Sıla-i Rahim ve Ömrün Uzaması

Âyet-i Kerîmelerde sıla-i rahim

Hadis-i Şeriflerde sıla-i rahim

Pırlanta Serisinde sıla-i rahim

✍Sıla-i Rahim ve Ömrün Uzaması

***

“Sıla”, kavuşmak, ulaşmak, akrabayı ziyaret etmek, müminlerle görüşmek ve alâkayı devam ettirmek manâlarına gelmektedir. Sıla-i rahim ise akraba ve yakınları ziyaret etme, hâl ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma ve alâkayı koparmama demektir.

Sıla-i rahimin dinimizdeki yeri çok büyüktür. Kur’ân’da namaz, zekât gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilir. Açık ya da ima ile pek çok âyette sıla-i rahim nazara verilir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de onu, cennete girmeye vesile sayar.

Şimdi konuyla ilgili bazı âyetleri zikredelim:

“Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının.”; “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın! Anneye, babaya, akrabalara…güzel muamele edin! Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/1, 36.);

“Allah adaleti, hatta adaletten de fazla olarak ihsanı, en güzel davranışı ve muhtaç oldukları şeyleri yakınlara vermeyi emreder.” (Nahl Sûresi, 16/90.);

“Yakınlarına, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver.” (İsrâ Sûresi, 17/26.);

“O hâlde yakınlarına, yoksula ve yolcuya hakkını ver! Allah’ın rızasına nail olmak isteyenler için böyle yapmak daha hayırlıdır. Felâha erenler de işte onlardır.” (Rûm Sûresi, 30/38.)

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) beyanlarında da sıla-i rahim konusu genişçe yer tutar. Şimdi bu mübarek beyanlardan bazılarını görelim:

Bir adam gelmiş ve Rahmet Peygamberine (sallallahu aleyhi ve sellem): “Beni cennete koyacak, cehennemden uzaklaştıracak bir ameli bildir.” demiş, Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’a kullukta bulunur, O’na şirk koşmazsın, namazı ikame eder, zekâtını verir, sıla-i rahimde bulunursun.” (Buhârî, edeb 10.) buyurmuştur.

Bir başka beyanlarında ise Efendiler Efendisi (aleyhi ekmelü’t-tehâyâ): 

لَا يَدْخُلُ الْجَنَّةَ قَاطِعٌ 

“Akrabalarla münasebetini kesen, cennete giremez.” (Buhârî, edeb 11.) ifadesiyle müminleri ikaz etmiştir.

  • Resûl-i Ekrem Efendimiz işin azametini bildiren bir hadiste ise şöyle buyurmuştur:

إِنَّ الرَّحِمَ شَجْنَةٌ مِنْ الرَّحْمٰنِ فَقَالَ اللهُ مَنْ وَصَلَكِ وَصَلْتُهُ وَمَنْ قَطَعَكِ قَطَعْتُهُ

“Akrabalık, Arş’ta asılıdır. Allah (celle celâluhû): ‘Seni gözeteni Ben de gözetirim; seni terk edeni ben de terk ederim.’ buyurmuştur.” (Buhârî, edeb 13.)

  • Bu konudaki diğer bazı hadis-i şerifler ise şöyledir:

تَعَلَّمُوا مِنْ أَنْسَابِكُمْ مَا تَصِلُونَ بِهِ أَرْحَامَكُمْ فَإِنَّ صِلَةَ الرَّحِمِ مَحَبَّةٌ فِي الْأَهْلِ مَثْرَاةٌ فِي الْمَالِ مَنْسَأَةٌ فِي أَثَرِهِ

“Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.” (Tirmizî, birr 49.);

مَنْ سَرَّهُ أَنْ يُبْسَطَ لَهُ فِي رِزْقِهِ وَأَنْ يُنْسَأَ لَهُ فِي أَثَرِهِ فَلْيَصِلْ رَحِمَهُ

“Kim rızkının artmasını ve ömrünün uzun olmasını istiyorsa sıla-i rahimde bulunsun.” (Buhârî, edeb 12.);

إِنَّ الصَّدَقَةَ عَلَى الْمِسْكِينِ صَدَقَةٌ وَعَلٰى ذِي الرَّحِمِ اثْنَتَانِ صَدَقَةٌ وَصِلَةٌ

“Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Biri sadaka, diğeri sıla-i rahimdir ki bu da sadaka sayılır.” (Nesâî, zekât 82.);

“Akrabasından iyilik gördüğü ölçüde onlara iyilikte bulunan, tam manasıyla onları koruyup gözetiyor sayılmaz. Asıl akraba canlısı, akrabalıklarından hiçbir hayır görmese bile onlara iyilikten vazgeçmeyendir.” (Buhârî, edeb 15.);

Büyük günahlar şunlardır: Yaratıcı’ya eş ve ortak koşmak.. anne ve babanın hukukunu çiğnemek.. haksız yere cana kıymak.. yalan yere şehâdette bulunmak.” (Buhârî, eymân ve’n-nüzûr 16.);

“Ey insanlar! Selamı aranızda yaygın hâle getirin. Sofranız herkese açık olsun, çokça ikram edin. Akrabalığın gereklerini yerine getirin. Bir de insanların uykuya daldıkları anlarda, gecelerin karanlığını namazla değerlendirin. Böyle yapın ki selametle cennete giresiniz!” (Tirmizî, kıyamet 42.);

أَنَا وَكَافِلُ الْيَتِيمِ لَهُ أَوْ لِغَيْرِهِ فِي الْجَنَّةِ كَهَاتَيْنِ

“Akrabasına veya başkasına ait bir yetimin eğitim ve himayesini deruhte eden (yüklenen) kimseyle Ben, cennette şöyle yanyana bulunacağız.” Hadisin ravisi Mâlik İbn Enes, -Peygamberimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) yaptığı gibi- işaret parmağıyla orta parmağını gösterdi. (Müslim, zühd 42.)

Meleklerin anne, baba ve akraba ile alâkayı kesenlere gelmeyeceği de yine rivayetler arasındadır. (Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 8/151.)

İslâm âlimleri, bu âyet ve hadisleri nazar-ı itibara alarak sıla-i rahimde bulunmanın vacib olduğunu söylemiş ve onun terk edilmesinin büyük günah sayılacağını belirtmişlerdir. [Kâsânî, Bedâiu’s-Sanâi, 3/415; İbn Âbidîn, Hâşiyet-ü Reddi’l-Muhtâr, 6/411.]

Sıla-i rahimde belli bir tertip vardır. Kur’ân’da sıla-i rahimin anıldığı yerlerde de işaret edilen bu tertibe uymak, bir müminlik şiarıdır. Mesela bir âyet-i kerîmede Rabbimiz şöyle buyurur: “Yalnız Allah’a ibadet edip O’na hiçbir şeyi şerik yapmayın. Anneye, babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, (evi yakın olan veya akrabadan olan) yakın komşulara, (evi uzak olan veya akrabadan olmayan ya da Müslüman olmayan) uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, ellerinizin altındakilere (köle, cariye, hizmetçi, işçi) güzel muamele edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36.)

Ayette sıla-i rahim konusunda anne-baba önce gelmektedir zira onların yerini hiç kimse tutmaz. Kur’ân’da bu âyetle beraber birkaç yerde daha Allah’a ibadetle anne babaya iyilik peş peşe gelmektedir ki bu da onların haklarının büyüklüğünü gösterme bakımından fevkalade mühimdir. (İsra Sûresi, 17/23; Lokman Sûresi, 31/14.) 

Sonra akrabalar ifadesi geçmektedir ki bunun da açılımı, nine-dede, daha sonra amca-hala, sonra da dayı ve teyze şeklindedir.
Ardından akraba olup da yakında veya uzaktaki diğer komşular zikredilmektedir.
Akrabalardan sonra ise akraba olmayanlara sıra gelmektedir.
Dolayısıyla, iyilik ve ihsanda bulunurken de bu sıralama gözetilmeli; kimin sıla hakkı daha büyükse ona daha çok önem verilmelidir.

Sıla-i rahimdeki bu sıralama hadis-i şeriflerde şu şekilde yer almaktadır: Sahabeden biri Allah Resûlü’ne gelip: “Ey Allah’ın Resûlü kime karşı iyilik yapayım?” diye sormuş, Efendimiz de (sallallahu aleyhi ve sellem) şu cevabı vermiştir: “Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine, azad ettiğin kölene. Bu iyiliği de üzerine vacib olan bir hakkın ödenmesi, yani, sıla-i rahmin yerine getirilmesi olarak yapacaksın. (Yani nafile türünden bir ibadet olarak değil, vacip olarak eda edeceksin).” (Ebû Dâvud, edeb 129.) 

Başka bir rivayet ise: ثُمَّ الأْقْرَبَ فَالأْقْرَبَ “Sırayla sana yakın olanlara iyilik et.” (Tirmizî, birr 1.) şeklindedir. Evet, sıla-i rahimde, yakın akrabadan başlayıp uzağa doğru genişleyen bir açılım vardır.

Meselenin önemini Pırlanta Müellifi tarafından iki Farklı eserinde şu ifadeler ile  özetlemektedir:

  • İkindi Yağmurları:

“Sıla-i rahim, tatlı sözlü, güler yüzlü olmaktan selamlaşmaya, hal-hatır sormaktan insanlar hakkında iyi dileklerde bulunmaya, ziyâretlerine gitmekten ihtiyaçlarını görmeye, dertlerini paylaşmaktan malî yardımda bulunmaya kadar pek çok iyilik ve ihsanı ihtiva eder. Günümüzde bu iyilik ve ihsan yolları neredeyse unutulmuş ve akrabalık bağları bütün bütün koparılmıştır.

Maalesef, artık anne-babalar, nine ve dedeler biraz yaşlanıp elden ayaktan düşünce kendilerini düşkünler evinde buluyorlar. Önceden oralara “Dârülaceze” denirdi; şimdi adını biraz kibarlaştırarak “huzur evi” diyor ve onunla teselli olmaya çalışıyorlar. İnsan, çocuklarının olmadığı, torunlarının bulunmadığı, ne ihtimamla büyüttüğü yavrularını sevemediği, onlara bakıp bakıp “Ben de bir anneyim, bir babayım!” diyemediği, kendine sevgi ve hürmetle bakan yakınlarını göremediği, onun için bir tencerenin kaynamadığı ve çoğu zaman aranıp sorulmadığı bir yerde nasıl huzurlu olur ki! Biz kendi kafamızda mevhum bir huzur tasarlamışız; o talihsizler yuvasına da “huzur evi” demişiz. Senelerdir onların da bizim var olduğunu sandığımız huzuru duymaları için zorlayıp duruyoruz. “Ne güzel yiyip içip yatıyorlar, daha ne olacaktı ki?” der gibi bir halimiz var. Oysaki insan, hayvanlar gibi yiyip içen, sonra da yan gelip yatan ve bu şekilde huzuru yakalayabilen bir mahlûk değildir. İnsan, çevresine alâka duyan, tabiata açık bir fıtratı bulunan, evlat ve torunlarıyla, hatta torunlarının torunlarıyla bile münasebeti olan bir varlıktır fakat maalesef, biz bugün onu yeme, içme ve uyumaya hapsetmiş durumdayız.

Aslında, bu hâl Batı’nın ve kültürünün bir neticesidir. Bu acı tablo, aile müessesesinden mahrum, yuvanın sıcaklığını hiç duyamamış; belli bir yaşa kadar baba evini otel gibi kullanan, rüşdüne erdikten sonra da anne-babasını terk edip başka bir yere gidebilen kayıtsız insanların eseridir. Ne yazık ki son senelerde biz de bir zamanlar uzaktan uzağa hayretle seyrettiğimiz bu tablonun bir parçası hâline geldik. Belki uzun zaman direndik; cedşâhî ailelerimizi ve yuvamızın kudsiyetini korumaya çalıştık; fakat heyhat, fırtına çok şiddetliydi. Maalesef, bize ait değerler de bir bir yıkıldı. O sımsıcak ve huzurlu yuvalar, o güler yüzlü, saygıdeğer dede ve nineler, o sevimli, şirin evlat ve torunlar, hepsi bir bir devrilip gitti ve nesiller âdetâ harabeler içindeki baykuşlara döndü.

İşte, sıla mevzuundaki bu tahribin tamir edilmesi de çok önemli bir vazifedir. Bu yıkılışın yeni bir dirilişe çevrilmesi ve bozulanın yeniden düzeltilmesi nasıl olacak bilemiyorum. Fakat, zannediyorum, bunun için önce kendi kültürümüzü benimseme ve özümüze dönme adına millet çapında ciddi bir rehabilitasyona ihtiyaç var. Daha sonra, eğitimden mimariye kadar her sahaya aileyi koruma ve sıla-i rahimi gözetme mülahazasıyla müdahale etmek gerekli.

Esaslarını dinimizden aldığımız ve asırlarca kendi kültürümüzle bir kalıba döktüğümüz aile ve sıla anlayışımızın kıymetini anlamadıktan, o kültürün kazandırdığına yeniden ulaşmadıktan, gelin ve damatları ona göre yetiştirip evlat ve torunları ona alıştırmadıktan, yaptığımız evlerin mimarisini bile bu gayeye matuf olarak ele alıp anne-baba ya da nine-dede için yarı beraber yarı müstakil haneler hazırlayarak, onlara istedikleri zaman kendilerini dinleme, dilediklerinde de torunlarını sevme fırsatı tanımadıktan sonra o eski günlerin huzur atmosferini ve o gül devirlerinin gönüllere gıda iklimini bir kere daha tatmamız mümkün değildir.” [İkindi Yağmurları, s. 214.]

  • Kırık Testi 18 “İmtihanlar kuşağı”:

Kelime anlamıyla sıla, birleştirmek demektir. İslâmi literatürde, insani bağları koruma, iyilik yapma, gözetme, hususiyle akrabalık ilişkilerini sıcak tutma gibi mânâlarda kullanılmıştır. […] Allah’la, İnsanlığın İftihar Tablosu’yla, din-i mübin-i İslâm’ın emirleriyle kopmayan bir münasebet tesis etme gibi mânâlar da -Ra’d sûresi, 13/21- âyetin şümulüne girer. İman esaslarından İslâm erkânına, dinin temel disiplinlerinden füru ahkâmına kadar riayet edilmesi ve yerine getirilmesi emredilen her şeyi bir sıla olarak görebiliriz. Kısaca burada dine ve dinî hükümlere bağlılığın emredildiği söylenebilir. Daha hususi mânâda ise buradaki (Ra’d sûresi/21. Ayette) sıladan kastedilen sıla-i rahimdir, yani akraba bağlarının gözetilmesidir. İnsanların birbirinden koptuğu günümüz dünyasında meselenin bu yanı da ayrıca önem arz etmektedir. Maalesef aynı ağacın dalları, budakları, yaprakları veya meyveleri olan insanlar birbirlerinden kopuk yaşıyorlar.

Evlatlar, değil akrabalarına karşı vazife ve sorumluklarını yerine getirmek, anne-babalarından dahi kopmuş durumdalar. Hısım ve akrabaların çoğu tanınmıyor bile. Onlara karşı sorumluluklar unutulmuş durumda. Toplum kendi değerlerinden koptuğu ve bu konuda çok ciddi bir gurbet yaşadığı için ne kadar tahşidat yapılsa, insanlar ne kadar rehabiliteye tâbi tutulsa azdır. Hâlbuki Kur’ân’a bakılacak olursa, çok sayıda âyet-i kerimede anne-baba hakkı ve akrabalık bağları üzerinde hassasiyetle durulduğu görülür. Mesela,

وَاعْبُدُوا اللهَ وَلاَ تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا وَبِالْوَالِدَيْنِ إِحْسَانًا وَبِذِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينِ وَالْجَارِ ذِي الْقُرْبَى وَالْجَارِ الْجُنُبِ وَالصَّاحِبِ بِالْجَنْبِ وَابْنِ السَّبِيلِ وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ إِنَّ اللهَ لاَ يُحِبُّ مَنْ كَانَ مُخْتَالاً فَخُورًا

“Yalnız Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anne-babaya, akrabalara, yetimlere, fakirlere, yakın komşulara, uzak komşulara, yol arkadaşına, garip ve yolculara, elinizin altında bulunanlara da iyilik edin. Bilin ki Allah kendini beğenen ve övünüp duran kimseleri sevmez.” (Nisâ sûresi, 4/36.) âyet-i kerimesinde Cenâb-ı Hak, Kendisine ibadeti emrettikten hemen sonra anne-babaya ve akrabalara sözü getiriyor ve onlara güzellikle muamele edilmesini, iyilik ve ihsanda bulunulmasını emrediyor. Bu sebeple bir mü’minde akrabalarına karşı çok ciddi bir sıla hissi bulunması gerekir. En başta anne-baba olmak üzere yakından uzağa hiç kimse sıla-i rahimden mahrum edilmemelidir. Allah (celle celâluhu) kendi hukukundan hemen sonra anne-babanın ve arkasından da akrabaların, onun ardından da aramızda şöyle böyle bir alâka bulunan sair insanların hakkını nazara verdiğine göre, bu haklara mutlaka riayet edilmelidir.

Şuursuz taşlar bile baş başa verip sağlam kubbeler, kemerler oluşturduklarında düşmüyor, dökülmüyorlar. Aynen öyle de insanlar da sosyal hayatta en yakın daireden başlamak üzere baş başa verir, maddî ve manevî ihtiyaçlarında birbirlerine destek olurlarsa devrilmezler, dökülmezler.

  • Hizmet Sıla-i Rahime Mâni Olmamalı

Yer yer insanın aklına, “Ben nasıl olsa hizmet ediyorum, i’lâ-i kelimetullah gibi mukaddes bir vazifenin arkasında koşuyorum. Bu gibi çok önemli vazifeler dururken anne-baba veya akraba hukuku gibi şeyler olmasa da olur.” gibi şeytanî bir kısım mülâhazalar gelebilir. Böylece insan, akrabalık bağlarını gözetme konusunda vurdumduymaz hâle gelebilir. Ne var ki bu gibi düşünceleri Kur’ânî mantıkla telif etmek mümkün değildir. Kur’ân ve Sünnet’in ısrarla üzerinde durduğu ve tahşidatta bulunduğu bir meseleyi hiç kimse kaldırıp bir kenara atamaz. Şayet Allah (celle celâluhu) Yüce Kitab’ında onların hakkını gözetmeyi emretmişse, mü’min için bu, çok önemli dinî bir mükellefiyettir. Hiç kimsenin Allah’ın hükümlerini değiştirmeye hakkı yoktur.

Dolayısıyla mü’mine düşen vazife, onları ziyaret etmek, durumlarına göre ellerini öpmek, dualarını almak ve eğer varsa bir ihtiyaçları bunu gidermektir. Bir taraftan ara vermeksizin yapılması gerekli olan hizmetlerin yapılması fakat diğer yandan da anne-baba hukukuna riayet edilmesi, akrabaların görülüp gözetilmesi pekâlâ mümkündür. Bunlardan biri diğerine mâni olmamalıdır. Bir taraftan Rabbimizin rızasını kazanma istikametinde din-i mübin-i İslâm’a hizmet etmeli, diğer yandan da yine O’nun hoşnutluğunu elde edebilmek için anne-babaların, nine ve dedelerin, hala ve teyzelerin, dayı ve amcaların rızasını almayı ihmal etmemeliyiz. Hatta gönüllerimizin ilhamlarını başkalarının sinelerine boşaltabilme adına sıla-i rahim önemli bir vesile olarak görülebilir. Ailelerimizle, akrabalarımızla münasebetlerimizi sıkı tutarak, onlarla hemhal olarak sahip olduğumuz güzelliklerden onların da haberdar olmalarını sağlayabiliriz. Böylece Allah’ın izni ve inayetiyle ziyaretlerimizi daha da bereketlendirir, bire yedi yüz veren başaklar hâline getirebiliriz.

Sözle olmasa bile hâl ve tavırlarımızla onlara bir şeyler ifade edebilir, örnek olabiliriz. Her zaman söylediğimiz gibi temsille ve hâlle halledilmedik bir mesele yoktur. Özellikle günümüzde iletişim vasıtalarının gelişmesiyle birlikte hısım ve akrabaların hâl ve hatırlarını sormak, onların gönlünü almak çok daha kolaylaşmıştır. Onlardan uzakta bulunsak ve her zaman ziyaretlerine gidemesek bile, internet, telefon gibi vasıtalarla sıla-i rahim vazifemizi yerine getirebiliriz. Sesli veya görüntülü aramalarla onlarla konuşabilir, sevgi ve muhabbetlerimizi iletebilir, durumlarından haberdar olabilir ve onların gönüllerini hoşnut edebiliriz. Gelmeyene Gitmeli Konuyla ilgili son bir hususa daha temas etmek istiyorum. Yakınlarımızın bizimle ilişkilerini kesmeleri, sıla-i rahim vazifelerini hakkıyla eda etmemeleri bizim bu vazifeyi ihmal etmemiz adına bir mazeret olamaz. Zira hadis-i şeriflerde, bizimle ilişkisini kesen insanlara karşı yapılacak sıla-i rahimin çok daha faziletli olduğu bildirilmiştir. (Bkz. Buhârî, edeb 15; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned, 24/383.)

Keşke herkes bu önemli görevini yerine getirse! Yakınlarını arayıp sorsa, onların ziyaretlerine gitse, büyüklerin ellerinden, küçüklerin de gözlerinden öpse. Ne var ki daha önce de işaret ettiğimiz gibi günümüzde en yakın akrabalar arasında dahi ciddi bir kopukluk söz konusu. Bu sebeple yakınlarımız gelmese de biz gitmeliyiz; onlar hâlimizi hatırımızı arayıp sormasa da biz onların hâl ve hatırlarını sormalıyız. Bir Türk atasözünde de ifade edildiği üzere, iyiliğe iyilik her kişinin işidir; kötülüğe iyilik ise er kişinin işidir. Sıla-i rahime herkes karşılık verir. Gelene herkes gider. İyilik ve ihsanda bulunana karşılık vermek kolaydır. Karşılıklı olunca iyilik yapmak kolaydır. Bu bir nevi alış-veriş gibidir. Her iki taraf için de kazanç vesilesidir. Fakat bir tarafın kendine düşeni yapmadığı durumlarda iyilik ve ihsanı devam ettirmek hiç de kolay değildir.

Eğer kişi karşı tarafın olumsuz tavırlarına rağmen ilişkisini, ziyaretlerini devam ettiriyorsa işte gerçek sıla-i rahim budur. Şayet sılaya karşı yapılan sılada on sevap kazanılıyorsa, böyle bir sılada belki yüz sevap kazanılabilir. Zira bir insanın kendisiyle alâkasını kesen, yüzüne bakmayan bir kimsenin ayağına gitmesi nefse çok ağır gelirEğer o, her şeye rağmen, kırılıp dökülmesine aldırmadan, sırf Allah rızası için sıla-ı rahim görevini ifa ediyorsa, hiç şüphesiz onun bu ameli Allah katında çok daha hora geçecektir. Daha da ötesi, bazen telefonlar yüzümüze kapatılabilir, kapıdan kovulabiliriz, yüzümüze karşı istenmediğimiz söylenebilir.

Bayramlarda veya özel günlerde gönderdiğimiz bütün tebrik mesajları karşılıksız kalabilir. Bütün bunlara rağmen küsmemeli, darılmamalıyız. Bilakis yeni yeni yol ve yöntemler bularak, farklı üsluplar geliştirerek muhatabımızı yumuşatabilmenin yollarını aramalıyız. Gelmeseler de gitmeli, yedirmeseler de yedirmeli, aramasalar da aramalıyız. Kötülüklerine iyilikle, kabalıklarına yumuşaklıkla mukabelede bulunmalıyız. Mü’min ahlâkı bunu gerektirir. Yiğitlik buradadır. Muhammedî yol budur. [Sıla-i Rahim / İmtihanlar kuşağı]

***

SILA-İ RAHİM VE ÖMRÜN UZAMASI

Akraba ilişkileriyle ilgili hukuk, İslâm’da olduğu kadar hiçbir dinde ve hukuk sisteminde gözetilmemiştir. Karabet bağı bugün Batı’da neredeyse kaybolmuş durumdadır. Aile bağı bile dağılmıştır. Bireysellik öylesine topluma nüfuz etmiştir ki, çekirdek aileyi daha evinde iken atomize etmiştir. Anne-baba ve çocuklar arasındaki ilişkiler, kan bağına ait sıcaklığı vermemektedir.

Çekirdek aile şekil olarak Batı’da da mevcuttur. Belki aile bütün bütün tarumar olmamıştır. Ama aile bireyleri arasında ruhsal ve manevî açıdan bağlılık çok zayıflamıştır. Fertler manen ve ruhen kendi bireysel dünyalarını yaşamaktadırlar. Bir evi paylaşmanın haricinde derin ilişkiler söz konusu değildir. Eğitim sistemi gerek ailede gerekse okul ve çevrede fertleri, bireyselleştirecek ve yalnızlaştıracak şekilde organize edilmiştir. Ortak bir mekânı paylaşmanın verdiği ortak duygular, ne kadarsa, Batı’da ailenin fonksiyonu da bundan ibarettir. Sosyal çevre tüm değerleri dünyevileştirdiği gibi, ailevi değerleri de dünyevileştirmiştir. Ahirete taalluk edecek formlar çoktan cemiyetin bağrından sökülüp atılmıştır.

Oysa İslâm’da aile, yalnızca çekirdeği oluşturan bireyler arasındaki bağı değil, cemiyetin teşekkülünde mikyas alınan temel bir ortamı da ifade etmektedir. Yani cemiyetin üzerine oturduğu en rasih (sağlam) bir değer ve unsurdur aynı zamanda. Bu yüzden İslâm, aile etrafında şekillenen değerlerin ve ilişkilerin korunması için yeterli tahşidat yapmaktadır. Kat’-ı rahimi (aile ve akraba ilişkilerini kesmeyi) büyük günahlardan addetmektedir.

Sıla, ulaşma, varma, kavuşma; uzakta bulunduğu memleketine, vatanına, ailesine kavuşma anlamlarına gelir. Rahm, kelime olarak rahmetten gelir. Rahmet, acımak, şefkat duymak anlamlarını taşır. Sıla-i Rahim ise, akraba ve yakınlarını ziyaret etme, hal hatır sorma, yardımda bulunma kısaca akrabalık bağlarını kuvvetli tutma anlamına gelir.

Mesela, iş ve ikamet yerimiz akrabalardan uzakta ise zaman zaman ziyaretlerine gitmek, mektup, telefon, mail gibi vasıtalarla hal hatır sormak, yardıma muhtaç iseler elimizden gelen yardımı esirgememek, hasta iseler ziyaret etmek, bir problemleri varsa ilgilenmek, düğün bayram gibi sevinçli anlarında tebrik etmek ve onlarla sevinmek, üzüntülerini paylaşmak, hastalandıklarında ziyaret etmek, cenaze ve taziyelerine katılmak sıla-i rahme dahil olan hususlardır. 

Bu sayılanlar, akrabalar arasında bağları güçlendirir, kişiyi hayata mutlu bir şekilde bağlar, bencillik, yalnızlık gibi durumlardan korur ve en önemlisi dinî bir vecibe yerine getirildiğinden Allah’ın rızasına ulaştırır.

Alimler sıla-i rahmin dereceleri olduğunu, en yüksek derecesinin nikâh düşmeyecek kadar yakın olan akrabalar arasında olduğunu ve bunun farz olduğunu belirtmişlerdir. Bazı âlimler bu kişilerin miras konusunda geçen zevi’l-erhamı kapsadığını belirtirler. Verilen bilgilere genel olarak bakıldığında, anne, baba, çocuklar, kardeşler, amca, hala, dayı ve teyzelere karşı sıla-i rahim farz olurken diğer akrabalar için uzaklaştıkça mükellefiyet derecesi düşer. Belki en alt derecesi bütün Müslümanlara karşı müstehab olur.

  • Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

“Sana (Allah yolunda) ne harcayacaklarını soruyorlar. De ki: Maldan harcadığınız şey, anne-baba, yakınlar, yetimler, fakirler ve yolcular için olmalıdır.” (Bakara, 2/215)

“Bir de akrabaya, yoksula, yolda kalmışa hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma.” (İsra, 17/26)

“Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği (ihsanı), akrabaya yardımı emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt verir.” (Nahl, 16/90)

  • Bu son ayet-i kerime pozitif ve negatif altı önemli esası ihtiva eden, câmi bir ilahî beyandır:

Adalet; dinde hayatî ehemmiyeti haiz bir disiplindir. Ve bazıları onu, dinin dört temel esasından biri kabul etmişlerdir. Bazen ubudiyet, bazen adalet şeklinde Kur’ân ve Sünnet-i sahihada geçen bu kavram, pek çok şeyin kendisine irca edileceği genel bir kavramdır. Mesela mealini sunduğumuz ayette, iyilik yapma, akrabaya yardımda bulunma ve ihsan şuuruna ulaşma gibi hususların hemen hepsi adalete irca edilebilir.

Zaten ubudiyet manâsında adalet bir insanda veya bir toplumda tam anlamıyla oturmamışsa, böyle birinden sair hususların beklenmesi de beyhudedir. Evet, adaletsiz ihsan olmaz. Onsuz yakınlara, akrabaya bakmak gerçekleşmez. Hele ihsanın bir hadis-i şerifte beyan edilen o enfes manâsı ki, “Allah’ı görüyor gibi kullukta bulunma” hiç mi hiç hayata geçirilemez.

İhsan; yukarıda ifade ettiğimiz gibi, “Allah’ı görüyor gibi” kulluk yapmaktır. Ne var ki, bu duygu, bu düşünce ve bu tasavvurların, sağlam bir imana bina edilmesi ve iman gerçeğinin de, İslâmî esaslarla derinleştirilmesi icab eder ki, ihsan şuuru kendinden bekleneni verebilsin.

Yakınlara yardım etme veya daha geniş bir dairede herkese yardımda bulunma, ihsan şuurunun yaygınlaştırıl­ması ve intişarı demektir. Bu açıdan ayetin mazmununu tahlil edecek olursak, adalet ihsanın, ihsan da iyilik etme duygusunun hem temeli hem de kaynağıdır.

Negatif planda esas alınan şeylere gelince; bu konuda önce fuhşiyat zikredilmiş. İhtimal, hem ferdî planda hem de toplum planında bütün münkeratın başlangıcını fuhşiyat teşkil ettiği için ona öncelik verilmiş. Zira hemen herkesin bildiği fuhşiyatın yaygın olduğu toplumlarda sair olumsuz şeylerin hemen hepsi çorap söküğü gibi ard arda sökün eder gelir ve zamanla toplumu bütün bütün şirazeden çıkarır. Bu açıdan da hiçbir zaman onun küçük görülmemesi gerekir.

Münker; Allah’ın yasaklamış olduğu şeylerin açıktan açığa yapılması mânâsına gelir. Diğer bir yaklaşımla o, evrensel doğrulara başkaldırma ve isyan etme manâlarına gelir ki her din ve her millette merduttur.

Bağy yani azgınlık ve taşkınlık; bu olumsuz sıfat da ferdî ve içtimaî hayatta değişik şekillerde kendini gösterir. İnsanın kendine zulmetmesinden, ana-babasına isyanına, devlete başkaldırıp toplum huzurunu bozmadan, Allah’ı inkâra kadar geniş bir taalluk sahasının olduğunu söylemek mümkündür. Burada da tıpkı adalet, ihsan ve iyilikte bulunmada gördüğümüz gibi, fuhşiyat münkerin, münker de azgınlık ve taşkınlığın hem temeli, hem de kaynağıdır.

  • Konuyla ilgili birçok hadis de bulunmaktadır. Birkaç tanesini kaydedelim:

Fakirlere yapılan tasadduk bir sadakadır, ama akrabaya yapılan ikidir; biri sıla-i rahim, diğeri sadaka.” (Tirmizi, zekât, 26; Nesai, zekât, 22) 

Küleyb el-Hanefi, Peygamber Efendimiz’e kime iyilik yapması lazım geldiğini sorunca şu cevabı aldı: Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine… Bu iyiliği üzerine vacip olan bir hakkın ödenmesi yani sıla-i rahmin yerine getirilmesi olarak yapacaksın.” (Ebû Davud, edep, 129.)

Sıla-i Rahim ve Ömrün Uzaması

Efendimiz diğer bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Nesebinizden sıla-i rahim yapacaklarınızı öğrenin. Zira sıla-i rahim akrabalarda sevgi, malda bolluk, ömürde uzamadır.” (Tirmizî, birr, 49; müsned, II, 374.) Bu ve bunu destekler mahiyette başka hadislerde, sıla-i rahimin ömrü uzattığı beyan edilmektedir.

Bunun dışında öteden beri Ehlullah arasında ömrün birbirine verilmesi meselesi de bilinen bir konudur. Her hâlde bu mesele ancak, verenin ve alanın ruhî dokularının uyuşması, aynı frekansı paylaşmaları ve Allah’ın bu fiilî ve kavlî duaya meşietiyle cevap vermesiyle gerçekleşebilir.

Her isteyenin veremeyeceği gibi, her isteyenin de alamayacağı bu alış veriş netice itibariyle “illet-i tâmme”nin gerçekleşmesi ve Cenab-ı Hakk’ın o mevzuda iradesinin taallukuna bağlıdır. İhtimal, sıla-i rahim yapılınca o illet tahakkuk ediyor ve Allah ömrü uzatıyor.

Ömür uzamasının bir başka tevili de şöyle olabilir; Cenab-ı Hakk insanın yaptığı şeyleri bereketlendirip, nemalandırarak o insanın hayatını uzun bir ömür yaşamışçasına bereketlendirebilir. Şayet ömrün uzaması esprisi, insanın ahiret hesabına yönelik kazancıyla değerlendiriliyorsa, bu durumda insan ahiret adına çok kazanmış demektir. Mesela bunlardan birisi Kadir gecesidir ki, bin aya bedel olduğu ifade ediliyor. Eğer insan o gecede, o İlahî teveccühü yakalarsa, sanki seksen sene yaşamış gibi olur. Bu, o insanın ömrü uzasaydı ve seksen sene de yaşasaydı işte o kadar sevap kazanacaktı demektir. Sadakanın, hasenatın, sıla-i rahimin ömür uzatması da bu şekilde olabilir.

Ömrün uzatılması meselesinin niçin sıla-i rahime tahsis edildiği hakkında şunlar söylenebilir; günümüzde en çok gadre uğrayan İslâmî prensiplerden biri de hiç şüphesiz yakın akrabanın unutulmasıdır. Evet, derecesine göre yakınların yer yer ziyaret edilmesi; onlarla aramızda vuslatın sağlanması; başta anne-baba, anne-babanın evlatları, sonra kardeşler, nene, dede; anne menzilinde dayı-teyze, baba menzilinde amca-hala gibi yakınların, anne-babaya karşı bile saygının çok ciddi sarsıldığı bir dönemde görülüp gözetilmesi mevzuu çok önem arz etmektedir.

Hz. Hatice validemiz çok akıllı bir kadındır ve o sanki bir peygambere zevce olmak için yaratılmıştır. Efendimizle ilk vahyin heyecanını paylaştığı dönemde bu büyük kadın, Peygamberimizin, Cebrail’den (a.s.) ilk ayetleri aldıktan sonra “Kendimden korkuyorum.” demesine mukabil; “Hayır ebedîyyen Allah seni zâyi etmeyecektir. Şüphesiz sen sıla-i rahim yapıyor, ihtiyacı olanın elinden tutuyor, yoksula bakıyorsun…” (Buharî, bed’ul-Vahiy, 3, menakibu’l-ensar, 45; Müslim, iman, 252.) demiştir.

Hz. Hatice validemizin bunu demesi, Varaka b. Nevfel’in de bu istikamette bir mütalaada bulunmasından anlaşılıyor ki, sıla-i rahim, o toplumda zor yapılan ve talib olunan bir şey. Hz. Ebu Bekir, Efendimiz’e yapılanlar karşısında O’na sahip çıkarken, “Senin gibi, fakirin, yoksulun elinden tutan, sıla-i rahim yapan birine bu yapılmaz.” diyor. Ve yine komşulukla korumaya almak istediğinde, Kureyş’e karşı sıla-i rahimi referans olarak veriyor. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, sıla-i rahim o dönemde de herkes için gâye-i hayâl ve çok önemli bir şeydi.

Bir diğer yanıyla tarihte, pederşâhî, cedşâhî, ceddü’l-cedşâhî (ata erkil) aile şekillerini görmek mümkün. Eskiden bizim toplumumuz da öyleydi. Bir baba-anne veya dedenin etrafında birçok gelin ve evlad bulunurdu. Hâlâ bazı yerlerde bu vardır. Bunlar aslında toplum molekülünün düşük çapta hücreleri gibi şeylerdir ki, ne kadar sağlam, sıhhatli, birbiriyle irtibat içinde olurlarsa o kadar sıhhatli bir toplum meydana gelir.

Türk toplumunda genel toplum değerleri çok tarumar olmuştur. Bu ülke âdeta toplumun değerleri açısından Âkif’in: “Harab eller, kimsesiz çöller, başsız ümmetler, emek mahrumu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar…” ifadelerinde kendini bulmuştur. Fakat Türk toplumunun aile yapısı bu üst üste gelen handikapları aşmamıza yardım etmiştir. O dönemde mektep bozulmuş, din tezyif edilmiş, muallim Allah’ın yerine konmuş; sokak bozulmuş, gazete ve mecmua dine hücum eder olmuş.. evet, bütün bunlara rağmen bu toplum hâlâ ayakta ise zannediyorum o da işte bu sağlam aile yapısındandır. Böyle acımasızca tahrip edilen bir cemiyetin tamirinde sıla-i rahimin rolünün çok büyük olduğuna inanıyorum ben. Dolayısıyla toplumu oluşturan hücreler, o hücreye esas teşkil eden atomlar, birbirlerine alabildiğine yakın olmalı. Herkes en dar daireden en geniş daireye kadar yakınlarını ziyaret edip ihtiyaçlarını gidermeli, dertlerini dinlemeli ve karabetin hakkını vermelidir. [Prizma-3]

İstifade edilen Kaynaklar:

  • – hikmet.net
  • – Bir Müslümanın Yol Haritası
  • – Prizma-3
  • -Kırık Testi Serisi
Bu yazı 88 kez okundu