- İman ve Ümidin Kazandırdıkları
- Niyet ve Maksadın Doğruluğu
- Allah Hakkında Hüsnü Zandan Ayrılmama
- Müslümanlar hakkında ümitli misiniz?
- Biz, bize düşen vazifeleri yapmakla mükellefiz.
❄️❄️❄️
İMAN VE ÜMİDİN KAZANDIRDIKLARI
°°°Önsöz°°°
Aşağıdaki ifadelerden, sanki bunların sadece bu son süreç vesilesiyle söylenmiş oldukları anlaşılabilir. Halbuki bunlar, şiddeti ve süresi farklı olmakla beraber hizmetin her döneminde yaşanan sıkıntılarla ilgili genel değerlendirmelerdir. Çünkü bu hizmetin kaderi budur, bu yolun yolcuları için sünnetullah böyle cereyan eder. Bu durumun zayıf insanlarda ortaya çıkardığı ilk olumsuz sonuç ise ümitsizliğe düşmeleri oluyor. Bu da zaten davayı daha en baştan kaybetmek anlamına gelir. O bakımdan bu işe adananların, kendisi defalarca benzer badirelerden geçmiş bulunan merhum, mübarek, muhterem Hocamızın şu ikazlarını her zaman hatırlarında tutmaları gerekiyor:
°°°°°°°°°°°
Son yıllarda yaşanan bir kısım amansız ve insafsız hâdiseler, inanan gönüllerin geleceği karanlık görmelerine ve ümitsizliğe düşmelerine sebep olabiliyor. Geleceği mutlak anlamda sadece Allah bildiği için bu konuda dile getirilen her türlü tahmin sadece şahsî hislerin ve sübjektif kanaatlerin dile getirilmesinden ibaret görülmelidir. Yoksa bir mü’minin iddiayla ve kehanetle işi olamaz. Dolayısıyla biz, tarihteki ve günümüzdeki bir kısım hâdiselerden yola çıkarak gelecekle ilgili yorum ve analizler yapsak da bunlar hiçbir zaman kesin ve objektif bilgiler olmayacaktır. Öncelikle bu hususun hatırda tutulmasında fayda vardır.
Bu kısa hatırlatmayı yaptıktan sonra ifade etmeliyim ki, ben ne Türkiye’nin ne de Hizmet hareketinin akıbetini hiçbir zaman karanlık görmedim. Çevremde sadece üç-beş insanın bulunduğu dönemlerde bile bu ümidimi hep canlı tuttum. Zaman zaman karışıklıklar olabilir, bir kısım hercümerçler yaşanabilir. Samimi mü’minler bir kısım despotların zalimce muamelelerine maruz kalabilir. Zulmün paletleri altında ezilebilir. Fakat eğer –Akif’in ifadesiyle– Allah’a inanmış, sa’ye sarılmış ve hikmete râm olmuşsanız hiç endişe yaşamamalı ve ümitsizliğe düşmemelisiniz. Zira siz endişe etmeye, korkmaya ve ümidinizi kaybetmeye başladığınız anda, beraber yürüdüğünüz insanlarda paniğe sebebiyet verir, onları fikir dağınıklığına düşürür ve tereddüde sevk edersiniz. Sonrasında da kaymalar ve dökülmeler başlar.
Niyet ve Maksadın Doğruluğu
°°°Önsöz°°°
Konumuzla ilgili ikinci önemli bir nokta, öncelikle tuttuğumuz yolun doğru olup olmadığının, mevcut şartlarda bize düşen sorumluluk ve vazifelerin ne olduklarının bilinmesi meselesidir. Eğer yol doğru ise, başarıya ulaşılıp ulaşılamaması tali derecede kalır. Burada dikkate alınması gereken birinci husus, yapmaya çalıştığımız işlerin, ulaşmak istediğimiz hedeflerin, Allah’ın rızasına uygun olup olmadığını düşünmek ve o istikamette adım atıyor olmaktır. Kaldıki, belli zaman dilimlerinde, güç dengelerinin bulunmadığı çok zor ve zahiren imkânsız görünen şartlarda bile ümitsizliğe düşmek realiteler açısından da doğru değildir. Zahiren bizden çok daha umutsuz durumlara mâruz kalıp da muvaffak kılınmış, başta sahâbe olmak üzere çok örnekler vardır. Bu konuda yapmamız ve yapmamamız gerekenler aşağıda şöyle açıklanıyor:
°°°°°°°°°°°
Bir mü’min için asıl önemli olan husus, girdiği yolun ve yöneldiği hedefin doğruluğudur. Eğer siz, Zât-ı Ulûhiyet’i bütün dünyaya doğru bir şekilde duyurmaya çalışıyor, eğitim ve hoşgörü vasıtasıyla bütün dünyada sulh ve selametin hâkim olması için gayret ediyor ve yaptığınız bütün hizmetleri de sadece Allah rızasına bağlıyorsanız doğru yoldasınız demektir. Bu, insanı Cennet’e götürecek, rıza ve rıdvana ulaştıracak bir yoldur. Gerisi sizi çok alâkadar etmemelidir. Çünkü siz daha baştan bu niyetiniz, maksadınız ve gayretinizle kazanmışsınız demektir. Bunun ötesinde sizin bu gaye-i hayalinizin gerçekleşmesi, yapılan hizmetlerin meyve vermesi Cenâb-ı Hakk’ın bileceği bir iştir.
Bazen Allah Teâlâ i’lâ-i kelimetullah yolundaki gayretlere büyük kazançlar ihsan eder. Bazen de bilemediğimiz bir kısım hikmetlere binaen yapılan hizmetlerin karşılığını arzu ettiğimiz şekilde göremeyebiliriz. Birinci durumda mü’minlerin elde ettikleri başarıları sahiplenmeleri ve kendilerinden bilmeleri ne derece yanlışsa, ikinci durumda da onların karamsarlık ve ümitsizliğe düşmeleri o kadar yanlıştır. Çünkü bize düşen vazife, gaye-i hayalimizi gerçekleştirme adına sebeplere riayet etmektir. Sonuçları yaratmak ise Allah’a aittir. Öte yandan ümitsizlik, Hazreti Pîr’in de ifade ettiği üzere, (Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat s.54 (İlk Hayatı, Divan-ı Harb-i Örfî).) yüce gayelere ulaşmanın önünde büyük bir engeldir. Mehmet Akif de ye’sin nasıl bir bela olduğunu şu ifadeleriyle anlatmıştır:
“Ye’s öyle bataktır ki düşersen boğulursun,
Ümide sarıl sımsıkı, bak ne olursun.
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar,
Me’yus olanın ruhunu, vicdanını bağlar.”
Bu yüzden geleceği karanlık görmek, geleceği gerçekten karanlık hâle getirebilir ve kemalâta giden yolları yürünmez kılabilir.
Evet, pek çok âyet ve hadisin de müjdesiyle biz inanıyoruz ki gelecek aydınlıktır. Yaşanan bela ve musibetler ise bu aydınlık geleceğe ulaştıran yoldaki gelip geçici bir kısım fırtınalardır. Bu itibarla yeryüzünü Ye’cüc ve Me’cüc sarsa, bunlar her şeyi tarumar etse, yıkmadık ve devirmedik hiçbir şey bırakmasalar bile, Allah’ın izni ve inayetiyle, biz yine de sonunda bir tamir ve ıslahın vuku bulacağına inanırız/inanmalıyız. Bizim ayakta durabilmemiz, yolumuzda yürümeye devam edebilmemiz ve böylece Allah’ın hoşnutluğunu kazanabilmemiz adına böyle bir iman ve ümit çok önemli birer güç kaynağıdır.
Ebû Süfyan, Mekke fethedildiğinde bir sahabenin o günkü hâline bakıyor, bir de işin bidayetini düşünüyor; Peygamber davasının bir kadın, bir çocuk ve bir köleyle başladığını ve sonrasında o günkü ihtişamına ulaştığını söyleyerek hayretini ortaya koyuyor. Hakikaten Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve etrafındaki fakir ve zayıf durumdaki çok az sayıda sahabe çok kısa bir süre içerisinde büyük başarılar elde etmişlerdi. Hiç şüphesiz bu başarının arkasındaki –sebepler açısından– en önemli dinamikler de iman, ümit, azim ve kararlılıktı. Onlar yürüdükleri yola çok sağlam inanmış, karşılaştıkları bir kısım bela ve musibetler karşısında ümitlerini hiç kaybetmemiş, hiç duraksamadan doğru yollarında yürümeye devam etmiş, inandıkları davayı başkalarına anlatabilme adına her fırsatı değerlendirmiş ve sürekli mefkûrelerine bağlı yaşamışlardı. Neticede Cenâb-ı Hak da onları inkisara uğratmamıştı.
Peygamber yolunun yolcuları her zaman bir kısım bela ve musibetlere maruz kalabilirler. Kendilerinden ve kendi çıkarlarından başka hiç kimseyi gözü görmeyen bir kısım tiranların baskı ve zulümleri altında ezilebilirler. Fakat başkalarının mekanize birlikleri, uçakları, topları, gülleleri, onların dayandıkları güç kaynağı karşısında çok cılız şeylerdir. Dışarıdan gelen bu tür saldırı ve tecavüzlerin bir davaya gönül vermiş insanları yollarından alıkoyması ve onların başlatmış oldukları hizmetleri bitirmesi çok zordur. Yeter ki içteki ahenk korunabilsin, birlik ve beraberlik şuuru canlı tutulabilsin. Yeter ki içte bir çözülme ve bozgun vetiresine girilmesin. Dolayısıyla eğer bu konuda endişe edilecekse kendimizden etmeliyiz. Konuyla ilgili Hazreti Bediüzzaman’ın şu mealde sözler söylediği nakledilir: “Bana deseler ki Rusya mekanize birlikleriyle sizin üzerinize geliyor. Ben bacak bacak üstüne atar, Zübeyir bana bir kahve yap, derim. Fakat bana deseler ki içte arkadaşlar arasında bir kırılma ve çatlama var. İşte o zaman bana odama kapanıp ağlamak düşer.”
Bu açıdan biz eğer bir şeyden endişe duyacaksak kendi kıvamımızı kaybetmekten endişe duymalıyız. Sürekli, “Konumumuzun hakkını verme adına acaba gereken performansı ortaya koyabiliyor muyuz? Acaba yapılması gereken hizmetler adına layıkıyla bir fedakârlık ve adanmışlık ruhu taşıyor muyuz?” demeli ve kendimizi muhasebeye tâbi tutmalıyız. Eğer bu konularda bir eksiğimiz varsa onun telafisine çalışmalıyız. Bizi öncelikle ilgilendirmesi gereken asıl mesele budur. Bunun dışındaki can yakıcı hâdiseler gelip geçicidir. Bunları çok fazla önemsemeye gerek yoktur. Fakat –Allah muhafaza– kurt gövdenin içine giriyor, damarlarımızı kesiyor ve oradan kanımızı emiyorsa işte o zaman bize oturup ağlamak düşer.
Ne var ki biz bazen asıl odaklanmamız gerekli alanı unutup çok fazla aktüaliteye dalıyor, günlük meselelerle çok fazla meşgul oluyoruz. Bunlar da bizde dağınıklık hâsıl ediyor. Hâlbuki Hazreti Pîr, “İki elimiz var. Eğer yüz elimiz de olsa ancak nura (yapılacak hizmetlere) kâfi gelir.” (Bkz.: Bediüzzaman, Lem’alar, s.131.) demiştir. Bu açıdan inanmış gönüllere düşen vazife, bütün himmetlerini, yapmaları gerekli olan hizmetlere teksif etmektir. Onlar burada kusur etmemeli ve ihmale sebebiyet vermemelidirler. Çünkü nasıl ki biz, bizden öncekilerin eksik, kusur ve ihmalleri neticesinde meydana gelen boşlukları doldurmada çok zorlanıyorsak, bizden sonraki nesiller de bizim bıraktığımız boşlukları doldurmada çok zorlanacaklardır. Bu sebeple de arkamızdan, “Allah atalarımızın müstehakkını versin!” diyeceklerdir. Sonraki nesiller arasında yâd-ı cemil olmanın ve rahmetle anılmanın yolu, günümüzde üzerimize düşen vazifeleri arızasız kusursuz yerine getirebilmektir. Eğer biz bu konuda üzerimize düşeni yaparsak onlar da, “İki ayakları bir kap içinde olduğu hâlde hiç durmadan canhıraşane mücadele etmişler. Allah onlardan razı olsun!” diyeceklerdir.
Şuna kat’iyen inanmalıyız ki eğer biz sağlam bir iman ve ümit ile yolumuza devam eder ve üzerimize terettüp eden vazifeleri bihakkın yerine getirirsek Allah da kendisine inananları yalnız bırakmayacaktır. Zira O, Yüce Beyanında şöyle buyurmuştur:
وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْـتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُـنْـتُمْ مُؤْمِن۪ينََ
“Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın; eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/139.) Âyet-i kerimenin de ifade ettiği üzere Allah’a iman edenler daha başta üstünler demektir. Potansiyel olarak böyle bir üstünlüğe sahip olan insanlar, eğer azim ve kararlılıklarını devam ettirirlerse pratikte de bu üstünlüğü elde edebilirler.
Aynı şekilde Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Sevr sultanlığına sığındıklarında Hazreti Ebû Bekir’e, “Tasalanma, Allah bizimle beraberdir.” (Tevbe sûresi, 9/40.) demiştir. Bu sebeple Allah bizimle beraber olduktan sonra gam u tasaya gerek yoktur. Önemli olan duyguda, düşüncede, iz’anda, kabulde hep maiyyet-i ilâhiye çerçevesi içinde bulunabilmektir. Eğer bu gerçekleştirilebilirse Allah da (celle celâluhu) bu teveccühe teveccühle karşılık verecek, böyle bir maiyyet mülâhazası karşısında sizi yalnız bırakmayacak ve maiyyet teveccühüyle mukabele edecektir.
Allah Hakkında Hüsnüzandan Ayrılmama
°°°Önsöz°°°
Bir insanın veya cemaatin haksız yere zulme maruz kalıyor olması, her zaman kendilerinde hiç kabahat ve kusur olmadığı mânasına gelmez. Bu kusur ve kabahat onların seviyeleriyle ilgili, yani konumlarının hakkını vermemiş, verememiş olmaları yüzünden de olabilir. Fakat genellikle insanlar başkalarını suçlayıp kendisini her zaman temize çıkarma temayülünde olduklarından, yapılan zulümleri de bahane ederek işin bu tarafını gözden kaçırır veya görmek istemeyebilirler. Bu bilmeyerek de olabilir bilerek de. Çünkü nefis cibilli olarak kendi suçunu görmek ve kabul etmek istemez, ama başkalarını kolayca suçlayabilir. İşte işin bu noktasına da dikkat çeken Muhterem Hocamız burada da şunları söylüyor:
°°°°°°°°°°°
Öte yandan herkesin maruz kalınan bela ve musibetleri öncelikle kendi şahsı, sonrasında da mesul olduğu alan çerçevesinde ele alıp değerlendirmesi gerekir. Yani şunu diyebilmelidir: “Şu anda hırpalandık, ırgalandık ve sarsıldıksa bu, bizim yüzümüzdendir. İhtimal ki Allah’la münasebetlerimiz açısından hata ve kusur yaptık.” Allah hakkındaki hüsnü zannımızı koruyabilmemiz adına meselelere böyle bakmamız çok önemlidir. Zira biz biliyoruz ki O (celle celâluhu), kullarına zerre miktarı zulmetmez. Ayrıca hâdiseleri değerlendirirken doğru bakış açısını yakalama ve meseleleri arka plânlarıyla birlikte ele alma da çok önemlidir. Bazen hakkımızda şer gibi görünen olaylar, bizim için pek çok hayırlar vaat ediyor olabilir. Mesela Cenâb-ı Hak bunları bizim için birer keffaretü’z-zünûb yapar ve böylece bizi günah kirlerinden arındırır; bizi ırgalamak suretiyle gözümüzü açar ve doğruları daha iyi görmemizi sağlar; bizi gerçek tevhide ulaştırır; kendisine karşı teveccühümüzü tamamlamaya sevk eder.
Allah, yolunu şaşırmış veya gaflete düşmüş olanları uyandırmak ve kendilerine getirmek için bazen onlara iğnenin ucuyla dokunur, o yetmiyorsa çuvaldızın ucuyla dokunur, o da az geliyorsa bir mızrağın ucuyla dokunur. Bazen çok daha ağır şeylere de müptela kılar. Bunların her biri birer şefkat tokadıdır. Biz bu tür hâdiseleri sadece zahiri yönleri itibarıyla değerlendirecek olursak onların aleyhimizde olduklarını zannedebiliriz. Hâlbuki Allah, bunlarla gözümüzü açar ve bizi uhrevî felâketten muhafaza buyurur.
Biraz daha açacak olursak, Cenâb-ı Hak, kendini salan, adanmış olduğunu unutarak dünyaya talip olan ve kendi hesaplarının arkasına düşen mü’minleri, zahirî yüzleri itibarıyla acı olan bir kısım bela ve musibetlerle sarsar. Böylece onları yeniden asıl vazifelerine sevk eder. Yani bunların her biri, kalbî hayatla ilgili bir yerde dağınıklığa düşmüş insanlara yapılan tembihlerdir. Bir mü’min gerek zelzele, fırtına, sel, kuraklık gibi tabiî âfetleri, gerekse düşmanlık duygularına kilitlenmiş bir kısım insanların yapmış olduğu zulüm ve gadirleri birer tembih (uyarı) olarak anlamalı ve gereken dersi almaya çalışmalıdır.
Aslında Allah’ın mü’minlerin hata ve kusurlarını ahirete bırakmayıp bu tür musibetlerle onları daha dünyada iken arındırması onlar için büyük bir nimettir. Bu açıdan mü’minlere düşen, kendilerine yapılan bu tür ikaz ve tembihleri birer iltifat ve ganimet gibi görmek, kendilerini ıslaha çalışmak, tavır ve davranışlarını düzeltmektir. Şöyle düşünmelidirler: “Biz bir çamurda dolaşıyorduk. Bizi irşat ve terbiye eden Zât, kulağımızdan tuttu, bizi çamurdan dışarıya çıkardı ve bir daha orada dolaşmamamızı tembihledi.”
Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem),
عَجَبًا لِأَمْرِ الْمُؤْمِنِ، إِنَّ أَمْرَهُ كُلَّهُ خَيْرٌ، وَلَيْسَ ذَاكَ لِأَحَدٍ إِلَّا لِلْمُؤْمِنِ، إِنْ أَصَابَتْهُ سَرَّاءُ شَكَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَهُ، وَإِنْ أَصَابَتْهُ ضَرَّاءُ صَبَرَ فَكَانَ خَيْرًا لَه
“Mü’minin durumu şayan-ı takdir ve şaşırtıcıdır! Zira her hâli onun için bir hayırdır. Bu durum sadece mü’mine hastır, başkasına değil: Memnun olacağı bir şeye mazhar olsa şükreder ve bu onun için hayır olur. Onu dağidar edecek bir duruma maruz kalırsa da sabreder, bu da onun için hayır olur.” (Müslim, zühd 64; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 1/322.) şeklindeki sözleriyle, bela ve musibetlerin bile mü’min hakkında nasıl bir hayra dönüşeceğini ifade buyurmuştur.
Dolayısıyla mü’min, ister bir kısım muvaffakiyetler elde etsin, isterse bir takım sıkıntılara maruz kalsın; her hâlükârda kazançlı çıkma yolları ona açıktır, onun için bir kayıp söz konusu değildir. Buna mazhar olmanın tek şartı, onun, Allah ve hadiseler karşısında “mü’min duruşu”nu koruyabilmesidir. Asıl kaybedecek olan ehl-i dalâlettir, ehl-i nifaktır, ehl-i küfürdür, ehl-i zulümdür. Onlar dünyadaki suri başarılarına aldansalar ve değişik komplolarla dünyada üstünlük elde etseler de burada da ötede de ızdıraptan kurtulamayacak ve kayıp üstüne kayıp yaşayacaklardır. [İman ve Ümidin Kazandırdıkları/ İstikamet çizgisi]
❄️❄️❄️
Müslümanlar hakkında ümitli misiniz?
°°°Önsöz°°°
Bir insanın veya bir davaya gönül vermiş insanların şartlar ne olursa olsun ümitli olmaları gerektiği birkaç noktadan ele alınabilir. Her şeyden önce ümit yoksa hedef de olmaz, o hedefe yürümek için bir aksiyon da olmaz, hareket ve teşebbüs de olmaz. İkinci olarak, sahip çıkılan davanın kendi mahiyeti ve dinamikleri itibariyle bizzat ümit verici ve ona inananları motive edici özelliklere sahip bulunması çok önemli bir husustur. İşte bu ikinci noktadan ve sosyolojik tahliller, dinin nâslar ve onların yorumları açısından dünyanın geleceğini değerlendiren Hocafendinin, bu davanın geleceğiyle ilgili umut verici mütalaaları:
°°°°°°°°°°°
Günümüz sosyolog ve tarihçilerinin birbirinden az farkla ifade ettikleri gibi, Rusya tekrar Ortodoksluğa; Çin de Konfüçyüs’un dinine dönecektir. Bu arada Hıristiyan veya Yahudi olanlarla Hak din İslâm’a gönül vermiş bulunanlar da kendi dinlerinde sabit kalacaklardır. Onlara ait görüş budur. Bize gelince, bunlara şunu da ilâve etmek istiyoruz. Geleceğin dünyasında en yüksek ve gür sadâ İslâm sesi olacaktır. Zira Allah Resûlü’nün doğru ve doğrulanmış beyanları içinde bize verilen ders ve müjde böyle bir noktada merkezleşmekte: “İseviyet tasaffi ederek hakikî hüviyetine dönecek ve mehdîliği temsil eden Muhammedîliğin şahs-ı mânevîsine iktida edip uyacak ve onu imam kabul edecektir.” (Bkz.: Buhârî, enbiyâ 49; büyû 102; mezâlim 31; Müslim, iman 242-247; Ebû Dâvûd, melâhim 14; Tirmizî, fiten 102; İbn Mâce, fiten 33.) Ayrıca, Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’inden bize bir dua öğretiyor: وَاجْعَلْنَا لِلْمُتَّقِينَ إِمَامًا “Bizi müttakîlere imam kıl.” (Furkan sûresi, 25/74.)
Evvelâ “Cenâb-ı Hak vermek istemeseydi istemeyi vermezdi.” prensibinden yola çıkarak, “Bizi müttakîlere imam kıl.” duasını bize talim edip öğrettiğine göre, eğer kavlî ve fiilî duamızı tam yapabilirsek, istediğimizi bize vereceği muhakkaktır. O’nun ilâhî âdeti hep böyle cereyan etmiştir ve edecektir.
İkinci olarak da âyette dikkat edilmesi gereken, kelimelerdir. “Bizi ihlâslı veya müttakî kıl.” değil de, “Müttakîlere imam kıl.” deniliyor. Ortada bir imamlık, liderlik ve kudvelik söz konusudur. Ayrıca müttakîyi, “şeriat-ı fıtriyenin sıyanet ve koruması altına giren ve o fıtrî kanunlara uygun ve mutabık hareket eden” mânâsına ele alıp değerlendirmeye tâbi tutacak olursak, mevzuumuzla alâkalı yönü daha da açık olarak ortaya çıkacaktır. Diğer taraftan Cenâb-ı Hak, bizleri ümmet-i vasat kıldığını (Bkz.: Bakara sûresi, 2/143.), yeryüzünde istikameti bizim temsil ettiğimizi de haber vermektedir. Bu haberle de, liderlik vasıflarından bir diğeri anlatılmaktadır ki, bizim için çok mânidar ve üzerinde durulmaya değer bir husustur.
Bütün bu anlattıklarımızdan sonra meseleye şöyle bir hulâsa getirmemiz mümkündür: Hıristiyanlık tasaffi edip bid’atlarından arınacak ve durulacaktır. Fakat, ister akide isterse amelî yönü itibarıyla bu tasaffi ediş, hep onun ikinci derecede ve tâbi durumunda olmasını gerektirmektedir. Zira her ne kadar tasaffi etse de, tarihî sürecinde bir bulanıklık vardır. Bir ameliye geçirecek ve ondan sonra saflaşacaktır. Bu ise tarih boyu saf ve billûr gibi akıp duran bir suyla kıyas kabul edilemeyecek kıymet ve değerde demektir. İşte, İslâm hiç bozulmamış keyfiyetiyle, o menba suyu gibidir. Zira إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ (Hicr sûresi, 15/9. “Hiç şüphe yok ki, o zikri, Kur’ân’ı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz.”) âyetinin ifadesiyle o teminat altına alınmış ve daima muhafaza edilmiştir. Hâlbuki diğer dinler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Çünkü diğer din mensuplarının pek çoğu, belli bir devreden sonra sapıtmış, dalâlete düşmüş ve kendi ufuklarını karartmışlardır. Hâlbuki Müslümanlar dünden bugüne apaydın bir yolda ve ışığa gönül vermiş aydın ruhlar olarak nurdan bir ufka doğru yol almaktadırlar.
Biz, bize düşen vazifeleri yapmakla mükellefiz.
°°°Önsöz°°°
Sorumluluğun ağırlığı, onu taşıma adına dikkat edilmesi gereken hususlar, bütün şartların yerine getirilmiş olması vs. çok önemli vazifeler olmakla beraber, tevhidin gereği olarak bir mü’minin asla gözden kaçırmaması gereken en önemli husus, sonuç ne olursa olsun onu Allah’tan bilmektir. Çünkü her şeyin takdir edicisi ve yaratıcısı Odur. İşin bize ait gibi görünen tarafı sadece imtihan ediliyor olmamızla ilgilidir. Bu şuura sahip olunduğunda, başarılı olma halinde bunu kendimizden bilip şımarıklık ve şirke, başarısızlık halinde de ümitsizliğe düşmeyiz. İşte bu hassas konu, tarihteki Ebrehe örneği üzerinden şöyle anlatılıyor:
°°°°°°°°°°°
Burada yeri gelmişken, her zaman tekrar edilen bir hususu tekrar etmeme müsaade edilsin. Biz, bize düşen vazifeleri yapmakla mükellefiz. Neticeyi yaratmak, Allah’ın hikmet ve ihsanına kalmış bir iştir. Aynen Allah Resûlü’nün dedesi Abdülmuttalib’in Ebrehe’ye dediği gibi biz vazifemizi yapar Şe’n-i Rubûbiyetin gereğine karışmayız. Ebrehe Kâbe’yi yıkmaya geldiğinde, Abdülmuttalip ona müracaat eder. Bünyesinde, varlığın özüne ait bir mânâyı taşıyan bu insan, gören herkesi hayran bırakacak kadar çok heybetli ve görkemlidir. Ebrehe onu görünce aynı his ve duygulara bürünür ve aklından: “Bu insan benden ne isterse yaparım.” diye geçirir. Büyük ihtimalle “Kâbe’yi yıkma!” diye iltimasta bulunacağını zannediyordur. Fakat durum hiç de onun beklediği gibi olmaz. Kendisine ne istediği sorulunca, Abdülmuttalip “Develerimi.” der. Ebrehe hayrette kalmıştır: Yahu, der, ben Kâbe’yi yıkmaya geliyorum, sen ise benden develerini istiyorsun, bu nasıl iştir? –Ben develerin sahibiyim, der Abdülmuttalip, onları korumakla vazifeliyim. Kâbe’nin de sahibi var; O da orayı korur. Ve hâdise onun dediği gibi olur. Cenâb-ı Hak kendi beytini, hem de hiç beklenmeyen bir tarzda korur. Ebabil kuşları, ister melekler olsun, ister ruhanîler veya isterse bildiğimiz normal kuşlar; bizim için çok mühim değildir. Mühim olan Cenâb-ı Hakk’ın Kâbe’yi korumasıdır. Bu kuşlar, attıkları taşlarla onları yenmiş ekin tarlasına çevirmiş ve hepsi de hazan görmüş yaprağa dönmüştür.
Ben şahsen ne zaman bu hâdiseyi anlatan Fil sûresini okusam, Din-i İslâm’ın Kâbe-i ismetine tecavüz etmeye hazırlanmış ne kadar kefere ve fecere varsa, hepsinin aynı akıbete uğrayacağını tasavvur ederim. Ve ardından da لِإِيلَافِ قُرَيْشٍ diye başlayan “Kureyş” sûresiyle de Allah’ın emn ü emânını düşünür ve Cenâb-ı Hak kendi yolunda yürüyenleri her türlü korkudan emîn kılacağı mevzuunda bir teminat ve bu teminatta da bir tazelenme hissederim.
Onun için sizler, size ait olan işleri yapmaya çalışın. Din-i Mübin-i İslâm’ın Kâbe-i ismetini koruma işini Cenâb-ı Hakk’a havale edin. O günkü Ebrehelere onu çiğnetmediği gibi, bugünkü Ebrehelere de çiğnetmez. Dünkü ebter gibi bugünkü ebter de çeker gider; gider de sizler bile şaşarsınız. Biz, dünya çapında işte, böyle bir ümitle dopdoluyuz. Şu istikbal inkılâbatı içinde en yüksek ve gür sadâ İslâm’ın sadâsı olacaktır. (Bkz.: Bediüzzaman, Tarihçe-i Hayat (İlk Hayatı))
“Gün doğmadan meşîme-i şebden neler doğar.” (Rahmî)
[Kızıl Çin İmparatorluğu
Asrın Getirdiği Tereddütler-3]