MEHDÎ VE MEHDİYET
•Tek İlâhî Din İslâm ve misyonlarıyla peygamberler
•Peygamber Efendimiz ile diğer peygamberlerin misyonları arasında önemli bir fark
•Ülü’l-azm rasûller, rasûller ve nebîler
•Âlimler, mürşidler, müceddit veya muhyîler
•Âhir Zaman’da gelecek olan Hz. Mehdî
•Mehdiyet şahs-ı manevîsi
HZ. İSA’NIN İNMESİ VEYA MESÎHİYET
•İslâm’ın İbrahimî–İsevî ve Nûhî–Mûsevî boyutları
•İslâm’ın evrenselliği ve her zaman, mekân ve şarta hitap edebilirliği
•Hz. İsa’nın inmesiyle ilgili hadis-i şerifler
•Temel hususiyetleriyle İseviyet veya Mesîhiyet
***

MEHDÎ/MEHDİYET ve MESÎHİYET
Cenab-ı Hakk (c.c.), kemal-i rahmetinden, Ümmet-i Muhammed’in bozulduğu her dönemde Mehdî hükmünde bir kâmil mürşid göndermiştir. Ümmet’in tamamen bozulacağı âhir zamanda da onların en büyüğü olarak Mehdî’yi gönderecektir. [Mektûbât, “29. Mektup, 7. Mesele, 5. İşaret”.]
***
MEHDÎ VE MEHDİYET
- Tek İlâhî Din İslâm ve misyonlarıyla peygamberler
Cenab-ı Allah’ın ilk insandan bu yana insanlık için tayin buyurup gönderdiği din İslâm’dır. İnsanlığın ve insan hayatının değişmez boyutlarına ve hakikatlerine hitap eden temel itikad, ibadet, ahlâk ve muamelât, hattâ ukubât kaideleri açısından hep aynı kalan, fakat hayatın değişen yanlarına hitap eden ikinci veya üçüncü derecedeki hükümleri açısından zaman içinde kısmî değişmeler gösteren bu din, Peygamber Efendimiz’e (s.a.s.) gelinceye kadar genellikle peygamberler tarafından tebliğ, temsil ve tatbik edilmiştir. Bu süreçte elbette, meselâ Hz. Musa’nın (a.s.) ümmetinde ahbâr, rabbi–rabbanî, Hz. İsa’nın (a.s.) ümmetinde râhib (ruhban) gibi isimlerle anılan âlimler de belli bir rol oynamışlarsa da, özellikle gönderilen İlâhî kitaplar kaybolduğu veya tahrife uğradığı için peygamberler de eksik olmamıştır. Bu peygamberler ise, üç grup veya üç isim altında var olmuştur.
- Ülü’l-azm rasûller, rasûller ve nebîler
Belli zamanlarda veya zaman aralıklarında, Kur’ân-ı Kerim’de “ülü’l-azm (tam karar, azimet ve azim sahibi)” rasûller olarak anılan (Ahkaf/35) Hz. Nuh, Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve nihayet Peygamber Efendimiz (Allah’ın salât ve selâmı hepsinin üzerine olsun!), Şeriat da ihtiva eden birer Kitap’la gönderilmiştir. (Şûrâ Sûresi/42: 13). Bu peygamberler arasında, Peygamberimiz’den (s.a.s.) önceki dönemlerde Kur’ân-ı Kerim’de isimleri anılan veya anılmayan başka “rasûl”ler de gelmiş ve gönderildikleri kavim içinde vazife ifa edip gitmişlerdir. Hz. Yakup’la (a.s.) başlayan İsrail Oğulları tarihinde Hz. Musa (a.s.) ile Şeriat ihtiva eden, hattâ Hz. Musa’ya ayrıca Sahifeler de verildiği için (A’lâ/19) Şeriat’tan ibaret olan Tevrat gönderilmiştir.
İşte söz konusu İsrail Oğulları tarihinde, Hz. Musa (a.s.) gibi ülü’l-azm bir rasûlün izinde bazen Hz. Davud (a.s.) gibi hilâfet, Hz. Süleyman (a.s.) gibi meliklik misyonu da bulunan rasûllerin yanısıra Hz. İlyas (a.s.), Hz. Elyesa (a.s.), Hz. Yunus (a.s.) ve Hz. Eyyub (a.s.) gibi rasûller de görevlendirilmiştir. Ayrıca, bu rasûllerin arasında çok sayıda nebî de gelmiştir. Ülü’l-azm rasûller, zamanla âdeta ortadan kalkan Din’i, İslâm’ı Şeriat’ıyla birlikte tamamen diriltme (ihya) ve Şeriat’ında bazı değişikliklerde bulunma misyonuna sahipken, Hz. Davud ve Hz. Süleyman gibi rasûller aynı zamanda birer devlet başkanı (halife, melik); Hz. Eyyub, Hz. Yunus, Hz. İlyas, Hz. Elyesa ve Hz. Zekeriya (Allah’ın selâmı hepsinin üzerine olsun!) gibi rasûller ise, Din’in itikad, ibadet, ahlâk, muamelât gibi şubelerinin birinde veya bir kısmında ihya ve tecdit vazifesi görmüşlerdir. Bunların arasında çok sayıda gelen ve rasûl olmayan “nebî”ler ise, ya kendi zamanlarında bir rasûl geldiğinde ona destek vermekle vazifelendirilmiş (Âl-i İmran/81) veya Din ile hükmetmek, Din’i tatbik etmek ve insanları bu konuda irşad vazifesini yüklenmişlerdir.(Maide Sûresi/44.)
- Peygamber Efendimiz ile diğer peygamberlerin misyonları arasında önemli bir fark
Bu noktada çok önemli bir husus daha vardır ki, Peygamber Efendimiz’den (s.a.s.) önce gelen bütün rasûller ve nebîler, Allah’ın Dini olan İslâm’ı bütün küllîliği, câmiiyyeti ve evrenselliğiyle temsil, tatbik ve tebliğ etmemiş, onu ancak belli bir zaman, mekân ve kavimle sınırlı olarak temsil, tatbik ve teblîğ etmişlerdir. İslâm, Peygamber Efendimiz’le (s.a.s.) birlikte artık evrensel olarak tebliğ, temsil ve tatbik edilmiş, Kur’ân-ı Kerim de İslâm’ın evrensel ve son kitabı olarak, önceki kitapların uğradığı tahrife uğramayıp, tek bir harfi bile değişmeden korunagelmiştir. Dolayısıyla artık vahye ve yeni bir peygambere ihtiyaç yoktur. Fakat, İslâm ile insanların, Müslümanların münasebeti her zaman aynı canlılıkta olmadığı gibi, tarihin hiçbir döneminde yeryüzünün tamamında şartlar aynı ve toplumlar, kavimler ve milletler, hattâ fert fert insanlar, aynı seviyede olmamışlardır.Bu arada, İslâm’ın tertemiz bünyesine yer yer ve zaman zaman düşünce, itikad, ibadet ve uygulama noktalarında başka dinlerden ve felsefelerden pek çok yanlışlar da sokulmuştur.
- Âlimler, mürşidler, müceddit veya muhyîler
İşte bunlar ve bunlar gibi sebepler, önceki dönemlerde rasûllerin ve nebîlerin gördüğü fonksiyonu görecek zatların varlığına ihtiyaç hissettirmiş ve nitekim İslâm tarihinde bu fonksiyonu gören zatlar gelmiş,
إِنَّ اللَّهَ يَبْعَثُ لِهَذِهِ الْأُمَّةِ عَلَى رَأْسِ كُلِّ مِائَةِ سَنَةٍ مَنْ يُجَدِّدُ لَهَا دِينَهَا
“Şüphesiz ki, Allah her yüzyılın başında bu ümmete dinî işlerini yenileyecek bir müceddid gönderecektir.” (Ebu Davud, Melahim, 1.). hadis-i şerifinden hareketle bu zatlara “müceddit (yenileyici)”, gördükleri fonksiyona tecdit veya İmam-ı Gazalî hazretlerinin bir eserine verdiği isimle “ihya (diriltme)” adı verilmiştir. Evet, hem büyük Müslüman âlimler, hem de “meşayih” denilen büyük MÂNEVÎ MÜRŞİDLER, İslâm tarihinde peygamberlerin önceki dönemlerde gördükleri fonksiyona yakın bir fonksiyon gördüler. İslâm’ı doğru anlama, doğru yaşama ve bunun için zihnen, ilmen ve mânen irşad ve terbiyede bulunma noktasında insanlara rehberlik ettiler. ONLARLA peygamberler arasındaki fark, peygamberler Allah’tan vahye mazhar bulunmalarına ve peygamberliğe ait sıdk, emanet, fetanet, tebliğ, ismet ve her türlü aklî ve bedenî kusurdan uzak bulunmak olan altı aslî sıfatta çok önde olmalarına mukabil, Müslüman âlimler ve mürşidler, Kur’ân’a ve Sünnet’e sıkı sıkıya sarıldılar; vahiy kesilmiş olmakla beraber, ilhamlarını Kur’ân ve Sünnet’ten aldılar. Siyaset sahasında da gerçek İslâmî duruşu yeniden sağladılar; bir başka ifadeyle, gerçek İslâmî idareyi ihya ettiler; İslâmî düşünce ve inancı başka dinler veya felsefelerden kaynaklanan gayr-ı İslâmî unsurlardan temizlediler ve İslâmî hayata yeni bir canlılık kattılar.
Söz konusu muhyî veya mücedditler arasında bilhassa dört Sünnî fıkıh mezhebinin
•kurucuları olan İmam Ebû Hanife (699–767),
•İmam Muhammed ibn İdris eş-Şafiî (767–820),
•İmam Malik ibn Enes (712–795) ve İmam Ahmed ibn Hanbel (780–855),
ÖTE YANDAN,
•İmam Ebû Mansur el-Matüridî (852–944) ve İmam Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (874–935), âdeta kurucu mücedditler ve Emevîler’den Ömer ibn Abdülaziz, Abbasîler’den Halife Mehdî, Osmanlılar’dan Fatih Sultan Mehmed ve Yavuz Sultan Selim gibi halife veya hükümdarlar, idare sahasında müceddidler olarak görülebilir.
Diğer yandan,
•Ebu’l-Hasan el-Eş’arî (873–935),
•Ebû Ishak al-Isfaranî (? – 1027),
•Ebû Bekir Muhammed ibn Ahmed es-Serahsî (1009–1090),
•Abdülkadir Geylanî (1077–1166),
•İmam Fahrüddin er-Razî (1149–1210),
•Ebu’l-Hasan Ali eş-Şazilî (1196–1257),
•Tacüddin Abdülvehhab ibn Ali es-Sübkî (1327–1370),
•Sadüddin et-Taftezanî (1322–1390),
•Abdülvehhab ibn Ahmed eş-Şaranî (1492–1565)
•ve Celâlüddin es-Süyutî (1445–1505),
•Şah Veliyullah Dehlevi (1702–1762)
•ve Mevlâna Halid-i Bağdadi (1776–1826)
gibi ve daha başka büyük âlimler ve mürşidler, İslâm tarihinde HALKI GERÇEK İNANÇ, İBADET ve AMELE YÖNLENDİRME ve gerçek İslâmî hayatı yeniden te’sis etme adına Allah’ın izniyle büyük hizmetler verdiler. BUNLAR ARASINDA muhyî veya müceddit olarak en meşhurları ve en çok kabûl görenleri, İmam Ebu Hamid Muhammed ibn Muhammed el-Gazalî veya el-Gazzalî (1058–1111) ile İmam-ı Rabbanî Ahmed Faruk el-Sirhindî (1564–1624) olmuştur.
- Âhir Zaman’da gelecek olan Hz. Mehdî
Kısaca, İslâm tarihinde Fıkıh ve itikad sahasında kurucu mezhep imamları, ayrıca, İmam-ı Gazalî ve İmam-ı Rabbanî gibi büyük mücedditler, önceki dönemlerde RASÛLLERİN FONKSİYONUNA, DİĞER BÜYÜK ÂLİMLER ve MÜRŞİDLER İSE, önceki dönemlerde rasûl olmayan nebîlerin fonksiyonuna benzer fonksiyon görmüşlerdir. İşte, bu mücedditlerin Âhir Zaman’da gelecek en sonuncusu ve en büyüğüne hadis-i şeriflerde “Mehdî” denmektedir. Diğer bütün önceki Mehdî-misal büyük zatlar, mücedditler, âdeta Peygamber Efendimiz’den önceki rasûllerin gölgeleri gibi, Din’in bir veya birkaç şubesinde tecdit ve ihyada bulunurken, Âhir Zaman’da gelecek büyük Mehdî (r.a.) ise, Allah’ın izniyle âdeta Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) gölgesinde küllî, câmî ve EVRENSEL İHYÂ ve TECDİTTE BULUNACAK, İslâm’ın denebilir ki YENİ BAŞTAN TEBLİĞ, TEMSİL ve TATBİKİNİ GERÇEKLEŞTİRECEKTİR.
- Mehdiyet şahs-ı manevîsi
Mehdî, kelime manâsı itibariyle “hidayete sebep olan” demektir. Yukarıda zikredildiği gibi, önceki büyük mücedditlerin tecdit veya ihya hareketleri İslâm’ın tamamını içine almazken, Hz. MEHDÎ’nin HAREKETİ
•itikaddan ibadete,
•ahlâktan muamelâta ve siyasete
•bütün İslâm’ı kapsayacak,
•onunla her sahada İslâmî diriliş yaşanacak
•ve bu diriliş, ‼ CİHAN ÇAPINDA ‼ olacaktır.
Hem bu sebeple, hem de Âhir Zaman’da, Bediüzzaman hazretlerinin de dikkat çektiği üzere, fertler değil ŞAHS-I MANEVÎLER, yani CEMAATLER, HAREKETLER öne çıkacağı için HZ.MEHDİ (r.a.), tek bir şahıs olmaktan çok, belki bir şahs-ı manevî, yani bir hareket veya bir akımdır. Böyle olması da, zamanın şartlarına daha uygundur. DOLAYISIYLA Mehdî’den çok, Mehdî’nin ŞAHSINDA bir şahs-ı manevî, hareket veya akımdan sözetmek, daha doğru olsa gerektir. MEHDÎ ile ilgili hadis-i şeriflerdeki FARKLILIKLAR da, buna ve Mehdiyet hareketinin boyutlarına işaret ediyor olsa gerektir. DOLAYISIYLA bu hadis-i şerifler, birbirini tamamlayan hadislerdir. Şu kadar ki, her şahs-ı manevî birinci derecede yine bir şahıs tarafından temsil edileceği için, Mehdiyet hareket veya akımının başında bir insan veya insanlar elbette bulunacaktır. İLGİLİ HADÎS-İ ŞERİFLERDE Mehdî’ye veya Mehdiyet’e atfedilen vazifeler çok kapsamlı olduğu ve onun misyonu İslâm’ın tamamını içine aldığından, bu hareket veya akım belli mertebeler ve dönemlere yayılıp, dolayısıyla tek bir kişi tarafından değil, aynı çizgide BİRBİRİ ARDINA GELECEK KİŞİLER tarafından da TEMSİL edilebilir. Nitekim, Hz. Bediüzzaman da, bu hareketin üç dönemi olacağını vurgulamaktadır. (Emirdağ Lâhikası–I.)
Şu kadar ki, bu üç dönem, elbette misyon ve görülecek vazifeler açısından birbirinden kesit hatlarla ayrılan değil, birbirinin içine giren ve BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN dönemler olacaktır. Netice olarak, Mehdiyet, İslâm tarihinin en kapsamlı tecdit veya ihya hareketi, onu birinci derecede temsil eden zat veya zatlar ise müceddit veya muhyîlerin en büyüğü veya büyükleridir. Hz. Bediüzzaman, Mehdî için “müceddid-i ekber (en büyük müceddit) tabirini kullanır. (Şualar, “14. Şua”.). ÜÇ DÖNEMLİ veya MERHALELİ Mehdiyet hareketinin BİRİNCİ merhalesi, temel olması açısından en önemli ve en kıymetli merhaledir. İKİNCİ dönem veya merhale, önem ve kıymet açısından ikinci derecede, ÜÇÜNCÜ merhale ise, zahiren çok daha şaşaalı da olsa, üçüncü derecededir.
Burada tekrar hatırlatmak gerekirse, Âhir Zaman, daha çok CEMAAT ve KOLEKTİF ŞUUR zamanı olacağı ve Mehdî veya Mehdiyet’in vazifesi çok kapsamlı olduğu için bu hareket, “ehl-i imanın manevî yardımları ve büyük âlimlerin, velîlerin ve bilhassa Ehl-i Beyt mensubu milyonlar fedakâr seyyidlerin katılmalarıyla, hattâ nihaî mertebede İsevî rûhânîlerin de ittifakıyla” gerçekleşecektir. (Emirdağ Lâhikası–I; Sikke-i Tasdik-i Gaybî, “Risale-i Nur’dan Parlak Fıkralar”.)
- Mehdiyet’in önde gelen vasıfları
MEHDİYET, İslâm’ın tamamında tecdit ve ihyayı kapsamına almakla hem ilim, hem maneviyat, hem aksiyondur ve velâyet-i kübra olan Sahâbe yolunu temsil eder. Bu bakımdan, Hz. Mehdî, kâmil manâda âlim, kâmil manâda mürşid, manevî rehber ve kâmil manâda hizmet ve aksiyon insanıdır. Mehdiyet, tasavvufî tabiriyle Gavsiyet ve Kutbiyet’i, kutbu’l-irşad ve kutbu’l-vücud hakikatlerini de câmidir. (Gavs, Kutup, Kutbu’l-irşad ve Kutbu‘l-Vüvud için bkn. Kalbin Zümrüt Tepeleri, c:3, s: 83–88)
MEHDİYET, Sırat-ı Müstakîm’in küllî rehberliği olmakla, Mehdî, “Bizi Sırat-ı Müs-takîm’e hidayet buyur; kendilerine nimet bahşettiklerinin yoluna!” (Fâtiha/6–7) âyet-lerindeki, yani takip edilmesi gereken Sırat-ı Müstakîm’in rehberleri olan zatlara dâhildir. Bunlar, nebîler, sıddîkler, şehîdler ve sâlihlerdir.(Nisa/69) BU ZATLAR, Cenab-ı Allah’a hamd vazifesini en iyi yerine getiren, dolayısıyla Cenab-ı Allah’ı kemal Sıfatları’yla en iyi tanıyan, ma’rifetullaha en yüksek seviyede sahip bulunan zatlardır da. (İşârâtü’l-İ’câz, “Fatiha Sûresi, özellikle 7. âyetin tefsirinde”.). DOLAYISIYLA Hz. Mehdî (r.a.), peygamberler gibi elbette vahiy almamakla birlikte ilhama mazhar ve sıddîkiyet, şehîdlik ve sâlihlik vasıflarına peygamberlerden sonra en yüksek seviyede sahiptir. Mehdiyet’in en önemli bir boyutunu, hadis-i şeriflerde Hz. İsa’nın inip, Şeriat-ı Ahmediye ile amel etmesi, hınzırı öldürüp cizyeyi kaldırması şeklinde ifade buyrulan Mesîhiyet hakikati temsil eder.
☆☆☆

“HZ. İSA’NIN İNMESİ VEYA MESÎHİYET”
Hz. Mehdî’nin nuranî cemiyeti, âlem-i İslâm’da risalet-i Ahmediye’yi inkâr üzerine oturan Süfyan komitesinin tahribatçı ve bid’atçı rejimini tamir ve Sünnet-i Seniyye’yi ihya ederken, Âhir Zaman’da inecek olan Hz. İsa veya onun hakikî dinini İslâmiyet’in hakikatiyle birleştirmeye çalışan hamiyetkâr ve fedakâr bir İsevî cemaati, “Müslüman İsevîleri” ünvanına lâyık bir cemiyet de Deccal komitesini Hz. İsa’nın rehberliği altında dağıtıp, beşerî Allah’ı inkârdan kurtaracaktır. [Mektûbât, “1. Mektup, 1. Sual; 29. Mektup, 7. Kısım, 6. İşaret”.]
- HZ. İSA’NIN İNMESİ VEYA MESÎHİYET
Âhir Zaman’la ilgili hadis-i şeriflerde üzerinde çok durulan ve İbn Hacer el-Askalânî, İbn Kayyim, İbn Hacer el-Heytemî, Şevkanî ve Kurtubî gibi önemli âlimlerin ittifak ettiği üzere, Mehdî ile ilgili olduğu gibi, kendisiyle ilgili hadislerin de mütevatir derecesine çıktığı bir diğer mesele, Hz. İsa’nın Kıyamet’ten önce yeryüzüne inmesi meselesidir. İslâm tarihinde farklı tahlillere ve tartışmalara konu olan, özellikle günümüzde, vahyin dilini bilmeyen, usûl ilminden de mahrum, ama kendini beğenmiş bazılarınca “Cahil cesurdur.” fehvasınca inkâr da edilen bu mesele şöyle izah edilebilir:
- İslâm’ın İbrahimî–İsevî ve Nûhî–Mûsevî boyutları
Bedir Zaferi’nden sonra Allah Rasûlü (s.a.s.), esirlere yapılacak muamele konusunda Ashabı’yla istişarede bulundu. Hz. Ömer (r.a.), esirlerin öldürülmesini teklif ederken, Hz. Ebû Bekir (r.a.), şöyle dedi: Ya Rasûlellah! Bunlar, senin kavmindendir. Gerçi sana ve mü’minlere büyük zulümlerde bulunmuşlardır. Fakat onları affeder ve böylece gönüllerini alırsan, kalblerini kazanmış ve hidayetlerine vesile olmuş olursun. Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Ebû Bekir’e şöyle karşılık verdi: Ey Ebû Bekir! Sen, İBRAHİM’e BENZİYORSUN. O, kavmi hakkında şöyle dua etmişti: “Kim bana tâbi olursa bendendir; kim de bana isyan ederse, muhakkak ki Sen, Ğafûr’sun, Rahîm’sin.”(İbrahim Sûresi/36.). Ebû Bekir, sen İSA GİBİSİN DE. O da şöyle dua eder: “Eğer onları cezalandırırsan, ne diyeyim, Sen’in kulların. Eğer affedersen, kuşkusuz Sen, Azîz’sin, Hakîm’sin.” (Mâide Sûresi/118.) Allah Rasûlü (s.a.s.), Hz. Ömer’e döndü ve ona da şöyle buyurdu: Ömer, SEN İSE NÛH’a BENZİYORSUN. O, kavmi hakkında şöyle dua etti: “Rabbim, kâfirlerden yeryüzünde orada mesken tutacak kimseyi bırakma. Gerçek şu ki, eğer bırakacak olursan kullarını saptırırlar ve ancak kendileri gibi alabildiğine ahlâksız ve son derece kâfir çocuklar dünyaya getirip yetiştirirler.”(Nuh Sûresi/71: 26–27). Sen, MÛSA’YA DA BENZİYORSUN. O da, Firavun ve halkı hakkında şöyle dua etmişti: “Rabbimiz! Onların mallarını mahvet ve kalblerine sıkıntı üstüne sıkıntı ver; belli ki o pek acı azabı görmedikçe iman edecek değillerdir.” (Yunus Sûresi/10: 88.) [Müslim, Sahih, “Cihad ve Siyer” 18; Ahmed ibn Hanbel, el-Müsned, c. 1, s. 30; Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk, c. 2, s. 294.]
- İslâm’ın evrenselliği ve her zaman,mekân ve şarta hitap edebilirliği
Allah Rasûlü’nün temsil ve tebliğiyle İslâm, bütün önceki dinleri, daha doğrusu, İslâm’ın önceki rasûller tarafından tebliğ edilen boyutlarını veya onlardaki ölümsüz gerçekleri ve değerleri şümulüne alan ve takipçilerine bütün peygamberlere inanmayı emreden son İlâhî ve cihanşümul Din’dir. FAKAT bu, onun her zaman ve şartta aynı şekilde davranmayı emrettiği manâsına gelmez. Tam tersine, nasıl onun cihanşümullüğü ve her zaman ve şartta tatbik edilebilirliği farklı fıkhî mezheplerin doğmasına sebep olmuşsa, onun bütün önceki dinlerdeki hakikatlere şâmil bulunması da, aynı şekilde farklı zamanlarda ve farklı şartlarda farklı davranmayı gerektirir. Cenab-ı Allah (c.c.), kendi şartları ve dönemiyle ilgili misyonu çerçevesinde her peygambere bir veya birkaç hususta üstünlük bahşetmiştir. (Bakara Sûresi/253)
MESELÂ,
•Hz. Nuh (a.s.), peygamberler arasında bilhassa sabrı, sebatı ve azmiyle temayüz etmiştir.
•Hz. İbrahim (a.s.), hılletle, Cenab-ı Allah ile hususî bir yakınlık münasebetiyle öne çıkmıştır ve aynı zamanda, kendinden sonra gelen rasûllerin de babasıdır.
•Hz. Musa’ya (a.s.) üstün idare kabiliyeti verilmiştir ve o ayrıca, Cenab-ı Allah’a perde gerisinden muhatap olma şerefiyle serfirazdır.
•Hz. İsa (a.s.) ise, mülâyemet, merhamet ve çok derin ruhânîlikle öndedir.
•Bu arada, Hz. Davud (a.s.) risaletine ek olarak halife, Hz. Süleyman (a.s.) risaletine ek olarak meliktir. Bütün peygamberler, her türlü güzel sıfatlarda ve hasletlerde elbette peygamber olmayan herkesin önünde hisse sahibi iseler de, bazıları, misyonları gereği bir veya birkaç hususî fazilette diğerlerinden bir kadem öndedir. Her peygamber bu şekilde bir veya birkaç hususî fazilette önde görünmesine mukabil, Allah’ın Dini’ni, İslâm’ı cihanşümullüğüyle temsil ve tebliğ vazifesi bulunan Allah Rasûlü Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlere baba olma dışında diğer bütün faziletlere kâmil manâda ve en üst seviyede sahipti. O, misyonunun cihanşümullüğü sebebiyle, bir uyarıcı olma, Şeriat sahibi bulunma ve kendisine düşmanlarıyla savaşma izni verilmesi noktalarında Hz. Musa (a.s.) gibi; müjdeleyici olma ve merhamet, sevgi, affedicilik, diğergâmlık, tevazu, ihlâs, samimiyet gibi en üst seviyede manevî ve ahlâkî değerleri temsil ve tebliğ etmesiyle de Hz. İsa (a.s.) gibi olma imtiyazıyla serfirazdı. BU DEMEKTİR Kİ, İslâm, Müslümanlardan zamana ve şartlara göre Hz. Nuh ve Hz. Musa gibi, zamana ve şartlara göre de Hz. İbrahim ve Hz. İsa gibi davranmayı emreder. Bu hakikat, neden Peygamber Efendimiz (s.a.s.) ve Müslümanların zaman zaman düşmanlarıyla savaşma mecburiyetinde kaldıklarını da açıklar.
- Hz. İsa’nın inmesiyle ilgili hadis-i şerifler
Muteber hadis kaynaklarında gördüğümüz üzere, Allah Rasûlü (s.a.s.), Kıyamet’ten önce Hz. İsa’nın yeryüzüne nüzul edeceğini ve Deccal’ı öldüreceğini haber vermiştir. İlgili hadis-i şeriflerde Süfyan unvanıyla aynı bir İSLÂM DECCALINDAN ve bir de BÜYÜK DECCALDEN bahsedilir. (Kaynaklarıyla bu hadisler için bkn. Şualar, “5. Şua”; Şahdamar Yayınları)
Yine ilgili hadis-i şeriflere göre Hz. İsa (a.s.), Hz. Mehdî, yani Âhir Zaman’da İslâmî hidayet hareketine rehberlik edecek zatla da karşılaşacak ve Hz. Mehdî, kendisine namazda imamlık teklif edecektir. Bu, bir manâda “hidayet hareketinde de öne geç!” demek olsa gerektir. Fakat Hz. İsa Rûhullah (a.s.), “Kimimiz kimimize imamızdır.” diyerek, Hz. Mehdî’nin imamlık yapmasını tercih edecektir. (Müslim, “İman” 247.)
Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İsa (a.s.) ile ilgili olarak, “O, Kıyamet’e ait bir bilgidir.” (Zuhruf Sûresi/61) buyrulmaktadır.
- Bazı Kur’ân âyetleri gibi bazı hadis-i şeriflerin birtakım mücerret,
- özellikle gaybî gerçekleri müşahhaslaştırarak anlatmasından hareketle bu rivayetleri,
- ELBETTE Hz. İsa’nın şahsıyla inmesi Cenab-ı Allah’ın kudretinden asla uzak olmamakla birlikte,
- Kıyamet’ten önce
- >>Hz. Muhammed (s.a.s.) ve Hz. İsa’nın (a.s.) samimî takipçilerinin insanları Allah’a çağırmada ve dinsizliğe, manevî–ahlâkî çöküntüye karşı durmada iş birliği yapmaları gerektiği ve yapacakları ve bunu yaparken de İslâm’ın peygamberler arasında Hz. İsa’da daha çok temsilini bulan hususiyetlerinin öne çıkarılması icap ettiği şeklinde anlamak herhalde yanlış olmayacaktır.<<
- O bakımdan, ilgili hadis-i şerifleri İseviyet/Mesîhiyet temelinde değerlendirmek ve dolayısıyla Mesîhiyet’in temel hususiyetlerine bakmak daha yerinde olacaktır.
- Temel hususiyetleriyle İseviyet veya Mesîhiyet
Hz. İsa (a.s.), maddeciliğin ve dinde nifakın hakim olduğu bir zamanda ve şartlarda risalet vazifesini ifa etmiştir. Allah’ın Dini, denge demektir ve her şeyde dengeyi gerektirir. KUR’AN-I KERİM, ŞÖYLE BUYURUR:
- Güneş de, ay da, (Rahmân’ın tesbit buyurduğu) bir hesaba göre vardır ve bir hesaba göre hareket eder. Yıldızlar ve ağaçlar da (Allah’ın önünde) secde eder. Ve gök, Allah onu yükseltti ve Mizan’ı (ölçü, denge) koydu. Ki, taşkınlık yapıp, ölçüyü, dengeyi aşmayasınız. Tartıyı tam olarak, hakkaniyetle yerine getirin ve ölçüyü, dengeyi bozmayın.(Rahmân Sûresi/5–9)
- KUR’AN, bir başka âyetinde de şöyle ferman eder: Gerçek şu ki Biz, rasûllerimizi apaçık gerçeklerle gönderdik ve yanlarında, insanlar adaletle var olsunlar diye Kitab’ı ve Mizan’ı indirdik. (Hadid Sûresi/57: 25).
- Nasıl kaldıraçlarda onları dengeye getirmek için kuvvet koluna güç kolundaki cismin ağırlığına denk bir kuvvet tatbik edilir, bunun gibi, Din’de ve hayatta denge de, maddeciliği dengelemek için gereken ölçüde manevî ve ahlâkî bir gücün tatbikini ister. İşte, insanların maddecilikte ve Din’de nifakta boğulduğu bir zamanda Hz. İsa (a.s.), Allah’tan bir ruh olarak geldi (Nisâ Sûresi/171) ve mesajı, evveliyetle derin bir maneviyata ve en yüksek seviyede ahlâkî değerlere dayanıyordu.
- Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de de onu takip edenlerin, dolayısıyla onun risaletinin en önemli özellikleri arasında merhamet, re’fet ve şefkat zikredilmektedir.(Hadîd Sûresi/ 27).
DOLAYISIYLA, her ne kadar mevcut İncillerde yer alıyor da olsa, aşağıdaki sözleri onun söylemiş olduğu kabûl edilebilir:
İşittiniz ki, eski zaman adamlarına denildi:
“Katletmeyeceksin;”
ve: “Kim katlederse, hükme müstahak olacaktır.”
Fakat ben, size derim:
Kardeşine kızan her adam hükme müstahak olacaktır…
“Zina etmeyeceksin,” denildiğini işittiniz.
Fakat ben size derim: Bir kadına şehvetle bakan her adam, zaten yüreğinde onunla zina etmiştir. Ve eğer sağ gözün sürçmene sebep oluyorsa, onu çıkar ve kendinden at; çünkü senin için azandan birinin yok olması, bütün bedeninin cehenneme atılmasından iyidir… Ve: “Kim karısını boşarsa, ona boş kâğıdını versin”, denilmiştir. Fakat ben size derim ki, zinadan başka bir sebeple karısını boşayan adam onu zaniye eder; ve kim boşanmış kadınla evlenirse, zina eder… (Matta, Kitab-ı Mukaddes Şirketi yayını, 5:27–29, 31–32.). Bunları tebliğ eden Hz. İsa’nın (a.s.) Kanun’u ilga ettiği, ihmal ettiği, küçümsediği asla söylenemez. Tam tersine o, bunları tebliğ etmeden önce Kanun hakkında şu tebliğde bulunmuştu: Sanmayın ki ben, Şeriat’ı yahut peygamberleri yıkmağa geldim; ben, yıkmağa değil, fakat tamam etmeğe geldim. Çünkü doğrusu size derim: Gök ve yer geçip gitmeden, her şey vaki oluncaya kadar Şeriat’tan en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı, bu en küçük emirlerden birini bile kim bozar ve insanlara öylece öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine en küçük denilecektir; ve onları kim yapar ve öğretirse, göklerin melekûtunda kendisine büyük denilecektir. (A.g.e., 5: 17–19.)
- Hz. İsa’nın (a.s.) üzerinde durduğu ana husus şu idi:
Dinin ahkâmı, ruhsuz ölü cesetler veya özü olmayan kabuklar gibi değildir. Bu bakımdan o (a.s.), ahkâmın özü veya rûhu olarak maneviyatı, yüksek ahlâkı, samimiyet ve ihlâsı, merhameti, sevgiyi, iffeti ve cemiyette barış ve huzuru öne çıkarmıştır. İçinde bulunduğumuz modern şartlar ve zamanlar da, Hz. İsa’nın (a.s.) risalet vazifesini ifa buyurduğu döneme çok benzemektedir. DÜNYA, bugün her zamankinden daha fazla olarak maneviyata, ahlâka, adalete, merhamete, sevgiye, diğergâmlığa, affediciliğe ve barışa muhtaçtır. MODERN DÜNYANIN PROBLEMLERİNİN ANA KAYNAĞI da aşırı dünyevîleşme, bilimsel materyalizm, Din’de nifak, manevî–ahlâkî değerlerde dehşetli aşınma, zulümler ve “tabiat”ın merhametsizce istismarıdır. İşte, Âhir Zaman’da Hz. İsa inecek buyurmakla Allah Rasûlü (s.a.s.), dikkatleri bu noktaya çekmekte, yani, ‼ ÂHİR ZAMAN’DA MÜSLÜMANLAR, ‼ misyonunda Hz. İsa’nın öne çıkardığı veya İslâm’ın İsevî buudunda öne çıkan hususlara daha çok ÖNCELİK ve ÖNEM VERMELİ demekte ve bizzat kendisinin (s.a.s.) bütün âlemlere, bütün varlıklara rahmet olarak gönderildiğini asla unutmadan, gittiklere her yere müjde taşımaları ve insanları hikmetle ve güzel öğütle Allah’ın yoluna çağırmaları gerektiğine (Nahl Sûresi/125) vurgu yapmaktadır.
ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ (Ali Ünal) nde şu şekilde bir açıklama vardır:
Bu âyet, İslâm’ın insanlara tebliğ metodunun ana hatlarını çizmektedir. İnsanlar, genellikle üç gruptur: Az-çok bilgi sahibi olup, düşünebilen ve akıllarını kullanabilenler; daha çok tabiatları istikametinde davranan ve öncelikle faydalarını, çıkarlarını düşünen kitleler ve bir de inanmamakta ısrar edenler. Âyetin buyurduğu hikmetle ve güzel öğütle davet, gerektiğinde en güzel şekilde mücadele, bu üç grup için de söz konusu olabileceği gibi, bilhassa birinci gruptakiler hikmetle Allah’ın yoluna çağrılmalı, onların akıllarına, muhakemelerine hitap edilmeli ve Allah’ın yolunun doğruluğu ve bu yolda gitmenin gerekliliği delilleriyle ortaya konulmalıdır. İkinci gruptakilere ise güzel öğüt vermek veya va’z etmek, onların faydalarının nerede yattığını açıklamak, kısaca, onların bozulmamış selim fıtratlarına hitap etmek gerekir. İnanmamakta direnen üçüncü gruptakilerle, onların inkârını arttırmayacak, onları Allah’ın yoluna ve mü’minlere düşman hale getirmeyecek, kalblerini kazanacak, incitmeyecek en güzel şekilde tartışmak icap eder.
***
Bunu yaparken de Müslümanlar, asla ve asla itici ve uzaklaştırıcı olmamalı, kendilerine yapılan kötü muamelelere karşı bile affedici davranmalıdırlar. (Fussılet Sûresi/41: 34; Şûrâ Sûresi/42: 43.). Hz. Bediüzzaman (r.a.), bütün bu gerçekleri, “a’zamî takva, a’zamî zühd, a’zamî velâyet ve Kur’an’ın elmas hakikatleriyle cihad” olarak, en özlü bir şekilde tarif eder. (Şualar, “11. Şua, 11. Mesele, Hatime”; Lem’alar, “16. Lem’a, 2. Sual”.)
İKİNCİ OLARAK, Hz. İsa (a.s.), Hz. Meryem validemizden babasız olarak dünyaya geldi. Kur’ân bize anlatmaktadır ki, Hz. Meryem, Mabed’de kalırken dünyevî yemeklerden değil, Cenab-ı Allah’ın kudretten gönderdiği yemeklerden yerdi. Hz. Zekeriya (a.s.), ne zaman Ma’bed’e girip onun yanına varsa beraberinde yiyecekler bulurdu. “Meryem, bunlar sana nereden geliyor?” diye sordu. (Hz. Meryem,) “Allah katından! Şüphesiz Allah, kimi dilerse ona hesapsız rızık verir.” diye cevap verdi. (Âl-i İmran Sûresi/3: 37). Buradan ve Ashab-ı Kehf kıssasında Ashab-ı Kehf’in YİYECEKLERİN EN TEMİZ, dolayısıyla hem kazanılma, hem de muhteva itibariyle TAM HELÂLİNDEN YEME konusundaki dikkatinden (Kehf Sûresi/19) ve AYRICA Kur’ân-ı Kerim’de TAKVANIN ÜÇ MERTEBESİYLE en fazla vurgulandığı âyetin yemekle ilgili olmasından (Mâide Sûresi/93) rahatlıkla istidlâl edilebilir ki, Hz. İsa’ya anne karnında menşe olan biyolojik öz de dünyevî–haram yiyeceklerden teşekkül etmedi ve onun risaletinde yiyeceklerin en temizinden, tam helâlinden yeme, BU KONUDA azamî dikkati gösterme çok önemli idi.
Bu da bizim için,
•kazancımızda en küçük bir haram şüphesinin bulunmamasına,
•ayrıca özellikle gıda güvenliğinin de olmadığı günümüzde yiyeceklerin muhtevasına,
•bunların yanısıra, HIRSIZLIK, SOYGUN, YOLSUZLUK ve YAĞMA gibi davranışlardan mutlak surette kaçınmamız gerektiğine bir TELMİHTİR.
Hz. İsa’nın babasız doğması, ayrıca bilimsel materyalizmin hakim olduğu bir zamanda, bu materyalizmi kırma, Cenab-ı Allah’ın yaratmada sebeplere asla muhtaç olmadığını, sebeplerin sadece O’nun icraatına bir perde olduğunu hatırlatma adına da çok önemlidir. Kur’an-ı Kerim’de, Hz. İsa (a.s.), kendisini takdim ederken şöyle der: (Allah,) hayatta kaldığım sürece bana namaz kılıp, zekât vermeyi emretti. Yine beni, anneme karşı çok içten, çok iyi davranan iyi bir evlât kıldı ve beni asla zorba ve hayırsız bir bedbaht yapmadı. (Meryem Sûresi/31–32.)
Hem bu âyetler, hem de yukarıda Hz. İsa’nın boşanma ve zina ile alâkalı olarak Matta’dan nakledilen sözleri,
ÂHİR ZAMAN’DA ANNE –BABA HAKLARINA riayet edilmeyeceğine, İFFETE gereken değer verilmeyeceğine ve KADIN HAKLARINA riayette büyük kusurlar işleneceğine de bir telmihtir. Bu bakımdandır ki, Kur’ân-ı Kerim’de sıkça emredildiği ve üzerinde ehemmiyetle durulduğu gibi,(Meselâ, İsrâ Sûresi/23). Müslümanlar olsun, Hz. İsa’nın samimî takipçileri olsun, günümüzde namaz ve zekâtın, Allah’a ibadet ve insanlara karşı vazifelerin yanısıra, anne–baba hukukuna riayette, onlara ihsanda a’zamî dikkati göstermeli, Kur’an’ın aile içi, eşler arası münasebetlerde sürekli takvaya vurgu yapmasını katiyen hatırdan çıkarmamalıdırlar. (Bakara Sûresi/2: 231–237, 240–242; Nisâ Sûresi/4: 1, 6–14, 19–22, 34.)
Hz. İsa’nın mûcizelerinden biri de, Allah’ın izniyle bazı önemli hastalıkları iyileştirmesi ve ölüleri diriltmesi idi. (Âl-i İmran Sûresi/49) Yani, hayat, onun mesajında çok önemli yer tutuyordu. Kur’ân da hayata hak ettiği değeri vermiştir. O, bir insanı haksız yere öldürenin bütün insanları öldürmüş, bir insanın hayatını kurtaranın bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olacağını beyan buyururken, (Mâide Sûresi/5: 32).
İslâm, bir ferdin hakkının toplum için bile feda edilemeyeceği, meselâ, bir gemide dokuz cani bir masum varsa, canileri cezalandırmak maksadıyla o bir masumun hakkını korumak için bu geminin batırılamayacağı hükmünü vermiştir. Bu bakımdan, kendilerini İslâm’a ve Hz. İsa’nın yoluna adayanlar, bilhassa insan hayatının pek ucuz bir meta gibi muamele gördüğü bu çağda hayata gereken ehemmiyeti vermeli, savaşların önüne geçmeye çalışmalı, ayrıca hastalıklara çareler aramalı ve bunları yaparken, BİR İNSANI MÂNEN DİRİLTMENİN fiziken diriltmekten katiyen daha az önemli ve değerli olmadığını da unutmamalıdırlar.
°°Hz. İsa’nın Âhir Zaman’da inmesiyle ilgili olarak önemli bir husus da şu olsa gerektir. Hz. Bediüzzaman’ın da yer yer dikkat çektiği ve “Müslüman İsevîler” tabirini de kullandığı üzere, Âhir Zaman’da Deccaliyet’e karşı İMAN MÜCADELESİ VEREN MÜSLÜMANLAR, Hz. Mehdî’nin veya Mehdiyet cemaati, samimî dindar ve Müslüman İsevîler unvanını almaya lâyık Hıristiyanlar ve bilhassa onların rûhânîleriyle iş birliği yapacaklardır. Bu İŞ BİRLİĞİ OLSUN, gelişecek hadiseler olsun, Hıristiyanlık’ta ŞİRK SEBEBİ UNSURLARDAN BİR ARINMANIN yaşanmasına da sebep olacak ve neticede Hıristiyanlık, çok büyük nisbette İslâmiyet’e dehalet edecektir.
Hz. Bediüzzaman (r.a.), bu konuda şöyle yazar: Âhirzamanda “Hazreti İsa (aleyhisselâm) gelecek, Şeriat-ı Muham-mediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile amel edecek.” meâlindeki hadisin sırrı şudur ki: Âhir Zaman’da materyalist–tabiatperest felsefenin verdiği küfür cereyanı ve Ulûhiyet’i inkâra karşı İsevîlik dini tasaffî ederek ve hurafelerden de arınıp İslâmiyet’e döneceği bir sırada, nasıl ki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıcıyla o müthiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür; öyle de Hazreti İsa (aleyhisselâm), İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden deccalı öldürür. Yani, inkâr-ı ulûhiyet fikrini öldürecek. (Mektûbât, “1. Mektup, 1. Sual”.)
Not:
•Yukarıda ki bilgilerin TAMAMI Risâle-i Nurda Külli Kaideler ve ALLAH KELÂMI KUR’ÂN-I KERÎM VE AÇIKLAMALI MEALİ adlı eserlerden alınmıştır.