Pırlanta İkliminde Seyahat-106 (Rol Model Sahabe)

  • Rol Model olarak Sahabe
  • Sahabenin Fazilet ve Hususiyeti
  • Yaşamayı Yaşatmaya Bağlamış Sahabe Temsilcileri
  • Sahabe şuuru
  • Sahabe şuurunu nasıl kazanılır

***

ROL MODEL OLARAK SAHABE

°°°Önsöz°°°

Dinî, insanî, ahlâkî vs. değerler soyut değerler olarak kaldıkları sürece çok etkili olamazlar. Özellikle çocuklara, mutlaka bunların ete kemiğe bürünmüş hali demek olan rol modeller gösterilmesi gerekir. Sahabe-i kiram hazretleri bu modellerin en kâmilini gördüler ve sahabe oldular. Onlar, Efendimizin sohbetine mazhar oldukları için o iksirin etkisiyle, Onun boyasıyla boyandılar. Bizim öyle bir imkanımız olmadığı için, sahabeyi iyi tanımaya çalışır ve istersek o rengin bir yansımasına mazhar olabiliriz. Bu bakımdan onları tanımanın önemini şöyle açıklıyor Merhum ve Muhterem Pırlanta Müellifi:

°°°°°°°°°°°

Eğitimde ihtiyaç duyulan en önemli hususlardan birinin, muhataplara gösterilecek “rol modeller” olması göz önünde bulundurulacak olursa, sahabe efendilerimiz bu ihtiyaç ekseninde insanlara arz edilmelidir.

Sahabe-i kiram, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) dinledikleri, O’nun huzurunun boyasıyla boyandıkları ve O’nun fırçasıyla şekillendikleri için ayrı bir hususiyet kazanmışlardır. Onlar, mükemmel bir dinin kusursuz bir temsilcisi olan İnsan-ı Kâmil’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) gördükleri ve dinledikleri için İslâm’ı doğrudan doğruya bu saf ve duru kaynaktan öğrenmişlerdir. Dolayısıyla da Kur’ân ve Sünnet’i çok iyi kavramış, makâsıd-ı İlâhiyeye vâkıf olmuş ve ömürlerini hep marzî-i ilâhîye müteveccih yaşamışlardır. Bu sebepledir ki Allah Resûlü, birçok hadis-i şeriflerinde sahabe-i kiramın mümtaz ve müstesna konumuna dikkat çekmiş ve kendi sünnetinin yanı sıra onların yoluna tâbi olunması gerektiğini de ifade etmiştir. Çünkü onlar hakikaten örnek alınacak insanlardır.

Bu açıdan sahabe-i kiramın günümüz insanları tarafından iyi tanınıp bilinmesi çok önemlidir. Zira onlar tanındıkça daha çok sevilecek, sevildikçe örnek alınacak ve hayat tarzları benimsenecektir. Onlara ittiba etmek ve adım adım yollarını takip etmek sahil-i selamete ulaşmaya vesile olacak; onlardan ayrı düşmek de çok ciddi kopuklukların yaşanmasına sebebiyet verecektir. Zira onların yolunu takip etmek Allah Resûlü’ne ittiba adına çok önemli bir vesile olduğu gibi, Allah Resûlü’ne uyma da Allah’ın emirlerine ittiba etme demektir.

Eğer insanlar sahabeyi tanır, sever ve onların yolunda yürümeye başlarlarsa bir süre sonra onların ahlâkıyla ahlâklanırlar. Zamanla sahabe sevgisi onların içinde neşv ü nema bulacağı, filizleneceği ve boy atıp gelişeceği için, onlar da hâl, tavır ve davranışlarıyla sahabeye benzemeye çalışacaklardır. Hiç şüphesiz bu ölçüde sahabe sevgisiyle dolu olan bir insanın, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevmemesi, Allah aşkıyla yanıp tutuşmaması düşünülemez. Esasında bir insanın gerçek insanlığı duyması da bunlara bağlıdır. Kalbinde Allah’ın, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun ve O’nun sadık temsilcilerinin sevgisi olmayan bir insanın insan-ı kâmil ufkuna kanatlanması çok zordur. Gerçek insanlığa yükselmenin yolu, o Zat’ın ahlâkıyla ahlâklanmaktan geçer. Çünkü O’nun ahlâkı, Kur’ân ahlâkıdır.

Sahabenin Fazilet ve Hususiyeti

°°°Önsöz°°°

Sahabe-i kiram hazretleri sadece dinî yaşayışları itibariyle değil, hayata bakışları ve hayatla ilgili yorumları itibariyle de bizler için rol model olmuşlardır. Aşağıda da ifade edildiği üzere onlar, Efendimizle bizim aramızdaki en kısa yol ve en sağlam köprüdürler. Sünnet-i seniyesiyle Efendimiz Kur’anın, onlar ise Efendimiz’in hayata yansıması gibidirler. Aşağıda, ümmetin en büyüğü ve diğer birkaç sahabe üzerinden onların niçin iyi bilinmesi ve tanınması gerektiği de işte şöyle anlatılıyor:

°°°°°°°°°°°

Öte yandan sahabe-i kiram iyi bilinmez, onların dini yaşama ve yorumlama tarzlarına vâkıf olunmazsa, Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayatı da tam olarak kavranamaz. Zira sahabe-i kiram, Resûlullah’a ulaşma adına bir köprü gibidir. Hatta onların marziyat-ı ilâhiyeye, rü’yete ve rıdvana ulaşma adına birer köprü oldukları da söylenebilir. Onlar tanınmadan siyerin, Kur’ân ve Sünnet’in, dinin maksatlarının doğru anlaşılması çok zordur.

Eğer biz günümüzde özellikle genç nesillerin önüne takip edilmesi ve örnek alınması gereken rol modeller çıkarmak istiyorsak, peygamberlerden sonra bunu en başta hak edenler sahabe-i kiram efendilerimizdir. Dolayısıyla biz, ele aldığımız konuları misallendirirken sürekli onların hayatlarına atıf yapmalı ve onları nazara vermeliyiz. Kur’ân-ı Kerim, Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) irşat etme, O’na yürüdüğü yolun realitelerini gösterme, çektiği sıkıntılar karşısında O’nu teselli etme gibi hikmetlere mebni olarak pek çok sûrede peygamber kıssalarına yer vermiştir. Her ne kadar tarihi tekerrürler devr-i daimi içerisinde insanlık çok farklı dönemler yaşamış olsa da bütün zamanları bütün hususiyetleriyle bilen Allah Teâlâ, geçmiş peygamberlere ait bir kısım hâdiseleri Makam-ı Cem’in Sahibi’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) anlatmıştır. Zira bu kıssalardan alınacak öz ve usare bütün zamanların insanları için yol gösterici olacaktır.

Aynen bunun gibi biz de bir kısım dinî ve ahlâkî meseleleri anlatırken, sürekli sahabenin hayatından kesitler arz etmeliyiz. Zira onlar, İslâmî hakikatleri tabiatlarının bir derinliği hâline getirdikleri ve Efendimiz’den (sallallâhu aleyhi ve sellem) öğrendikleri her bir dinî meseleyi realize etmeye çalıştıkları için geride örnek alınması gereken bir hayat bırakmışlardır.

Mesela Hazreti Ebû Bekir’in hayatına baktığımızda şunu görürüz: O, iki küsur yıllık halifeliği döneminde her birisi günümüzdeki terör örgütleri nispetinde on bir tane irtidat hadisesinin üstesinden gelmiştir. Bu kısa halifelik döneminde çok büyük işler başarmıştır. Fakat buna rağmen o, vefat ettiğinde arkada hiçbir mal varlığı bırakmamıştır. Öyle ki kendisine takdir edilen maaşın bile tamamını harcamamıştır. Kendisine orta dereceli bir insanın hayatını ölçü alan Hazreti Ebû Bekir, ihtiyacı olan miktarı aldıktan sonra maaşının geri kalanını bir testiye koyup bunun kendisinden sonraki halifeye teslim edilmesini vasiyet etmiştir. Zira ona göre maaşının ihtiyaç fazlası, tekrar devlet hazinesine iade edilmelidir.

Hazreti Ebû Bekir’den sonra halife olan Hazreti Ömer, bu testiyi görünce gözyaşlarını tutamamış ve “Senden sonra senin gibi yaşama adına bize imkân bırakmadın.” demiştir. (Bediüzzaman, İşârâtü’l-İ’câz, s.5 (İfadetü’l-Meram).) Ne var ki onun yaşayışı da Hazreti Ebû Bekir’den farklı olmamıştır. O da oldukça sade, mütevazi ve müstağni bir hayat sürmüştür. Mesela kıtlık olduğu bir dönemde halk ne yiyorsa o da onu yiyip içmiş, zeytinyağına bandığı ekmekle karnını doyurmuştur. Bir seferinde önüne et yemeği getirildiğinde, halkın bunu yiyip yiyemediğini sormuş, yiyemediğini öğrendiğinde de yemeği geri göndermiştir.

Aynı şekilde bir Mus’ab İbn Umeyr’in hayatına baktığımızda, ders alınması gereken örnek bir yaşayış görürüz. Müslüman olmadan önce lüks içerisinde yaşayan ve oldukça rahat bir hayatı olan Hazreti Mus’ab, Müslüman olduktan sonra sahip olduğu bütün imkânları ve nimetleri elinin tersiyle itmesini bilmiş ve Uhud’da şehadet şerbeti içeceği âna kadar dini adına büyük kahramanlıklar ve fedakârlıklar ortaya koymuştur. Öyle ki o, Uhud’da Allah Resûlü’nü koruyabilme adına kendisine yönelen oklar ve kılıç darbeleri önünde son nefesine kadar siper olmuştur. Üzerini örtebilecekleri bir kefen bile bırakmadan da bu dünyadan göç etmiştir.

Esasında Allah Resûlü’nün etrafındaki hangi sahabeyi ele alsak, onun ayrı hususiyet ve faziletinin olduğunu görürüz. Zira onlar canları pahasına İslâm davasına sahip çıkmışlar, i’lâ-i kelimetullah’ı hayatlarının en yüce gayesi hâline getirmişler ve bu yolda olağanüstü fedakârlıklar sergilemişlerdir. Bu fedakârlıklar karşılığında da hiçbir beklentiye girmemişlerdir. Sadece Allah rızasını hedeflemiş ve ömürlerini çok ciddi bir istiğna ve adanmışlık duygusuyla geçirmişlerdir. Bu açıdan onların her biri, ümmet için birer örnektir.

Dolayısıyla onların mutlaka günümüz insanlarına kendi enginlik ve derinlikleri içerisinde tanıtılmaları gerekir. Zira insan, bildiğini sever; bilmediğine karşı da alâkasız kalır. Eğer günümüz insanları Allah’ı delice sevmiyor, O’nu andıklarında burunlarının kemikleri sızlamıyorsa, O’nu yeterince tanımadıklarındandır. Aynı şekilde Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşı çok ciddi bir aşk u alâka duymuyor, O’nu andıklarında dizlerinin bağı çözülüp yere yığılmıyorlarsa, O’nu iyi bilmediklerindendir. Aynen bunun gibi eğer insanlarda bir Ebû Bekir olma, Ömer’e benzeme duygusu oluşmuyorsa, bunun sebebi onların bu şanlı sahabileri yeterince tanımamalarıdır. O hâlde yapılması gereken, insanlarda “Ben de onlar gibi olayım!” duygusunu uyaracak şekilde bu büyük sahabîlerin kendi büyüklükleri içerisinde anlatılması ve sevdirilmesidir. Müslümanlar, sahabileri yeterince tanımadıklarından kimin arkasından gideceklerini de bilemiyorlar. Bu yolda, ashâb-ı kiram efendilerimizden bahsederken kullanılacak üslup da çok önemlidir. Onlar sadece tarihin belli bir diliminde yaşayıp gitmiş insanlar olarak anlatılmamalıdır. Yoksa muhataplar sadece onların kahramanlıklarıyla teselli bulacak fakat onlara benzeme ve onlar gibi olma azm u cehdine sahip olmayacaklardır. Bu açıdan sahabe, her zaman içlerde yaşatılması ve hayatları örnek alınması gereken birer rol model olarak takdim edilmelidir.

Öte yandan, tarihî hâdiselerin tekerrürü ayniyet değil misliyet ölçüsünde gerçekleşmektedir. Bu açıdan sahabe-i kiramın hayatları nazara verilirken mutlaka günümüz şartlarının da göz önünde bulundurulması gerekir. Farklı bir tabirle insanlara, “Böyle bir hayat yaşanmaz.” dedirtmeme ve aynı zamanda onları tenakuza düşürmeme adına sahabenin hayatları anlatılırken konjonktürün dikkate alınması çok önemlidir. İnsanların, sahabe hayatlarının yaşanabilir olduğuna inandırılması gerekir. Bunun için de Siyer’in temel felsefesiyle ve arka plânıyla bilinmesine ihtiyaç vardır. Maalesef bugüne kadar siyer felsefesi üzerinde yeterince durulmamıştır. Hazreti Pîr’in Kur’ân tefsiri mevzuunda ortak akla işaret etmesi gibi, (Bkz.: Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/68, 71.) Peygamber Efendimiz’in hayat-ı seniyyelerinin de temel mantık örgüsü ve kendi derinlikleriyle ele alınıp günümüz insanlarının nazarına, istifade edilebilir ve yaşanabilir bir bilgi muhassalası olarak takdim edilmesi için böyle bir ortak aklın çalışmasına ihtiyaç vardır.

Yaşamayı Yaşatmaya Bağlamış Sahabe Temsilcileri

°°°Önsöz°°°

Sahabe-i kiram, bizim Efendimizi daha doğru ve daha iyi anlamamızın vesileleri olduklarına göre, bazı insanların da bu devirde sahabeyi anlamanın aracı ve köprüsü olmaları gerekiyor. Çünkü görmediklerimizi, göremediklerimizi anlamanın yolu onların görünen benzerlerinden geçiyor. Aynı kıvamda olmasalar bile bu benzeyenlerin yokluğu o köprünün yıkılması anlamına gelebilir. Onların hayatlarını kitaplardan okumak ve okuyor olmak çok önemli olsa da, çoğu zaman hafızalarımızda hayali şahsiyetler olarak kalırlar ve numune-i imtisal olamazlar. Bizzat kendi hayatında yaşadığı tecrübe ile bu konuyu da şöyle anlatıyor Muhterem Hocafendi:

°°°°°°°°°°°

Babam, iki şeye âşıktı; Osmanlı ve sahabe. Yanında sahabeden bahsedilince gözleri dolar, âdeta başı dönerdi. Bu sebeple çocukluğumdan itibaren babamın kütüphanesindeki Osmanlıca yazılmış eserlerden sahabe hayatlarını okuyarak büyüdüm. Henüz yedi sekiz yaşında olmama rağmen onların hayatları beni derinden etkiliyordu. Âdeta onlarla oturup onlarla kalkıyordum. Yaşım ilerledikçe bir taraftan sahabeye duyduğum hayranlık artıyor, diğer yandan da gözlerim yaşadığım çağda onların hayatlarını temsil eden insanlar arıyordu. Sürekli kendi kendime, “Yok mu bunların bu çağda bir örneği!” diyordum.

Nihayet medrese talebesi olduğum yıllarda Erzurum’a Bediüzzaman’ın talebelerinden birisi gelince aradığımı buldum. Hazreti Pîr, talebesi olan Muzaffer Arslan’ı irşat için buraya göndermişti. Bu zat, oturuşu kalkışı, giyim kuşamı, tavır ve davranışlarıyla beni çok etkiledi. Kendi kendime, “Demek ki sahabe sadece kitap sayfaları arasında kalmamış. Bu asırda da onların temsilcileri varmış.” dedim. Zira o, sinesi dolu, gözü yaşlı tam bir aşk ve heyecan insanıydı. Daha sonra da Erzurum’da bulunduğu süre içerisinde onun sohbetlerini hiç kaçırmadım.

Evet, günümüz nesillerine sahabeyi anlatmanın yanında mutlaka onların karşısına sahabe gibi yaşayan insanları da çıkarmak gerekir. Ta ki kendilerine anlatılanların tarihin bir döneminde kalmadığını, aynı fedakârlık ve diğerkâmlık duygularıyla dine hizmet eden insanların kendi yaşadıkları devirde de bulunduğunu görsünler. Eğer sahabe ruhunu temsil eden bu tür insanlar genç nesillerin karşısına çıkar ve gönüllerinin ilhamlarını onlara boşaltabilirlerse Allah’ın izni ve inayetiyle yeni bir sahabe nesli oluşacaktır.

İşte böyle bir neslin yetişebilmesi adına, yaşatmak için yaşayan fedakâr insanlara ihtiyaç vardır. Öyle ki onlar, “Yaşatmıyorsam, yaşamamın da bir anlamı kalmamıştır.” diyecek ölçüde kendilerini insanlığa hizmete adamalıdırlar. Onlar, başkalarının boy atıp gelişmesi adına su olup onların dibine akmalı, toprak olup kuvve-i inbatiyeleriyle onları omuzlarında taşımalı, güneş olup şualarını onların başından aşağı boşaltmalıdırlar. Kısaca hayatlarını bütünüyle insanlığa hizmete vakfetmelidirler.

Bu ölçüde samimi olunabildiği ve böyle bir fedakârlık ortaya konulabildiği takdirde peygamber âşığı, sahabe sevdalısı bir neslin yetişmesi de mümkün olacaktır. [İstikamet çizgisi/Rol Model olarak Sahabe ]

❄️❄️❄️

“SAHABE ŞUURU”

°°°Önsöz°°°

Bu dünyada insan, gafleti nisbetinde rahat, şuur seviyesi, yani farkındalığı oranında huzursuzdur. Bir başka ifadeyle insanlığı nisbetinde rahatsız, ondan uzaklığı kadar rahat olur. Çünkü bu hayatta onu ilgilendiren, ilgilendirmesi gereken çok mesele, sıkıntı ve problem vardır. Tabii ki bunların düzeltilmesi ve giderilmesi adına ona düşen vazife ve sorumluluklar da. Bir de bu dertler, problemler ve sıkıntılar hem dünya, hem de ahiret hayatıyla ilgili iseler. Gerçi dünyada, konusu ve seviyesi farklı olmakla birlikte hiç dertsiz insan olmadığı bir gerçek ise de en büyük derdin, herkesin derdini kendine dert edinmek olduğu da bir gerçektir. İşte Pırlanta Müellifi, hayatı boyunca özlemini çektiği bu dertlileri ve bu konudaki derdini şöyle ifade ediyor:

°°°°°°°°°°°

Sahabe şuuru, şuurda ufuk demektir. Daha sözün başında, Cenâb-ı Hak’tan dua ve niyazımız; bizi bu şuurla şuurlanmış olarak hakikate uyarsın.. ve İslâm’a hizmet şuurunu, ızdırabımızın hiçbir zaman bitmeyen kaynağı hâline getirsin! Evet, şuurla sinelerimize öyle ızdırap tohumları saçsın ki, başkaları huzura kavuşacağı ana kadar bize, kendi huzurumuzu, sıcak yuvamızı ve çoluk çocuğumuzla hemdem olmayı unuttursun!

Şu anda eğer sahib-i selahiyet olsaydım, Rabbim’den ızdırap tohumları ister, bununla bütün evleri dolaşır, yuvalarında mışıl mışıl uyuyan mü’minlerin sinelerine, İslâm’a ait dert ve ızdırabın tohumlarını saçar ve “Of” desin inlesinler, “Ah” desin inlesinler; ızdırapla beyinleri zonklamaya başladığında da, yataklarından fırlayıp evlerinin koridorlarında veya salonlarında deli gibi dolaşsınlar dilerdim. Evet, geleceği kuracak akıllılar da işte bu deliler olsa gerek. Hatta diyebiliriz ki, dininden dolayı cinnet ve hafakanlara girmeyenlerin diyanetlerinin kemale ermesi söz konusu değildir. Evet, işte biz bu seviyede bir şuura talibiz. Gerçi zordur, sancı kaynaklıdır, rahatsız edicidir ama, “Hoştur bize O’ndan gelen, ya taze gül, yahut diken. Lütfu da hoş kahrı da hoş.” Tabiî vereceği dava ızdırabı ve çilesi hepsinden de hoş…

Rahat ve rehavet, insanı çürüten faktörlerin en başında gelir. Nerede rahat ve rehavet rüzgârları esmeye başlamışsa, hemen orada, fertlerin samyeli yemiş gibi pörsüdüğü ve öldüğü görülmüştür. Bu tür insanlarla bir şey yapılamayacağı da bir gerçektir. Ülkemiz, ülkümüz ve milletimiz adına alevle, ateşle hatta lavlarla kapı komşu olmak bir esastır. Bilindiği gibi granit, magma tabakalarına yakın olan yerlerde teşekkül eder. Bir taraftan da magmaları tutar, hapseder. Bunun gibi, bağrı çile ve ızdırap magmalarına açık olmayan insanların milletimizin istikbali ve kaderi adına yapacağı fazla bir şey yoktur. İşte bizim aradığımız şuur budur. Peki bu şuur nasıl kazanılır?

“Sahabe şuurunu nasıl kazanılır”

°°°Önsöz°°°

“İradî dertler” de diyebileceğimiz bu türlü sıkıntılar kendiliğinden ortaya çıkmazlar. İnsan idealleri ve idealistliği nisbetinde bunları bilir ve isteyerek sahiplenir. Bir hadis-i şerifte, “dinin zirvesi” olarak ifade buyurulan bu husus, inandığı davasının hakkını verebilmek, en azından bunun için elinden geleni yapabilmek adına en büyük motivasyon kaynağıdır. Fakat bu dertlenme ve ızdırap şuuruna sahip olabilmenin bazı şartları ve tedbirleri vardır. Kendisinin, bütün hayatı boyunca yaşadığı böyle bir ruh halinin kazanılmasını, yine kendi ruhî tecrübelerine dayanarak konuyu şöyle bitiriyor Muhterem müellifimiz:

°°°°°°°°°°°

Şimdi evvelâ, böyle bir şuurun kazanılmasının zorluğunu işaretleyelim. Ardından da mevzuyla ilgili mütalâamızı birkaç madde hâlinde takdim etmeye çalışalım:

1. Âyât-ı tekvîniyeyi tefekkür: Şu kâinat kitabını her gün didik didik incelemeli, varlık ve hâdiseler yevmiye birkaç defa hallaç edilmeli ve yakın takibe alınmalıdır. Evet, tefekkür öyle bir rampadır ki, insanı alır bir hamlede varlığın dört bir yanında gezdirir.. ve insan tefekkürle, eşya ve hâdiseleri hallaç etme imkânına ulaşır. Tefekkür öyle bir limandır ki, insan onunla eşyayı aşar, esmâya ulaşır ve esmâ yoluyla da Müsemmâ-i Akdes’e vâsıl olur. Ardından sıfatlar dairesine girer ve hayrete erer. Bu duruma gelince de, insanın bütün duygu ve düşünceleri âdeta Cenâb-ı Hakk’ın emir ve rızasına düğümlenir. İsterseniz buna “fenâ fillah” mertebesine erme de diyebilirsiniz. Ve bu seviyeye ulaşan insan, Allah için işler, Allah için başlar, Allah için oturur, Allah için kalkar, Allah için yer, Allah için içer, lieclillah, livechillah rızası dairesinde hareket eder.

Tefekkür rampası insanı amûdî (dikey) olarak yükseltir. Bunun içindir ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir saat tefekkürü bir sene ibadete mukabil tutar. Çünkü ibadet insanı ufkî olarak Allah’a yaklaştırır. Hâlbuki yukarıda da söylediğimiz gibi tefekkürde Allah’a yaklaşmak dikey olarak gerçekleşmektedir. Bu sebepledir ki tefekkürü bir limana, bir rampaya benzettim. Zira insan, tefekkürle, rampaya binen roketler gibi bir lahzada kurb semasının derinliklerine ulaşır.. huzur soluklar ve itminana erer…

2. Kendisiyle münasebetimiz ölçüsünde Nurların, feyiz ve bereket olup içimize akan eserleriyle irtibatı devam ettirmek ve her gün zamanımızın bir mübarek dilimini onlarla meşguliyete ayırarak bunu hayatın bir parçası hâline getirmek. (Herkese objektif gelmeyecek bu meseleyi sadece işaretleyip geçiyorum).

3. Sahabe-i kiramın hayatlarını konu alan eserleri sıkça okumak ve okunanları tatbikte kararlı olmak. Bu husus, bizim metafizik gerilim içinde bulunmamızı temin edecek ve sahabe şuurunu kazanmamızda bizlere hep ışık tutacaktır. Çünkü onlar misaldir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sahabeyi gökteki yıldızlara benzetmiş ve “Hangisinin atmosfer ve kudsî cazibesine girseniz bana ulaşırsınız.” (Abd İbn Humeyd, 1/250; el-kudâi, 2/275) işaretinde bulunmuş ve onların birer hidayet meşalesi olduklarını söylemiştir. Sahabenin hasbiliği, feragati, diğergâmlığı, derdi, ızdırabı, çilesi ve bütün bunların yekûnunu çerçeveleyen şuuru öğrenilmedikçe, onlar gibi olma, onlar gibi davranma elbette imkânsızdır.

İsterseniz, bir Abdullah b. Cahş ile, bir Sa’d İbn Rebi’ ile, hayatına sadece bir buçuk sene Müslümanlığın girdiği İkrime b. Ebî Cehil’le veya amcası İbn Hişam’la hayalen münasebete geçip, onların insanî normları aşan iman ve aksiyonlarında arz etmeye çalıştığım hususların icmalini görebilirsiniz. Öyle zannediyorum ki, hemen içinizde zincirleme “keşke”lerin uyandığını hissedecek ve “Keşke ben de bir Mus’ab, bir İbn Cahş, bir Hamza, bir İkrime, bir İbn Hişam… olsaydım” diyeceksiniz. Hele onlardan bazılarının Cehennem’in kenarında dolaşırken her nasılsa hayatının son faslında “Bismillah yâ Allah!” deyip birkaç dakikalığına Müslümanlık içine girip, bir solukta Cennet’in zirvelerine ulaştığını görünce kendinizden geçecek ve yine bir “keşke” ile inleyerek onlardan biri olmayı isteyeceksiniz. Öyle sanıyorum ki bütün bunlar, sizde sahabe şuurunu mayalayacak ve bu hisler sizleri hep coşturacaktır.

4. İnsanımıza hizmet eden ilim-irfan yuvalarını gezip ziyaret etmek de kazandığımız şuurun devamlılığı bakımından önemlidir. Hatta pek çok insanda, anlatılanlardan ziyade gidip görmeler daha müessir olmuştur. Bunun sayısız örnek ve misalleri vardır. Bu sebeple metafizik gerilimimizde bir gevşeme hissedince böyle bir çareye hemen müracaat edip şuurumuzda bir tazelenme meydana getirebiliriz. [Prizma-1]

Bu yazı 77 kez okundu