- Kıyamet Zaman Kopacak
- Kıyâmet Alâmetleri
- Türklerle Müslümanların Savaşması
- Müslümanların Kendi Aralarında Savaşması
- Hayvanların ve Cansızların Konuşması
- Emanetin Nâehillere Verilmesi
- Fırat-Dicle Havzasındaki Savaşlar
- Zaman ve Mekanın Yakınlaşması
- Anarşi ve Terörün Artması
- Yahudilerle Savaşılması
- Kıyamet Şerirlerin Üzerine Kopar
Kıyâmet günü, dünyanın yaratıldığı günden itibaren insanoğlunun gördüğü ve göreceği en dehşetli ve korkunç bir gündür. Onu, ne çok şiddetli bir depremle, ne de diğer tabiî olaylarla mukayese etmek mümkün değildir. Çünkü o, sadece dünyamızın değil bütün kâinat düzeninin tamamen değişeceği, fizik kanunlarının devre dışı kalacağı benzeri hiç yaşanmamış bir durumdur. Kur’anda kıyâmet, kıyâmet günü ve âhiret kelimeleri 110 yerde geçer. Her ne kadar onu yaşamadan anlamak mümkün değil ise de, Rabbimiz bizi, o günün dehşetine karşı tedbirimizi alalım diye Kur’anı kerimde sık sık hatırlatmalar yapıp uyarıyor. İşte onlardan ikisi:
ﻳَٓﺎ ﺍَﻳُّﻬَﺎ ﺍﻟﻨَّﺎﺱُ ﺍﺗَّﻘُﻮﺍ ﺭَﺑَّﻜُﻢْ ﺍِﻥَّ ﺯَﻟْﺰَﻟَﺔَ ﺍﻟﺴَّﺎﻋَﺔِ ﺷَﻰْﺀٌ ﻋَﻈِﻴﻢٌ . ﻳَﻮْﻡَ ﺗَﺮَﻭْﻧَﻬَﺎ ﺗَﺬْﻫَﻞُ ﻛُﻞُّ ﻣُﺮْﺿِﻌَﺔٍ ﻋَﻤَّٓﺎ ﺍَﺭْﺿَﻌَﺖْ ﻭَﺗَﻀَﻊُ ﻛُﻞُّ ﺫَﺍﺕِ ﺣَﻤْﻞٍ ﺣَﻤْﻠَﻬَﺎ ﻭَﺗَﺮَﻯ ﺍﻟﻨَّﺎﺱَ ﺳُﻜَﺎﺭٰﻯ ﻭَﻣَﺎ ﻫُﻢْ ﺑِﺴُﻜَﺎﺭٰﻯ ﻭَﻟٰﻜِﻦَّ ﻋَﺬَﺍﺏَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﺷَﺪِﻳﺪٌ
“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten, dolayısıyla O’nun azabını üzerinize çekmekten sakının! (Bilin ki,) Kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir. Onu görüp yaşayacağınız o gün, yavrusunu emzirmekte olan her anne emzirdiği yavruyu korkuyla bırakıverir ve her hamile dişi de karnındakini düşürür. İnsanları, sarhoş olmadıkları halde akılları baştan gitmiş görürsün; çünkü Allah’ın azabı çok çetindir.” (Hacc/1-2)
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ اِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ ش۪يبًاۗ . اَلسَّمَٓاءُ مُنْفَطِرٌ بِه۪ۜ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا
“Peki inkâr ederseniz, çocukları ak saçlı ihtiyarlara çevirecek o günden kendinizi nasıl koruyabileceksiniz? Gökyüzü bile onunla (o günün dehşetiyle) yarılacaktır. Allah’ın vâdi mutlaka yerine gelir.” (Müzzemmil/17-18)
Kıyamet Zaman Kopacak
Bazı alâmetleri hariç, kıyametin vaktini Cenab-ı Hak Efendimize bile bildirmemiştir. Bildirilen bu alâmetler de çoğu müteşâbihattan olup, te’vil edilmeleri gerekir. Nitekim Ebû Hureyre radıyallahu anh der ki; “Resûlullah (asm) ile birlikteydik. O sırada düşen bir şeyin gümbürtüsünü duyduk. Bunun üzerine: ‘Bu gümbürtünün ne olduğunu biliyor musunuz?’ diye sordu. Biz: ‘Allah ve Resûlü daha iyi bilir’, dedik. Resul-i Ekrem Efendimiz (asm): ‘Bu, yetmiş sene önce cehenneme atılmış olan bir taştır. O, şimdiye kadar cehennemde yuvarlanıp yol alıyordu, nihayet onun dibine ulaştı; siz onun gümbürtüsünü işittiniz.’ buyurdu.” (Müslim) Bazı yorumlara göre (fütuhat) bu hadis, yetmiş yaşına gelmiş bulunan bir münafığın o anda öldüğünü bildiriliyor ki, âhirzaman ile ilgili hadislerin bu çerçevede ele alınmaları gerektiğine bir örnek olabilir.
Kıyametin alâmetlerini, hepsi bir anda ortaya çıkacak ve çabucak olup bitecek şeklinde de anlamamalıdır. Efendimiz 1400 küsur sene önce yaşadığı halde âhir zaman Peygamberidir. Dünyanın ömrüne göre düşünüldüğünde bu zaman uzun sayılmaz. Nitekim Kamer suresi 1. âyetinde şöyle buyuruluyor: اِقْتَرَبَتِ السَّاعَةُ وَانْشَقَّ الْقَمَرُ “Kıyamet yaklaştı, ay yarıldı.” (Kamer/1) Yâni daha Efendimizin hayatında vuku bulan ayın yarılması mucizesi bile kıyamet alâmeti sayılıyor. Kur’andaki kıyâmet sahnelerinin, değişik safhalarını anlatan âyetlerden bazıları:
وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ . ا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَاْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ . فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟ . وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ . قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَاۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ . اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
“Bir de (alaylı alaylı), ‘Eğer iddianızda doğru ve samimi iseniz, bizi kendisiyle tehdit edip durduğunuz bu Kıyamet ne zaman?’ diye soruyorlar. Onların beklediği, (dünyevî meseleler ve şahsî menfaatleri üzerinde) çekişip dururlarken kendilerini apansız ve kıskıvrak yakalayıverecek tek bir çığlıktan, bir patlamadan başka bir şey değil. O zaman bir vasiyette bile bulunmaya imkânları olmayacağı gibi, (çığlığa dışarıda yakalananlar da) ailelerine dönemeyeceklerdir. Sûr’a üfürülür ve işte mezarlarından çıkmış, Rabbilerinin huzuruna doğru akın akın koşmaktadırlar. ‘Eyvah bize!’ derler, bizi uyuduğumuz bu yerden kim kaldırdı? Meğer bu, Rahmân’ın mutlaka olacak dediği hadis imiş; meğer rasûller doğruyu söylermiş! Her şey bir çığlıktan ibarettir. Hepsi, (o büyük duruşma için) huzurumuzda toplanmışlardır.” (Yâsîn/48-53)
يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ رَبّ۪ىۚ لَا يُجَلّ۪يهَا لِوَقْتِهَٓا اِلَّا هُوَۜ ثَقُلَتْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ لَا تَاْت۪يكُمْ اِلَّا بَغْتَةًۜ يَسْئَلُونَكَ كَاَنَّكَ حَفِىٌّ عَنْهَاۜ قُلْ اِنَّمَا عِلْمُهَا عِنْدَ اللّٰهِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
“Sana kıyameti, ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir. Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır; ama insanların çoğu bilmezler.” (A’raf/187)
اِنَّ اللّٰهَ عِنْدَهُ عِلْمُ السَّاعَةِۚ وَيُنَزِّلُ الْغَيْثَۚ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْاَرْحَامِۜ وَمَا تَدْر۪ى نَفْسٌ مَاذَا تَكْسِبُ غَدًاۜ وَمَا تَدْر۪ى نَفْسٌ بِاَىِّ اَرْضٍ تَمُوتُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ خَب۪يرٌ
“Kıyamet vakti hakkındaki bilgi, ancak Allah’ın katındadır. Yağmuru O yağdırır, rahimlerde olanı O bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Yine hiç kimse nerede öleceğini bilemez. Şüphesiz Allah, her şeyi bilendir, her şeyden haberdardır.” Lokman/34)
يَسْئَلُكَوَلِلّٰهِ غَيْبُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَمَٓا اَمْرُالسَّاعَةِ اِلَّا كَلَمْحِ الْبَصَرِ اَوْ هُوَ اَقْرَبُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ
“Göklerin ve yerin gaybı Allah’a aittir. Kıyametin kopması ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan ibarettir. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.” (Nahl/77)
فَهَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّا السَّاعَةَ اَنْ تَاْتِيَهُمْ بَغْتَةًۚ فَقَدْ جَٓاءَ اَشْرَاطُهَاۚ فَاَنّٰى لَهُمْ اِذَا جَٓاءَتْهُمْ ذِكْرٰيهُمْ
“Onlar, kıyamet gününün ansızın gelip çatmasını mı bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar!” (Muhammed/18)
Kıyâmet Alâmetleri
Bunlar, Hz. Peygamberin hayatından (ki O zaten âhir zaman Peygamberidir) kıyamete kadar ortaya çıkarak onun yaklaştığını, gösteren belirtiler, işaretlerdir. Bu işaretler büyük ve küçük olmak üzere ikiye ayrılırlar:
BÜYÜK ALÂMETLER
Huzeyfe’tul-Gifari (radıyallâhu anh)`den rivayet edilen şu hadis-i şerife göre kıyametin büyük alâmetleri şunlardır: “Biz bir gün kendi aramızda konuşurken, Hazreti Peygamber yanımıza çıkageldi. Bize ‘Ne konuşuyorsunuz?’ dedi. Biz de ‘Kıyâmet gününden konuşuyoruz’ diye cevap verdik. Hazreti Peygamber, ‘Şüphesiz on alâmet görülmedikçe kıyamet kopmayacaktır’ dedi ve Deccâl`ı, dumanı (duhan), dâbbetü`l-arz`ı, güneşin batıdan doğmasını, İsa (a.s.)`ın yere inmesini, Ye`cûc ve Me`cuc`u, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç yer çöküntüsünü, son olarak, Yemen`den çıkarak insanları mahşere sürecek ateşin vuku bulacağını söyledi.” (Müslim) Hz. Peygamber (s.a.v), Kıyâmetin kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacağını bildirmiştir. Bu hadislere göre Kıyâmet kopmadan önce mü`minlerin ruhları alınacak ve onların âhirete göçmeleri sağlanacaktır. (Buhari, Müslim)
1-) YALANCI DECCALLERİN ÇIKMASI
Deccal, hadislerde anlatılan kötülük odaklarının en önemlisidir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Âdem’in (aleyhisselâm) yaratılışı ile kıyamet arasında Deccal’den daha büyük bir fitne yoktur.” buyurmuştur. (Müslim) Deccal’in en önemli özelliği yalancılığı ve sahteciliğidir. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “Muhakkak ki, kıyametten önce yalancılar vardır” hadislerinde yalancıların kıyametten önce çoğalıp toplumu ifsad edeceğini haber vermiştir. (Müslim) Bu yalancılar, olmadıkları gibi görünüp insanları aldatır, toplumları ifsad ederler. Deccal, rivayetlerde sebepler açısından tek bir kişinin sahip olamayacağı kadar güçlü özelliklere sahip bir şahıs olarak tasvir edilmiştir. Hatta bazen bir tek kişide bir araya gelmesi mümkün olmayan niteliklerin Deccal’de bulunduğu var sayılmıştır. Bu durum onun bir tek kişi olmadığını bir şahs-ı manevî olduğunu, bir grubu ve zihniyeti temsil ettiğini, ayrıca çeşitli dönemlerde farklı beldelerde farklı Deccaller’in var olduğunu göstermektedir. Nitekim bir hadiste, “Her biri kendisini Tanrı’nın gönderdiği bir kurtarıcı gibi gösteren otuza yakın yalancı Deccal ortaya çıkmadıkça kıyamet kopmaz.” buyrulmuştur. (Müslim) Hadiste geçen otuza yakın ifadesi belirli bir sayı bildirmekten ziyade Deccal’in bir fikir akımı, ideoloji ya da bir davranış biçimini benimseyen kişilerin oluşturduğu bir grup olduğunu göstermektedir. Yalanın ve sahteciliğin genel adıdır Deccalizm. Nitekim Deccal kelimesi Arap dilinde “yalancı, göz boyayan, aldatıcı ve bir şeyi başka bir şeyle kaplayıp hakikatini gizleyen kişi” manalarına gelmektedir. (Sarıtoprak, Deccal) Bu açıdan bakılınca kendini ıslah edici gösterdiği halde müfsid olan bütün kötülük odakları için Deccal nitelendirilmesi yapılabilir.
Deccal’in tarih boyunca sıkça karşılaşılan bu niteliklerini Pırlanta Müellifi de şöyle anlatıyor: “Fesat şebekelerinin başında bütün bir dünyayı herc ü merc eden Deccal gelir. Deccal; yalancı –hatta mübalâğalı bir isim olması hasebiyle– kendi yalanına kendisi de inanacak derecede profesyonel bir yalancı demektir. Peygamberlerin davasını ifsat etmeye çalışan herkese bu isim verilegelmiştir. Efendimiz’den (sallallahu aleyhi ve sellem) önce bir hayli Deccal ortaya çıktığı gibi bir o kadar da O’ndan sonra zuhur etmiştir. Hatta O’nun hayat-ı seniyyelerinde, yani ışık ve nur döneminde bile Müseylimetü’l-Kezzâb gibi, Secah gibi ve bir aralık irtidat eden Tüleyha –ona da denecekse– gibi Deccaller zuhur etmiştir. Deccaller’i tavsif mevzuunda Efendimiz’den şerefsüdûr olan hadis-i şerifler her dönemin Deccalini ayrı tarif ettiği için, genelde resimler farklı farklıdır. Meselâ, zalim bir kavmin Deccâliyet’ini anlatırken, “Gözleri çukurca, elmacık kemikleri çıkık, yüzleri ablak ve kalkan yapısında, ayaklarında çarık var.” demek sûretiyle onların simaları çizgi çizgi anlatılır ve en karakteristik yanları üzerinde durulur. Yine Efendimiz’in değişik zaman dilimlerinde Müslümanların içinde zuhur edecek ve İslâm’ı tahrif hesabına nifak düşüncesini temsil eden dünya kadar insan tarifi vardır ki, siz onların Marks, Lenin, Troçki gibi profesyonel yalancılar olduğunu hemen anlayabilir ve ‘Tam onları anlatıyor’ dersiniz.” (Yol Mülahazaları) Her asrın kendine göre iyileri ve kötüleri vardır. Kötülerin en büyüğü Deccal olarak isimlendirilir. Bunların da en kötüsü en sonda, yani kıyametten az önce gelecektir. Fakat iki çeşit Deccal vardır. Birisi doğrudan dinsizlik adına hareket eden Deccal, diğeri din kisvesiyle ortaya çıkan Süfyan. Zaten deccalin bir manası yalancı demektir.
2-) DUHÂN (DUMAN)
فَارْتَقِبْ يَوْمَ تَاْتِى السَّمَٓاءُ بِدُخَانٍ مُب۪ينٍۙ . يَغْشَى النَّاسَۜ هٰذَا عَذَابٌ اَل۪يمٌ . رَبَّنَا اكْشِفْ عَنَّا الْعَذَابَ اِنَّا مُؤْمِنُونَ
“Şimdi sen, göğün, insanları bürüyecek açık bir duman çıkaracağı günü gözetle. Bu, elem verici bir azaptır. (İşte o zaman insanlar:) Rabbimiz! Bizden azabı kaldır. Doğrusu biz artık inanıyoruz (derler).” (Duhân/10-12) Duhân-ı mübîn, apaçık görülebilen bir duman demektir. Bu duman hakkında iki tefsir rivayet olunmaktadır. Birisi İbnü Mes’ud Hazretlerinden rivayet olunduğuna göre şiddetli açlık ve kıtlık seneleridir. Çünkü çok aç olan kimseye gerek gözlerinin zayıflığından ve gerek çok kuraklık ve kıtlık senelerinde havanın fenalığından sema (gökyüzü) dumanlı görünür. Bir de Araplar, gelmesi çok kuvvetle muhtemel olan şerre ‘Duhan’ derler. Nitekim dumanlı hava deyimini biz de kullanırız. Olay şudur: Kureyş Resulullah (asm.)’e isyanda ileri gitmek isteyince aleyhlerine şöyle dua etti: “Allah’ım! Mudar kabilesine karşı cezanı şiddetlendir ve onlara Yusuf’un seneleri gibi seneler göster.” Yani, Yusuf’un seneleri gibi kıtlık seneleriyle sıkıntıya uğramalarını niyaz etti. Bunun üzerine onları bir kıtlık yakaladı, hatta cife, kemik, ilhiz yediler. Kişi yer ile gök arasını duman görüyordu. Söyleyenin sesini işitir dumandan kendisini görmezdi. Buyurulduğu gibi insanları sarmıştı. Bu acı veren bir azab, diyorlardı. Ebu Süfyan bir kaç kişi ile Peygamber (asm)’e geldi. Allah Teâlâ’ya ve rahime (kan akrabalığına) and verdiler. Eğer dua eder de bu hâli üzerlerinden savarsa iman edeceklerine söz verdiler. “Ya Rabbi bizden azabı gider, biz müminiz yani bu azabı giderirsen iman edeceğiz.” demeleri de budur.
İkinci tefsirde ise Hz. Ali (ra)’den şöyle nakledilmiştir: Kıyametten önce gökten gelecek bir dumandır. Kâfirlerin kulaklarına girecek ta ki her birinin başı püryan olmuş (sarhoş olmuş) başı dönecek, mümine de ondan zükam (nezle) gibi bir hal gelecek ve bütün yeryüzü içinde ocak yakılmış, fakat deliği yok bir eve dönecek. Huzeyfe İbnü’l-Yeman’dan rivayet olunduğuna göre Resulullah (asm) buyurmuştur ki: “Alametlerin ilki Duhan ve Meryem oğlu İsâ’nın inmesi, Aden’in derinliklerinden çıkacak olan bir ateştir ki insanları mahşere sevk edecektir.” Huzeyfe: “Ya Resulullah o duhan nedir?” demiş, Resulullah, “O semanın açık bir duman ile geleceği günü ki insanları saracaktır.” (Duhan/10,11) diye okuyup buyurmuştur ki, “Doğu ile batı arasını dolduracak, kırk gün kırk gece duracak, mümin zükam (nezle) gibi olacak, kâfire sarhoş gibi burnundan kulağından girip aşağısından çıkacak.” Fahruddin Râzî İbnü Abbas’tan meşhur kavlin bu olduğunu söyler. Gerçi “Duhan-ı mübîn” deyimi buna, sözün akışı da öncekine daha uygundur. Çünkü Resulullah (asm)’ın hayatında olduğunu üstü kapalı olarak hissettirmektedir. (Elmalılı ve Taberi ilgili ayetlerin tefsiri.)
3-) DÂBBET’ÜL ARZ
Dâbbe, kıyamete yakın yerden çıkacak olan bir yaratığın adıdır. Ne zaman çıkacağını, nasıl bir varlık olduğunu bilmememize rağmen dâbbenin çıkacağı hem Kur’an ve hem hadisle sabittir. Dâbbenin çıkması, kıyametin en son alâmetlerinden birisidir. O çıktıktan ne kadar sonra kıyamet kopar, bunu da Allah’tan başka kimse bilemez.
وَإِذَا وَﻗَﻊَ اﻟْﻘَﻮْلُ ﻋَﻠَﯿْﻬِﻢْ أَﺧْﺮَﺟْﻨَﺎ ﻟَﻬُﻢْ دَاﺑﱠﺔً ﻣِﻦَ اﻷَرْضِ ﺗُﻜَﻠﱢﻤُﻬُﻢْ أَنﱠ اﻟﻨﱠﺎسَ ﻛَﺎﻧُﻮا ﺑِﺂﯾَﺎﺗِﻨَﺎ ﻻَ ﯾُﻮﻗِﻨُﻮن
“Kıyamet hakkındaki sözün gerçekleşme zamanı yaklaşınca onlara yerden bir dabbe (canlı) çıkarırız. O da insanların bizim ayetlerimize, (özellikle kıyamete dair ayetlerimize) inanmadıklarını söyler.” (Neml/82)
İbnu Amr İbnu’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Çıkış itibariyle, kıyamet alâmetlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması, kuşluk vakti insanlara dabbetu’l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir.” (Müslim, Ebu Davud)
Ebû Hüreyre (radıyallahu anh) buyurdu ki: “Dabbetu’l-arz, berâberinde Hz. Mûsa’nın asâsı ve Hz. Süleyman (aleyhimâ’sselam)’ın mühürü olduğu halde çıkar. Asâ ile mü’minlerin yüzünü cilalar, mührü de kâfirlerin burnuna basar. Öyle ki, sofra ehl i toplanınca biri diğerine (yüzündeki parlaklıktan dolayı), ‘Ey mü’min’ der, diğeri de (öbürüne, burnundaki mühür damgası sebebiyle): ‘Ey kâfir!’ der. (Yani mü’min de kâfir de yüzünden tanınır).” (Tirmizî)
Dâbbenin ne olduğu konusunda yapılan açıklamalar birbirinden oldukça farklıdır. İmtihan sırrı bozulmaması hikmetine binaen, diğer bütün kıyamet alâmetleri gibi bunun da temsili ve mecazî ifadelerle anlatılmış olması, yorumların farklı olmasını netice vermiştir. İşte o yorumlardan bazıları:
“Dâbbetü’l-arz, Musa’nın âsâsı, Süleyman’ın mührü yanında olarak çıkacak, mühürile müminin yüzünü parlatacak, âsâ ile kâfirin burnunu kıracak, insanlar sofraya toplanacak, mümin ve kâfir tanınacak.” Bu hadise göre de dâbbe, maddi ve manevi normalin üzerinde bir kuvvet ve saltanat ile ortaya çıkıp büyük bir İslam devleti kuracak lider olmuş oluyor. Şüphe yokki, Musa’nın âsâsına, Süleyman’ın mührüne sahip olacak kimse, büyük bir şahsiyet olacaktır. Hem de kötülerden değil, iyi ve hayırlılardan olacak, bütün müminlerin yüzünü güldürecek, kâfirlerin burnunu kıracaktır…” (H.D.K.D. 6/161)
“Amma dâbbetü’larz, Kur’anda, gayet mücmel bir işaret ve lisan-ı hâlinden kısacık bir ifade, bir tekellüm var. Tafsili ise, ben şimdilik başka mes’eleler gibi kat’i bir kanatla bilemiyorum. Yalnız bu kadar diyebilirim: Lâya’lemu’lğaybe illallah. Nasıl ki kavm-i Fir’avuna çekirge âfâtı ve bit belâsı ve Kâbe tahribine çalışan kavm-i Ebrehe’ye Ebâbil kuşları musallat olmuşlar. Öylede: Süfyanın ve deccallerin fitneleriyle bilerek, isteyerek isyan ve tuğyana ve Ye’cüc ve Me’cüc’ün anarşistliği ile fesada ve canavarlığa giden ve dinsizliğe, küfür ve küfrana düşen insanların akıllarını başlarına getirmek hikmetiyle arzdan bir hayvan çıkıp musallat olacak, zîrü zeber edecek. Allahü a’lem o dâbbe bir nevidir. Çünkü gayet büyük bir tek şahıs olsa, her yerde herkese yetişmez. Demek, dehşetli bir tâife-i hayvaniye olacak. Belki, “İllâ dâbbetü’l arzı te’külü minseetehû” âyetinin işaretiyle o hayvan, dâbbetü’larz denilen ağaç kurtlarıdır ki, insanların kemiklerini ağaç gibi kemirecek, insanın cisminde dişinden tırnağına kadar yerleşecek. Mü’minler iman bereketiyle ve sefahattan ve su-i istimâlattan tecennübleriyle kurtulmasına işareten ayet, iman hususunda o hayvanı konuşturmuş.” (5. Şua)
Teknoloji ve Dâbbetü’l-arz
‘‘Günümüz insanlığı ve bilhassa teknolojiyi ellerinde tutanlar, teknik adına ne bulur ve ne icat ederlerse hemen insanlığın aleyhinde ve insanı yok etmek için kullanmaktadırlar. O hâlde, bir gün programlanmış robotlardan ölüm mangalarının teşkil edilmeyeceğini, bir robotun binlerce insanı ve binlerce müesseseyi sevk ve idare etmeyeceğini ve bir gün ağızlarında puro, robot müdürleri müesseselerin başında görmeyeceğimizi kim söyleyebilir? İcabında mikrofonla, bilgisayarla, bir başka uzay tekniğiyle, telepati yoluyla konuşacak insafsız, merhametsiz ve lâf anlamaz robotların ‘dabbetü’l-arz’ olmayacağı iddia edilebilir mi? “Şeytan insanın damarlarında kanla birlikte dolaşır” hadisini akla getiren böyle bir düşüncenin, şimdilerde sanki tatbik sahasına konmak üzere olduğunu öğreniyoruz. Tüplerde insan yetiştirme ve spermlere belli dairede müdahale etme gayretiyle insanoğlu, damarların içine girmek, damardaki tıkanıklıkları açmak, dışarıdan talimatla bedende her türlü ameliyatı gerçekleştirmek için -meselâ Japonya’da olduğu gibi- milimetrenin milyonda biri kadar büyüklükte bir cihaz geliştirmeyi plânlamaktadır. Böylesi cihazlarla ileride belki de beyne ve spermlere varıncaya kadar insan vücuduna yapılacak müdahaleler, “Canlı meydana getirdim; kablolarla insan var ettim” türünden sözlerle insanı önü alınmaz bir tuğyana sevkedip belki kıyametin kopmasına sebep olacaktır. Şimdi, böylesi cihazlar için de ‘dabbetü’l-arz’ denilirse, “Olamaz.” diye karşı çıkılabilir mi?’’ [İnancın Gölgesinde]
“Dabbetülarz, zuhur edecek 10 kıyamet alâmetinden bir tanesi ve ihtimal ki aynı zamanda sonuncularından birisidir. Öyle bir sonuncu ki, âyetin siyak ve sibakından anlaşıldığına göre, bu hayvanın zuhuruyla artık yer yüzünde iman mevcelenmesi, çağlaması duracak ve İslâm’a ait herşey, süratle kuruma ve tükenmeye doğru gidecek. İnanmışları, arkadan başka inananlar takip etmeyecek, inanmış olanlar da bundan böyle inançları adına yakîn hâsıl edemeyecekler. Demek ki, fen ve felsefe çok ileriye gidecek, teknik ve teknoloji de baş döndürücü muvaffakiyetler olacak, insanlar yaratma! sevdasına kapılacaklar.. tüplerde, tüp bebekler yapacaklar ve robot adamlar yapılacak; dünyanın idaresi de onlara bırakılacak… Her yanı, “yarattım” diyen sergerdanlar saracak ve kat’iyen Allah hakkında yakîne yanaşmayacaklar. İşte âyetin siyak ve sibakından anlaşılan şeyler…” (Asrın Getirdiği Tereddütler-2)
4-) GÜNEŞİN BATIDAN DOĞMASI
Güneşin batıdan doğuşu hadis-i şeriflerde haber verilmiş en önemli kıyamet alâmetlerinden birisidir. Güneşin batıdan doğuşu ile tevbe kapısı kapanacaktır. Çünkü artık her şey açık ve kesin bir şekilde belli olacaktır. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “İlk çıkacak Kıyamet alâmeti güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine Dâbbe(tü’l-arz’ın) çıkmasıdır. Hangisi önce çıkarsa, arkadaşı da hemen onun peşinden çıkar.” (Müslim, Ebu Dâvud) buyurarak kıyametin kopuş anının güneşin batıdan doğuşu ile başlayacağını haber vermiştir. Güneşin batıdan doğmasında fizik âlemin kapılarının kapanıp fizik ötesi âleme geçişi haber veren bir teşbih de vardır. Nasıl ki güneş her sabah doğuşu ile gündüzün ve hayatın başlangıcını müjdeliyor batıdan doğuşu ile de âdeta âhiret âleminin doğuşunun müjdesi olacaktır. Allah Resûlü hadislerinde Deccal’in doğudan çıkacağını haber vermiştir. Kötülük odaklarının doğu ile simgelenmesine karşılık onların açtığı kötü çığırların batıdan doğan güneş ile ortadan kaldırılacağı anlatılmak istenmiş de olabilir.
Yine bazı âlimlerimizin yorumuyla geçmişte peygamberlerin birçoğu doğuya gönderilmiş olmakla birlikte gelecekte ise nifak ve kötülük doğuda zuhur edecek ve İslâm’ın nuru da Batı’da parlayacaktır. İstikballe ilgili hadis-i şeriflerde bazı hakikatlerin perdesi aralanmakta ama perde tam açılmamaktadır. Bazen bir söz çok farklı hakikatleri ifade edebilmektedir. İşte güneşin batıdan doğması da çok anlamlı bu sözlerden birisidir. Güneşin Batıdan doğuşu, fizikî açıdan gökyüzünde Batı yönünde ikinci bir yıldızın görünmesi ile gerçekleşebileceği gibi hadiste kastedilen güneşe müekkel meleğin kıyametin başlangıcını bildirmek için dünya semasında zuhuru şeklinde de olabilir. Güneşin battığı yerden doğması, hakiki anlamıyla kıyametin kopması anında gerçekleşecektir. Güneşin battığı yerden doğuşunu bazı âlimler farklı yorumlamışlar; güneşin yörüngesinin değişmesi şeklinde değil dünyanın dönüş yönünün değişmesi şeklinde yorumlamışlardır.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri, “Küre-i arz kafasının aklı hükmünde olan Kur’ân onun başından çıkmasıyla zemin divâne olup, izn-i İlâhî ile başını başka seyyareye çarpmasıyla hareketinden geri dönüp, garptan şarka olan seyahatini irade-i Rabbânî ile şarktan garba tebdil etmekle güneş garptan tulûa başlar.” (5. Şuâ) diyerek, dünyanın yörüngesinin değişmesinin hikmetini de izah eder. Güneşin battığı yerden doğuşunun âhirzaman açısından önemli yönlerinden birisi belki de hadisin mecazî yorumuyla mümkündür. Hadiste Allâhu a’lem, İslâm güneşinin en son battığı yerden yeniden yükselişe geçeceğine işaret edilmiştir. Hadislerin zahiri anlamları yanında mecazen başka anlamları da içermesi mümkündür. Hadislerin hem zahiri anlamlarının hem de mecazî anlamlarının farklı zaman dilimlerinde gerçekleşmesi de mümkündür. Bu sebeple bir hadisi mecaza hamletmek, onun zahiri anlamını iptal etmek anlamına gelmemelidir. Güneşin batıdan doğuşu hakkında farklı yorumlar yapılması mümkün olmakla birlikte güneşin batıdan doğuşu kıyametin başlangıcıdır. Kıyameti başlatacak bu hadisenin fizik âleme bir yansıması olacağı açıktır. Öyle bir yansıma ki onun dehşetiyle insanların akılları başlarından gidecektir. Güneşin Batıdan doğuşu son kapanış sahnesidir. Kıyamet vakti bütün dehşetiyle gelip çattığı için bu dehşetli sahneleri görenlerin iman ettiklerini söylemelerinin faydası olmayacaktır. Zira kıyametin dehşeti insanların aklını başından alacak kadar şiddetli, olağanüstü ve son derece süratli bir şekilde gerçekleşecektir. Güneşin batıdan doğuşu ile birlikte iman etmenin fayda vermeyeceği bir hadiste şöyle anlatılır: “Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyamet kopmaz. Batı’dan doğunca, insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış veya imanın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman fayda sağlamaz.” (Buhârî, Müslim)
Kıyametin dehşetini yaşamamaları için Allah Teâlâ mü’minlerin ruhunu kıyametin başlamasından önce kabz ettiği için kıyamet anında muhtemelen inanan insan ya hiç bulunmayacak ya da çok az sayıda taklidi imana sahip kişiler olacaktır. Kıyametin dehşeti inanmayanların başına patlayacak inanmamalarının cezasını daha dünyada iken yaşamaya başlayacaklardır. Hz. Âdem’in (aleyhisselâm) yeryüzüne indirilişi ile başlayan dünya hayatı inanan insanların ruhlarının kabzedilmesi ve inançsızların kıyamet anında yaşayacakları korkunç acı ile son bulacaktır
5-) HZ. ÎSÂ’NIN İNİŞİ (as)
Kuran-ı Kerimde açıkça İsâ aleyhisselâmın yeryüzüne ineceğinden söz edilmez. Fakat birden fazla âyet-i kerimelerden buna dâir işaretler çıkarılmıştır. Meselâ bunlardan birisi şudur:
اِذْ قَالَ اللّٰهُ يَا ع۪يسٰٓى اِنّ۪ى مُتَوَفّ۪يكَ وَرَافِعُكَ اِلَىَّ وَمُطَهِّرُكَ مِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا وَجَاعِلُ الَّذ۪ينَ اتَّبَعُوكَ فَوْقَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِۚ ثُمَّ اِلَىَّ مَرْجِعُكُمْ فَاَحْكُمُ بَيْنَكُمْ ف۪يمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ
“Hani Allah, İsa’ya demişti ki: ‘Ey İsa, doğrusu seni ben vefat ettireceğim ve seni kendime yükselteceğim, seni inkar edenlerden temizleyeceğim ve sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim. Sonra dönüşünüz yalnızca banadır, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz şeyde aranızda ben hükmedeceğim.'” (Al-i İmran/55)
Allah kıyamete kadar inkar edenlere üstün gelen ve Hz. İsa (as)’ya gerçekten tabi olan bir grubun varlığından söz etmektedir. Hz. İsa (as) hayatta iken ona uyanların sayısı çok azdı. Ve onun Allah Katına yükselişinin ardından da hızla dinde dejenerasyon başladı. Sonraki iki yüzyıl boyunca da, Hz. İsa (as)’ya iman edenler (İseviler) şiddetli baskılara maruz kaldılar. Üstelik İsevilerin hiçbir siyasi gücü de bulunmamaktaydı. Bu durumda geçmişte yaşayan Hristiyanların, inkar edenlere üstün geldiklerini ve bu ayetin onlara baktığını söyleyemeyiz. Günümüzde ise Hristiyanlığın özünden uzaklaştığını, Hz. İsa (as)’nın anlattığı hak dinden farklı bir dine dönüştüğünü görürüz. Hristiyanların çoğu arasında Hz. İsa (as)’nın Allah’ın oğlu olduğu şeklindeki (Allah’ı tenzih ederiz) sapkın inanç benimsenmiş ve teslis inancı (üçleme; Baba, oğul, kutsal Ruh) asırlar önce kabul edilmiştir. Bu durumda, dinin aslından iyice uzaklaşmış olan günümüz Hristiyanlarını da Hz. İsa (as)’ya uyanlar olarak kabul edemeyiz, çünkü Allah, Kur’an’ın birçok ayetinde “üçleme”ye inananların inkar içerisinde olduklarını bildirmiştir: ‘Andolsun, Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler küfre düşmüştür. Oysa tek bir İlah’tan başka İlah yoktur…” (Maide/73)
Bu durumda “sana uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğim” ifadesi, açık bir işaret taşımaktadır. Hz. İsa (as)’ya uyan ve kıyamete kadar yaşayacak olan bir topluluk olması gerekmektedir. Böyle bir topluluk, kuşkusuz Hz. İsa (as)’nın yeryüzüne tekrar gelişiyle ortaya çıkacaktır. Ve tekrar dünyaya gelişi sırasında bu kutlu insana tabi olanlar, kıyamete kadar inkar edenlere üstün kılınacaktır. Ayrıca ayetin sonunda geçen “…Sonra dönüşünüz banadır…” ifadesi de dikkat çekicidir. Allah Hz. İsa (as)’ya uyanları kıyamete kadar inkara sapanların üstüne geçireceğini haber verdikten sonra, Hz. İsa (as) da dahil olmak üzere tümünün kendisine döneceğini bildirmektedir. “Allah’a dönmeleri” ölmeleri olarak anlaşılmaktadır. Bu da, Hz. İsa (as)’nın da kıyamete yakın dönemde yeryüzüne tekrar geldikten sonra ölümünün gerçekleşeceğine bir işaret olabilir. Onun yeryüzüne tekrar ineceğini açıkça bildiren çok sayıdaki hadis-i şeriflerden ikisi ise şunlar:
* “Nefsim kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Meryem oğlu Hz. Îsâ’nın adâlet sahibi olarak inmesi yakındır. O inecek, haçı kıracak (Hristiyanlığın hükümsüz olduğunu îlân edecek), domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracak (din olarak sadece İslâm kalacak). O zaman mal o kadar çoğalacak ki, kendisine (zekât ya da sadaka) verilmek istenen kimse onu kabul etmeyecek.” (Buhârî, Müslim) * Cabir b. Abdullah (ra) Rasulullah(sav)’i şöyle derken işitmiştir: “Ümmetimden bir grup, hak üzerinde çarpışarak kıyamete kadar devam eder. Sonra İsa b. Meryem iner. Emirleri ona: ‘Gel bize namaz kıldır’ der. İsa: ‘Hayır. Allah’ın bu ümmete ikramı olarak sizin bazınız, bazınıza emir olur der.” (Müslim) Not: Bu konuda çok dikkatli olunması gereken şu uyarıları kesinlikle unutmamak gerekiyor:
“…Az önce de ifade ettiğim gibi, ‘Din–i mübin–i İslam’ın yeniden dünyanın değişik yerlerinde kendisini ifade etmesi için ihtiyaç varsa Hz. Mesih, öteki âlemin ta öbür ucunda bile olsa böyle önemli bir fonksiyon için döner gelir!’ diyor Bediüzzaman Hazretleri. Fakat, genel yorumu itibarıyla nüzûl-ü İsa’yı şahs–ı mânevî olarak yorumluyor. Mesihiyetin, bir cemaat ya da bir zümre tarafından temsil edileceği şeklinde bir yorum getiriyor. Ne var ki, bu konuda bir isim belirleme, onu bir insanda tecessüm etmiş şekilde görme, “falan şahıs odur” deme… işaret edilen şahıs Fatih’de olsa, İmam-ı Rabbânî de olsa, bu bir küfürdür. Hakiki mü’minlerin karşısında tirtir titreyeceği ve uzak duracağı şeytanî bir iddiadır. (Ümit Burcu)
6-) YE’CÜC ve ME’CÜC
Kur’an-ı Kerimin gaybî haberlerinden ve âhir zaman alâmetlerinden olan Ye’cüc ve Me’cücün mahiyeti hakkında kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Aşağıda göreceğimiz üzere bu konuda yapılan açıklamalar, açıklamayı yapanların kanaatlerinden ibarettir. İşin mahiyeti hakkında bir kesinlik ifâde etmeseler bile, en azından bu ihbarın gerçekleşeceğini ortaya koymaları bakımından önemlidirler. Ye’cüc ve Me’cüc konusu hem Kur’anda hem hadislerde yer alır. Bu bakımından inkârı küfürdür. İşte o nasslardan bazıları:
Kur’anda Ye’cüc ve Me’cüc
Kur’anda Ye’cüc ve Me’cüc olayı iki yerde geçer. Bütün ahir zaman alametleri gibi ansızın, yani kimsenin beklemediği bir zamanda gerçekleşeceğini şöyle anlatıyor.
ﺛُﻢَّ ﺍَﺗْﺒَﻊَ ﺳَﺒَﺒًﺎ . ﺣَﺘَّٓﻰ ﺍِﺫَﺍ ﺑَﻠَﻎَ ﺑَﻴْﻦَ ﺍﻟﺴَّﺪَّﻳْﻦِ ﻭَﺟَﺪَ ﻣِﻦْ ﺩُﻭﻧِﻬِﻤَﺎ ﻗَﻮْﻣًﺎ ﻟﺎَ ﻳَﻜَﺎﺩُﻭﻥَ ﻳَﻔْﻘَﻬُﻮﻥَ ﻗَﻮْﻟﺎً. ﻗَﺎﻟُﻮﺍ ﻳَﺎﺫَﺍ ﺍﻟْﻘَﺮْﻧَﻴْﻦِ ﺍِﻥَّ ﻳَﺎْﺟُﻮﺝَ ﻭَﻣَﺎْﺟُﻮﺝَ ﻣُﻔْﺴِﺪُﻭﻥَ ﻓِﻰ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽِ ﻓَﻬَﻞْ ﻧَﺠْﻌَﻞُ ﻟَﻚَ ﺧَﺮْﺟًﺎ ﻋَﻠَٓﻰ ﺍَﻥْ ﺗَﺠْﻌَﻞَ ﺑَﻴْﻨَﻨَﺎ ﻭَﺑَﻴْﻨَﻬُﻢْ ﺳَﺪًّﺍ
“…Sonra o başka bir yol tuttu (Zülkarneyn). Nihayet iki dağ arasına ulaştığında, onların önünde, hemen hemen hiç söz anlamayan bir millet buldu. ‘Ey Zülkarneyn!’ dediler, ‘Ye’cüc ve Me’cüc bu ülkede bozgunculuk yapıyorlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi vermeyi teklif ediyoruz, ne dersin?’ O da şöyle cevap verdi: ‘Rabbimin bana verdiği imkânlar, sizin vereceğinizden daha hayırlıdır. Siz bana beden gücüyle yardımcı olun da sizinle onlar arasında sağlam bir sed yapayım…” (Kehf/89–98)
حَتّٰٓى اِذَا فُتِحَتْ يَاْجُوجُ وَمَاْجُوجُ وَهُمْ مِنْ كُلِّ حَدَبٍ يَنْسِلُونَ وَاقْتَرَبَ الْوَعْدُ الْحَقُّ فَاِذَا هِىَ شَاخِصَةٌ اَبْصَارُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ يَا وَيْلَنَا قَدْ كُنَّا ف۪ى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا بَلْ كُنَّا ظَالِم۪ينَ
“Nihayet Ye’cûc ve Me’cûc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman; ve gerçek vaad (ölüm, kıyamet) yaklaşınca, birden, inkâr edenlerin gözleri donakalır! Yazıklar olsun bize! (derler), gerçekten biz, bu durumdan habersizmişiz; hatta biz zalim kimselermişiz.” (Enbiya/96-97)
Hadîslerde Ye’cüc ve Me’cüc
Hadisi şeriflerde Ye’cüc ve Me’cüc ile ilgili daha fazla bilgi mevcuttur. Bazıları şunlardır: * Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor: Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki: “Ye’cüc ve Me’cüc (seddi) her gün kazarak nihayet güneşin ışığını görmeye yakın, başlarındaki kişi onlara: Haydi dönün, kazımıza yarın devam ederiz der. Allah Teâla hazretleri, sabah oluncaya kadar seddi eski güçlü haline iade eder. Bu hal onların müddetleri doluncaya kadar devam edecek. Vakit dolup da Allah onları insanların üzerine göndermek istediği zaman, aynı şekilde yine kazacaklar, güneşin ışığını görecekleri gedik açılacağı zaman, başlarındaki haydi dönün inşaallah yarın kazmaya devam ederiz diyecek. Onlar da “inşaallah!” diyecekler; ertesi günü gelecekler. Bu sefer seddi bıraktıkları gibi bulacaklar.
Yine kazacaklar, bu sefer insanların üzerine çıkacaklar ve (uğradıkları) suyu içip tüketecekler. İnsanlar, onlara karşı kalelerine çekilecekler. Bu sefer onlar da oklarını göğe atacaklar. Okları, üzeri kanlı olarak geri dönecek. Bunun üzerine Ye’cüc ve Me’cüc: ‘Biz yeryüzündeki insanları kahrettik ve göktekilere de galebe çaldık diyecekler. Sonra Allah, onların enselerine musallat olacak deve kurtlarını gönderecek, bunlarla onları öldürecek.’ Resûlullah Aleyhissalâtu vesselâm devamla dedi ki: ‘Nefsim elinde olan Zât-ı zülcelâl’e yemin olsun ki, yerdeki hayvanlar onların etlerini yemek suretiyle muhakkak ki iyice semirecek ve memeleri sütle dolacaktır.” (Tirmizi, İbnu Mâce)
Ebu Saîd el-Hudrî (radıyallahu anh) anlatıyor: Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Bu Beyt’e Ye’cüc ve Me’cüc’den sonra da hacc yapılacak umre icra edilecek.” (Buharî)
Zeyneb Bintu Cahş (ra)’dan: “Resulullah (sav) bir gün korkulu bir vaziyette odaya girdi. Şöyle diyordu: ‘La ilahe illallah, yaklaşan bir beladan Arabın vay haline. Bugün, Ye’cüc ve Me’cüc’ün seddinden şöyle bir gedik açıldı.’ Baş parmağı ile şehadet parmağını halka yaparak gösterdi. Ben: ‘Ey Allah’ın Resulü, yani içimizde salih kimseler olduğu halde toptan helak mı olacağız?’ dedim. ‘Evet, fenalıklar artarsa öyle olur’ dedi.” (Buhari, Müslim)
Bu hadisi şeriflerle ilgili değerli açıklamalarda bulunan değerli ilim adamı Merhum İbrâhim Cânân hocamız, Elmalılı merhum, Tevrat, İncil ve Üstad Hazretlerinden de nakiller yaparak şunları söylüyor:
“…Elmalılı merhum, tefsir kitaplarında gelen rivayetlerden bir kısım nakiller yaptıktan sonra şunu söyler: ‘Velhâsıl Ye’cüc ve Me’cüc, vaktiyle bir veya iki kavmin ism-i hassı olsa da doğrusu lisan-ı İslâm’da müteâref olan mefhum şudur: Aslı ve nesebi belirsiz olan ve millet tanımaz bir halita-i beşer ki hurucları eşrât-ı saattendir. (Yani aslı ve nesebi belli olmayan beşer karışımı bir güruh ki bunların ortaya çıkmaları kıyamet alâmetidir…)’ Kıyamete yakın Ye’cüc ve Me’cüc gürûhunun çıkıp yeryüzünü harap edeceği meselesi semavî din mensuplarının müşterek kültüründe yer alır. Esasen Ye’cüc Me’cüc kelimesinin Arapça olmadığı, yabancı dillerden Arapça’ya girdiği bilinmektedir. Fransızca’da ‘Gog et Magog’ kelimeleri bunu karşılar. Tevrat’ın Hezekiel bölümünün 38-39. bâbları Ye’cüc ve Me’cüc’ten bahseder. İncil’in Vahiy (Yuhanna’nın vahyi) Bölümünün 20. bab, 7-8. âyeti şöyle der: ‘Ve bin yıl tamam olunca, şeytan zindanından çözülecektir. Ve yerin dört köşesinde olan milletleri, Ye’cüc ve Me’cüc’ü saptırmak ve onları cenk için bir araya toplamak üzere çıkacaktır. Onların sayısı denizin kumu gibidir.’”
Ye’cüc ve Me’cüc bahsiyle ilgili bir açıklamayı da Üstad’dan kaydediyoruz: ‘Alâmet-i kıyametten olan Ye’cüc ve Me’cüc ve Sedd’e dair, bir risâlede bir derece tafsilen yazdığımdan ona havâle edip şurada yalnız şunu deriz: Eskiden Mançur, Moğol ünvanıyla içtimâat-ı beşeriyeyi zir ü zeber eden taifeler ve Sedd-i Çin’in yapılmasına sebebiyet verenler, kıyamete yakın yine anarşistlik gibi bir fikirle medeniyet-i beşeriyeyi zir ü zeber edecekleri, rivayetlerde vardır. Bazı mülhidler derler: ‘Bu kadar acaibi yapan ve yapacak tâifeler nerede?’ Elcevab: Çekirge gibi bir âfat, bir mevsimde pek çok kesretli bulunur. Mevsim değiştikçe memleketi fesada veren kesretli o taifelerin hakikatları, mahdut bazı ferdlerde saklanıyor. Yine zaman geldikçe, emr-i İlâhî ile o mahdut ferdlerden gayet kesretli aynı fesad yine başlar. Güya onların hakikat-ı milliyetleri inceliyor, kopmuyor. Yine mevsimi geldikçe zuhur ediyor. Aynen öyle de: Bir zaman dünyayı herc ü merc eden o taifeler, izn-i ilahî ile mevsimi geldiği vakit aynı o tâife, medeniyet-i beşeriyeyi herc ü merc edecekler. Fakat onların muharrikleri başka bir surette tezâhür eder.” لايعلم الغيب الا الله (Söz) (Hadis Ansik.: 2/507)
7-8-9-) YER ÇÖKÜNTÜLERİ
“Biri doğuda, biri batıda, biri de Arap yarımadasında olmak üzere üç yer çöküntüsü meydana gelecektir.” Bu çöküntünün ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği de şimdilik malumunuz değildir.
10-) ATEŞ ÇIKMASI
“Hicaz taraflarında büyük bir ateş çıkacak ve her tarafı aydınlatacaktır.” Bu ateşin bir fitne ateşi, bir savaş yangını olması da muhtemeldir ki o bölge petrol rezervleri itibariyle her zaman buna müsaittir. Bu ateş, petrolün bizzat kendisi de olabilir. Allahu a’lem.
11-) Hz. MEHDÎ’NİN ÇIKIŞI (as)
Ebu Davud ve Tirmizi`nin Sünen`lerinde yer alan bazı hadislere göre Mehdî`nin çıkması da Kıyâmet`in büyük alametlerindendir. Kimilerinin kabul bile etmediği mehdi ile ilgili hadis rivayetleri, bazı önemli âlimlerimizin mütevatir kabul edecekleri kadar çoktur. İşte bunlardan bazıları şunlar:
Cabir b. Abdullah (ra)’dan Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin son zamanlarında bir halife çıkar, malı sayısını bilmeyecek şekilde çok saçarak dağıtır.” Ravi Cerir der ki: “Ben, Ebu Nadra ve Ebu’l-Alâ’ya: O halifenin Ömer b. Abdülaziz olmasını düşünür müsünüz? dedim” Onlar: “Hayır” dedi. (Müslim)
Ebu Said el-Hudrî (ra)’dan Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Ümmetimin son zamanlarında Mehdî çıkar. O’nun zamanında Allah bol yağmur yağdırır. Yer bol ürün çıkarır, mal herkes arasında eşit olarak paylaştırılır, sığırlar artar. Ümmet güçlü olur. Yedi veya sekiz sene yaşar.” (Müstedrek)
Ebu Said (ra)’dan Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Sizi Mehdî ile müjdeliyorum. O, insanlar arasında anlaşmazlık ve depremler olduğu zaman çıkar. Yeryüzü O’ndan önce zulüm ve haksızlıkla dolu olduğu gibi O’nun gelmesiyle adalet ve doğrulukla dolar. Gökte ve yerde kim varsa O’ndan razı olur. İnsanlar arasında mal eşit olarak paylaştırılır.” Sonra şöyle diyor: “Allah, Muhammed ümmetinin gönüllerini zenginleştirir, adaletini ortaya koyar. Öyle ki bir görevli şöyle bağırır: ‘Kimin mala ihtiyacı varsa gelsin.’ Bunu duyan bir adam kalkar: ‘Bana ver. Mehdî bana mal vermen için sana emrediyor, çabuk ol, çabuk!’ der. Fakat görevli ona mal vermekten engel olur ve daha ileri gitmemesi için uyarır. Adam pişman olur ve şöyle der: Ben Ümmeti Muhammedin en aç gözlü insanıyım. Sizin bu kadar çok malınızdan bana bir şey düşmez mi? Görevli ona verir ama adam geri çevirir. O’na şöyle denilir: ‘Biz verdiğimiz şeyden geri almayız.’ Bu durum yedi sene veya sekiz sene veya dokuz sene böyle devam eder. O’ndan sonra yaşamanın bir hayrı olmaz. Veya O’ndan sonra hayatın bir hayrı olmaz.” (Müsned)
Hz. Ali (ra)’dan Rasulullah(sav) şöyle buyurmuştur: “Mehdî bizden Ehl-i Beyt’tendir. Allah O’nu bir gecede değiştirir.” (Müsned) Ebu Said el-Hudrî(ra)’dan Rasulullah (sav) şöyle buyurmuştur: “Mehdî benim soyumdandır. Alnı şakaklarına kadar açık, burnu uzun ve kıvrık uç tarafı ince ortası kemerlidir. Yeryüzü O’ndan önce zulüm ve haksızlıkla dolu olduğu gibi O geldikten sonra adalet ve doğrulukla dolup taşar. Yedi sene hükmeder.” (Ebu Davud, Müstedrek) Hakim: “Bu hadis Müslim’in şartlarına göre sahihtir, fakat rivayet etmemişlerdir” demiştir.
* Ümmü Seleme(ra) şöyle demiştir: Ben Rasulullah(sav)’i şöyle derken işittim: “Mehdî benim soyumdan, Fâtıma’nın çocuklarındandır” (Ebu Davud, İbn Mâce)
* Abdullah b. Mesud(ra)’dan Rasulullah(sav) şöyle buyurmuştur: “Ehl-i Beyt’imden, ismi benim ismim olan bir adam arapların başına geçmedikçe bu dünya yok olmaz.” (Müsned) Ahmed Şakir: “İsnadı sahihtir” demiştir. Tirmizî “Hasen Sahih” demiştir. Ebu Davud başka bir rivayette: “İsmi benim ismime, babasının ismi babamın ismine uyar.” (Ebu Davud)
*İbnu Mes’ud (r.anh) anlatıyor: Resulullah (sav) buyurdular ki: “Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah o günü uzatıp, benden bir kimseyi o günde gönderecek.”
İbnu Mes’ud: Resulullah yahut da şöyle buyurmuştu der: “…Ehl-i beytimden birisi, ki bu zatın ismi benim ismime uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu zat, yeryüzünü, eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine adalet ve hakkaniyetle doldurur.” (Ebu Davud, Tirmizî)
*Ümmü Seleme (r.anhâ) anlatıyor: Resululah (sav) buyurdular ki: “Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fatıma’nın evladlarındandır.” (Ebu Davud)
*Ebu İshak anlatıyor: Hz. Ali (r.anh), oğlu Hasan (r.anh)’a baktı ve: “Bu oğlum, Resulullah (sav)’ın tesmiye buyurduğu üzere Seyyid’dir. Bunun sulbünden Peygamberinizin adını taşıyan biri çıkacak. Ahlakı yönüyle peygamberinize benzeyecek, yaratılışı yönüyle ona benzemeyecek dedi ve sonra da yeryüzünü adaletle dolduracağına dair gelen kıssayı anlattı.” (Ebu Davud)
* Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hadislerinde Hz. Mehdi (as)’ın ortaya çıkışından önce bazı kimselerin, “Hz. Mehdi gelmeyecekmiş, Hz. Mehdi yokmuş” gibi sözler sarf etmelerinin ya da Mehdiyet konusunu reddetmelerinin Hz. Mehdi (as)’ın çıkış alametlerinden biri olduğunu bildirmiştir. Bu hadislerden biri şöyledir: “İnsanların ümitsiz olduğu ve “Hz. Mehdi falan yokmuş” dediği bir sırada Allah Hz. Mehdi (as)’ı gönderir…” (Kenz’ül-Ummal)
Diğer Alâmetler
Şu hadis-i şerif, merhum İbrahim Canan hocamızın yorum ve izahlarıyla kıyamet alâmetlerinin özeti gibidir:“Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) (bir gün): ‘Ümmetim onbeş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belanın gelmesi vacib olur’ buyurmuşlardı. (Yanındakiler):
-‘Ey Allah’ın Resulü! Bunlar nelerdir?’ diye sordular. Aleyhissalatu vesselam saydı:
1- ‘Ganimet (yani milli servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir meta haline gelirse.
2- Emanet (edilen şeyleri emanet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar) ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helal) kıldıkları zaman.
3- Zekat (ödemeyi ibadet bilmeyip bir angarya ve) ceza telakki ettikleri zaman.
4- Kişi annesinin hukukuna riayet etmeyip, kadınına itaat ettiği,
5- Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı,
6- Mescidlerde (rıza-yı ilahi gözetmeyen husumet, alışveriş, eğlence ve siyasata vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.
7- Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu,
8- (Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği,
9- İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği,
10- (San’at, bale, konser gibi çeşitli adlar altında, bar, gazino, dansing ve salonlarda ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde) şarkıcı kadınlar ve çalgı aletleri edinildiği,
11- Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli ithamlar ve bahanelerle) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgarı, (zelzeleyi), yere batışı (hasfı) veya suret değiştirmeyi (meshi) veya gökten taş yağmasını, (hazfı)] bekleyin.” (Tirmizi)
Câriyelerin Efendilerini Doğurması
Hz. Ömer (radıyallâhu anh)’dan rivayet edilen meşhur Cibrîl hadisinin bir bölümünde, kıyamet alâmetlerinden olarak, “Cariyelerin efendilerini doğurmaları, yalın ayak, çıplak (çulsuz), deve çobanlarının yüksek binalar yapmada yarışmaları” şeklinde sıralamıştı. (Buhârî, Müslim) Cariyelerin efendilerini doğurması kadının değerinin azalması manasını ifade etmektedir. Bu hadis cariyelik çoğalacak, hür insanlar cariyelerle evlendiklerinde çocukları hür olacak böylece anne cariye, çocuk hür ve efendi olacak şeklinde yorumlanmıştır. İkinci bir yorum, nikâhın ortadan kalkması ile neseplerin birbirine karışması sonucunda insanlar annelerinin babalarının kimliğini bilemeyecekler, şeklindedir. Üçüncü yorum ise annelerin doğurdukları çocuklarına köle gibi hizmet edecekleri yine de değerlerinin bilinmeyeceği bir döneme işarettir şeklindedir. Nitekim başka hadislerde de Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), annelerin hukukunun çiğnenmesini kıyamet alâmeti olarak zikretmiştir. İslam tarihinde hadisin her üç yorumunu haklı çıkaracak dönemler yaşanmıştır. Bu hadis-i şeriflerde bildirenlerin genelde küçük alâmetler olduğu kabul edilir ve günümüzde çıktığı görülür. Büyük alâmetler en son, kıyamete yakın ortaya çıkacaktır.
Hadis kitaplarındaki kıyamet alâmetleriyle ilgili rivayetleri, benzer ve tekrarları almadan şu şekilde özetlemek mümkündür:
Türklerle Müslümanların Savaşması
Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden: “Rasulullah (sav) buyurdular ki: ‘Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça kıyamet kopmaz. Siz, yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle savaşmadıkça kıyamet kopmaz.’” (Buharî, Müslim) Bu savaş Emeviler devrinde gerçekleşmiş, Müslümanlarla Türklerin ilk temasları savaş şeklinde olsa bile sonunda Türklerin Müslümanlığı kabullenmeleriyle neticelenmiştir.
Müslümanların Kendi Aralarında Savaşması
Huzeyfe (r. anh)’den: Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), “‘efsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun! Başınızdaki idarecinizi öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize karşı kullanmadıkça, dünyanıza kötüleriniz varis olmadıkça kıyamet kopmaz.’ buyurmuştur.” (Tirmizî) Buradaki durum, bu hadisin şeref sudûr olduğu dönemde Müslümanların akıllarının alacağı bir durum değildi. Fakat ilk iki halifenin vefatından sonra defalarca yaşandı ve benzerleri her devirde yaşanmaya devam ediyor.
Hayvanların ve Cansızların Konuşması
Ebu Said el-Hudri (radıyallâhu anh)’den: “Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): ‘Nefsim Kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, yırtıcı hayvanlar insanlarla konuşuncaya, kamçısının ucu ve ayakkabısının bağı kişi ile konuşuncaya, evinden ayrıldıktan sonra ailesinin ne yaptığını baldırı haber verinceye kadar kıyamet kopmaz.’ buyurmuştur.” (Tirmizî) Âhirzamanda ortaya çıkacağı haber verilen harikulâde olaylar, bir takım teknolojik gelişmelere işaret olabilir. Bu tür rivayetler imtihan sırrını ortadan kaldırmayacak şekilde yorumlanmalıdır. Ancak yapılan yorumların bir tevil olduğu ve hadisin başka tevillerinin de bulunabileceği unutulmamalıdır. Mesela bir hadislerinde Yine ileride deri parçaların konuşacağı, insanın evinde ne olup bittiğini uzak mesafelerden sanki evinin çok yakınında imiş gibi öğreneceği günlerin geleceğine işaret vardır. Allahu a’lem. Radyonun, telefonun, teybin, televizyonun ve benzeri cihazların herkes tarafından bilindiği dünyada, artık bu ihbarın nasıl gerçekleştiğini ayrıca anlatmanın bir önemi olmasa gerek.
Emanetin Nâehillere Verilmesi
Ebû Hüreyre radıyallâhu anhden: “Birgün Allah Resûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına bir bedevî geldi ve ‘Kıyamet ne zaman?’ diye sordu. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ashabı ile konuşmasını sürdürdü. Bizden birisi ‘Adamın söylediğini işitti ama söylediği söz hoşuna gitmedi.’ dedi; bir diğeri ise; ‘Hayır, onu duymadı.’ dedi. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sözünü bitirince
– ‘Kıyameti soran nerede’ diye sordu. Adam,
– ‘Buradayım ey Allah’ın Resûlü’, dedi. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem),
– ‘Emanet zayi edildiğinde kıyameti bekle’, buyurdular. Bedevi,
– ‘Emanetin zayi olması nasıldır’ diye sorunca,
– ‘İş, ehli olmayana verilince kıyameti bekle’, buyurarak, ehliyetsizliğin toplumun her yanını sarmasının kıyamet alâmetlerinden birisi olduğunu haber vermiştir.” (Buhârî)
Emanete ihanetin yaygın bir şekli olan bu durum da dünya hayatına meyl etmenin, hattâ ona tapmanın bir sonucudur. Basit ve ahmak insanların karşılıklı çıkar ilişkileri sonucunda belli makamlara getirilmesi, o toplumu meydana getiren kişi sayısınca kul hakkına girmektir. Yapanlar ve yapanları destekleyenler düşünsün.
Fırat-Dicle Havzasındaki Savaşlar
Ebû Hureyre radıyallahu anh’den: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Fırat nehrinin suyu çekilip, aktığı yatakta bulunan bir altın dağı meydana çıkmadıkça ve kurtulup kazanan ben olayım diye birbiriyle çarpışan her yüz kişiden doksan dokuzu ölmedikçe kıyamet kopmaz.’” (Buhârî, Müslim, İbni Mâce)
Diğer bir rivayet ise şöyledir: “Pek yakında Fırat nehrinin suyu çekilerek aktığı yatakta bir altın hazinesi meydana çıkacaktır. O günü gören kimse, o hazineden kesinlikle bir şey almasın.” (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî)
Hadisin farklı rivayetlerinde Fırat nehrinin yanına savaşmak için gelenlerin, dışarıdan gelecekleri, haber verilmektedir. Fırat’ın zenginliklerinden haberdar olan bu kişiler, onları elde etmek için gelecekler, bölge insanları da bu zenginlikleri onlara bırakmak istemeyince büyük bir savaş çıkacaktır. (Müslim)
Tarihte Fırat havzasında büyük savaşlar olmuştur. Hadiste bütün bu savaşlara işaret edilmiş olması mümkündür. Ancak hadiste ileride gerçekleşmesi muhtemel bazı hâdiselerin anlatılmış olma ihtimali de vardır. Meselâ, Fırat’ın suyu, altın değerinde olacak bir devreye, mecaz yoluyla bir işaret olabileceği gibi yapılacak barajlardan elde edilecek gelirlere de “altın” sözüyle işaret olabilir. Ayrıca, Fırat’ın suyu tamamen çekilerek, altında çok büyük altın ve petrol yataklarının çıkacağı da bildirilmiş olabilir. Ayrıca, toprak çökmeleri neticesinde böyle bir madenin bulunması da mümkündür. Fakat ne olursa olsun hadiste, o bölgenin, İslâm âleminin bünyesinde, bir dinamit gibi, potansiyel bir tehlike olduğunun anlatıldığında şüphe yoktur. (***)
Zaman ve Mekanın Yakınlaşması
Enes bin Malik (radıyallâhu anh)’dan: “Allah Resûlü (sav) şöyle buyurmuştur: ‘Zaman yakınlaşmadıkça kıyâmet kopmaz! Bu yakınlaşma öyle olur ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, hafta da bir gün gibi, gün saat gibi, saat de saman alevi gibi veya kibritin tutuşup hemen sönmesi gibi (kısa) olur.” (Tirmizî)
“Hadiste geçen “tekârüb-yakınlaşma” kelimesi, iki şeyin birbirine yaklaşması, demektir. Bununla da Allah Resûlü, hem zamanın izafîliğine, hem de o devreye göre çok uzun zamanda yapılan şeylerin, daha kısa zamanda yapılabileceğine işarette bulunmuştur. Sanayi ve teknolojideki inkılâplarla, hemen her sahada korkunç sürat çağına girildiği artık çocukların bile bedîhî saydığı şeylerdendir. İşte, hadis-i şerifte buna işaret buyurulduğu gibi, bugünün -artık mesafeleri iyice kısaltan- süratli vasıtalarına da işaret edilmektedir…” (***)
Anarşi ve Terörün Artması
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)’den: “Rasulullah (sav) buyurdular ki: ‘Öyle bir zaman gelecek ki, okumaya meraklı kurrâ çoğalacak; fakihler (dîni anlayıp yaşayan âlimler) ise azalacak ve bu sûretle ilim çekilip alınacak ve herc (kargaşa ve anarşi) çoğalacak!’ Ashâb-ı kiram; ‘Herc nedir ey Allâh’ın Rasûlü?’ diye sorunca şöyle buyurdular: ‘Birbirinizi öldürmenizdir. Daha sonra öyle bir zaman gelecek ki; İnsanlar Kur’ân okuyacaklar, okudukları boğazlarından aşağıya geçmeyecek (yani kalplerine tesir etmeyip tatbikata geçirilmeyecek). Ondan sonra öyle bir zaman gelecek ki; Münafık, kâfir ve müşrik, mü’minle Allah hakkında mü’minin söylediği sözler gibisini söyleyerek tartışacak!’” (Hâkim, Müstedrek, Buhârî)
*“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, katilin niçin öldürdüğünü, öldürülenin de niçin öldürüldüğünü bilmediği bir gün insanların üzerine gelip çatmadıkça dünya hayatı son bulmayacaktır.” hadislerinde bu dönemi anlatmıştır. (Müslim) Maalesef bu gün dünyanın hemen her yerinde Müslümanların kanları akıtılmakta olup, bunun en kötüsü de çoğunun faillerinin yine Müslümanlar olmasıdır.
Yahudilerle Savaşılması
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh)’dan: “Resûlullah sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyorlar ki: ‘Müslümanlar ile Yahudiler büyük bir savaş yapmadan kıyamet kopmaz. O savaşta Müslümanlar Yahudileri mağlub edecektirler. Öyle ki Yahudiler taşların ve ağaçların arkasına saklanacak ama ağaç ve taş dile gelerek ‘Ya Müslim! Ey Allah (c.c.) kulu! Gel, bak benim arkamda Yahudi var, buraya gizlendi, benim arkamda, gel onu cezalandır’ diyecek. Sadece ‘gargat’ ağacı bunu söylemeyecek çünkü o Yahudi ağacıdır.” (Müslim) Bu ve benzeri hadisleri savaşı teşvik, özellikle sırf yahudi oldukları için onlara düşman olmak şeklinde anlamak doğru değildir. Cenâb-ı Hakk ezeli ilmi ile, onların kendi hataları ve kusurlarıyla sebep olacakları olayları Resûlü’ne bildirmiş; O da mecazî bir üslûpla insanlara geleceğe dair bazı hakikatleri haber vermiştir.
Kıyamet Şerirlerin Üzerine Kopar
Hadis-i şeriflerde bildirildiği üzere, zaten epeyce azalmış olan mü’minlerin, o dehşeti görmemeleri için ruhları kıyametten az önce alınacaktır. Bu konuda iki hadis-i ve Üstadımızın yorumu şöyle:
“Kıyamet sâdece şerir insanların üzerine kopacaktır!” (Müslim) “Kıyamet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır.” (Müslim, Tirmizî)
“…İşte İsevîliğin din-i hakikîsi zuhur ile ve İslâmiyete inkılab etmesiyle, çendan âlemde ekseriyet-i mutlakaya nurunu neşreder. Fakat yine kıyamet kopmasına yakın tekrar bir dinsizlik cereyanı baş gösterir, galebe eder ve ‘El-hükmü lil-ekser’ kaidesince, yeryüzünde ‘Allah Allah’ diyecek kalmayacak, yani ehemmiyetli bir cemaat, Küre-i Arz’da mühim bir mevkiye sahib olacak bir surette ‘Allah Allah’ denilmeyecek demektir. Yoksa ekalliyette kalan veyahut mağlub düşen ehl-i hak, kıyamete kadar bâki kalacak; yalnız, kıyametin kopacağı anında, kıyametin dehşetlerini görmemek için, bir eser-i rahmet olarak, ehl-i imanın ruhları daha evvel kabzedilecek, kıyamet kâfirlerin başına kopacaktır. (15. Mektub)
Ölüler Kıyametten Etkilenir mi?
Yine Bediüzzaman Hazretleri, sorulan bir soru üzerine daha önce ölmüş bulunan insanların kıyametin dehşetinden nasıl etkilendikleri meselesine de şu cevabı veriyor:
Beşinci sualinizin meali: Kıyametin hâdisatından ervah-ı bâkiye müteessir olacaklar mı? Elcevab: Derecatlarına göre müteessir olacaklar. Melaikelerin tecelliyat-ı kahriyede kendilerine göre müteessir oldukları gibi müteessir olurlar. Nasılki bir insan, sıcak bir yerde iken, hariçte kar ve tipi içinde titreyenleri görse, akıl ve vicdan itibariyle müteessir olur. Öyle de: Zîşuur olan ervah-ı bâkiye, kâinatla alâkadar oldukları için, kâinatın hâdisat-ı azîmesinden derecelerine göre müteessir olmalarını; ehl-i azab ise elemkârane, ehl-i saadet ise hayretkârane, istiğrabkârane, belki bir cihette istibşarkârane teessüratları bulunmasını, işarat-ı Kur’aniye gösteriyor. Zira Kur’an-ı Hakîm, her zaman kıyametin acaibini tehdid suretinde zikrediyor. “Göreceksiniz…” diyor. Halbuki cism-i insanî ile onu görenler, kıyamete yetişenlerdir. Demek, kabirde cesedleri çürüyen ervahların da o tehdid-i Kur’aniyeden hisseleri var.” (15. Mektub)