne, itmi’nan dolu, lezzet dolu masmavi duygularla uyanırlar.. uyanırlar da, ne faniliğin kırıp-döken, saçıp-savuran fırtınalarını duyar ne de zevalin burkuntulu mırıltılarından müteessir olurlar. Zira, onların dörtbir yanıyla nurlara açık dünyalarında, yokun, yokluğun yeri yoktur. Onların nazarında, yeryüzündeki bütün toplanıp-dağılmalar, gelip-gitmeler, askerin kışlada, talebenin mektepte toplanıp dağılmasından, gelip gitmesinden farksızdır. Toplanırken talim ve terbiye için toplanırlar; dağılırken de bu kışla ve bu mektepte elde ettikleri temiz duygu, nezih düşünce, güzel ahlak, imanlı fazilet ve Yaradan’la irtibatlarının mükâfatını almak için dağılırlar.
Onlar için burada geçirilen günler tıpkı bir temâşa zevki içinde geçirilir; ötelere seyahat da bir sıla iştiyâkı ve asıl vatana kavuşma neşesiyle. Burada kaldıkları sürece, hep iman bağ ve bahçelerinin zümrüt tepelerinde dolaşır; bol bol irfan ve izanlarının meyvelerinden yerler.. ötelere dâvet ve terhis vakti gelince de, bir yeni hayata uyanıyor gibi sevinçle göç eder giderler.
Işık evlerde hava kararıp, gece o sihirli atmosferiyle her yanı sarınca, birdenbire her şeyin dili ve edâsı değişir; her ses, kalb atışlarının ritmine uyar, her söz bir büyü halini alır.. açık beyan yerini remizlere, işaretlere bırakır.. ve evin içi, sabah saatlerinde güneşe uyanan bir kovana döner.. derken sırlı ve sihirli gelip gitmeler başlar. Çiçek-kovan arası gelip-giden arılar gibi, ışık almak, ışık vermek ve nurdan düşüncelerle petekler örmek için bu büyülü konup kalkmalar tâ gece yarılarına kadar sürer. Hemen herkesin ruhunda ayrı bir derinlik oyan geceler, ışık evlerin ışık süvarilerine dâhiyâne ilhamların kapılarını aralar, onları dâhiyâne düşündürür, dâhiyâne konuşturur ve onlara, gönüllerine benzeyen yüksek mefkûreler, hülyalarına benzeyen renkli arzular aşılar ve sırlarının altındaki en gizli fikirleri ortaya çıkarır. Onları geçmişin hâtıraları ile mest eder ve geleceğin hülyalarına doğru şahlandırır.
Her şeye ledünnî bir lezzetin sindiği ve gönüllerin, güzelliğe, ümide, neşeye, aşk-u şevke kaydığı teheccüd saatlerinde, gözden gönüle, gönülden tâ fezânın derinliklerine kadar, her yerde karanlıkların bozguna uğradığı ve heryanı ışıktan bir atmosferin sardığı hissedilir. Bu hülyalı mavilikler içinde, evlerde, sokaklarda, yol boylarında göz kırpan ışıklar, yıldızlarla bitevî bir tablo teşkil ediyor gibi uç uca, yan yana gelir ve bu iki dünya arasında gel-gitler başlar.. ve her şey, herkes, âdeta semâvileşir… her şeyin iç içe girdiği bu masmavi dakikalarda ışık evler, sihirli bir ülkenin büyülü şatoları gibi, semtinden geçenleri içine çağırır, bağrına alır.. onların gözlerine ziya çalar, gönüllerini aydınlatır.. onları, karşı koyamayacakları manâ anaforlarında dolaştırır.. ruhlarına varlığın ve varolmanın güzelliklerini fısıldar.. ve onların vicdanlarına hiç bir zaman te’sirinden kurtulamayacakları ilham esintileri, semâvîlik yüklü sesler ve sözler yüklerler.
Işık evler, gelmiş-geçmiş mukaddes binâların en velûdu, en doğurganı’dırlar; oralarda ışığa uyanan herkes, hemen karanlıkla hesaplaşmaya geçer.. ona karşı kıyam eder ve bu duygusunu da her yerde bir mum yakmak suretiyle hayata aktarmaya çalışır. Bu itibarladır ki, ışık evlerin çoğalıp gelişmesi, tasavvurlar üstü ve hendesîdir. Hatta çok defa, kudsîlerin kudsîlik sınırlarını zorlamaları ölçüsünde hendesî katlanmaların da aşıldığı görülür. Hem öyle bir aşılır ve öyle bir görülür ki, ne asırlık karanlık düşünceler, ne her yerde onlar için bir tuzak kurup bekleyen karanlık ruhlar, ne de onları yakın takibe alan dış kaynaklı sapık zihniyetler, birer tecellî sırrıyla zuhur eden bu aydınlık evlerin çoğalma hızını engelleyemez ve onların önünü kesemez.. nasıl kesebilir ki, onlar Kudret-i Sonsuz tarafından gündüzleri ve ortalık ağardığında nimete şükür duygusu meşcereliğinde, geceleri de hikmetleri aşma seralarında sürekli gelişip çoğalmaya göre programlanmışlardır… Ortaya çıktıkları günden bu yana, gecelerin en karanlık anları bile, onların sesini kesememiş ve susturamamıştır. Sesini kesmek, susturmak şöyle dursun ışık evler ve ışık evlerin derinliklerinde kendilerini huzûra, sükûnete ve itmi’nana salmış bu gönül erleri, o aydınlık dünyalarda hep Hızır’a ait nağmeler dinlemiş ve Cibril soluklarıyla yay gibi gerilmişlerdir. Geceler, sırlı vâridatıyla her zaman onlara bir mûsikî gibi te’sir etmiş ve duygu duygu onların gönüllerine damlamış, sabahlar, birer “ba’s-u ba’de’l-mevt” yeniliğiyle onları kucaklamıştır. Onlar hiçbir zaman mutlak boşluk, mütemâdi karanlık yaşamamış ve hiçbir zaman bitevî sükût ve sürüp giden tevakkufa takılmamışlardır. Onlar, zamanın sükûtlarla dolu, bunaltıcı ve hummalı günleri altında bile, rûhî râbıtaları sımsıkı, arzu ve emelleri dipdiri, irâdeleri de çelik gibi öyle yiğitlerdir ki, gönüllerinin mağriblerinde de meşriklerinde de her zaman tulû’a açık yaşamış ve varlığın sise-dumana büründüğü, her yanda hazan çağladığı, renklerin, renklerde güzelliklerin ağlayışa kapandığı en buhranlı günlerde dahi en içli, en ledünnî, en zevkli dakikalar yaşamışlardır.
Evet, hazan en gamlı mûsikîlerle coştuğu, coşup gönüllere dolmaya başladığı, insânî duygular itibariyle saadetin talihsizliğe, neşenin hüzne yenik düştüğü demlerde dahi, onlar iliklerine kadar bir aşk u vuslat ihtiyacıyla tütmüş ve köpürmüşlerdir. Her zaman en tatlı neticelerle noktalanan en güzel saatler onların gönüllerine boşalttıkları parça parça mutlulukların yanında, daha büyük bir saadet ümidini fısıldamayı da ihmal etmemişlerdir. Dolayısıyla da onlar, her an daha derin bir aşk u iştiyak iklimine kaymış ve daha duru, daha canlı bir vuslat ihtiyacıyla coşmuşlardır. (Kaynak: Sızıntı, Ocak 1992, Cilt 13, Sayı 156 ve Çağ ve Nesil-5 Günler Baharı Soluklarken)
Işık Evler (2)
Mânâ köküyle gidip tâ “Darü’l-Erkam” lara dayanan ışık evler, bir yakın geçmişte, yine aynı safvet, aynı keyfiyet, aynı rûh ve aynı heyecanla, hem de eskinin tad, râyiha ve lezzetiyle birer mütevazi çardak, birer minik kulübe halinde ortaya çıkmış ve ideâl sînelerin hüzünleriyle; imanın, ümidin, aşkın birleştiği sınırda bir çağlayan sesi vermeye başlamıştı. Bu ses yıllarca duyup dinlediğimiz, yeis ve hasretle buruk bir ızdırap iniltisi değil; tatlı bir hicran sesi ve zevk ritimli bir “dâu’s-sıla” âvâzıydı. Bu âvâzın ulaştığı her yerde cephe sistemleri bahara kayıyor, cemreler “ba’su ba’del-mevt” nâraları atıyor; çiçekler kemer kuşanıp bezme koşuyor, güller heyecandan mosmor kesiliyor, nergisler gözlerini açıp-kapayıp hayat solukluyordu.. hemen her şeye dirilme rûhunun sindiği bu esnada ışık evler, ledünnî derinliklerinde şevk-tasa, neş’e-inilti, keder-safâ buğularını karıştırıp macunlaştırarak bembeyaz bahar bulutları gibi imrendirici, çeşitli dalga boyundaki ışık tayfları gibi bütün varlığın ufkunu sarıcı ve en mahir ellerle en has ibrişimlerden örülmüş dantelalar gibi gözleri, gönülleri okşayıcı düşünce sistemleri, aşk ve heyecan meltemleri ve fecir şakıyan beyanları ile rûhlarda silinmez izler bırakan mesajlar sunuyorlardı…
Bu ülkede yıllar ve yıllar matemle inlemeye itilmiş nesiller, rûhlarındaki kasvetleri dağıtıp tali’lerinin önünü kesen karanlıkları yırtacak ve onları alıp aydınlıklara çıkaracak fevkalâdeden bir inâyet eli düşleyip durmuşlardı.. ışık evler, gökler ötesine açık o nûr efşân iklimleriyle, hülya ve ümit, tahassur ve hicran, ızdırap ve hafakan dolu bütün sinelerin böyle bir beklentisinin cevabı oldu.. ve gönüllerimizde cennet yamaçları gibi açtı. Bu yeni baharın dağ-dere, ova-oba her yanında rûhlarımıza yağan sesler, peygamber solukları gibi yankılandı ve her yeri âdeta, üzerinde Cibril’in at koşturduğu, Hızır’ın seccadesini serip namaz kıldığı zümrütten tepeler haline getirdi.. ve yine bu soluklar, sanki bize, bütün bütün görüş ufkumuzu kapayan ürpertici bir sahranın, gulyabanilerle dolu derinliklerinde, büyülü sımsıcak vâhalardan ve amber kokulu geleceğin tatlı rüyalarından mesajlar sunuyordu…
Hemen her zaman nazla gerilip niyazla dalgalanan bu sesler, içinde bulunduğumuz ızdıraplı anları, tatlı saatlere, karanlık günleri de aydınlık yıllara çeviriyor; yer yer varlığın manâ ve kıymetini, varolmanın sevinç ve şuûrunu, rûhlarımıza duyuruyor; zaman zaman da hayatın, sığ ve anlamsız gibi görünen yanlarındaki gizli derinlik ve muhtevanın çehresinden perdeleri bir bir kaldırıyor; pek çok ilhâm ve tasavvur silsilelerini birbirine bağlıyor, birleştiriyor, bütünleştiriyor ve gözlerimizin önüne en büyüleyici motifleri seriyordu. Acının tatlıya bir buud teşkil ettiği, kederin keyfe derinlik kazandırdığı, kahrın lütfa omuz verdiği bu büyülü dünyada her şey âdeta bir lezzet olup çağlıyordu. Bu hâl, bu seziş ve duyuş hiç değişmeden, kanunların keyfîlikten kaynaklandığı; cebrî, keyfî, küfrî düşüncenin kanunların yerini aldığı istibdat dönemlerinde de hep böyle oldu. Evet, baskının, baskınların ve baskın ihtimâllerinin tehdidi altında bile ışık süvarileri, hiç bir zaman ışık etrafında bir araya gelmekten, ışık alıp-vermekten, ışık soluklamaktan, ışıkla gerilmekten ve zulmetlerin bağrına ışık göndermekten geri kalmadılar; ama bilmem ki, günümüzün nesillerine, o günkü körlüğü-sağırlığı ve bu körler ve sağırlar dünyasında maruz kalınan onca çileyi, onca ızdırabı ve bu arada gerçekten inanan insanların da duyup hissettikleri o tasavvurlar üstü rûhanî zevkleri anlatmak mümkün olabilecek mi?
Evet, o günlerde acı-tatlı her şeyin ayrı bir zevki, ayrı bir lezzeti vardı: Mahkemeler, takipler, tarassutlar, gözaltılar, sürgünler – hâlâ aynı şeyleri yaşayanlara Allah sabr-ı cemîl versin!- biri biter biri başlardı da, Kur’ân talebeleri “makâm-ı hayret”de bulunuyormuşçasına, olup-biten her şeyi derin bir temaşâ zevkiyle seyreder, kıymet sınırlarını aşan vazife ve mazhariyet derinlikleriyle şevkten şevke girerlerdi… Hakk’ın kazası yerine gelip olanlar olup bittikten ve elemler, acılar yerlerini keyiflere, lezzetlere bıraktıktan sonra da, maruz kaldıkları bütün kötülükleri, bedlikleri, hoyratlıkları, hatıraların içine sinmiş birer zevk zemzemesi halinde hisseder; lütfu da hoş, kahrı da hoş Yüce Yaratıcı’larına karşı minnet ve şükranla iki büklüm olurlardı.
Işık evlerin, kudret ve irâde esintileriyle tohumlar gibi dört bir yana saçılıp, zuhûr ve tecellî yamaçlarında çoğalmasıyla, hikmet ve inâyet düzlüklerinde büyüyüp gelişmeleri, gelişip kabuk değiştirmeleri aynı zamana rastlar. Evet, belli bir döneme kadar birer birer, ikişer ikişer çoğalan ışık evler, mübârek bir zaman diliminde birden bire hendesî katlanmaya geçer ve onar onar, yirmişer yirmişer artmaya başlar.. ve yine aynı dönemde, küçük ünitelerin yanında, aynı zevk, aynı râyiha, aynı tad, aynı hava ve aynı rûhta, tıpkı birerli kandillerin yerini çok lambalı avizelerin alması gibi, bu minik hizmet yuvalarının yerlerini daha kompleks ışık kaynakları ve birerli yıldız mahiyetindeki münferit evlerin yerlerini de içinde güneşlerin kolgezdiği galaksiler gibi, bütün hayatı kucaklayan entegre ışık evleri alır. İşte bu dönem, dev nebülözler gibi, her yana kollarını salmış bulunan ışık komplekslerinin, bütün zulmetleri bir bir yırtma, topyekûn karanlıklarla hesaplaşma, inanan insanlar arasında her türlü alâkaya merkez, bütün rûhânî zevklere kaynak, umum manevî ihtiyaçlara mercî ve her seviyedeki insanı, aklî, rûhî, kalbî ve hissî beklentileriyle kucaklama dönemidir. Hem de bir mübârek ışık dağının zirvesindeki dağdan, kutlu bir tepenin üstündeki bir yemyeşil çam, bir bereketli katran ağacının dalları arasında kuluçkalanan ikinci ışık dönemine, ondan, bu yeni dirilişe ilk defa sinesini açan bir mütevazî çardak ve bir mukassî kulübeciğe ve ondan da yüzlerce, binlerce ışık yuvasına kadar hep aynı çizgi, aynı rûh, aynı düşünce, aynı idrâk ve aynı şuurla…
Artık küçük evlerin yanında -Yaradan kem gözlerden korusun!- her şeyiyle tam tekmil dev müesseseler de, o kendilerine has derinlikleri, renkleri, havaları ve şiveleriyle gözlerimize, gönüllerimize sinerek bize uhrevî âlemlerin güzelliklerini yaşatmakta ve rûhlarımıza varolma sevincini duyurmaktadırlar.
Evet, bugün büyüğüyle-küçüğüyle ışık evler, yıllar ve yıllar imana, imandaki huzur ve itmi’nana susamış gönüllere, rahmet yüklü bulutlar gibi, gönderdiği bol bol “âb-ı hayat” ve insanımızın gönül tepelerine saldığı ma’rifet, muhabbet, rûhânî zevk şualarıyla diriliş üfleyen bir İsrafil Sûr’u ve vicdanlarını şahlandıran Cebrail solukları olmuştur. Evet, onlara uğrayanlarda pek çok menfî hisler silinmiş, inat ve karşı koyma düşünceleri kırılmış, müdavimleri de kendilerini, Cennet koridorlarında temâşâdan temâşâya koşan seyyahlar gibi görmeye, hissetmeye başlamışlardır. Başkalarının eğlenceye, zevke, sefaya giderken duydukları keyfi, neşeyi, sevinci, tiryakiliği; kudsîler, hem de kat katıyla ışık evlere uzanan yollarda duymuş ve yaşamışlardır. Onlar, bu ışıktan yollarda ve yolların gerçek değerinin temînâtı olan bu kutlu yuvalarda düşünülen, söylenen, okunan şeyleri, ötelerden gelmiş ilhâm esintileri gibi karşılamış, gökleri aşıp gelen soluklar gibi dinlemişlerdir..
Ve yine onlar bu evlerde bugün hâlâ çoklarının akıl erdiremedikleri, bilemedikleri sırlarla tanışır, semâ kapılarının aralandığını hisseder gibi olur, kapı aralarından sızıp geldiğine inandıkları vâridâtla bütün bütün uhrevîleşir, kendilerinden geçer ve yerlere serilirler. Bu ışıktan helezonlarda yükselmeye namzet bahtiyarlar, her zaman yüzlerce zevk ve lezzeti birden duyar ve tadar.. ve her an ayrı bir hazzın kolları arasında “bir bu kadar zevke yüz ömür kâfî değil” der, tali’lerine tebessüm ederler. Onların, ışık evlerin derinliklerinde duyup hissettikleri, hissedip yaşadıkları bu rengârenk hayatı, onlarla aynı duygu ve aynı düşünceyi paylaşmayanların.. ve hele şartlanmış dimağların, bedenine yenik düşmüş rûhların, kendi çalım ve gurûru altında ezilmiş bahtsızların duyup anlamaları mümkün değildir.
Evet, kalblerinin balansını, imana, Kur’ân’a, iman ve Kurân’ın gönüllere boşalttığı irfana göre ayarlayamamış talisizler, ne bu ufku kavrayabilir, ne de gözlerin görmediği, kulakların işitmediği ve beşer tasavvurlarını aşan bu derûnî hazları idrâk edebilirler. (Kaynak: Sızıntı, Şubat 1992, Cilt 14, Sayı 157 ve Çağ ve Nesil-5 Günler Baharı Soluklarken)

Risale-i Nurlarda Gramer Kurallarına Uygunluk

Risâle-i Nur’ların gramer kurallarına uygun olmadığı söyleniyor. Ne dersiniz?

Yahya Kemal Türkçeci ve dili en iyi kullananlardan birisidir. Necip Fazıl’ın ifadesine göre dil bir renk zemzemesi halinde onda ifadesini bulmuştur. Ama, Yahya Kemal’in de gramer hataları vardır. Risâleler açısından meseleyi ele aldığımızda; umumî manâdan dil güzel kullanılmıştır. Ama buna çok ciddi bir ehemmiyet verilmemiştir. Arapça olan eserlerinde de böyledir. Aslında dilin kurallarına uymamak da bizim için ayrı bir imtihan noktasıdır. Meseleyi kelime ve cümleperestler gibi değerlendirmemek gerekir. Bu eserler Kurân’ın malıdır, böyle olmasında ayrı bir feyiz ve bereket vardır. Meselâ birisi çıkıp çok şaşaalı ifadelerle bir şeyler anlatabilir. Diğer tarafta bir başkasının ihlasla söylediği dört kelimelik bir cümle ondan daha fazla kalplerde hüsn-ü tesir icra eder… Farz-ı muhal Risâlelerde hiçbir şey olmasa bile yetmiş yıldır iç ve dıştaki din düşmanlarının onunla uğraşmaları bu eserlere yabancı kalmış, bir türlü ısınamamış bazı kimseleri düşünceye sevketmelidir. Acaba, Türkiye’de başka kesimlerdeki insanların sayısından ve dindar talebelerin çokluğundan ciddi endişe edilmemesine rağmen ışık evlerin en küçüğüne karşı bile çok büyük bir endişe hissedilmesi neyin göstergesidir? Evet, insan bazen, zatî kıymeti olan bir şeyin kıymetini, o şeyin hasımlarının, düşmanlık ve hassasiyetinden de anlayabilir. (Fasıldan Fasıla-1)

Bu yazı 38 kez okundu