•İçtimai Bir Sorumluluk Ve Sünnet: Mazluma Sahip Çıkma
•Zulmü durdurmak hem zalime hem de mazluma yardımdır!
•Mazluma Yardıma Teşvik ve Bir Uyarı!
•Mazluma Sahip Çıkma, Kul Haklarındandır
•Mazluma Yardım, Kardeşliğin de Şartlarındandır
•Mazlumu Müdafaa Etmekten Korkan Zelildir
•Efendimiz’in (Sas) Mazlum Ashâbına Sahip Çıkması
•“Benim için hanımını koru ve ona zulmetme!”
•İşkence Altında Tutulanların Kurtarılması
•İhanete Uğrayanların Hesabının Sorulması
•Bir kişi için bir ordu!
•Ve bir Duâ!
***
“İÇTİMAÎ BİR SORUMLULUK VE SÜNNET: MAZLUMA SAHİP ÇIKMA”
Yeryüzünde hakkı ikame ve adaleti tesis için gönderilen peygamberlerin hayatı, zalim fert ve topluluklara karşı verilen çetin mücadelelerin ve mazluma sahip çıkmanın örnekleriyle doludur. Onlar, hakkı tebliğ ve ikâme etmenin yanında haksızlığa uğrayan kimselerin de daima rehberleri ve müdafileri olmuşlardır. Hz. Nuh (Bkz. Nuh Sûresi/1-28; Kamer Sûresi/9-16) ve Hz. İbrahim, en büyük zulüm olan şirkin yanında onun despot temsilcilerine ve onların idaresinden kaynaklanan haksızlıklara karşı büyük bir mücadele vermiş; Hz. Musa ve Harun, zalim Firavun tarafından köleleştirilen ve her çeşit zulme maruz bırakılan İsrailoğullarını kurtarmak için görevlendirilmiş, Hz. Şuayb, insanların hem imanlarına hem de mallarına kastedip çöken çeteleri ıslah için büyük çabalar harcamıştır.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ” adlı eserde A’raf ve Hûd Sûresinde bu gerçek şu şekilde ifade edilmiştir:
[A’raf Sûresi 85-86]
85. Medyen halkına ise kardeşleri Şuayb’ı (gönderdik). O da, (diğer rasûller gibi aynı) tebliğde bulundu: “Ey halkım! Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Hiç şüpheniz olmasın ki, size Rabbiniz’den apaçık bir gerçek gelmiş bulunuyor. Artık ölçüyü, tartıyı tam yapın; kendilerine ait mallarda haklarını eksiltmek suretiyle insanlara zulmetmeyin; bu ülkede bir zaman (peygamberler eliyle İlâhî) düzen sağlanmıştı; siz, aksine davranmak suretiyle burada bozgunculuk çıkarmayın. Gerçek mü’minler olup dediğim gibi davranmanız, sizin için hayırlı olan yoldur.
86. “Öyle, (gücünüze dayanarak) bütün yol başlarını tutup tehditler savurmayın ve Allah’a iman edenleri O’nun yolundan alıkoymaya ve o yolun eğriliğini, eğri tanınmasını, keyfinize göre eğrilip bükülmesini arzulamayın ve onu böyle göstermeye çalışmayın. Düşünün ki, bir zaman siz az ve zayıftınız, fakat Allah sayınızı çoğalttı, gücünüzü arttırdı. Sınır tanımayan ve Allah’ın verdiği duygu, meleke ve kabiliyetleri yanlış yolda harcayanların sonları nasıl oldu, düşünün ve ibret alın!
[Hûd Sûresi 84-87]
84. Medyen halkına ise, yine kendi içlerinden kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. O da, (diğerleri gibi,) “Ey halkım!” dedi: “Allah’a ibadet edin; sizin için O’ndan başka bir ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Ben, sizi (helâl yoldan kazanmadığınız ve şükrünü eda edemediğiniz) büyük bir servet içinde görüyor ve azabıyla sizi çepeçevre kuşatacak bir günden korkuyorum.
85. “Ey halkım! Ölçüyü ve tartıyı büyük bir titizlik ve tam bir doğrulukla yerine getirin; kendilerine ait mallarda haklarını eksiltmek suretiyle insanlara zulmetmeyin ve bozguncular kesilerek memlekette karışıklık çıkarmayın.
86. “Eğer mü’min iseniz bilin ki, Allah’ın kâr ve kazanç olarak helâlinden size bıraktığı, hakkınızda çok daha hayırlıdır. (a) Ben, (sizin iyiliğinizi düşünerek öğüt veriyorum,) yoksa başınızda bir koruyucu ve gözetleyici değilim.”
(a) Denebilir ki Allah’ın dini, bir boyutuyla insanlar arasındaki muameleleri tanzim için haram-helâlle ilgili düsturlardan ve hükümlerden ibarettir. O, kazancın mutlaka helâlinden olması, kimsenin kimseye haksızlık etmemesi, aldatma, faiz, hırsızlık ve benzeri yollardan kaçınma gibi hususlar üzerinde titizlikle durur. Umumî manâda fiyatları piyasanın belirlemesine bırakmışsa da, piyasa fiyatının % 10–15 üzerinden mal satılmasına izin vermez. Aldatmayı, ölçü ve tartıda hile yapmayı kesinlikle yasaklar. Bazen insan, gayr-ı meşrû yollarla fazla kazanmayı kendisi için bir kazanç olarak görebilir; fakat bu, gerçekte tam bir kayıptır. Ancak Allah’ın çizdiği sınırlar içinde ticaret yapanlardır ki, kazanan gerçekte onlardır. Dolayısıyla insanlar için daima hayırlı olan, bütün münasebetlerinde doğru, dürüst ve namuslu olmaktır.
***
87. “Ey Şuayb!” dediler: “Kendilerine atalarımızın tapageldiği ilâhlarımızı bırakmamızı ve mallarımızda dilediğimiz gibi tasarrufta bulunmaktan vazgeçmemizi yoksa sana namazın mı emrediyor? Sen, aslında yumuşak ve akıllı-uslu bir adamsın.”
***
Efendimiz’e (aleyhi’s-salatü ve’s-selam) gelince O, nübüvvetten önce bile, hakkı yenen ve zulme uğrayan hiçbir mazlumun, mağduriyetiyle baş başa bırakılmayacağına dair yapılan “Hılfu’l-Fudûl” adlı antlaşmaya gönüllü olarak katılmış, peygamber olarak seçildikten sonra da bu üyeliği, vadiler dolusu kızıl tüylü deve sürüsü ile dahi değişmeyeceğini ve her zaman mazlumun yanında yer alıp ona yardım edeceğini beyan etmiştir. (Müsned, I/191; Beyhâkî, es-Sünenü’l-Kübra, VI/603) Nitekim O, hayatı boyunca da hep mazlumlara sahip çıkmış; onların haklarını korumak, geri almak ve iniltilerini dindirmek için mücadele etmiş, mazluma yardım etmeyi bir vazife olarak ümmetine miras bırakmıştır.
“ZULMÜ DURDURMAK HEM ZALİME HEM DE MAZLUMA YARDIMDIR!”
Allah Resûlü’nün, fert ve gruplar arasında ve toplum içerisinde cereyan eden zulüm ve haksızlıklara karşı Müslümanlara yaptığı tavsiyelerden biri,
عَنْ أَنَسٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «اُنْصُرْ أَخَاكَ ظَالِمًا أَوْ مَظْلُومًا» فَقَالَ رَجُلٌ: يَا رَسُولَ اللّٰهِ أَنْصُرُهُ إِذَا كَانَ مَظْلُومًا أَرَأَيْتَ إِنْ كَانَ ظَالِمًا كَيْفَ أَنْصُرُهُ؟ قَالَ: «تَحْجُزُهُ أَوْ تَمْنَعُهُ مِنَ الظُّلْمِ فَإِنَّ ذٰلِكَ نَصْرُهُ»
Enes radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem : “Zalim de olsa, mazlum da olsa kardeşine yardım et!” buyurdu. Bunun üzerine bir adam: “Ey Allah’ın Resûlü, kardeşim mazlumsa ona yardım ederim. Ama zalimse nasıl yardım edebilirim ki!” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle dedi: “Onu zulümden alıkoyar, ona mâni olursun ki bu da ona yardım etmektir.” [Buhari, Mezâlim 4; İkrâh 6] Zira bu ölçü dahilinde hareket edilip zalimin zulmünün önüne geçildiğinde, mazlum korunmuş olacağı gibi zalim de dünya ve ahiret karanlıklarından kurtarılmış olacaktır. Bununla hem zulmün kaynağı kurutulacak hem de her türlü haksızlık ve zulümlerin engellenmesini ile toplumda adalet ve huzuru temin etmenin yolu açılacaktır. Allah Resûlü, “zalime yardım” meselesini önemsiyordu çünkü zulüm bütünüyle ortadan kaldırılmadan mazluma tam sahip çıkılamazdı. Bundan dolayı bir başka beyanlarında konuyu tekrar gündeme getirmiş ve daha da açarak şöyle buyurmuştu:
عَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «إِنَّ أَوَّلَ مَا دخَلَ النَّقْصُ عَلٰى بَن۪ي إِسْرائيلَ أَنَّهُ كَانَ الرَّجُلُ يَلْقٰى الرَّجُلَ فَيَقُولُ: يَا هٰذَا اتَّقِ اللّٰهَ وَدَعْ مَا تَصْنَعُ فَإِنَّهُ لَا يَحِلُّ لَكَ، ثُمَّ يَلْقَاهُ مِنَ الْغَدِ وَهُوَ عَلٰى حَالِهِ فَلَا يَمْنَعُهُ ذٰلِكَ أَنْ يَكُونَ أَك۪يلَهُ وَشَر۪يبَهُ وَقَع۪يدَهُ، فَلَمَّا فَعَلُوا ذٰلِكَ ضَرَبَ اللّٰهُ قُلُوبَ بَعْضِهِمْ بِبَعْضٍ» ثُمَّ قَالَ: ﴿لُعِنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنْ بَن۪ي إِسْرَائ۪يلَ عَلٰى لِسَانِ دَاوُدَ وَع۪يسَى ابْنِ مَرْيَمِ ذٰلِكَ بِمَا عَصَوْا وَكَانوُا يَعْتَدُونَ، كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ عَنْ مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ ماَ كَانُوا يَفْعَلُونَ تَرَى كَث۪يرًا مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ أَنْفُسُهُمْ﴾ إِلٰى قَوْلِهِ ﴿فَاسِقُونَ﴾ ثُمَّ قَالَ: «كَلاَّ وَاللّٰهِ لَتَأْمُرُنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلَتَنْهَوُنَّ عَنِ الْمُنْكَرِ وَلَتَأْخُذُنَّ عَلٰى يَدِ الظَّالِمِ ولَتَأْطِرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ أَطْرًا وَلَتَقْصُرُنَّهُ عَلَى الْحَقِّ قَصْرًا أَوْ لَيَضْرِبَنَّ اللّٰهُ بِقُلُوبِ بَعْضِكُمْ عَلٰى بَعْضٍ، ثُمَّ لْيَلْعَنْكُمْ كَمَا لَعَنَهُمْ»
İbn Mes’ûd radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “İsrailoğulları içinde dinî (ve içtimaî) yozlaşmanın başlangıcı şöyle olmuştu: Bir şahıs, diğerinde gördüğü bir kötülük üzerine “Be adam, Allah’tan kork ve yapmakta olduğun şu kötülükten vazgeç. Zira bu davranışın helâl değildir.” diye onu uyarırdı. Ertesi gün yine gelir, o adam aynı münkeri işliyor olmasına rağmen, onunla dostluğunu devam ettirir; onunla beraber oturup kalkar, beraber yer içerdi. Onlar kötülüklerle bu derece iç içe olunca, Allah da kalblerini mühürledi (birbirine çaldı). Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bu durumu şu âyetle teyit etti: “İsrailoğullarından küfre sapanlar hem Davud’un, hem de Meryem oğlu İsa’nın lisanı ile lanetlendiler. Bunun sebebi, onların isyan etmeleri ve taşkınlık edip haddi aşmaları idi. Onlar, kötülük yaptıkları zaman birbirlerini kötülükten vazgeçirmeye çalışmazlardı. Ne çirkin davranıştı bu tutumları! Onlardan çoğunun kâfirleri veli edindiklerini görürsün. Bu iş –ki onu bizzat kendileri yapmış ve üzerlerine Allah’ın hışmını çekmişlerdir- ne kötü davranıştır! Onlar cehennem azabında devamlı kalacaklardır.Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilen vahye imanları olsaydı, kâfirleri veli edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” {Maide Sûresi, 5/78-81} Akabinde şöyle buyurdu: “Hayır, hayır! Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zalimin elini tutup zulmüne mâni olur, onu hak çizgisine getirir ve hak üzerinde tutarsınız ya da Allah kalblerinizi birbirine benzetir de İsrailoğullarına lanet ettiği gibi size de lanet eder.” [Ebû Davud, Melahim 17; Tirmizi, Tefsîru sûre 5/6]
***
DOLAYISIYLA zalimin zulmüne engel olup onu hakka döndürmek ve daima hak üzere karar verip adaletten ayrılmamasını temin etmek de toplumun üzerine bir vazifedir. Şayet bu görev terkedilirse zamanla zulüm kanıksanır hatta zalime hak verilmeye başlanır ve böylece zulme ortak olunur ki bu da o toplumu ilahi laneti hak eder duruma düşürür.
عَنْ أَب۪ي بَكْرٍنِالصِّدّ۪يقِ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: ياَ أَيُّهَا النَّاسُ إِنَّكُمْ تَقْرَءُونَ هٰذِهِ الْاٰيَةَ ﴿يَا أَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا علَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ﴾ وَإِنيِّ سَمِعْتُ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ يَقُولُ: «إِنَّ النَّاسَ إِذَا رَأَوْا اَلظَّالِمَ فَلَمْ يَأْخُذُوا عَلٰى يَدَيْهِ أَوْشَكَ أَنْ يَعُمَّهُمُ اللّٰهُ بِعِقَابٍ مِنْهُ»
Bir gün Hz. Ebu Bekir (radıyellahu anh) minbere çıkar: “Ey insanlar! Siz, “Ey iman edenler! Siz kendinize bakın, siz doğru yolda iseniz, herhangi bir sapkın kimse size zarar veremez...” {Maide Sûresi, 5/105} âyetini okuyor ama yanlış tevil ediyorsunuz. Hâlbuki ben Resûlullah’ı sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururken işittim: “İnsanlar zalimin zulmüne şahit olup da ona mâni olmazlarsa, Allah’ın onlara umumi bir azap göndermesi pek yakındır.” [Ebû Davud, Melahim 17; Tirmizi, Fiten] der; bu içtimai sorumluluğu hatırlatır ve ŞAHSÎ ENDİŞE, KORKU, DUYARSIZLIK ve İHMALDEN kaynaklanan zulme sessizliğin, iyi-kötü ayırmaksızın BÜTÜN BİR TOPLUMUN cezalandırılmasını netice vereceğini haber verir.
“MAZLUMA YARDIMA TEŞVİK VE BİR UYARI!”
Bundan dolayıdır ki dünya hayatında ağır imtihanlara maruz kalan sadece mazlum değil onunla beraber çevresinde bulunan HERKES de İMTİHANDADIR. Onların imtihanı ise “zulme karşı durup durmama ve mazluma yardım edip etmeme” imtihanıdır. Bunun içindir ki Allah Resûlü
«مَنْ نَفَّسَ عَنْ مُؤْمِنٍ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ الدُّنْيَا، نَفَّسَ اللّٰهُ عَنْهُ كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ،
“…Kim bir müminin dünyaya ait bir sıkıntısını giderirse Allah da kıyamet günü, onun yaşayacağı sıkıntılarından bir sıkıntısını giderir…” (Müslim, Birr 15 (2580)) buyurarak Müslümanı, maddi-manevi sıkıntısı olan kimselerin yardımına davet ve teşvik etmiştir. Bu husustaki bir başka hadislerinde ise mazlumun yardımına koşanlara şu müjdeyi vermiştir: “…Kim bir mazluma yardım etmek için koşturur gayret ederse, ayakların kaydığı gün, Allah, o kimsenin ayaklarını kaydırmaz…”(Ebu Nuaym, Hilyet’l-Evliya, 6/383)
Allah Resûlü, elinden geldiği halde mazluma yardım etmeyenleri de şöyle uyarmıştır:
“Bir kul kabirde azaba maruz kalır ve sonunda kabri, ateş doldurulur. Azap kaldırılınca kul, niçin böyle bir azaba maruz kaldığını sorar. Kendisine, “Sen hem abdeste çok dikkat etmeden namaz kılıyordun hem de bir mazlumu gördüğünde ona yardım etmiyordun.” diye cevap verilir.” (Münzirî, et-Tergîb ve’t-Terhîb, III/201; Heysemî, Zevaid, VII/270) Burada açıkça “Ceza, amelin cinsindendir.” kaidesince, yardım etme imkânı varken ateşe düşen/düşürülen mazlumları sadece seyredenlerin, kabirlerinin ateşle doldurulacağı haber verilerek, inananlar şiddetle ikaz edilmektedir.
“MAZLUMA SAHİP ÇIKMA, KUL HAKLARINDANDIR”
Allah Resûlü, mazluma sahip çıkma şuurunu yerleştirmeye çalıştığı İslam toplumunda bunu insanların isteğine de bırakmamış bizatihi emretmiştir. Onun bu emrini bize ulaştıran Berâ İbn-i Âzib şöyle der:
عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا قَالَ: أَمَرَنَا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ بِسَبْعٍ وَنَهَانَا عَنْ سَبْعٍ: أَمَرَنَا بِعِيَادَةِ الْمَر۪يضِ، وَاتِّبَاعِ الْجَنَازَةِ، وَتَشْم۪يتِ الْعَاطِسِ، وَإِبْرَارِ الْمُقْسِمِ، وَنَصْرِ الْمَظْلُومِ، وَإِجَابَةِ الدَّاعِي، وَإِفْشَاءِ السَّلَامِ. وَنَهَانَا عَنْ خَوَات۪يمَ أَوْ تَخَتُّمٍ بِالذَّهَبِ، وَعَنْ شُرْبٍ بِالْفِضَّةِ، وَعَنِ الْمَيَاثِرِ الحُمْرِ، وَعَنِ الْقَسِّيِّ، وَعَنْ لُبْسِ الحَر۪يرِ وَالْإِسْتَبْرَقِ وَالدّ۪يبَاجِ.
Berâ İbn Âzib radıyallahu anhumâ demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bize yedi şeyi emretti, yedi şeyi de yasakladı.
•Hastayı ziyaret etmeyi,
•cenazeye katılmayı,
•aksırana “يَرْحَمُكَ اللّٰهُ” demeyi,
•(dünyevî ve uhrevî zarar gelme durumu yoksa) yemininde hânis olmaması için yemin eden kişiye yardımcı olmayı,
•zulme uğrayana yardım etmeyi,
•davet edenin davetine gitmeyi
•ve selamı yaygınlaştırmayı emretti.
•Altın yüzük takmayı, gümüş kaptan su içmeyi, ipek yatak ve minder kullanmayı, harir, istibrak ve dibace türünden ipek elbise giymeyi yasakladı. [Buhari, Cenâiz 2; Müslim, Libas 3]
(Zikredilen yasaklardan ikisi erkeklerle ilgilidir. Bunlar altın yüzük kullanmak ve saf ipek cinsinden elbise giymektir). Görüldüğü üzere burada emredilen yedi haktan birisi, ZULME MARUZ KALAN KİMSEYE yardım etmektir. Bundan dolayıdır ki İbn-i Mulekkin gibi hadis alimleri mazluma yardım etmeyi kul haklarından biri olarak saymıştır. (el-Bedru’l-Münîr, IX/50)
Yine Allah Resûlü, sokakta oturmakta olan bir grupla karşılaşınca onları, insanların gelip geçtiği yolların üzerlerinde oturmaktan nehyetmiş, şayet orada bulunmak zorundalarsa da kendilerine şu üç vazifeyi tavsiye etmiştir: “Gideceği yeri bulamayanlara yol gösterin, selamı alıp verin bir de zulme maruz kalanlara yardımcı olun.” (Tirmizî, (2726)); Müsned, (18569)). Efendimiz’in bu tavsiyesine sosyal ve içtimaî bir görev olarak bakılmalıdır Zira yine O’nun beyanıyla “…Hak sahiplerinin, haklarını kolayca/rahatlıkla alamadığı bir toplumda/düzende hayır yoktur ve öyle bir millet iflah olmaz!” (İbn-i Mâce, Sadakât 17) Dolayısıyla zulüm ve haksızlıklar karşısında duyarlılığını ve adaleti ikame hassasiyetini kaybetmiş bir millet, aslında geleceğini kaybetmiştir.
“MAZLUMA YARDIM, KARDEŞLİĞİN DE ŞARTLARINDANDIR”
Kur’ân’ın beyanıyla “Müminler ancak kardeştir…” (Hucurât, 49/10) Allah Resûlü de farklı zamanlarda kardeşlik hukuku üzerinde durmuş ve bunun temel kriterlerini belirlemiştir:
عَنْ أَب۪ي هُرَيْرَةَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُ قَالَ: قَالَ رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ: «… اَلْمُسْلِمُ أَخُو الْمُسْلِمِ لَا يَظْلِمُهُ وَلَا يَحْقِرُهُ وَلَا يَخْذُلُهُ. اَلتَّقْوَى هَاهُنَا وَيُش۪يرُ إِلٰى صَدْرِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ بِحَسْبِ امْرِيءٍ مِنَ الشَّرِّ أَنْ يَحْقِرَ أَخَاهُ الْمُسْلِمَ. كُلُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ حَرَامٌ دَمُهُ وَمَالُهُ وَعِرْضُهُ»
Ebû Hureyre radıyallahu anh demiştir ki: Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “…Müslüman, müslümanın kardeşidir; ona zulmetmez, küçümseyip, hakir görmez ve (ihtiyacı olduğunda) onu yüzüstü bırakıp terketmez.” Peygamber Efendimiz üç defa göğsüne işaret ederek sözlerini şöyle sürdürdüler: “Takva işte buradadır. Müslüman kardeşini küçümseyip hor ve hakir görmesi, bir kimseye şer olarak yeter! Her müslümanın kanı, malı, ırz ve namusu başka bir müslümana haramdır.” [(Buharî, Mezâlim 3 (2444); Müslim Birr 58 (2580)] ikazında bulunmuştur.”
Allah Resûlü, burada “Müslüman, Müslüman’ı zalime, düşmana teslim etmez. Yardıma muhtaç olduğunda onu yalnız bırakmaz.” ifadeleriyle MAZLUMA YARDIMIN KARDEŞLİĞİN ŞARTI, onun hak ve hukukuna dahil olduğunu açıkça belirtmektedir.
Kur’ân da, gerçek müminlerin vasıflarını anlatırken
وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنتَصِرُونَ
“Onlar, zulme uğradıklarında yardımlaşıp haklarını alırlar.”(Şûra Sûresi, 42/39) buyurarak, Müslüman toplumun zalimlere karşı daima dayanışma içinde hareket etmeleri gerektiğini ders verir. Bunu terk edenler İslam’ın kardeşlik emrinin gereğini yerine getirmemiş olduklarından mesul duruma düşerler. Dolayısıyla zulmetmek ya da yardıma muhtaç mazlumu sadece seyretmek, İslam’ın kardeşlik anlayış ve hukukuyla asla telif edilemez. Hadiste özellikle din kardeşliği üzerinden bu mesajın verilmesi ise kardeşlik haklarını ve ahlakını en üst seviyede koruma altına almaya yöneliktir. Yoksa bir Müslüman, değil mümin kardeşine ya da insana, herhangi bir canlıya dahi zulmedemez. Bu konuda Allah Rasûlü’nün, geçmiş ümmetlerden verdiği şu örnek çok manidardır:
عَنِ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمَا أَنَّ رَسُولَ اللّٰهِ صَلَّ اللّٰهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ: «عُذِّبَتِ امْرَأَةٌ ف۪ي هِرَّةٍ حَبَسَتْهَا حَتّٰى مَاتَتْ فَدَخَلَتْ فِيهَا النَّارَ لَا هِيَ أَطْعَمَتْهَا وَسَقَتْهَا إِذْ هِيَ حَبَسَتْهَا وَلَا هِيَ تَرَكَتْهَا تَأْكُلُ مِنْ خَشَاشِ الْأَرْضِ»
İbn Ömer radıyallahu anhumâ demiştir ki: Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bir kadın, ölünceye kadar hapsettiği bir kedi yüzünden azaba düçar oldu ve bundan dolayı cehenneme girdi. Hayvanı eve hapsetmiş, ona bir şey yedirmemiş, içirmemiş, yerdeki haşereleri yemesine bile müsaade edip, imkân tanımamıştı.” [(Buharî, Bed’ü’l-Halk 17, Enbiya 50; Müslim, Birr 151 (2242))]
***
“MAZLUMU MÜDAFAA ETMEKTEN KORKAN ZELİLDİR”
Hem mazlum hem de içinde yaşadığı toplum, zalime asla boyun eğmemeli, hak ve adaleti müdafaa adına hukuk çerçevesinde kalarak sözlü ve fiili mücadele vermelidir. Mesela bu çerçevede Kur’ân, “Size ne oluyor ki Allah yolunda ve çaresizlik içinde bırakılan: “Ey büyük Rabbimiz! Ahalisi zalim olan şu memleketten bizi kurtarıp çıkar. Tarafından bir sahip gönder, katından bir yardımcı yolla!” diye yalvarıp yakaran bir kısım erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz?”(Nisâ Sûresi, 4/75) buyurur; İNANANLARI İKAZ EDER ve MAZLUMLARA SAHİP ÇIKMAYA ÇAĞIRIR. Nitekim Efendimiz de İslam’da amellerin en faziletlerinden birisinin, zalimlere karşı hakkı haykırmak olduğunu beyan eder. (Bkz. Ebu Davud, Melâhim 17 (4344); Tirmizî, Fiten 13 (2174))
Yine Kur’ân, MAZLUMUN KENDİSİNİN de HAKKI SESLENDİRİP mağduriyetini dile getirmesini MEŞRU KILMIŞ hatta bunu bir nevi teşvik etmiştir:
لاَ يُحِبُّ اللهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلاَّ مَنْ ظُلِمَ وَكَانَ اللهُ سَمِيعًا عَلِيمًا
“Allah, ağır ve inciten sözlerin açıktan söylenmesini hiç sevmez, ancak söyleyen zulme uğramışsa o başka. Allah her şeyi hakkıyla işitir ve görür.” (Nisâ, 4/148) Bu ilahî beyan münasebetiyle merhum şehid Seyyid Kutup, tefsirinde şunları söylemektedir: “Kuşkusuz İslâm, -zulmetmedikleri sürece- insanların namına ve şanına saygı gösterir. Ancak zulmettikleri zaman bu saygıyı hak etmezler. İşte o zaman zulme uğrayana, zulmedenin kötülüğünü açıklama izni verir. Dillerin kötü söz söylemesine ilişkin yasağın tek istisnası budur. Böylece İslâm’ın, zulme imkan tanımayan adaleti koruması için, ferd ya da toplumun utanma duygusunun yırtılmasına izin vermeyen ahlakı koruması birbirine uygun düşmektedir.”
•Elmalılı Hamdi Yazır hazretlerinin aynı ayeti tefsir ederken dile getirdiği hususlar ise, gerçekten çok dikkat çekicidir: “Allah, kötü sözün açıklanmasını sevmez. Kötü fiil şöyle dursun, kötülüğün söz kabîlinden olarak bile meydana konulmasını istemez, buğzeder. Gerçi Allah, ne fiil olarak, ne söz olarak, ne gizli, ne âşikâr kötülüğün hiçbirini sevmez. Fakat ister sözle olsun, ilan edildiği ve açıklandığı zamandır ki, bilhassa gazab ve azab eder. Ve işte ilâhî azabın sır ve hikmeti bu noktada, yani Allah’ın kötülüğü sevmemesindedir. Ancak mazlum (zulme uğrayan) hariç. Zulmedilmiş, hakkına tecavüz olunmuş olan kimse feryad edebilir, zalim aleyhine bağıra bağıra beddua edebilir veyahut ondan yakınarak kötülüklerini söyleyebilir, hatta kötü sözlerine aynen karşılıkta bulunabilir. Ve Allah zulme uğrayanın feryadını dinler, halini bilir.” Hele işlenen zulüm bütün müslümanların bellerini bükecek ve yüzlerini kara edecek cinsten ise…
•YİNE zulüm ve haksızlıktan canı yananların, zalimlere karşı beddua etmeleri, onların zulümlerini dünya çapında ifşa etmeleri ve tarihe not düşmeleri, insanları bilgilendirmeleri ve haklarını aramaları günah değil bilakis bu mağdurların üzerine bir vecibedir. Bu hususta zaman zaman ashabına tahşidatta bulunan Allah Resûlü, müminlere şu ilkeyi de ders vermişti: “Dikkat edin! Sakın ha, sizden hiçbir kimseyi, insanlardan duyduğu korku, bildiği hakkı ifade etmekten/savunmaktan alıkoymasın!” (İbn-i Mace, Fiten 20 (4007))
•Yine bir sohbetinde Allah Resûlü, “Sizden hiçbir kimse kendini hor ve hakir kılıp, küçük duruma düşürmesin!” buyurur. Ashab-ı kiram, “Ey Allah’ın Resûlü! Bizden birisi nasıl kendini küçük duruma düşürür?” diye sorar. Bu soru üzerine Efendimiz şu açıklamayı yapar: “Sizden bir kimse, Allah için söz söylemesi gerekli olan bir hadiseye şahit olur, fakat susar hiçbir şey söylemez. Allah da o kimseyi kıyamet günü bundan dolayı hesaba çeker ve ona ‘Seni, şahit olduğun o olayla ilgili hakkı seslendirmekten ne alıkoydu?’ buyurur. Bunun üzerine kul da ‘İnsanlardan çekindim, korktum.’ diye cevap verir. Bu cevap üzerine Cenab-ı Hak ona ‘Sen, sadece Benden çekinip korkmalı değil miydin?’ buyurur.’ İşte bu durum insanın kendini küçük duruma düşürmesi demektir.” (İbn-i Mace, Fiten 4008; Ahmed İbn-i Hanbel, Müsned, III/30)
Dolayısıyla toplum baskısı, devlet korkusu vs.. sebebi ne olursa olsun, zulme karşı sessiz kalıp hakkı haykırmayan ve haklarını aramayanlar, kendilerini zelîl duruma düşürür, davalarını da yüzüstü bırakmış olurlar.
- Bunun içindir ki Kur’ân’da, “Zulüm gördükten sonra hakkını arayan/alan kimselerin hiçbir şekilde sorumlu tutulamayacağı yani bu davranışlarından dolayı onların suçlanamayacağı, kınanamayacağı ve cezalandırılmayacağı” hükme bağlanmıştır. (Bkz. Şûra Sûresi, 42/41)
- Zira Kur’ân’ın, dört ana hedefinden biri hak ve adaletin gerçekleştirilmesidir. Bunun için zulme karşı meşru müdafaa dayanışması sergileyenler kınanmayı değil takdiri hak eden yiğitlerdir.
“EFENDİMİZ’in (Sas) MAZLUM ASHÂBINA SAHİP ÇIKMASI”
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bütün varlığı, Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinin, sonsuz sıfatlarının ve eşsiz sanatının bir tecellisi olarak görüyordu. Her şeyin ve herkesin hakkına saygı duyuyor, huzur ve saadeti için çırpınıyor ve ayrım yapmaksızın problemlerine çözüm üretiyordu. İç içe, huzur ve barış içerisinde adil bir ortamda yaşamaları için örnek bir hayat, ahlak ve hukuk felsefesi, hareket metodolojisi ve hikmetli bir bakış açısı inşa etmeye çalışıyordu. İnsanoğlu başta olmakla herkesin varlık hiyerarşisindeki yerini, görevini ve birbirleri karşısındaki sınırlarını net ve kalın çizgilerle ortaya koyuyordu. Böylece kimse kimsenin sınırlarını ihlal etmeyecek, hakkına girmeyecek, hayatına tehdit oluşturmayacak, birbirinden ve birbirinin ürettiklerinden adil bir şekilde istifade ederek emniyet, güven ve huzur içerisinde varlığını devam ettirecekti. O’nun bu hassasiyetine ve aksiyonuna rağmen muhataplarının çoğu, atalarından aldıkları -akıl, mantık ve muhakeme ile bağdaşmayan- kültürel kodlar; hırs, hased, tama, kin ve kibir gibi yaygın kötü hasletler; cehalet, fakirlik, tefrika ve bencillik gibi sosyal problemler; kan davası, ırkçılık, düşmanlık ve sömürü gibi “tarihi” miraslar; hükmetme, hak hukuk tanımama, güç sarhoşluğu, ayrımcılık, şöhret, servet ve şehvet gibi idarî hastalıklar yüzünden karşısına dikiliyordu. Gücü de elinde bulunduran bu insanlar, hayatı bir cidal olarak görüyor; zayıf ve savunmasız insanlara (kölelere, fakirlere, yolculara, kadınlara…), güçsüz Müslümanlara ve diğer canlılara kötülük, zulüm ve haksızlık yapmaktan çekinmiyor hatta zulmü hayatta kalmanın bir gereği olarak görüyorlardı! Buna karşılık O, hak ihlalleri, kötülük, zulüm ve suçlar karşısında asla sessiz kalmıyor; insanî, ahlakî, hukukî ve İslamî çizgiyi koruyarak herkesi ve her şeyi kuşatan bir adalet sisteminin tesisi için hemen harekete geçiyordu.
Bu çerçevede ashâbına yapılanlar, haksızlık, ihanet ve suç ise hesabını sorma, zulüm ise bitirme, hata ise uyarma, cehalet ise bilgilendirme, problem ise çözme adına korkmadan ve yılmadan her türlü gayreti ortaya koyuyordu. Yukardaki zikrettiğimiz hassasiyetlerine ilave insanlık başta olmakla alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz’in (aleyhissalâtu vesselâm), özellikle kendisine gönül veren yol arkadaşlarına karşı ayrı bir duyarlılığı vardı: “Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki zahmete uğramanız O’na ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir.”(Tevbe Sûresi 9/128) Bu manada hem Mekke hem de Medine döneminde çok sayıda hadise ile karşı karşıya kalmış ve hemen hepsinde bir şekilde onlara sahip çıkmıştı. İşte birkaç örnek:
“BENİM İÇİN HANIMINI KORU ve ONA ZULMETME!”
Mekke’de olduğu gibi Medine’de de insanların kendi hür iradeleriyle yaptıkları tercihlere tahammülü olmayan birileri vardı. Kimsenin Müslüman olmasını hazmedemiyor ve kendilerine en yakın insanlar bile olsa onları kararlarından döndürmek için işkence yapıyorlardı. Onlardan birisi de Kays İbn-i Hatîm idi. Hanımı Havvâ Bint-i Yezîd, Medine’nin ilk Müslüman kadınlarındandı. Muhtemel baskılara rağmen İslam’ı kabul etmiş, samimi bir şekilde yaşamaya başlamıştı. Fakat kocası Kays, bu durumu kabullenememiş; ona baskı ve şiddet uygulamaya başlamıştı. Hz. Havvâ’nın hali ve yaşadıkları, Mekke’de bulunan Rahmet Peygamberi’ne kadar ulaşmıştı. Cenâb-ı Hakk’ın beyan buyurduğu üzere O, müminlerin yaşadığı sıkıntılar karşısında büyük acı çekiyor, kalbi tir tir oluyor ve onların dertlerine derman olma adına rahmet ve şefkat kanatlarını sonuna kadar açıyordu. Efendimiz’e (aleyhissalâtu vesselâm) Kays İbn-i Hatîm’in panayır için Mekke’ye geldiği ve Zülmecâz’da olduğu haberi ulaşmıştı. Derhal Kays ile görüşmek üzere Zülmecâz’a gelmişti. Onu bulunca öncelikle mesajını anlatmış ve künyesiyle hitap ederek “Ey Ebû Yezîd! Seni Allah’a inanmaya çağırıyorum!” buyurmuş ve İslam’a davet etmişti. Duyduklarının hak olduğunu anlasa da inadından vazgeçmeyen Kays, “Anlattığın ve davet ettiğin şey ne güzel! Ancak savaş beni bu çağrıdan alıkoydu.” cevabını vermiş ve Müslüman olmaya yanaşmamıştı. Bunun üzerine Efendimiz, görüşmesine sebep olan asıl meseleyi açmış ve “Ey Ebû Yezîd! Bana ulaşan bilgiye göre sen, şirki bırakmasından bu yana eşin Havvâ’ya kötü davranıyormuşsun. Allah’tan kork! Benim için onu koru ve ona zulmetme.” buyurmuştu. Allah’ın Resûlü, bir müşrikten Müslüman olan hanımını rahat bırakmasını ve ona iyi muamele etmesini rica ediyordu. Efendimiz’e dönen Kays, “Peki, ona değer verecek ve istediğini yapacağım. Ona iyi davranacağım.” demişti. İşini bitirip Medine’ye dönen Kays, hanımını çağırmış ve “Ey Havvâ, peygamberin Muhammed (aleyhissalâtu vesselâm) ile karşılaştım. Benden, seni korumamı istedi. Allah’a yemin olsun ki, ona verdiğim sözü yerine getireceğim. İstediğini yapabilirsin. Vallahi benden sana asla zarar gelmeyecektir.” demiş ve o günden sonra bir daha hanımına kötü davranmamıştı. Bunun üzerine Hz. Havvâ (radıyallahu anhâ), insanlardan gizlediği Müslümanlığını açığa vurmuş ve kocası da ona karışmamıştı. Diğer müşrikler, “Ey Ebû Yezîd! Eşin, Muhammed’in dinine tabi oldu.” diyerek kendisini tahrik etseler de o, “Ben, Muhammed’e, ona kötülük etmemeye, onun hatırına kendisini korumaya söz verdim.” karşılığını vermiş ve duruşunu değiştirmemişti. (Meşhur sahâbî Sâbit İbn-i Kays’ın da annesi olan Hz. Havvâ, hicretten sonra Efendimiz’e beyat eden Ensar kadınlarından birisiydi. (İbn-i Sa’d, Tabakât 10/251, 252)
“İŞKENCE ALTINDA TUTULANLARIN KURTARILMASI”
Mekkeliler, İslam’ı ve Müslümanları hazmedememişlerdi. Bitirmek için hem Kur’ân’a hem Allah Resûlü’ne hem de inananlara sözlü ve fiili saldırılarda bulunuyorlardı. Hakaret ediyor, işkence ile şirke geri döndürmeye çalışıyor hatta dininde sebat edenleri şehit ediyorlardı. Kendisi de bin bir sıkıntıya maruz kalan Allah Resûlü, onları teselli ve teskin ediyor, sabırlı olmalarını, en temel hak ve hürriyetlerini huzur içerisinde yaşayabilecekleri yerlere hicret etmelerini tavsiye ediyordu. Buna karşılık Mekkeliler, zulümlerinden geri durmuyor hicreti engellemek için zayıf gördükleri Müslümanları hapse atıyorlardı. Kur’ân’da “Müstaz’af” olarak isimlendirilen bu kimseler, zincirlere bağlanıp bir hücreye atılıyor ve her türlü baskıya maruz bırakılıyordu. Bu hallerinden dolayı da hicret etme imkânı bulamıyorlardı. Onların arasında asılsız bir haber üzerine Habeşistan’dan dönünce içeri atılan Seleme İbn-i Hişâm, (Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 4/103) Medine’ye hicret ettikten sonra Ebû Cehil tarafından annesi bahane edilip geri getirilen Ayyâş İbn-i Rebîa, (Bkz. İbn-i Sa’d, Tabakât 4/102) Bedir’de esir alındıktan sonra Müslüman olan ve Mekke’ye dönünce zincirlenip içeriye atılan Velid İbn-i Velid gibi ileri gelen ailelere mensup kişiler de vardı. Özellikle bu üç Müslümana diğer müminleri de korkutmak ve sindirmek için daha fazla baskı uyguluyor ve işkence ediyorlardı. Meselâ Ebû Cehil, elini ayağını bağladığı Hz. Ayyaş’a ve Hz. Seleme’ye İslam’dan dönmesi için her gün sopayla dayak atıyor, aç ve susuz bırakıyordu. (Bkz.İbn-i Sa’d,Tabakât 4/102,103) Onların yaşadığı bu sıkıntılar, ashâbının ayağına bir diken batınca kalbi titreyen Efendimiz’i (aleyhissalâtu vesselâm), çok derinden üzüyordu.
Kur’ân bu insanları kurtarmak için gerektiğinde Müslümanların savaşmasını istiyordu:
“Size ne oluyor ki Allah yolunda ve çaresizlik içinde bırakılan: “Ey büyük Rabbimiz! Ahalisi zalim olan şu memleketten bizi kurtarıp çıkar. Tarafından bir sahip gönder, katından bir yardımcı yolla!” diye yalvarıp yakaran bir kısım erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda düşmanla çarpışmıyorsunuz?”(Nisâ Sûresi 4/75) Fakat ne Mekke döneminde ne de hicretin ilk yıllarında onlara sahip çıkma ve hürriyetlerine kavuşturma adına Müslümanların yeterli gücü ve imkânı yoktu. Efendimiz, sabah namazının farzının ikinci rekatında rükûdan doğrulduktan sonra, “Allahım! Velîd İbn-i Velîd, Seleme İbn-i Hişâm, Ayyâş İbn-i Ebî Rebîa ve kurtulma adına hiçbir çaresi olmayan ve hicret için hiçbir yol bulamayan zayıf, mazlum Müslümanları kurtar!” şeklinde isimlerini zikrederek onlar için KUNUT DUASINDA ÜÇ YIL KESİNTİSİZ BİR ŞEKİLDE Allah’a yalvarıp yakarmıştı. (Buhârî, Eẕân 128, Cihâd 98, Daʿavât 58; Müslim, Mesâcid 294-295; İbn-i Sa’d, Tabakât 4/103) . Bir müddet sonra aralarından Hz. Velîd, bir fırsatını bulup hapisten kurtulmuş, hicret edip Medine’ye gelmiş ve Efendimiz’e özellikle Hz. Ayyâş ile Hz. Seleme’nin çok ağır işkencelere maruz kaldığını haber vermişti. (İbn-i Sa’d, Tabakât 4/105)
Bu arada Medine’de çok şey değişmişti. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), Hz. Velid’i, bu insanları hapisten ve zulümden kurtarma operasyonu için gizlice Mekke’ye göndermişti. Nasıl hareket etmesi gerektiğini, Mekke’ye varınca kimlerden yardım alabileceğini tek tek anlatmıştı. Efendimiz’in çizdiği plan dahilinde harekete geçen Hz. Velid, Mekke’ye gelmiş, O’nun bahsettiği bir demircinin rehberliğinde uzun yıllardır hapis yatan bu insanları kurtarmış ve Medine’ye getirmişti. Mekkeliler sabah durumu fark edip yakalamak için Usfân’a kadar ilerleseler de onların izlerini bulamayıp geri dönmüşlerdi. Zira onlar yakalanmamak için Efendimiz’in hicret ederken kullandığı güzergahı kullanmış ve yaya olarak hareket etmişlerdi. Günlerce durup dinlenmeksizin yürüyen Hz. Velid’in ayakları, Medine’ye geldiğinde kanlar içerisindeydi.. (Kurtarma operasyonunun detayları için bkz.İbn-i Sa’d, Tabakât 4/105)
“İHANETE UĞRAYANLARIN HESABININ SORULMASI”
Zalimlerin zulmüne maruz kalan ashâbına sahip çıkma, onları koruma ve kurtarma adına devreye giren Allah Resûlü, aynı zamanda tuzağa çekilip şehit edilen, baskın yapılıp malı mülkü yağmalanan ve yolu kesilip gadre uğratılan Müslümanların hesabını sorma adına da elinden geleni yapıyordu. Uhud’dan dört ay sonra Medine’ye iki heyet gelmişti. İslam’ı kendi bölgelerinde anlatması için yetişmiş insanlar istiyorlardı. Bunun bir tuzak olabileceğinden endişelenen Allah Resûlü, açıkça bunu belirtmiş ve onlardan bu konuda gerekli her türlü teminatı almıştı. Ardından da 10 kişilik bir grubu bir heyetle (Adel ve Kâre heyeti) 70 kişilik bir grubu da diğer heyetle göndermişti. Reci’ kuyusu civarında 10 kişilik grubu pusuya düşüren Lihyân kabilesi, sekiz sahabîyi şehit etmiş ve iki sahabîyi esir alıp Mekkelilere satmışlardı. Diğer grub ise Ri’l, Zekvân ve Usayye kabileleri tarafından pusuya düşürülmüş ve 69 sahabî, Maûne kuyusu civarında şehit edilmişti. Karşılaştığı hiçbir hadise Allah Resûlü’nü bu iki hadise kadar üzmemişti.
NEREDEYSE KIRK GÜN BU KABİLELER İÇİN KESİNTİSİZ BEDDUA ETMİŞTİ.
O ashâbını çok seviyor ve herbirine ayrı bir değer veriyordu. Onları korumak için Bedir ve Uhud’da varlık yokluk mücadelesi vermişti. Beddua ile yetinmeyen Efendimiz, bu İHANETLERİN HESABINI SORMAK İÇİN ilgili kabilelerin bölgelerine sefer düzenlemiş ve defalarca seriyyeler göndermişti. (Bkz. İbn-i Hişam, Sîre 485) O, inananların en temel hak ve hürriyetlerini koruma ve yapılan haksızlıkların hesabını sorma adına insanların en önde gideniydi. O’nun bu konudaki sayısız hassasiyetlerinin bir örneği de Mute savaşına sebep olan hadiseydi.
“BİR KİŞİ İÇİN BİR ORDU!”
Mekkelilerle yapılan Hudeybiye anlaşmasıyla bölgede kısmî bir rahatlık elde eden Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), bir taraftan Müslümanlara duydukları düşmanlığın, akıl ve muhakemelerine kilit vurduğu kabilelerin çıkarttığı problemleri çözmeye çalışırken diğer taraftan evrensel Kur’ân mesajını insanlığa duyurma adına bilinen ülkelerin devlet başkanlarına İslam’a davet mektupları gönderiyordu. Bu çerçevede Hâris İbn-i Umeyr el-Ezdî’yi yanına çağırmış ve davet mesajını içeren mektubu ulaştırması için Şam’a, Rum Kayseri’ne göndermişti. Verilen vazifeyi yerine getirmek için harekete geçen Hz. Hâris’in, Mu’te de yolu kesilmiş ve esir alınıp Kayser’in Şam valilerinden Şurahbil İbn-i Amr el-Gassânî’nin huzuruna çıkartılmış “Ben, Allah Resûlü’nün elçisiyim!” demesine rağmen Şurahbil’in emri ile şehit edilmişti. (Vâkıdî, Megâzî 2/205) Hz. Hâris’in şehadet haberi davet mektubunu taşıdığı Allah Resûlü’nü (aleyhissalâtu vesselâm) hüzne gark etmişti. Bu, kabul edilebilir bir durum değildi. Zira elçiye zeval olmaz prensibi o günde geçerliydi. Müslümanları toplayan ve bu hazin haberi onlarla paylaşan Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), hadiseye nerede ve kim tarafından karar verilip uygulandığını bildirmiş; acilen bu cinayetin hesabının sorulması adına sefere çıkılacağını haber verip ve herkesin Cürüf’te toplanması talep etmişti. Emri haber alan üç bin kişi silahlarını kuşanmış bir halde bekliyordu. Cürüf’e gelen Allah Resûlü, onların başına komutan olarak Hz. Zeyd İbn-i Harise’yi atamış, elçisine yapılan bu zulmün hesabını sormak ve Müslümanların sahipsiz olmadığını göstermek için orduyu Mute’ye göndermişti.(Vâkıdî, Megâzî 2/206)
HÂSILI ; Yüzlercesi arasından sadece bu birkaç örnekten de anlaşılacağı üzere Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtu vesselâm), çok duyarlı bir insandı. Zulüm ve haksızlıklara sessiz kalmıyordu. Ashâbına reva görülen kötülükler karşısında büyük hüzün yaşıyor hem onların dertlerine deva olma hem de yapılanların hesabını sorma adına bütün imkanları seferber ediyordu. Bir taraftan dua ederken diğer taraftan bazen kendisi bizzat harekete geçerek bazen de ashâbını harekete geçirerek onları yaşadıkları zulümden kurtarmaya ve hakkı tutup kaldırmaya çalışıyordu.
Bunu yaparken de “Ey iman edenler! Haktan yana olup vargücünüzle ve bütün işlerinizde adaleti gerçekleştirin ve adalet nümunesi şahitler olun! Bir topluluğa karşı, içinizde beslediğiniz kin ve öfke, sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil davranın, takvâya en uygun hareket budur. Allah’a karşı gelmekten sakının! Çünkü Allah yaptığınız her şeyden haberdardır.”(Mâide Sûresi 5/8) ayetini dikkate alıyor; yürürlükteki hukuk kurallarını gözetiyor; adaletten asla ayrılmıyor ve kimseye zulüm etmeden kendi insanının haklarını koruyordu. O’nun bu duruşuna şahit olan ashâbının bir lider olarak kendisine olan güven ve itimadı, hep canlı kalıyor; onlar da hem O’nu koruma hem de dava arkadaşlarına sahip çıkma, kurtarma, haklarının ve hesaplarının peşine düşme noktasında canlarını seve seve ortaya koyuyorlardı. Bazen çaresiz de kalsalar, kendilerini yalnız ve sahipsiz hissetmiyor; sabırla Efendimiz’den ve diğer dostlarından kendilerine uzanacak yardım elini bekliyorlardı. O, çevresine, merhamet, adalet ve emniyet ekiyor ve karşılık olarak da hep güven, samimi sevgi, hizmet ve hasbîlik biçiyordu.
“Ve Bir Duâ!”
EY CELÂL ve İKRAM SAHİBİ RABBİMİZ! İhsan ve keremine sığınarak bize dünyada da ukbâda da afv u âfiyet vermeni diliyoruz. Hiçbir şeyi gerçekleştirmek Senin için zor değildir; ne olur, başka gidecek kapıları olmayan zayıf ve aciz kullarının bu taleplerini kabul buyur!
RABBİMİZ! Allah tanımaz, Peygamber bilmez, Dine, diyanete saygı duymaz nâdanların yapıp ettikleri kötülükler ve zulümler tahammül edilemez bir hâl aldı. Ne olur, Senin bu masum kulların hakkında kötülük düşünüp onlara zarar vermek isteyenlerin emellerini gerçekleştirmelerine müsaade etme. Tuzak kuranların tuzaklarını başlarına çevir. Komplo peşinde olanları maksatlarının aksiyle tokatla. Haklarımıza tecavüz eden ya da etmeyi düşünen ne kadar haddini bilmez varsa, onların hepsini Sana havale ediyoruz; Sen, onların haklarından gel! Mallarını ve canlarını Rabbilerinin yoluna adayan muhabbet fedailerini hiçbir zaman yalnız bırakmayan Kudreti Sonsuz Rabbimiz! Hayatını Dine hizmete vakfetmiş masum insanlara karşı kinle, nefretle, hasetle, adavetle diş bileyen amansız zalimlerin yapmak istedikleri şerlere karşı Senin inayetine sığınıyoruz. Ehl-i iman hakkında kötülük düşünen ne kadar şerîr insan varsa, Sen bizi onların şerlerinden ve tuzaklarından koru. Zararları bize ulaşabilecek tahrip temsilcilerinin oyunlarını boz ve emellerini gerçekleştirmelerine fırsat verme. Sağlamlardan daha sağlam himayene bizi de al ve bütün şerîrlerin şerlerinden, komplocuların komplolarından sıyanet buyur. Kâfirlerin, fâcirlerin ve zalimlerin entrikalarını başlarına geçir ve bütün inananları ebedlere kadar devam edecek ve başka hiçbir korumaya muhtaç bırakmayacak olan hıfzınla muhafaza et! (***)
(Yakaran Gönüller)
İSTİFADE EDİLEN KAYNAKLAR
•ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ/Ali Ünal
•Kütüb-ü Sitte Hadis Ansiklopedisi
•Riyâzu’s-Sâlihîn Muhtasar/İmam Nevevî/Işık Yayınları
•Hak Dîni Kuran Dili tefsiri
•Fîzilâl-i Kuran Tefsiri
•Peygamber yolu sitesi /Dr. Selim Koç/Yazısı
•Peygamber yolu sitesi /Yücel Men
•Yakaran Gönüller