•Musîbetten Tevhid Nağmelerine!

  • •Musîbetten Tevhid Nağmelerine!
  • •Bize Kalsaydı
  • •Cebr-i Lutfî Tevhide Yöneliş
  • •Tevhid Nuru İçinde Ortaya Çıkan Ehadiyet Sırrı
  • •Belâ Enstrümanlarından Tevhit Nağmeleri
  • •Kalb İstikameti
  • •Siz Kendinize Bakın!
  • •Hakiki İnsanlığa Giden Yol
  • •Asıl Vazifemiz
  • •Sevgi ve Hüsnüzanda Denge
  • •İman-Teslim-Tevekkül

***

MUSÎBETTEN TEVHİD NAĞMELERİNE!

Duygularımız ve içinde bulunduğumuz ruh haliyle inançlarımız arasında çok sıkı bir bağlantı vardır.

Kontrol edilemeyen yoğun duygular, düşünme mekanizmasını etkileyerek İNANÇLARI BİLE değiştirebilirler.

Normal olan, nimet, varlık ve imkân hallerinin ŞÜKRE, sıkıntılı durumların da SABRA yönlendirmesi iken, her iki hâlin de OLUMLU ya da OLUMSUZ sonuçları olabilmektedir.

Burada önemli olan, bir mü’minin bunların birer İMTİHAN VESİLESİ olduğunu bilip, mantığını ve iradesini o istikamette kullanabilmesidir.

Meselâ, bu konuya tipik bir örnek olarak fakirliğin yol açtığı sıkıntılar verilebilir.

Fakirliğin, hem SABRA ve ŞÜKRE, hem de ŞİKÂYET hattâ İSYANA götürebilecek bir potansiyeli vardır. Efendimiz iki ayrı hadis-i şerifte bu durumu İKİ FARKLI SONUCUYLA şöyle açıklıyor:

  • *“Fakr, benimi medar-ı iftiharımdır.” (Keşfü’l-hafa)
  • *“Fakr insanı neredeyse küfre düşürecekti.” (Keşfü’l-hafa)

Aslında ne fakirlik, ne de zenginlik tek başlarına ne nimettir, ne de belâdır. Onları nimet veya nikmet yapan insanın ONA BAKIŞ AÇISIDIR.

Fırsatları yokluk olarak görmekle, yoklukları fırsat olarak görme mantığı burada da geçerlidir. RUHEN olgunlaşmış ya da olgunlaşma yolunda olan insanlar, bunların nasıl kullanılırsa ne gibi fırsatlar sunacağını, veyahut da ne gibi felaketlere sebep olacaklarını bilirler. BİLİNCE de, her ikisini eş değerde fırsatlar olarak görür, ona göre tavır alırlar. Bu kuralı, insana sıkıntı ve üzüntü veren her konuda düşünebiliriz.

MESELÂ yaşadığımız sürecin getirdiği sıkıntılar, birinci gruba giren kişiler için bulunmaz bir fırsattır. İkinci kategoriye girenler için ise isyan ve inkâra götüren bir felâket sebebi olabilir. Hafizanallah!

Yine aynı konuya bir örnek olarak, hastalıkların verdiği sıkıntı ve acıları Üstad BEDÎÜZZAMAN Hazretleri müsbet açıdan şöyle değerlendiriyor:

* “Beşinci Deva: 

Ey maraza mübtela hasta! Bu zamanda tecrübemle kanaatım gelmiştir ki;

  • hastalık BAZILARA bir ihsan-ı İlahîdir,
  • bir hediye-i Rahmanîdir.

Bu sekiz dokuz senedir, liyakatsız olduğum halde, BAZI GENÇ ZÂTLAR, hastalık münasebetiyle dua için benimle görüştüler.

  • DİKKAT ETTİM ki; hangi hastalıklı genci gördüm, SAİR GENÇLERE NİSBETEN âhiretini düşünmeye başlıyor.
  • Gençlik sarhoşluğu yok. Gaflet içindeki hayvanî hevesattan bir derece kendini kurtarıyor.
  • Ben de bakıyordum, onların tahammül dâhilindeki hastalıklarını bir ihsan-ı İlahî olduğunu ihtar ederdim.

Derdim ki:

-“Kardeşim, senin bu hastalığının aleyhinde değilim, hastalık için sana karşı bir şefkat hissedip acımıyorum ki dua edeyim. HASTALIK seni tam uyandırıncaya kadar sabra çalış ve hastalık vazifesini bitirdikten sonra Hâlık-ı Rahîm inşâallah sana şifa verir.”

Hem derdim:

  • “Senin bir kısım emsalin SIHHAT BELASIYLA GAFLETE DÜŞÜP, namazı terkedip, kabri düşünmeyip, Allah’ı unutup, bir saatlik hayat-ı dünyeviyenin zahirî keyfi ile, hadsiz bir hayat-ı ebediyesini sarsar, zedeler, belki de harab eder.
  • Sen HASTALIK GÖZÜYLE, her halde gideceğin bir menzilin olan kabrini ve daha arkasında uhrevî menzilleri görürsün ve onlara göre davranıyorsun.
  • DEMEK SENİN İÇİN hastalık, bir sıhhattır. Bir kısım emsalindeki sıhhat, bir hastalıktır.” (25. Lem’a)

 

Yaşadağımız zulüm süreci ile ilgili sıkıntıların, bazılarını olumsuz düşünce ve sonuçlara götürmesini mukabil, TEVHİDE YÖNELİK ÇOK OLUMLU SONUÇLARININ da olabileceğini PIRLANTA MÜELLİFİ de şöyle anlatıyor:

*”Soru: MARUZ KALINAN BELÂ ve MUSÎBETLERİN HAKİKÎ TEVHİDE ULAŞMADA BİR ROLÜ VAR MIDIR?

Cevap:

TEVHİD-İ HAKİKÎ, sebepler dünyasında yaşayan ve zahiren onların hazırladığı şatafatla kuşatılan insanın, iradî olarak kendini çevreleyen bütün bu sebeplerden sıyrılması, sıyrılıp “Allah” demesi, O’nun mutlak kudret ve iradesini her bir hâdisede müşahede edebilmesidir.

BÖYLE BİR BAKIŞ AÇISINI büyük ölçüde kalb ve ruh ufkunun kahramanı büyük zatlar yakalayabilmişlerdir. ONLAR, kendi üzerlerine bir çarpı çekip nefyettiklerinden ve kendilerini görmediklerinden ötürü hep O’na yönelmiş, görülmesi gerekli olanı görmeye kilitlenmişlerdir. Onlar, HÂDİSELERİN ÇEHRESİNDE SEBEPLERİ değil, SEBEPLERİ VAR EDEN Müsebbibü’l-Esbâb’ı görmüşlerdir…”

BİZE KALSAYDI

KADERİN hakkımızda takdir buyurduğu HUSUSLAR ÇOĞU ZAMAN hoşumuza gitmez. HÂLBUKİ şu âlemin idaresi bize kalsaydı, bizzat kendimiz için istediklerimiz, seçtiklerimiz bile bizim için felâket olurdu.

Çünkü İNSAN HER MESELEYE, genel hikmet ve fayda açısından değil, sadece kendi nefsine arzuları açısından bakar. İşte bu gerçek, Kur’an-ı Kerîm’de ve Nur’larda şöyle ifâde ediliyor:

وَلَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ بَلْ اَتَيْنَاهُمْ بِذِكْرِهِمْ فَهُمْ عَنْ ذِكْرِهِمْ مُعْرِضُونَۜ‌

“Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şan ve şereflerini getirdik; fakat onlar kendi şereflerine sırt çevirdiler.” (Mü’mi ûn/71)

“İ’lem Eyyühel-Aziz!

Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikayete de haddi yoktur. Çünki şikayet eden ferdin hilaf-ı hevesini iktiza eden nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı (gazabı) vardır. Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda edilemez.

 ﻭَ ﻟَﻮِ ﺍﺗَّﺒَﻊَ ﺍﻟْﺤَﻖُّ ﺍَﻫْﻮَٓﺍﺀَﻫُﻢْ ﻟَﻔَﺴَﺪَﺕِ ﺍﻟﺴَّﻤٰﻮَﺍﺕُ ﻭَ ﺍﻟْﺎَﺭْﺽُ

 ‘Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine uysaydı, mutlaka gökler ve yer ile bunlarda bulunanlar bozulur giderdi.’ (Mü’minûn: 71).

Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.

  • Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun?
  • Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun?
  • Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun?
  • Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nıkmet (ceza/azap/belâ) olmasın.

Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!..” (Mesnevi-i Nûriye/Şemme)

CEBR-İ LUTFÎ TEVHİDE YÖNELİŞ

CEBR-İ LÜTFİ, insanların kendi irade ve ihtiyarlarını kullanmadan, hattâ bazen istemedikleri halde, sırf Allah’ın bir lütfu olarak bir takım ihsanlara mazhar olmaları, ya da bir takım belâ ve musibetlerden korunmaları durumunu ifade eder. Çünkü İNSANLAR, Allah’la olan münasebetlerinde en çok kendilerine takılırlar.

BAZEN bir musibetin, bir belânın tahrikiyle ancak bu takıntıdan kurtulabilirler. İşte böyle durumlarda cebr-i lütfîlerle karşılaşabilirler ve gözlerinin önündeki perdeler kalkar. Üstad Hazretlerinin de dediği gibi;

* “…Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için birbiri içinde in’ikas edip göz görünceye kadar (hayali olarak) genişliyor.

  • Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür.
  • Çünki o dünyanın SAĞ DUVARI olan geçmiş zaman ve SOL DUVARI olan gelecek zaman, ikisi madum ve gayr-ı mevcud oldukları halde, birbiri içinde in’ikas edip gayet kısa ve dar olan HAZIR ZAMANIN kanatlarını açarlar.
  • HAKİKAT HAYALE KARIŞIR, madum bir dünyayı mevcud zannedersin.

Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-i vücudu ince bir hat olduğu gibi; senin de dünyan hakikatça dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır.

  • O vakit görürsün ki: O geniş dünyan; kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.

MADEM DÜNYA HAYATI ve CİSMANÎ YAŞAYIŞ ve HAYVANÎ HAYAT böyledir; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. (Herşeyin Allah’tan olduğunu anlar ve rahatlarsın) İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet sırlarını ifade eden “Lâ İlahe İllallah” kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.” (Mesnevi-i Nûriye)

Bu konuda benzer bir açıklamada da PIRLANTA MÜELLİFİ şunları söylüyor:

* “Biraz daha açacak olursak; hakikî tevhid, insanın, sebepler dairesi içinde yaşadığı ve çoğu defa bu sebeplerin etkisiyle başı dönebileceği, bakışı bulanabileceği bir durumda olduğu hâlde, hiç sarsılmadan, sapması olmayan bir ibre gibi hep Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’ı (celle celâluhu) göstermesi demektir. Ancak hayatın normal akışı içerisinde milim sapmayan bir ibre gibi hep O’nu gösterme ufkunu yakalama oldukça zordur. Fakat

 أَمَّنْ يُجِيبُ الْمُضْطَرَّ إِذَا دَعَاهُ وَيَكْشِفُ السُّوءَ

“Muztar (çaresiz) dua ettiği zaman, onun duasına icabet eden, başındaki sıkıntıyı gideren kimdir?” (Neml/62) âyet-i kerimesinde de ifade buyrulduğu üzere, insanlar çoğu zaman belâ ve musibetlerle sarsıldığı, sebeplerin bi’l-külliye sukut ettiği, tutunacak bütün dalların ellerinden uçup gittiği zamanlarda zarurî olarak yüzlerini Allah’a (celle celâluhu) çevirirler.

İşte kolu kanadı kırılmış ve yapacak hiçbir şeyi kalmamış muztar durumdaki insanlar, her şeye gücü yeten, sonsuz kudret sahibi bir Zât’ın ancak kendilerine yardım edebileceğini idrak eder ve tam bir konsantrasyonla O’na yönelirler.

Evet, sebeplerin tamamen sukut ettiği yerde insanlar, vicdanlarını dinledikleri zaman, O’nun fevkalâdeden rahmet tecellilerinin kendilerini sarıp sarmaladığını ve sıkıntılara karşı kendilerini sıyanet buyurduğunu hissederler.

İşte böyle bir anda insan, sebeplerin sadece bir perdeden ibaret olduğunu, perdenin arkasında ise Mutlak Kudret ve İrade’nin bulunduğunu anlar ki, bu da hakikî tevhide açılan bir pencere demektir.”

Tevhid Nuru İçinde Ortaya Çıkan Ehadiyet Sırrı

Ehadiyet sırrının ortaya çıkması, âdeta kişiye özel, sebepleri bypass eden bir tasarrufun, bir yardımın ortaya çıkması halidir.

  • Yunus aleyhisselâma denizin ortasında iken yapılan muamele gibi.
  • Hz. İbrahim aleyhisselamın, Cenab-ı Haktan ölüleri nasıl dirilttiğini görmeyi talep etmesi de bu türden bir istek olarak görülebilir.
  • Peygamberler zaten iman-ı kâmil, yakîn-i tâm sahibi olmakla beraber, olayların etkisiyle demek ki kendi seviyelerinde bir değişiklik onlarda da oluyor.

Hz. İbrahim aleyhisselamın bu talebini ve sonucunu anlatan şu konuşmadan anlaşıldığı gibi;

وَاِذْ قَالَ اِبْرٰه۪يمُ رَبِّ اَرِن۪ى كَيْفَ تُحْيِى الْمَوْتٰىۜ قَالَ اَوَلَمْ تُؤْمِنْۜ قَالَ بَلٰى وَلٰكِنْ لِيَطْمَئِنَّ قَلْب۪ىۜ قَالَ فَخُذْ اَرْبَعَةً مِنَ الطَّيْرِ فَصُرْهُنَّ اِلَيْكَ ثُمَّ اجْعَلْ عَلٰى كُلِّ جَبَلٍ مِنْهُنَّ جُزْءًا ثُمَّ ادْعُهُنَّ يَاْت۪ينَكَ سَعْيًاۜ وَاعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ۟‌

“İbrahim Rabbine: Ey Rabbim! Ölüyü nasıl dirilttiğini bana göster, demişti. Rabbi ona: Yoksa inanmadın mı? dedi. İbrahim: Hayır! İnandım, fakat kalbimin mutmain olması için (görmek istedim), dedi. Bunun üzerine Allah: Öyleyse dört tane kuş yakala, onları yanına al, sonra (kesip parçala), her dağın başına onlardan bir parça koy. Sonra da onları kendine çağır; koşarak sana gelirler. Bil ki Allah azîzdir, hakîmdir, buyurdu.” (Bakara Sûresi /260)

  • Yunus aleyhisselâmın başına gelenler geldikten sonra, nefsine dönerek kendi kendisini suçladığını ve bu olanlardan ötürü Cenab-ı Hakk’ı tenzih ettiğini, yani olan bitenin tam bir hikmet gereği ve kendi hatasının sonucu olarak meydana geldiğini itiraf edişini anlatmaya PIRLANTA MÜELLİFİ şöyle devam ediliyor:

* “Hazreti Yunus İbn Mettâ’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) kıssası bu konunun anlaşılması adına güzel bir misaldir. Bildiğiniz üzere balık tarafından yutulan Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bütün sebeplerin sukut ettiği bu noktada,

لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

“Sen’den başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendime zulmedenlerden oldum.” (Enbiyâ/87) niyazıyla Allah’a yönelmiş, O’nu tesbih u takdiste bulunmuştur. Bu da onun kurtuluşuna vesile olmuştur.

Bediüzzaman Hazretleri, Lem’alar’da bu meseleyi enfes bir şekilde tahlil etmiştir. Vâkıa bazıları ülfetten ötürü onun konuyla ilgili açıklamalarını basit görseler de tevhit hakikati ve iman esaslarına bakan yönüyle gerçekte o açıklamalar çok derindir.

Hazreti Yunus (aleyhisselâm), Cenâb-ı Hakk’a karşı bir arzuhâlde bulunmuş, içine düştüğü durumu arz etmiştir.

O, Ninova’dan ayrılmasını, bir emir gelmeksizin kavmini terk etmesini, gemiye binip uzaklaşmasını vs. mülâhazaya almış; başına gelen felâketlerin kendi kusurlarından kaynaklandığını düşünüp derin bir muhasebe içine girmiş, sonra da O’nun kapısının tokmağına dokunmuştur. Çünkü esbabın bi’l-külliye sukut ettiği bir anda, gecenin karanlığından, denizin ürpertici hâlinden ve balığın karnından onu ancak Allah kurtarabilirdi.

Onun bu tazarru ve niyazıyla birlikte nur-u tevhid içinde Hakk’ın hususî teveccühü mânâsına sırr-ı ehadiyet zuhur etmiş, bir anda bütün karanlıklar yırtılmış, sebeplerin tesiri yok olmuş ve Hazreti Yunus (aleyhisselâm) sahil-i selâmete çıkmıştır. 

Hazreti Yunus (aleyhisselâm), bir PEYGAMBER OLMASI HASEBİYLE böyle bir musibet anında ne yapması gerektiğiyle ilgili Cenâb-ı Hak’tan hususî bir mesaj da almış olabilir.

Zaten yaşanan hâdise bir mucizedir. Çünkü NORMAL ŞARTLARDA bir insanın, balığın karnında hayatını sürdürmesi mümkün değildir. İnsan tabiatı, oksijensiz bir ortamda yaşamaya müsait yaratılmamıştır. Fakat o, Allah’tan aldığı bir mesajla asla ümitsizliğe düşmemiş, O’na tam bir teveccühte bulunmuş ve hâlis bir tevhit şuuruyla O’na yönelip kurtuluşa ermiştir.” (Dert Musikisi).

***

Ali Ünal hocamızdan, aynı konu ve âyet-i kerime ile ilgili benzer bir açıklama şu şekilde yapılıyor:

*”Hazreti Yunus Aleyhisselam ve onun hayat hikayesi bize bir örnektir.

Hz. Yunus (a.s.), kavmine gücenerek, -“CENÂB-I ALLAH beni korur; rızkımı nerede olsa verir; O, bana kefildir.” inancı içinde (Enbiyâ/87) onları terk etti. Bir gemiye binmiş, denizde giderken Cenab-ı Allah (c.c.) gece vakti denize atılmasına hükmetti; bir sebeple atıldı ve büyük bir balık onu yuttu. Artık o anda o balığın karnından kurtulması için tutunabileceği hiçbir sebep yoktu. Gecenin karanlığı, denizin karanlığı, balığın karnının karanlığı, bütünüyle aleyhine ittifak etmişti.

BİR BAŞKA İFADEYLE, Vâhidiyet ve/veya Rahmâniyet’in kanunları içinde tutunacak dalı kalmamış, sebepler tamamen ortadan kalkmıştı.

Böyle bir durumda onu ancak kudreti hem balığa, hem denize, hem de geceye geçecek biri kurtarabilirdi.İşte bu halde iken,hayatında daima Cenab-ı Allah’a tesbihte bulunmuş olan Hz.Yunus (a.s.), Allah’a ve birliğine olan inancı içinde O’na yöneldi. Yani, bütün sebeplerin ortadan kalktığı bir anda sebeplerin de yaratıcısı olarak O’na el açtı.

Bütün boyutlarıyla Tevhid, yani Cenab-ı Allah’ın mutlak Birliği, Yaratan, Yaşatan, Rızklandıran, Kurtaran, Şifa Veren, Dualara İcabet Eden’in sadece O olduğu, içindeki her bir şeyle birlikte bütün kâinatın O’nun kabza-i tasarrufunda bulunduğu, Hz. Yunus’a her bakımdan apaçık hale geldi.

İşte bu kavrayış, iman, teslimiyet ve tevekkül içinde Hz. Allah’a yöneldi. O’nun Ehadiyeti’ni daha bir kavradı; yani Tevhid nûru içinde Ehadiyet sırrı gönlünde de inkişaf etti. Allah’a yöneldi de, “Sen’den başka ilâh yoktur. Sen, her türlü kusurdan, eksiklikten, eşi–ortağı bulunmaktan mutlak münezzehsin. Ben, gerçekten kendine yazık edenlerden oldum!” diye yakardı. (Enbiyâ/87).

İşte, bu seviyede bir tevhid, Allah’ın mutlak Birliği’ne böyle bir inanç ve teslimiyet içinde O’nun Ehadiyet’i, sebepler üstü imdadı, yardımı harekete geçti ve bu Ehadiyet tecellisiyle Hz. Allah (c.c.), kulu ve rasûlü olan Hz. Yunus’u balığın karnından kurtardı.

Cenab-ı Allah’ın benzer Ehadiyet tecellilerine her zaman şahit oluruz ve hemen herkes, hayatında defalarca bunu yaşar. Zaten O’na el kaldırıp dua etmek, O’na sebepler üstü müracaat etmek, O’nun Ehadiyet tecellisine başvurmak demektir.

  • “Ölmeyen Allah öldürmez.”;
  • “Çıkmayan candan ümit kesilmez.”;
  • “Allah’tan ümit kesilmez.” gibi halk arasında meşhur olan sözler, Cenab-ı Allah’ın nûr-u Tevhid içinde tecelli ve inkişaf eden Ehadiyet tecellisine çokça şahit olmuşluğun söylettiği sözlerdir.” (Risâle-i Nurda Külli Kaideler)

***

BELÂ ENSTRÜMANLARINDAN TEVHİT NAĞMELERİ

Peygamberlerin bile müstağni kalamadıkları, muaf tutulmadıkları bu çeşit ibtilaların, imtihanların başa gelmesi durumunda, doğru tavrın ne olduğu, ne yapılması gerektiği de şu şekilde açıklanıyor:

*”Hazreti Yunus’un (aleyhisselâm) YAŞADIĞI GİBİ BİZLER DE kimi zaman fert planında, kimi zaman da aile ve oymak çapında BELÂ ve MUSİBETLERLE karşı karşıya kalabiliriz. Hatta bazı durumlarda TOPYEKÛN BİR MİLLET ıztırar hâli yaşayabilir ve çaresizlikle kıvranabilir.

İşte önemli olan, yaşanan bütün bu sıkıntıların ciddî bir TECESSÜS ve TEFAHHUS (Bir şeyin, BİR meselenin iç yüzünü dikkatle araştırma) hissiyle süzülmesi; süzülüp doğru okunması, doğru değerlendirilmesi ve MUSÎBETLERİN IŞIĞI ALTINDA GERÇEK TEVHİDE ULAŞAN YOLUN aydınlatılmasıdır.

Zira abes iş işlemekten münezzeh ve müberra olan Allah (celle celâluhu), böyle bir çaresizliği, önemli bazı kazanımlar elde edilmesi için yaratmış olabilir. Eğer bunun farkına varılır, yaşanan sıkıntılar rıza ile karşılanır ve maruz kalınan çaresizliğin sevkiyle Cenâb-ı Hakk’a tam teveccüh edilebilirse, dünyanın mamur hâle getirilmesi ve ahiretin kazanılması mümkün olacaktır.

Burada yaşanan sıkıntıların, ahirette geriye dönüşü çok farklı olacaktır. Orada, damla deryaya, zerre de güneşe dönüşecektir.

Evet, belirli bir düşünce veya hareket içinde yer alan insanların bir kısım musibetlerle hırpalanması zahiren onlar adına şer gibi görülebilir. Fakat Allah (celle celâluhu), bu tür imtihanlarla onların yüzünü Kendisine çevirmeyi murat buyurmuş olabilir. Iztırar hâlleri, onların hakikî tevhide ulaşmaları adına bir fırsat kapısı aralayabilir. Bundan dolayıdır ki belâ ve musibetler başa geldiğinde onları, Allah’ın bir lütfu olarak görmeli ve,

  • “Gelse celâlinden cefâ,
  • Yahut cemâlinden vefa,
  • İkisi de cana safâ,
  • Sen’den hem o hoş, hem bu hoş” demelidir.

Evet, maruz kalınan belâ ve musibetlerin O’ndan geldiğinin farkına varılıp rıza ile mukabele edildikten sonra, gelenler ister meltem, isterse fırtına olsun, neticesi itibarıyla hep hayırdır.

FERDÎ, AİLEVÎ, İÇTİMAÎ SIKINTILARIN, bir uyanışa ve Allah’a yönelişe vesile olabilmesi için, hâdiselere bu şuurla bakılması, en azından bu şuurla bakabilecek bir canlılık ve hayat emaresinin olması gerekir. Hasta yoğun bakıma kaldırılmış olsa bile, eğer onun kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemişse, verilecek bir elektrik şokuyla onun tekrar hayata döndürülmesi mümkün olabilir.

GÜNÜMÜZDE DE Müslümanların yaşadığı coğrafya, yoğun bakımda hâlâ hayat emaresi taşıyan bir hastaya veya büyük bir trafik kazası geçirdiği hâlde henüz kalb ve beyin ölümü gerçekleşmemiş bir kazazedeye benzemektedir.

HER NE KADAR bu hâliyle o, mâlûl olsa da, kalb ve beyin ölümü gerçekleşmediği için bir gün belini doğrultması mümkün görünmektedir. Bunun için de ciddî bir şok uygulamasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Geçmişten bugüne Cenâb-ı Hak, belâ ve musibetlerin cenderesinde kendisine teveccüh eden insanları nice kere ekstra inayet ve lütuflarıyla yeni bir dirilişe mazhar kılmıştır.

Bugün de O (celle celâluhu), bizim neslimizi böyle bir uyanışa namzet hâline getirebilir. Yeter ki biz, belâ ve musibetleri doğru okuyup, ıztırar ruh hâliyle, acz u fakrımızın şuurunda olarak tam bir teveccühle O’na yönelelim!..” (Dert Musikisi)

***

KALB İSTİKAMETİ

Kalb, çok düşük frekanslı titreşimlerden bile etkilenen, onun için devamlı titreyen, hareket eden elektronik bir ibre gibidir. Mekanik bir parça gibi onu bir kere ayarlayıp uzun süre kullanamayız. O, en ufak olaylardan etkilenir ve sürekli ayar ister.

Bu konuda sorulan bir soruya verdiği bir cevapta da şunları söylüyor Hazret:

SORU: Hariçte meydana gelen can sıkıcı hâdiseler ve maruz kalınan bir kısım musibetler bizi ciddi meşgul ediyor ve kendi değerlerimizden uzaklaştırabiliyor. Bu konuda kalb istikametini koruma adına dikkat edilecek hususlar nelerdir? 

Cevap: İlk olarak ifade etmek gerekir ki, dış dünyada ne tür hâdiseler yaşanırsa yaşansın, bir mü’min için asıl önemli olan Allah’la münasebettir. O, öncelikle kendi nefsine yönelmeli, kalbi ile Allah arasında bir kopukluğun olmamasına dikkat etmeli ve sürekli ziya kaynağı ile irtibatını devam ettirmeye çalışmalıdır. Zira Kur’ân-ı Kerim,

يَاأَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا عَلَيْكُمْ أَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ إِذَا اهْتَدَيْتُمْ

“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltmeye bakın! Siz doğru yolda olduktan, hidayeti tabiatınızın bir yanı hâline getirdikten sonra sapanlar size zarar veremez.” (Mâide/105) şeklindeki ifadeleriyle, mü’minleri iç dünyalarına yönelmeye ve öncelikle onun ıslahıyla uğraşmaya çağırmıştır. İşte bu sebepledir ki insan günde belki birkaç defa kendisini test etmeli ve nefsinin doğru yolda olup olmadığını kontrol etmelidir.

Hiç şüphesiz insan, kendisinin doğru bir çizgide olup olmadığını kontrol etmek için bir kısım kıstaslara ihtiyaç duyacaktır.

Bunlar da başta Kur’ân ve Sünnet’in emirleri, sonra da selef-i salihînin bu iki kudsî kaynaktan yola çıkarak ortaya koydukları içtihatlar, üzerinde ittifak ettikleri icmalar veya istihsan ve maslahat gibi delillerle ortaya koydukları daha başka hükümlerdir.

Onlar dini anlama ve yorumlama adına ortaya koydukları olağanüstü gayretleriyle âdeta bu konuda hiçbir karanlık nokta bırakmamışlardır.

Bir insan, önündeki bu aydınlatıcı kaynaklara rağmen hâlâ istikameti yakalayamıyor ve bir kısım yerlerde karanlık içinde kalıyorsa o, karanlığı kendisi icat ediyor demektir.

Esasında “Siz kendinize bakın!” âyeti aynı zamanda bu manayı da ifade etmektedir. Yani bizim maruz kaldığımız çeşitli sıkıntıların asıl sebebi, kendi kusurlarımızdır. Eğer kendimizi iyi bir muhasebeye tâbi tutabilirsek, bu hataların pek çoğunu görebiliriz.

Mesela insanın kendi arzu ve isteklerini Cenâb-ı Hakk’ın emirlerinin önüne çıkarması bu kusurlardan birisidir.

Yüce Allah, كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ “Gerçek şu ki, siz bu peşin dünya hayatına çok düşkünsünüz. Onun için ahiret (duygu ve mülâhazasını) terk edip durursunuz.” (Kıyâmet/20-21) beyan-ı sübhânîsiyle insan tabiatındaki bir boşluğa dikkat çekmiştir. Başka bir âyet-i kerimede ise insanın dünya sevgisi şu ifadelerle seslendirilmiştir:

 وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ

“Gerçekten insan mala çok düşkündür.” (Âdiyât/8) İnsan, fıtraten dünyaya ve hazır lezzetlere düşkün olduğundan, mü’min olmasına rağmen yer yer bunları dinin emirlerinin önüne geçirebilmektedir.

  • HATTA BAZEN DİNE HİZMET EDERKEN BİLE, rıza-i ilâhîyi veya meselenin uhrevî kazancını değil, kendisine gösterilen ihtiram ve saygıyı makbul görmektedir.
  • Böyle bir kişi ise kabul görmediği, alkışlanmadığı ve hatta eziyete maruz kaldığı bir dinî hizmeti tasvip etmeyecek ve negatif bir tavra girecektir.
  • Hiç şüphesiz bir mü’minin, DİNİNE HİZMET ETTİĞİNİ ZANNEDEREK ESAS NEFSİNE HİZMET ETMESİ, gafil ve cahil çevrenin alkışlarının da etkisiyle onu şımartması ve küstahlaştırması, kendisine yönelen övgü ve takdirlere kendi malıymış ve hakkıymış gibi sahip çıkması kaybettirici hususlardır.

BUNDAN SALİM KALMANIN YOLU İSE, Cenâb-ı Hakk’ın potansiyel olarak ahsen-i takvime mazhar yarattığı insanın, fiilî olarak da bu kıvamı yakalamaya çalışması, yani gerçek insan olma yolunu takip etmesi ve istikametten ayrılmama noktasında sürekli nefsiyle yaka paça olmasıdır.

İnsan bunu BAŞARABİLDİĞİ TAKDİRDE, yukarıdaki âyetin de ifade ettiği üzere dalâlete düşen insanlar katiyen ona zarar veremeyeceklerdir.” (Dert Musikisi)

***

SİZ KENDİNİZE BAKIN!

Bir toplumda yaşayan hemen hemen herkes, kendince bazı şeyleri yanlış bulur ve düzeltmek ister. Bu işin kolay tarafıdır. Zor ve doğru olan ise bu işe kendisinden başlamaktır. Bu durumun hem sosyolojik kanunlara, hem de Allah’ın takdirine bakan yönleri vardır.

Özellikle inançlarımız açısından konuya bakışımızın nasıl olması gerektiği de şöyle açıklanıyor:

Eğer biz TOPLUMSAL BİR HUZUR istiyorsak, öncelikle kendimizi düzeltmeye ve gerçek insanî seviyeyi yakalamaya çalışmalıyız. Çünkü biz dosdoğru olacağımız âna kadar, başkalarının düzelmesini bekleyemeyiz. Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ilk gelen emir, اِقْرَأْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذِي خَلَقَ “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” (Alak/1) âyeti olmuştur.

Aynı şekilde daha sonra nazil olan âyet-i kerimelerde de şöyle buyrulmuştur:

 يَاأَيُّهَا الْمُدَّثِّرُ * قُمْ فَأَنْذِرْ * وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ * وَثِيَابَكَ فَطَهِّرْ * وَالرُّجْزَ فَاهْجُرْ * وَلَا تَمْنُنْ تَسْتَكْثِرُ * وَلِرَبِّكَ فَاصْبِرْ

“Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve (insanları) uyar! Rabbinin büyüklüğünü an! Elbiseni temiz tut! Pis ve murdar olan her şeyden kaçın! Verdiğini çok bularak minnet etme! Rabbinin yolunda sabret!” (Müddessir/1-7)

Yani Yüce Allah, ilk olarak Nebiyy-i Ekrem’in şahsını muhatap almış ve bir yönüyle O’na “Öncelikle sen kendine bak ve işe kendinden başla!” demiştir. Aslında o, peygamberliğinden önce de tam bir güven abidesiydi. Enbiya-i izam’ın sahip olduğu ismet, iffet, fetânet ve tebliğ ruhu gibi sıfatları kâmil manada temsil ediyordu.

Nitekim O (sallallâhu aleyhi ve sellem), kavmini İslâm’a davet etme için Ebû Kubeys tepesinin üzerine çıkıp, “Şu tepenin arkasından düşman geliyor desem, bana inanır mısınız?” diye sorduğunda, orada bulunanların hepsi olumlu cevap vermişti. Dolayısıyla bir yönüyle bu gibi âyetlerin, O’nun şahsında esas ümmetine ders verdiğini söyleyebiliriz.

Yani eğer biz de başkaları nazarında inandırıcı olmak istiyorsak, fevkalâde sadık ve güvenilir olmak, herkese emniyet ve güven telkin etmek ve son derece mütevazi olmak zorundayız. Zira bu konumda olmayan insanlar inandırıcı olamazlar.

İFFET ve İSMETLERİ ALEYHİNDE söz söylenen insanlar başkaları nezdinde güvenilirliklerini ve inandırıcılıklarını kaybederler. Bu açıdan toplumda farklı patlamalar olabilir.

  • Bir kısım zalim ve müstebitler devirmeye güçleri yettiği anda, kendilerine muhalif gördükleri insanların tepesine binerek onları ezip geçebilirler.
  • BAZEN DE toplumlarını herc ü merce sevk edecek daha başka hâdiselere sebebiyet verebilirler.
  • FAKAT BÜTÜN BUNLAR karşısında Müslümanlara düşen, falanı filanı ta’n u teşni etmek yerine ÖNCELİKLE KENDİLERİYLE MEŞGUL OLMAK ve kendilerini düzeltmektir.
  • Onlar başlarındaki zalimlerden şikâyet etmek yerine öncelikle, – “Acaba Allah bu zalimleri niye bizim başımıza musallat ediyor?” diye düşünmelidirler.

Çünkü onlar dosdoğru olacakları âna kadar, başkalarıyla uğraşmaları faydasızdır. Zira, كَمَا تَكُونُوا يُوَلَّى عَلَيْكُمْ “Nasıl iseniz öyle idare edilirsiniz.” (Beyhakî, Şuabü’l-îmân 6/22) hadisinin de ifade ettiği üzere, tabanda bulunan insanlar nasıl olursa, idarecileri de aynı olacaktır. Sütün kaymağı sütten oluşacağı gibi, şapın kaymağı da yine şaptan oluşacaktır.

MENKIBE OLARAK RİVAYET EDİLDİĞİNE göre Haccac-ı Zalim’e Hz. Ömer’in adaleti hatırlatıldığında o da yanındakilere, -“Hele siz onun çevresindeki insanlar gibi olun, bakın ben de nasıl Ömer gibi oluyorum” demiştir. Bu sözüyle Haccac, kendisinin tam da onlara uygun bir idareci olduğunu hatırlatmak istemiştir.” (Dert Musikisi)

***

HAKİKÎ İNSANLIĞA GİDEN YOL

Hakikî insanlık nedir? Her ne kadar günümüzde görüntü ve imaj bunun tam tersi olsa da, hakikî insanlık gerçek müslümanlıktır. Ya da gerçek Müslümanlık hakikî insanlıktır. Allah’tan kopmuş insanların hakikî bir insanlık örneği ortaya koymaları da, hakikî insanlığı temsil etmeleri imkansızdır. Üstadımızın dediği gibi;

“Dehre (zamana) ve tabayi’-i beşere (insan tabiatına), dâmen-i kıyamete (kıyamet gelinceye) kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde (varlık âleminde) adalet-i ezeliyenin tecelli ve timsali olan hakikat-i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübra denilen şey odur.” (Muhakemât)

İşte bu durumun, Pırlanta Müellifinin aynı kapıya çıkan biraz farklı bir açıklaması daha:

* “Öte yandan öncelikle kendisiyle meşgul olmayan ve nefsini ıslah etmeye çalışmayan bir insanın, zamanla Allah’tan kopacağında, kalbi ile Allah arasında bir kısım hüsûf ve küsûfların yaşanacağında şüphe yoktur. Çünkü böyle birisi bazen enaniyetine takılacak, bazen biliyorum mülâhazalarına girecek, bazen de aidiyet hissiyle hareket edecektir.

DOLAYISIYLA din ve diyanet adına iş yapıyorum zannettiği yerlerde bile meseleyi kendisine bağlı götürecektir. Eğer böyle birisi güç ve kuvveti ele geçirecek olsa, o zaman da tiranlar gibi davranacaktır. Zira enaniyet, bilgi, servet insanı kör ettiği gibi, iktidar ve hâkimiyet de onu kör eder.

HELE BİR DE kitlelerin körü körüne onu takip etmesi, alkışlaması ve pohpohlaması gibi faktörler söz konusu ise, böyle bir kişinin zehirlenmesine ve körlük yaşamasına muhakkak gözüyle bakılabilir.

MÂNEVÎ KÖRLÜĞE maruz kalmış böyle birisi ise çok açık ve net görülebilecek hakikatleri dahi göremeyecek, doğru ve yanlışı birbirinden ayıramayacaktır.

BU İTİBARLA DA insan ruhî ve kalbî hayatı üzerinde hassasiyetle durmalı, Allah’la kendi arasına ne nefsinin, ne hayvanî hislerinin, ne kin ve nefretlerinin ne de daha başka mülâhazaların girmesine ve dolayısıyla tamiri imkânsız kopuklukların meydana gelmesine müsaade etmemelidir.

DAHA DA ÖTESİNDE o, İmam Gazzâlî Hazretleri’nin İhyau ulûmi’d-din isimli eserinde üzerinde durduğu her türlü mühlikâttan (helâke götürücü unsurlardan) uzak durmalı ve yine onun münciyât (kurtuluşa vesile olan ameller) adına zikrettiği her ne varsa, sımsıkı bunlara yapışmalıdır.

Çünkü mühlikât Allah’la kul arasına bir kısım perdelerin girmesine sebebiyet verdiği gibi, münciyât da bunların bertaraf edilmesine ve kalblerin yeniden ilâhî tecelliler ile buluşmasına vesiledir.

O hâlde insana düşen vazife, yılandan ve çıyandan kaçarcasına bütün bu olumsuzluklardan uzak durmasıdır. Esasen insanın, hakiki insanlığa yükselmesinin yolu da buradan geçmektedir.

Ebu’l-Feth el-Büstî, 

أَقْـبِـلْ عَلَى النَّفْسِ وَاسْتَكْمِلْ فَضَائِلَهَا فَأَنْـتَ بِالنَّفْسِ لاَبِالْجِسْـمِ إنْـسَانُ

“Ruhuna (mahiyet-i insaniyene) yönel, onun faziletlerini kemâle erdir! Zira sen cisminle değil kalbinle/ruhunla insansın” sözüyle bu hakikate dikkat çekmiştir. Demek ki insan bunları yitirince, insanlığını da yitirmiş olacaktır. Burada antrparantez bir hususu arz etmek istiyorum. Bir insan, bunlara dikkat etmediği takdirde tepe taklak cehenneme mi gider?

Hayır, hiç kimsenin böyle bir iddiada bulunmaya hakkı yoktur. Zira bu, Allah’ın rahmetinin enginliğine terstir.

Biz, amellerimizin azlığına ve küçüklüğüne rağmen Yüce Allah’ın bizi rahmeti ile yarlığayacağını ve affedeceğini düşünür ve ciddi bir reca hissi içine gireriz. Fakat diğer taraftan Allah’a karşı son derece saygılı olmak ve O’na karşı arızasız ve kusursuz bir kulluk ortaya koymak, O’nun terk edilmemesi gereken hakkı ve bizim de terk etmememiz gereken en önemli vazife ve sorumluluğumuzdur.

Bu açıdan da biz, sürekli mahiyet-i insaniyemizin kıvamına bakmalı, necata götürücü vesileleri araştırmalı ve helâk sebeplerinden de uzak durmalıyız.

Eğer biz, kendi durumumuzu kontrol etmez ve durduğumuz yer ile durmamız gerekli olan yeri bilemezsek, bu defa başkalarının tavır ve davranışlarına göre yer ve yön değiştirmeye başlarız.

Haset ve rekabet duygularına yenik düşmüş iman ehli bazı kimseler bizim aleyhinize hareket edebilirler. Bazıları da inkâr ve ilhatlarının bir gereği olarak bize cephe alabilirler. HER İKİ KESİM DE bizim hakkımızda bir kısım komplolar tertip edebilir.

Bunların hile ve entrikalarının farkında olmamız ve bunları savma adına makul ve alternatif stratejiler geliştirmemiz bir yana; eğer biz sürekli onlarla meşgul olur, onların yaşadığı paranoyaya iştirak eder ve hele atacağımız adımları ihtimal ve vehimlere göre atarsak, yukarıda zikredilen “Siz kendinize bakın!” âyetine muhalif davranmış oluruz.

Neticede onların zararından kurtulamayacağımız gibi, kendimizi düzeltmeye ve yapmamız gerekli olan asıl işleri yapmaya da fırsat bulamayız.” (Dert Musikisi)

***

ASIL VAZİFEMİZ

En büyük, en önemli insanlık görevi, insanların en çok muhtaç oldukları konuda onlara yardım etmek, yardım etmeye çalışmaktır. Tabii ki elimizden geldiği kadar. Aşağıdaki satırlarda, bu vazifenin ne olduğu ve nasıl yapılması gerektiği anlatılıyor:

*”Peki, nedir bizim asıl işimiz? Biz, elimizden geliyorsa bütün insanlığa ebedî kurtuluşun yollarını göstermeli, onları Cennet’e yönlendirmeli ve hiç kimsenin Cehennem’e gitmemesi adına cehd ve gayret göstermeliyiz.

Yüce Allah, ezelî ilmiyle kimin hangi ameli yapacağını bildiğinden, bazıları için Cehennem’i takdir etmiş olabilir. Hiç kimsenin bunun önüne geçmesi mümkün de olmayabilir. Fakat bu, bizi alâkadar etmez. Bize düşen, son ferdine kadar bütün insanlığın Cehennem’den kurtulması noktasında azimli ve kararlı olmaktır.

ESASEN BÖYLE BİR GAYEYE KİLİTLİ YAŞAMAK, başkalarının ebedî saadetlerini kaybetmemesi adına ölüp ölüp dirilmek, insanların ebedî helâk ve hüsrana maruz kalacağı korkusuyla canı gırtlağında yaşamak peygamberlik yolunun bir gereğidir.

NİTEKİM Yüce Allah, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem), ümmetinin hidayeti mevzuundaki durumunu,

 لَعَلَّكَ بَاخِعٌ نَفْسَكَ أَلَّا يَكُونُوا مُؤْمِنِينَ

“Onlar iman etmiyorlar diye âdeta kendini helâk edeceksin.” (Şuarâ/3) sözleriyle anlatmıştır. Antrparantez ifade edeyim ki, âyetteki bu ilahî ikaz, Allah ile o en sevgili kulu arasındaki bir meseledir. Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamber olarak gönderen Zat, O’nun hüzün ve ızdırabını dengeleme adına bunları söyleyebilir. Fakat bizim O’nun hakkında böyle bir söz söylememiz ve bu tür düşüncelere girmemiz doğru değildir.

Benim burada asıl üzerinde durmak istediğim nokta şudur: Bu âyetler, bir taraftan insanlığın iman etmesi mevzuunda Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tadil ederken, diğer yandan da onu takdir etmiş ve yüceltmiştir. Çünkü burada işarî olarak şöyle bir mana da gizlidir: -“Sen öyle yüce bir kâmetsin ki, âdete kendin için yaşamıyor; başkalarının kurtuluşu adına neredeyse kendini helâk edeceksin.” İşte bu, yaşatma duygusudur. Günümüzde de peygamber yolunun takipçilerinin en önemli vazifesi budur. Varsın başkaları onlar hakkında kendi paranoyalarına göre değişik plânlar tertip etsinler.

Kendileri, makam hırsı, çıkar arzusu ve iktidar beklentisine bağlı yaşadıklarından, başkalarını da bu yolun yolcusu görsünler. Buna dayanarak da hasım gördüklerini yok etme adına elli türlü alternatif plân oluştursunlar.

Bütün bunlar, onları bağlamamalı ve kendi yolundan alıkoymamalıdır. Onlar, Allah’ı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nu insanlığa sevdirmeye kilitlenmeli ve bütün stratejilerini bu istikamette oluşturmalıdırlar. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

 حَبِّبُوا اللهَ إِلٰى عِبَادِهِ يُحْبِبْكُمُ اللهُ

“Allah’ı kullarına sevdirin ki Allah da sizi sevsin.” (Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr) Bu hadis de göstermektedir ki, Allah tarafından sevilmenin yolu, O’nu kullarına sevdirmekten geçmektedir. Çünkü onları deli gibi sevme, ebedî dirilişin de temel unsuru ve vesilesidir.

Ne yazık ki Müslümanlar bu konuda kendilerine düşen vazifeyi hakkıyla yerine getiremediklerinden ötürü, insanlığa belli bir dönemde fetret yaşattılar.

Cismanî zevklerinden ve yaşama sevdalarından sıyrılarak kendi değerlerini muhtaç sinelere duyurma istikametinde tıpkı sahabe-i kiram ve havariler gibi dünyanın dört bir yanına açılamadılar.

  • Açılıp İnsanlığın Medar-ı İftiharı’nı kendi büyüklüğü ve kendi ihtişamıyla insanlığa tanıtamadılar.
  • Tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir temsil sergileyerek gönüllere giremediler.
  • O Sonsuz Nur’un bütün dünyaları aydınlatacak bir ışık kaynağı olduğunu gösteremediler.
  • En azından O’nun hakkındaki olumsuz düşünceleri izale ederek, “Bu, çok büyük bir insan.” dedirtemediler. Neticede insanlığa günümüzde de hâlâ etkisini devam ettiren böyle bir fetret dönemi yaşattılar. Elbette bunda, inanmayanların gafletlerinin, duyarsızlıklarının ve ön yargılarının da tesiri vardı. Fakat önemli olan, Müslümanların yapmaları gerekli olan işi yapıp yapmadıklarıdır.

Sahabe efendilerimiz, neredeyse dünyanın üçte birine açılmışlar ve çok kısa bir zamanda kopkoyu karanlıklar içinde yüzen bir dünyayı aydınlatmışlardı. Gittikleri yerlerde gönüllere taht kurmuşlar ve insanlarda kendi değerlerine karşı ciddi bir alâka uyarmışlardı.

Bunu da bilgiçlik taslayarak, güç ve kuvvetleriyle değil; imanları, samimiyetleri ve sağlam temsilleriyle başarmışlardı. Eğer biz bugün yarım yamalak da olsa dinin güzelliklerini yaşayabiliyorsak, o ani’l-merkez gücün tesiri sayesinde yaşıyoruz. Çünkü onların meydana getirdikleri ani’l-merkez güç, günümüze kadar ulaşmıştır.

Bu itibarla şunu bir kere daha ifade etmek istiyorum:

Gerek size yakın duran ve sizinle birlikte başını secdeye koyan ve Allah karşısında iki büklüm olan insanlar, gerekse öteden beri aleyhinizde bulunan insanlar sizin hakkınızda ne düşünürse düşünsünler, paranoyalarına bağlı ne türlü plânlar yaparsa yapsınlar, size düşen vazife, insanlığa evvela Allah’ı ve Peygamber’i sevdirmek, ondan sonra da Allah ve Peygamber’den ötürü insanların birbirini sevmesini sağlamak ve bütün dünyada bir barış ortamının oluşmasına katkı sunmaktır.” (Dert Musikisi)

***

SEVGİ ve HÜSNÜZANDA DENGE

Sağlıklı yaşamak, bir çok açıdan dengeli yaşamak ve yaşamaya çalışmaktır. Bu kural, biyolojik hayatımız için olduğu kadar ruhî, mânevi, duygusal hayatımız için de geçerlidir. Sevgide ve hüsnüzanda bunun nasıl olabileceği hususunda da şunlar söyleniyor:

* “Adanmışlar, kendi vazifelerini tastamam yerine getirmenin yanında, başkalarıyla kuracakları münasebetlerde de son derece dengeli olmaya çalışmalıdırlar. Mesela birisine karşı sevgi gösterilecek, delice bir alaka ortaya konulacaksa bu, Allah ve Resûlüllah olmalıdır. Onlardan sonra Raşit Halifeler, ardından da sahabe efendilerimiz gelmelidir.

MAALESEF biz, kendimize ait pek çok değeri kaybettiğimiz gibi, Allah ve Resûlüllah sevgisinde de yaya kaldık.

Eskide olduğu gibi camilerde Hz. Ruhu Seyyidi’l-En’am’ın adı anıldığında bayılıp düşen insan gördünüz mü hiç! Bizim Allah sevgimizi çaldılar; Peygamber sevgimizi çaldılar ve bütün sevgi kabiliyetlerimizi dünyaya ve kendi nefsimize bağladılar.

DOLAYISIYLA biz de muhabbet mahrumu insanlar hâline geldik.Sevilmesi gerekli olan şeyleri, sevilmesi gerekli olduğu ölçüde derinlemesine sevemedik. Bazen de bu sevgiyi suiistimal ettik. Farkında olmadan yanlışlar yaptık. Mesela birilerinin bazı iyiliklerini göz önüne alarak, onlara karşı ciddi bir sevgi gösterisinde bulunduk.

Bu da gayretullaha dokundu. NETİCEDE Allah, aklımızı başımıza almamız adına bizi şefkat tokatlarına maruz bıraktı.

‘Gayrimeşru muhabbetimizin cezası olarak merhametsizce tokatlar’ yedik. Bununla bir yandan da O, sevdiklerimizin, zannettiğimizin aksine bu ölçüde teveccüh ve takdire layık olmadıklarını bize gösterdi. Demek ki insanlara gösterilecek sevgi ve alâkada haksızlık etmeme ve dengeyi koruma çok önemli bir faktördür.

Başkalarıyla kurulacak münasebetlerde dengeli olunacak diğer bir yer de, onlar hakkındaki kanaat ve zanlarımızdır.

Hz. Pir’in ifadesiyle bir mü’min, hüsn-ü zan mümkün oldukça, su-i zanna girmemelidir. Başkaları hakkındaki vehimlerine ve ihtimallere dayanarak plân ve projeler oluşturmamalıdır.

Herkesin kötülük yapacağı hesabına bağlı işler yapmamalıdır. Çünkü bütün bunlar su-i zandır. Su-i zan ise öyle büyük bir günahtır ki tek başına insanı tepetaklak götürebilir. Fakat bunun yanında eğer siz, birisinden birkaç defa çelme yemişseniz, kündeye getirilmişseniz, size el-ense atılmışsa, işte orada da hüsn-ü zannın yanında âdem-i itimat prensibini işletmeniz gerekir. Eğer siz sırtınızı döndüğünüzde birileri sizi arkadan hançerliyorlarsa, bir daha onlara arkanızı dönemezsiniz.

Sözün özü, bizim asıl vazifemiz kendimizle ve kendi mefkûremizi gerçekleştirmekle meşgul olmaktır.

Böyle yüce bir hedefin gerçekleştirilebilmesi için adanmışların dağınıklıktan sıyrılmaları gerekir. Onlar himmetlerini, gayretlerini ve fikirlerini dağıtacak her türlü faktörden uzak durmalıdırlar.

El-âlemin gerek medya yoluyla, gerekse daha başka platformları kullanarak ortaya attıkları yalan yanlış şeylerle meşgul olmamalıdırlar. Yer yer bu türlü şeyler onların uykusunu kaçırsa ve onlarda mukaddes hafakanlar meydana getirse de onlara asla yapmaları gerekli olan farzlar üstü farz vazifelerini unutturmamalıdır.

Gönül erleri, bütün ruh güçleriyle ve bütün zihin fakülteleriyle kendi meselelerine konsantre olmalı ve hep o yolda yürümeye devam etmelidirler. Hz. Pir’in dediği gibi, iki elimiz var; dört elimiz olsaydı yine bu istikamette kullanmamız icap ederdi.” (Dert Musikisi)

***

İMAN-TESLİM-TEVEKKÜL

İçinde bulunduğu durumdan razı olma ve tevekkül gibi kavramlar, doğrudan doğruya imanla ilgili kavramlardır.

Rıza ve tevekkülsüzlüğün sebebi imansızlık olmasa bile, göreceli olarak iman zaafından olduğu kesindir.

Üstad Hazretleri bu birbirini gerektirme durumunu şöyle ifâde ediyor: “İman TEVHİDİ, tevhid TESLİMİ, teslim TEVEKKÜLÜ, tevekkül SAADET-İ DÂREYNİ iktiza eder.” (23.Söz. 1/3).

Asrın zalimleri tarafından şu anda mahkûm, mağdur ve mazlum bulunan çok değerli hocamız Ali Ünal bey, aynı vecizenin açıklaması bâbında şunları söylüyor:

“İman, Cenab-ı Allah’ın hem varlığına hem de mutlak Birliğine inanmayı gerektirir. Allah’ın Birliği ve buna iman etmek, yani tevhid, tafsilî veya tahkikî iman çerçevesinde, Allah’tan başka yaratıcı, Rabb (besleyen, büyüten, rızıklandıran, hayatta tutan, terbiye eden ve terbiye düsturlarının kaynağı), Melik (her şeyin mutlak sahibi, mâliki, hükümdarı) bulunmadığına, Hz. Allah’ın mutlak ilim, irade ve kudret sahibi olduğuna, O dilemedikçe ve izin vermedikçe bir yaprağın bile kımıldamayacağına, insanın tek bir adım bile atmaya muvaffak olamayacağına inanmak demektir.

Bu imandır ki, insanı yegâne mutlak kudret, irade ve ilim sahibi olarak, bütün hayırların kaynağı ve bu hayırların ulaştırıcısı olarak, hayırlara ve muvaffakiyetlere götürecek ve şerleri ve başarısızlıkları savacak, dileklerimiz, beklentilerimiz ve korkularımız karşısında sığınacak yegâne merci olarak sadece Allah’ı kabûl etmeye götürür. Neticede insan, bütün varlığıyla Allah’a teslim olur ve bütün işlerini O’na teslim eder.

İradesini, sorumluluğunu ve kendine düşen işleri asla reddetmemekle ve Şeriat-ı Tekvîniyye veya Fıtriye denilen Cenab-ı Allah tarafından konulmuş hayat kanunlarına riayet etmekle beraber, kendisinin kâinatın çarkına dâhil bulunduğunu, bu çarkın sadece onun isteklerine göre dönmediğini, en hususî işlerinde bile bu çarkın tâbi bulunduğu umumî hikmetin payı bulunduğunu ve kendi bilgi, güç, kapasite ve kabiliyetlerinin sınırlı olduğunu bilir.

Dolayısıyla, işlerinde kendine düşen vazifeyi ihmal etmez, fakat neticenin tahsilinin bütünüyle Cenab-ı Allah’ın iznine, İradesi’ne ve Kudreti’ne bağlı olduğunun tamamen farkındadır.

Hattâ insan bir dereceye gelir ki, iradesinin ve gücünün yetersizliği, nefsinin ve şeytanın hilelerinin çokluğu ve karmaşıklığı, içinde kendisinin pek az rolü bulunan genel şartların elverişsizliği, günahların ve günah seylaplarının hücumu karşısında, “Ya Rabbi! İrademi de istemiyorum; onu da Sen yönlendir, Sen’in İradene tamamen teslim olarak, hakkımdaki her türlü kararına razıyım!” deme mecburiyeti duyar.

  • Kısaca, Allah’a olan imanı, imanın gerektirdiği ve hâsıl ettiği tevhid, tevhidin yol açtığı teslim, insanda tam bir tevekküle götürür.
  • Allah, Kendisi’ne inanan, teslim olan ve samimi tevekkül eden, O’nun bütün icraatına ve tasarruflarına gönülden rıza gösteren kimseyi yolda bırakmaz.
  • O kimse hakkında hayırlı olan neyse onu yaratır ve neticede o insanı dünyada da Âhiret’te de saadete ulaştırır.”
  • (Risâle-i Nurda Külli Kaideler)

Bu yazı 67 kez okundu