Mehmet Akif, 1877 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi Emine Şerife Hanım, babası Temiz Tâhir Efendi’dir. İlk tahsiline Emir Buhârî Mahalle Mektebi’nde başladı. İlk ve orta öğreniminden sonra Mülkiye Mektebi’ne devam etti. Babasının vefâtı ve evlerinin yanması üzerine mülkiyeyi bırakıp Baytar Mektebi’ne başladı ve onu birincilikle bitirdi. Tahsil hayâtı boyunca yabancı dil derslerine ilgi duydu. Bir taraftan Fransızca ve Farsça öğrenen Mehmet Akif, diğer yandan da, bir âlim olan babasından Arapça dersleri alıyordu.
Bir müddet baytarlık vazifesi alarak Rumeli, Anadolu ve Arabistan’da bulaşıcı hayvan hastalıklarının tedavisi maksadıyla bir hayli dolaştı. Bu müddet zarfında halkla iç içe kalıyor ve sürekli etrafını okumaya çalışıyordu. Memuriyetinin yanında aynı zamanda Ziraat Mektebi ve Dârulfünûn’da edebiyat dersleri veriyordu. Birinci Cihan Harbi sırasında Berlin ve Necid’e gitti. Çanakkale Harbi, onun Berlin seyahati sırasında meydana gelmiş, o günlerin ıstırap ve heyecanını orada yaşamıştır. Bu iki seyâhatiyle ilgili Berlin Hatıraları ve Necid Çöllerinden Medîne’ye adlı eserlerini kaleme aldı. Harbin son senesinde, çok sevdiği dostu İsmail Hakkı İzmirli ile Lübnan’a gitti. Birinci Cihan Harbi, 1918’de imzâlanan Mondros Mütârekesi ile nihayete erdikten sonra, galip devletler Türk vatanını parçalamak ve paylaşmak için dört taraftan saldırmaya başlamışlardı. Mehmet Akif, vatan müdâfaasının ehemmiyetini anlatmak için memleket memleket geziyor, hutbe ve sohbetlerle halkı uyararak istiklâlini muhafaza etmek için vatanını korumaya çağırıyordu. İstanbul’dan deniz yoluyla İnebolu’ya çıktı. Oradan Ankara’ya hareket etti. Konya isyanı üzerine oraya gidip, ayaklanmanın bastırılmasında mühim rol oynadı. Sonra tekrar Ankara’ya döndü. Ankara’dan Kastamonu’ya giderek Nasrullah Câmii’nde önemli bir vaaz verdi. Daha sonra verdiği bu vaazlar neşredilerek memleketin her tarafına dağıtıldı. Sonra tekrar Ankara’ya döndü.
1920 tarihinde Burdur Mebûsu olarak Birinci Büyük Millet Meclisi’ne seçildi. 17 Şubat 1921 günü İstiklâl Marşı’nı yazdı ve Meclis 12 Mart tarihinde bu marşı resmen İstiklal Marşı olarak kabul etti. Zaferden sonra İstanbul’a geldi. Abbas Halim Paşa’nın dâveti üzerine 1923’te Mısır’a gitti. O kışı Mısır’da geçirip, baharda geri döndü. Bundan sonra her yıl kışı Mısır’da, yazı ise İstanbul’da geçirmeyi âdet edinmişti. Abbas Halîm Paşa, geçimini karşılamayı taahhüt etmişti. Ertesi yaz İstanbul’a dönünce Diyanet İşleri Riyâseti tarafından Kur’ân-ı Kerim’i tercüme etme vazifesi verildi. Mehmet Akif yıllarca çalıştı. Meâli belli bir konuma getirdiğinde, tercüme taleplerindeki maksadın, meâli Kur’ân yerine ikame olduğu şeklinde olumsuz sinyaller almıştı. Sonunda bu konudaki ilmî kifâyetsizliğini öne sürerek tercüme işini yapamayacağını ifade etti ve tercüme vazifesinden affını istedi.
1926 yılından itibaren Kahire’deki Üniversitede Türkçe dersleri verdi. Derslerden döndükçe Kur’ân-ı Kerim tercümesiyle de meşgul oluyordu, fakat bu sırada siroz hastalığına tutuldu. Önceleri hastalığının ehemmiyetini anlayamadı ve hava değişimiyle geçeceğini zannetti. 1935’de karaciğeri rahatsızlanınca, Lübnan’da Âliye yakınındaki Sûku’l-Gayb köyüne gitti. Ağustos 1936’da Antakya’ya geldi. Mısır’a hasta olarak döndü.
Bu arada daha önce yakalandığı sıtma hastalığı tekrar ortaya çıktı. 1936 Haziran’ında hastalığı iyice ilerleyince İstanbul’a döndü ve siroz teşhisiyle Nişantaşı’ndaki Sağlık Yurduna tedavi edilmek üzere kaldırıldı. Bu arada kendisine 170 küsur lira emekli maaşı bağlanmıştı. Sağlık Yurdunda bir ay yattıktan sonra Mısır Apartmanı’na yerleşti. Bir süre sonra Prens Halim Bey’in Baltacı Çiftliği’ne gitti. Yaklaşık üç ay kaldığı bu çiftlikten zaman zaman tedavi için İstanbul’a gelip gidiyordu. Hastalık onu bir hayli yıpratmış, bir deri bir kemik bırakmıştı. İstanbul’a geldi ve 27 Aralık 1936 tarihinde bir pazar akşamı hayata veda etti. Kurtuluş Savaşın’da keskin sözleriyle aktif rol alan ve sergüzeşt-i hayatını özetlemeye çalıştığımız İstiklâl Marşı’mızın yazarı Mehmet Akif Ersoy da, mutlu azınlık tarafından çok sıkıntılara maruz bırakılmış, O da yoldaşları gibi müşterek kaderde az çekmemiştir.
Onun mihneti, 1911’de bazı şiirlerinde Mahmut Şevket Paşa’yı kastettiği gerekçesiyle örfî idare tarafından Sırat-ı Müstakim’in yayınına ara verilmesiyle başlar. Gün gelir devlet kademesinde karşılaştığı bazı haksız uygulamalara katlanamayarak, 1913 yılında yirmi yıllık devlet memurluğundan da istifa eder. Aynı yıl, İttihat ve Terakki Cemiyeti hükümetinin politikalarına muhalif yazılar yayımladığı için Darulfünûn’daki görevinden de istifa etmek zorunda bırakılır. Bir ara Mısır’a gider. Hükümet tarafından Sebilü’r-Reşad’ın kapatılması üzerine hiç ara vermeden ‘Sebilü’n-Necat’ın yayınına başlar. Bir müddet sonra tekrar Sebilü’r-Reşad’ın yayınını gerçekleştirir. Ancak bu yayın da, 1916 yılında, İttihat ve Terakki Hükümeti’ne muhalefetinden dolayı tekrar kapatılacaktır. Sebilü’r-Reşad’ın bu sessizlik dönemi 20 ay devam eder. Kuva-yı Milliye’ye katıldığının anlaşılması üzerine 1920 yılında Daru’l-Hikmet-i İslâmiye’deki görevinden de azledilir. Maksat bağcıyı dövmek olduktan sonra nasıl olsa bir bahane bulunur ya, 1925 yılında Şeyh Said isyanının ardından çıkarılan Takrîr-i Sükûn kanunuyla Sebilü’r-Reşad tekrar kapatılacak ve Mehmet Akif’in fikirleriyle halkın arasına yeni bir duvar örülmeye çalışılacaktır.
Mehmet Akif, Edirnekapı Mezarlığında yakın dostu Babanzâde Ahmet Naim Efendi’nin yanına gömülmüştür. Yol inşaatı sebebiyle mezarı 1960 yılında Edirnekapı Şehitliğine nakledilmiş ve ölümünün 50. yılı münasebetiyle 1986 yılında da mezarı devlet eliyle yeniden yaptırılmıştır.
Eser: Çile ve Mihnetkeşlerin Müşterek Kaderi: Güller ve Dikenler