Mâun Sûresi (107)

Meâl

Rahmân ve Rahîm Allah’ın Adıyla.

1. Baksana şu dini, mahşer ve hesabı yalan sayana!
2. O, yetimi şiddetle itip kakar.
3. Muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez.
4. Vay haline şöyle namaz kılanların.
5-7. Ki onlar namazlarından gafildirler. (kıldıkları namazın değerini bilmez, namaza gereken ihtimamı göstermezler.) İbadetlerini gösteriş için yaparlar, zekât ve diğer yardımlarını esirger, vermezler.

***

Mâûn Sûresi yedi âyettir.
Bazı müfessirlere göre Mekke’de inmiştir.
Bazılarına göre ise ilk üç âyeti Mekke’de, diğerleri Medîne’de nâzil olmuştur.

Mevdudî’ye göre ise bu sûre, Medenî’dir: “Bize göre, bu sûre içinde sûrenin Medenî olduğuna dair bir işaret mevcuttur. O da, namaz kılanların uyarılması ve namazlarından gâfil olanlar ile gösteriş için namaz kılanların “vay haline” denmesidir. Bu tür münafıklar Medine’de vardı. Çünkü İslâm ve Müslümanlar Medine’de o kadar güçlü idiler ki orada yaşayanlardan bazı şahıslar çıkarları için Müslüman görünüyorlardı. Cemaate katılmaları da Müslüman kabul edilmeleri içindi. Oysa Mekke’de böyle şeyler yoktu. Orada bir kişi gösteriş için namaz kılmaya gerek duymuyordu. Mekke’de ehl-i iman için bile namaz kılmak ve cemaat yapmak güç bir olaydı. Müslümanlar Mekke’de gizli olarak namaz kılıyorlardı.”

Münafıkların daha çok Medine’de zuhur etmesi sebebiyle Mevdudî’nin bu izahına rağmen, bir çok müfessire göre sûrenin Mekkî olması nasıl izah edilebilir? şeklindeki bir soruya şöyle cevap verebiliriz: Yüce Allah ilm-i ilahîsi ile, Mekke’de sûre ve âyetleri indirirken, daha sonra Medîne’de zuhur edecek şeyleri önceden haber vermiş olabilir.

Sûre adını, “yardımlaşma” manasına gelen son âyetinden ve sûreye genel olarak hâkim olan konudan almıştır.
Sûrede, dine ve yapılan işlerin âhirette karşılığının alınacağına iman etmenin esas olduğu ve toplumda dayanışma ve yardımlaşmanın şart olduğu vurgulanır.

Sûre, özet olarak iki grup insandan bahseder. Bunlar:
1. Allah’ın nimetini inkâr eden nankörler, hesap ve cezâ gününü yalan sayan kâfirler.
2. Yaptığı amelle Allah’ın rızasını gözetmeyen, aksine gösteriş için amel edip namaz kılan münâfıklar.

Tefsîr

أَرَأَيْتَ الَّذِي يُكَذِّبُ بِالدِّينِ

1. “Baksana şu dini, mahşer ve hesabı yalan sayana!”

أَرَأَيْتَ Eraeyte, Gördün mü? Hitap görünüşte Allah’ın Resûlü’nedir. Ama Kur’ân’ın üslûbu gereği, böyle durumlarda hitap her akıl sahibine, yani genel olarak hitaba kabiliyeti olanların her birinedir. Soru, taaccüp (şaşırma) sûretiyle, daha sonra anlatılacak şeylere hazırlama içindir.

“Gördün mü?” sorusunun mânâsı, gözle görmektir. Çünkü ileride beyan edilecek şeyler, gözü gören her insanın görebileceği unsurlardır. Fakat bunun anlamı, anlamak, bilmek ve düşünmek de olabilir.

Meselâ biz, “Bakın!” diyoruz. Bunun anlamı, “Biraz düşünün”dür.

Âyetteki kelimeyi bu mânâda anlarsak, âyetin anlamı “Biliyor musun ceza ve mükâfatı yalanlayanlar ne gibi kişilerdir?” olur.

Veya “Düşün o şahsın halini! Amellere ceza ve mükâfat verileceğini inkâr etmektedir.” olabilir.

Veya, “Ey Muhammed! Kureyş içinde küfredenlerin neler yaptıklarını, o dini yalanlayanı görerek anladın, tanıdın değil mi?” demek olur.

Veya da bizim meâlde verdiğimiz gibi, “Baksana.” demek olabilir.

Nüzûl sebebi

Rivâyet edildiğine göre: Ebû Cehil bir yetimin vâsîsiydi.

[Vasi: Bir kimsenin mallarında veya çocuklarının işlerinde tasarrufta bulunmak üzere tayin edilen akıllı, büluğa ermiş, hür ve ehliyetli şahıs.]

Bir gün o yetim çıplak olarak ona gelmiş, kendi malından bir şey istemişti. Ebû Cehil onu itivermiş ve aldırmamış idi. Kureyş’in büyükleri de çocuğa: “Muhammed’e git de sana şefaat ediversin.” demişler, alay etmek istemişler. Yetim, onların maksatlarını bilmediği için Resûlullah’a gelip yardımcı olmasını istemişti. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hiçbir muhtacı reddetmek âdeti olmadığı için kalkmış, onunla beraber Ebû Cehil’in yanına gitmişti. Ebû Cehil “Buyurun” deyip merhaba etmiş ve yetimin malını vermişti. Kureyşliler bunun üzerine Ebû Cehil’e serzenişte bulunmuşlar, “sen de sapıttın, dininden çıktın Muhammed’in dinine girdin.” demişler. O da; hayır, sapıtmadım, fakat O’nun sağında solunda birer silahlı asker gördüm, vermezsem vuracak diye korktum, demiş.

İbn-i Abbâs’tan bir rivâyette de hem cimri, hem riyâkâr bir münâfık hakkında nâzil oldu denilmiştir.

Demek ki bu sûre bunların birisi veya bunlara benzer kimseler sebebiyle nâzil olmuştur. Fakat hükmü sadece onlara mahsus değil, böyle olan ve kıyâmete kadar gelecek olan herkesi içine alır.

Âyetteki “Din” kelimesi, Kur’ân ıstılahında, âhirette amellerin karşılığı olarak ve aynı zamanda İslâm için de kullanılır. Fakat burada birinci anlam daha uygun düşer. Çünkü âhirete inanan bir kimse, yetime karşı öyle bir muâmelede bulunmaz. Yetimi itip-kakan ve yoksulu doyurmaya ön ayak olmayan bir kimse belli ki, âhirete inanmıyor ve Allah’ın tehdidinden korkmuyor demektir.

فَذَلِكَ الَّذِي يَدُعُّ الْيَتِيمَ

2. “O, yetimi şiddetle itip kakar.”

Yani gördünse bilirsin ya, görmedinse de bil! İşte dîne ve âhiretteki cezaya inanmadığından dolayı öyle dinsiz, imansız olan kimselerdir ki, yetimi iter, öksüzü zayıf gördüğü ve Allah’tan korkmadığı için insaf ve merhamet etmeyerek kakar, zorla ve hakaretle kovar, azarlar.

وَلاَ يَحُضُّ عَلَى طَعَامِ الْمِسْكِينِ

3. “Muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmez.”

Ve miskin, bîçâre yoksula bir şeyler yedirmeye teşvikte ve isteklendirmede bulunmaz. Kendisi doyurmadığı gibi, gerek kendi akrabalarından ve gerekse diğer hâli vakti yerinde ve durumu müsait olanlardan diğer kimselerin, fakirlere bakıp gözetmesi, doyurması için de bir yardımda, tavsiyede, teşvikte bulunmaz. Halbuki o yemek miskine aittir, yemeği verene değil. Bu yemek, verenlerin üzerine vacip olan yetimin hakkıdır. Veren, onu bir bahşiş olarak vermemekte, tersine, yetimin hakkı olduğu için zorunlu olarak vermektedir. “Onların mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardır.” (Zâriyat, 51/19) âyeti bunu ifade eder. Bu şekilde başa kakmaktan men edilmiş demektir. Yani öyle bir çaresizi doyuran kimse, onun kendi hakkı olan bir yiyeceği vermiş, borcunu ödemiş gibidir.

Toplum halinde ülfet ve anlaşma içinde yaşamak ihtiyacında bulunan ve Allah’ın yardımıyla açlıktan kurtulmuş ve korkudan emniyete erdirilmiş olan insanların Allah’a ibadet ve kulluk etmeleri ve bu kulluğu yapmak için de öksüzlere, kimsesizlere bakmak, açlara, bîçârelere yemek yedirip derman aramak için yardımlaşmaları, Hak dinin gereği olan bir vazifeleri olduğu ve güçleri yeterken bunu yapmayanların Allah katında cezaya çarpılacakları muhakkak iken, bunun zıddına öksüzü itip kakarak hakkını yemek ve yanı başındaki yoksul ve çaresizin en lüzumlu ihtiyacı olan yiyeceği hakkında bir teşvikte bile bulunmayacak kadar acımasızlık ve merhametsizlik etmek insanlık hesabına şaşılacak, üzülünecek bir durumdur.

Bununla beraber, böyle öksüzü kakmak ve fakirlere bakmamak gibi insafsızlıklar, dine yalan diyen, âhirete inanmayan kimselerin yapageldikleri âdetleri ve huylarıdır. Her ne kadar bir insanın dine ve âhirete inanmaması şaşılacak bir şey olsa da, inanmayan bir kimseye o fena huylar tabiî geleceği için pek şaşılmaz. Asıl şaşılacak taraf, dindar görünenlerin bedenî ve mâlî vazife ve ibadetlerinden gafleti ve mürâîlik edip de, cüz’î bir yardımdan bile sakınacak derecede cimrilik etmeleridir.

فَوَيْلٌ لِلْمُصَلِّينَ

4. “Vay haline şöyle namaz kılanların.”

Veya “yazıklar olsun o namaz kılanlara.” Yani vay hallerine, yazıklar olsun o Cehennem’in veyl denilen ve kan, irin akan deresine düşecek olan namaz kılanlara, daha doğrusu namaz kılıyor görünenlere.

الَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ

5. “Ki onlar namazlarından gafildirler. (kıldıkları namazın değerini bilmez, namaza gereken hassasiyeti göstermezler.)”

Onlar namazlarından sehiv etmişler, yanılmışlardır.
Dikkate şayandır ki, “namazlarında sehiv” değil, “namazlarından sehiv” ile azarlama yapılmıştır. Çünkü bazen namaz içinde sehvetmek, yanılmak, insanlık gereği kaçınılması mümkün olmayan durumlardandır.
Bu sebeple Ata ibn-i Dînar’dan rivâyet edildiği üzere demiştir ki: Hamd olsun Allah’a, namazda yanılma ile azarlamamış, yani فِى صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ “namazlarında yanılanlar” buyurmamış, عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ “namazlarından yanılmışlar” buyurmuştur.

  • Namazdan yanılmanın mânâsında da tefsircilerin pek çok açıklamaları vardır:

➖Namazın öneminde gaflet edip onu gereği gibi ciddi bir vazife olarak yapmamaktır ki,
➖kılınıp kılınmadığına aldırmamak,
➖vaktine dikkat etmemek,
➖geçip geçmediğine aldırış etmeyip vaktinden geri bırakmak,
➖terk etmekten üzülmemek,
➖ kıldığı vakit de Allah için hâlis niyet ile kılmayıp,
➖dünyaya ait birtakım maksatlar, gayeler için münafıkça bir şekilde kılma,
➖açıkta, başkalarının yanında kılarsa gizlide kılmamak,
➖kıldıklarını da Hakk’ın huzurunda hayatın nuranî ve cismanî bütün değişimlerini temessül ettirecek bir kulluk ve tazim olarak değil gösteriş veya bir eğlenti halinde yapmak şekillerine şâmil olur.

Bu konuda İbn-i Cerîr rivâyet ettiği iki haberle delil getirmiştir.
Birisi, Sa’d ibn-i Ebi Vakkâs’dan (radıyallahu anh): Hz. Sa’d demiş ki: Peygamber Efendimize (sallallahu aleyhi ve sellem) اَلَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ’den sordum. O da: “Onlar, namazı vaktinden geriye bırakanlardır.” (Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, II, 214.) buyurdu.

Birisi de: Ebû Berzele el-Eslemî’den (radıyallahu anh): Demiştir ki: Mâûn Sûresinin اَلَّذِينَ هُمْ عَنْ صَلاَتِهِمْ سَاهُونَ âyeti nâzil olduğu zaman Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdu ki: “Allahü Ekber, bu sizin için her birinize bütün dünya kadar bağış verilmekten daha hayırlıdır. Onlar, o kimselerdir ki, namaz kılarlarsa namazın bir hayrı olacağını ummaz, terk ederse Rabb’inden korkmazlar.” (Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, VIII, 642.)

Burada şu iyice anlaşılmalıdır ki, namaz sırasında başka düşüncelere dalmak ayrı şeydir, namaza hiç dikkat etmemek ve namazda her zaman başka şeyler düşünmek ayrı şeydir.

Birinci özellik insanın zaafındandır. İrade dışı olarak insanın aklına bazı düşünceler gelebilir. Bir mü’min dikkatinin namazdan kaydığını hissettiği anda yeniden dikkatini toplamaya çalışır.

İkinci özellik ise, namazdan gafil olma tarifine girer. Çünkü böyle kimselerin namazı bir egzersiz gibidir. Böyle kimselerin kalbinde Allah’ı zikretme ve Allah’a yaklaşma şeklinde bir niyet yoktur. Çünkü namazın farz olduğuna inanmazlar. Namazın başından sonuna kadar, kalpleri hiç bir an Allah’a yönelmez. Hangi düşünceyle namaza başlamışlarsa o düşünceyle namazdan çıkarlar. Kıldıkları bir kaç vakit namazdan dolayı gururlanıp, dini sadece bundan ibaretmiş gibi görüp, diğer ibadet ve kulluk vazifelerini yapmayanlar da bu kimseler gibidir.

Bazı müfessirlere göre ise bu âyeti, Kur’ân-ı Kerîm’de başka âyetlerde zikredilen, itikâdî ve amelî münafıklarla alakalı olan:

إِنَّ الْمُنَافِقِينَ يُخَادِعُونَ الّلٰهَ وَهُوَ خَادِعُهُمْ وَإِذَا قَامُوا إِلَى الصَّلاَةِ
قَامُوا كُسَالَى يُرَاؤُونَ النَّاسَ وَلاَ يَذْكُرُونَ الّلٰهَ إِلاَّ قَلِيلاً

“Münâfıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar, Allah da onların hilelerini ve oyunlarını bozar. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, mü’minlere gösteriş yaparlar. Yoksa aslında Allah’ı pek az hatırlarlar.” (Nisa, 4/142) âyeti ile irtibatlandırmak daha uygundur. Yani namaz kılıyorlar ama namazın esas manasından, muhtevasından gaflet içindeler demek daha uygundur.

اَلَّذِينَ هُمْ يُرَآءُونَ

6. “İbadetlerini gösteriş için yaparlar”,

Her ne amel yapsalar Allah için yapmazlar da halka gösteriş için ve herkesin göreceği yerde yaparlar.

Birçok müfessirin, bu âyetlerin münafıklar hakkında indiğini söylemelerine rağmen, Mekke’li kâfirler hakkında indiğini söyleyenler de vardır ki, ilk üç âyet ne münâsebetle, kimler hakkında inmiş ve kimlerin karakterini niteliyorsa, son dört âyet de aynı münâsebetle ve aynı kişiler hakkında inmiştir, onların karakterini nitelemektedir.

Buna göre müşriklerin de namaz kıldıkları, fakat namaza önem vermedikleri, düzenli değil, gelişi güzel; huzur ile değil, gaflet ile, âdetmiş gibi görerek ve eğlence olsun diye namaz kıldıkları anlaşılır. “Onların (müşriklerin) Beyt(ullah) yanındaki namazları, ıslık çalma ve el çırpmadan ibârettir.” (Enfâl, 8/35) âyeti de onların, ıslık çalarak, el çırparak namaz kıldıklarını, yani namazı bir eğlence haline getirdiklerini ifâde eder.

Namaz, zekât, hac, oruç gibi ibâdetler, İslâm’ın orijinal olarak, hiç yok iken getirdiği yeni şeyler değildir. Bunlar, daha önceki ilâhî dinlerde de vardı. Nitekim Hz. İsâ’nın henüz beşikte bir çocuk iken, çevresindekilere: “(Allah) Sağ olduğum sürece bana namazı ve zekâtı emretti.” (Meryem, 19/31) dediği anlatılmaktadır. Aynı sûrenin 55’inci âyetinde de Hz. İsmail’in, âilesine namazı ve zekâtı emrettiği bildirilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm’de bütün peygamberlerin, kavimlerine aynı esasları: Allah’a kulluğu, sâlih ameli ve âhirete inanmayı öğütledikleri tekrar tekrar vurgulanmaktadır.

وَيَمْنَعُونَ الْمَاعُونَ

7. “Zekât ve diğer yardımlarını esirger, vermezler.”

اَلْمَاعُونُ Mâûn: Lügat ve tefsirlerin beyanına göre; zekâta, hediyeye, bahşişe ve ihsana, az çok menfaati bulunan herhangi bir şeye, konu komşu arasında ödünç olarak verilip alınmak âdet olan çanak çömlek, kap-kacak, sofra, balta, kürek ve daha böyle ev eşyası ve alet-edevata dair yardımlık ve kimseden kıskanılmayan şeylere verilen bir isimdir.

Âyette bahsedilen kimseler, emaneten verdikten sonra geri alabilecekleri şeyi bile vermekten çekinecek kadar cimridirler. Böyle kimseler, zekât, sadaka, fıtır sadakası gibi veya bunların dışındaki bir bağış gibi şeyleri vermek şöyle dursun, verip yine geri alacağı şeylerde bile cimrilik yaparlar. Azında cimrilik yapınca çoğunda haydi haydi yaparlar. Evet, böyle olanların zekât vermeyecekleri ise kolayca anlaşılır. Emanet olarak bile bir şey vermeyen münafıklar, zekât ve benzeri sadakaları hiç vermezler.

Verilen emaneti zamanında geri vermede hassas olmayanlara emanet vermemek, bu âyetin hükmüne girer mi? gibi bir soruya şöyle cevap verebiliriz: O konu, bu âyetin hükmüne girmeyebilir ama, bir Müslüman üç kere aynı muameleyi görmemişse, istenilen şeyi vermemesi doğru olmaz. Aynı muameleyi üç defa yapmış ve üçünde de ihanet görmüşse, ondan sonra bir daha bir şey isterse o zaman arzu ederse yine civanmertliği tercih ederek ona der ki; doğrusu sen emaneti vaktinde eda etmiyorsun ama, ben bir kere daha vereceğim diyebilir. O kadar bir ihtar hakkı doğabilir.

İşte böyle namaz kılar, dindar görünüp de namazlarından yanılan, mürâîlik, gösteriş yapıp da ufak bir yardımdan bile kaçınan kimselerin bu halleri -her ne kadar dinsizin dini yalanlamasından değil ise de- yetimi kakıştırmasından, fakirlere yardım etmemesinden daha çok şaşmaya değer bir durumdur. Çünkü Kur’ân’da imandan sonra sâlih amellerin esası olmak üzere namaz ve zekât beraber zikredilmiştir. Böyle iken dindar geçinen birtakım kimseler vardır ki, namaz kılar görünürler de sadece onunla bütün dinî vazifelerini ifa edivermişler gibi düşünerek yanılırlar. Zekât gibi diğer vazifelere de önem vermez, ondan kaçınırlar. Allah için istemekten hoşlanırlar da, Allah için ufak bir şey vermekten, Allah’ın kullarına yardım etmekten ve Allah’ın emirlerinin îfâsı için lazım gelen masraflara güçleri yettiği kadar iştirak etmekten çekinirler.

Netice olarak:

İnsanı kötülüklerden alıkoyan, iyiliklere yönelten, zayıflara acıma duygusu veren en büyük sebep, hiç kuşkusuz âhiret inancıdır. Âhiret inancı olmayan kimseler, yetimleri, yoksulları, zayıfları düşünmezler. Onları kendi çıkarlarının hâricinde düşündükleri nadirdir. Onun için bu sûrede âhirete inanmayan ve namazı da gaflet ile kılan, ibâdetin ruhuna önem vermeyen insanların, başkalarını düşünmedikleri, gösteriş yaptıkları, samimi olmadıkları, başkalarına yardım etmedikleri anlatılmaktadır.

Demek ki; âhiret hesap ve cezâsına inanan kimse, yetime acır, yoksula yardım eder, namazını ihlâs, huşû ve huzur ile, zamanında ve sürekli kılar. Gösterişi sevmez, yaptığı ibâdeti gösteriş için değil, samimiyetle yapar, başkalarına da iyilik yapmaktan geri durmaz.

Kaynak: Kısa Sûrelerin Tefsîri Işık Yayınları

Bu yazı 46 kez okundu