Pırlanta İkliminde Seyahat-2

●Tezkir veya Sohbet-i Cânan

●Önyargılar Birer Perdedir

●ŞEYTANIN GEM’İ ve…

●Suizan ve Haset

●En Hızlı Kabul Olunan Dua

●Duayla Etrafınızda Surlar Oluşturun

***

TEZKİR VEYA SOHBET-İ CÂNAN

-Önsöz-

İnsan kelimesi, etimolojik olarak nisyan, yani unutmak kelimesiyle aynı kökten gelir. Farklı seviyelerde olmak üzere onun sürekli bazı şeylerin hatırlatılmasına ihtiyacı vardır. Hatırlatmanın en önemli olduğu yer ise, var oluş sebebimizle, yani kulluk görevlerimizle ilgili olanlardır. Meselâ Cenâb-ı Hak, bir kere emretmiş olması yeterli olabileceği halde, sünnetle teşri kılmak suretiyle bize günde beş defa namazı hatırlatıyor. Farzların edası, haramlardan uzak durmak, insanî ve İslâmî hizmetlerin ifası gibi konularda birbirimizi sürekli uyarmak, hatırlatmalar yapmak müslümanın görevleri arasındadır. Bir açıdan sohbet-i cânanda da esas amaç olan bu konu, bir örnek üzerinden şöyle açıklanıyor:

•••••••

“Bir misal olması açısından ifade edeyim. Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ebû Zerr Hazretleri’ne hitaben şöyle buyurur:

جَدِّدِ السَّفِينَةَ فَإِنَّ الْبَحْرَ عَمِيقٌ

وَخُذِ الزَّادَ كاَمِلًا فَإِنَّ السَّفَرَ بَعِيدٌ

وَخَفِّفِ الْحِمْلَ فَإِنَّ اْلعَقَبَةَ كَئُودٌ

وَأَخْلِصْ الْعَمَلَ فَإِنَّ النَّاقِدَ بَصِيرٌ

– “Gemini bir kere daha elden geçirerek yenile, çünkü deniz çok derin. Azığını tastamam al, şüphesiz yolculuk pek uzun. Sırtındaki yükünü hafif tut, çünkü tırmanacağın yokuş sarp mı sarp. Amelinde ihlâslı ol, zira her şeyi görüp gözeten ve hakkıyla değerlendiren Rabb’in senin yapıp ettiklerinden haberdardır.” [ed-Deylemî, el-Müsned 5/339.]

Allah Teâlâ bizi gördüğüne ve her hâlimize nigehbân olduğuna göre insana düşen de her şeyi Allah için yapmasıdır. Evet, her davranışı Cenâb-ı Hak tarafından görülen ve ahirette de buna göre muamele görecek olan bir insanın böyle önemli bir mevzuda gaflete düşmemesi çok önemlidir. İnsan hiçbir zaman unutmamalı ki, herkes için ölüm mukadderdir. Hiç kimseyi burada tutmak mümkün değildir. İnsanın önünde, anne karnından başlayarak çocukluktan, gençlikten, olgunluktan, yaşlılıktan, kabirden, berzahtan, sırattan geçen ve derken Cennet –Allah idhal buyursun– veya Cehennem ile –Allah muhafaza eylesin– neticelenecek upuzun bir yolculuk vardır. Önünde böyle çetin bir yolculuk bulunan bir insanın gaflete düşmesi anlaşılır gibi değildir.

Bu hususla alâkalı Kur’ân-ı Kerim’de, Resûl-i Ekrem Efendimiz’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyrulmaktadır:

وَذَكِّرْ فَإِنَّ الذِّكْرٰى تَنْفَعُ الْمُؤْمِنِينَ

 “Habibim! Tekrar tekrar hatırlat; çünkü zikir ve hatırlatma mü’minler için mutlaka yararlıdır.” [Zâriyât sûresi, 51/55.]

Burada bahsi geçen zikir, sadece lisanla yapılan zikir değildir. Yani burada, “Lâ ilâhe illallah” demekten ziyade, bu hakikatin mü’minlere değişik üslûp ve versiyonlarıyla, tasrif yoluyla hatırlatılması emredilmektedir. Daha sonra da böyle bir hatırlatmanın mü’minlere faydalı olacağı bildirilmektedir. Demek ki, bizim böyle bir hatırlatmaya her zaman ihtiyacımız vardır. İsterseniz konuyu sohbet-i cânan meselesine irca edebilir ve birbirimize karşı devamlı bazı hakikatleri hatırlatma gibi bir sorumluluğumuz olduğu ve bu sorumluluk yerine getirildiği takdirde çok önemli neticelerin hâsıl olacağı sonucuna ulaşabilirsiniz.

Evet, laubalilik ve mâlâyaniyâta karşı kapalı kalma ve aktüaliteye girmeme adına böyle bir hatırlatma çok faydalı ve çok önemlidir. Zira nefsin hoşuna giden aktüel konular, mâlâyanî mevzular girdap gibidirler. Eğer kendinizi onlara kaptırırsanız, alır ve sizi sizden uzaklaştırırlar. Siz, sizden uzaklaşınca da:

نَسُوا اللهَ فَأَنْسَاهُمْ أَنْفُسَهُمْ

“Onlar Allah’ı unuttular, Allah da onlara kendilerini unutturdu” [Haşir/19] âyet-i kerimesinin tehdidine maruz kalırsınız. Bir mânâda âyet-i kerime diyor ki, onların nefisleri kendileri için bir mirsattı, bir temâşâ yeriydi, bir müşâhede merkeziydi. Onu bir dürbün ve teleskop gibi kullanarak Cenâb-ı Hakk’a ait âsâr-ı bergüzideyi, esmaya ait mecâlîyi ve O’nun tecellîlerine ait mezâhiri temâşâ edeceklerdi. Fakat onlar gaflete daldılar da, Allah’ı unuttular. Allah da onlara kendilerini unutturdu ve onları kendi darlıklarına, düşünce, mantık, cismaniyet ve beden darlıklarına mahkûm etti.

Bu sebeple mü’minler tezkiri bir vazife bilerek sürekli birbirlerine hatırlatmada bulunmalıdırlar. وَذَكِّرْ (hatırlat) âyetinden sonra,

 وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ

 “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sadece Beni bilip Bana kulluk yapsınlar diye yarattım.”[Zâriyât/56] âyet-i kerimesinin geldiğini düşünecek olursak, esas hatırlatılması gerekli olan hususun ne olduğunu da anlamış oluruz. Yani nazarlar hep kulluk ve mârifete doğru çevrilmelidir. Kabiliyet ve istidadı ölçüsünde her bir ferdin önüne ârif-i billâh olma yolu açılmalı, derecesine göre herkesin eşya ve hâdiselere farklı bakması, onları farklı görmesi ve onlar hakkında farklı düşünmesi temin edilmelidir. Daha doğrusu teker teker her bir ferde, kendi darlıklarını bir kenara bırakıp O’nun gördürmesiyle görme, O’nun işittirmesiyle işitme, O’nun tutturmasıyla tutma ve O’nun hissettirmesiyle hissetme ufku gösterilmelidir.” [Gafleti Dağıtacak İksir: Zikir./Yenilenme Cehdi]

***

ÖNYARGILAR BİRER PERDEDİR

-Önsöz-

Önyargılar da, suizan ve haset gibi en çok kişinin kendisine zarar verir. Özellikle suizandan kaynaklanan önyargı içine bir de haset girerse, beslenme ve dinî hayatımızın canlılığı adına olmazsa olmaz ihtiyaçlarımızdan olan bu sohbetlerden istifade etmemize engel olurlar. Orada konuşulanlardan ziyade, konuşana takılarak hem faydalanma imkanımızı ortadan kaldırır, hem de suizan günahını sırtımıza yükler. Bu çukura düşmemek için şu ikazlara iyi kulak vermek gerekir:

•••••••

“Sohbete kulak veren insanların sohbet eden zat hakkında olumsuz düşüncelere girmemeleri ve söylenilen sözleri kabule açık bulunmaları da sohbetten istifade adına çok önemlidir. Konuşulan sözlerin, sadece kulağa girmesi değil, kalbe de tesir ederek değişik değerlendirme mekanizmalarında hazmedilebilmesi, ancak dinleyenin önyargılardan uzak bulunmasına bağlıdır.

Ayrıca bir kişinin sohbetten istifade edebilmesi için, kat’iyen herhangi bir kıskançlık ve çekememezlik içine girmemesi, “ben” dememesi ve anlatılan mevzular hakkında malûmatfuruşluk yapmaması gerekir. Hatta konuşulan mevzuların içinde tam olarak kabul edilemeyecek bir kısım hususlar bulunsa bile, dinleyen kişi; “Bu konuyu sohbetten sonra görüşür ve tashih ederiz.” diyerek her şeye rağmen söylenenlere kulak vermeli, zihin ve kalbini sürekli konuşulanlara açık tutmalıdır. Eğer bunlardan herhangi birinde bir eksiklik olursa, sohbet edenle sohbet dinleyen arasında bir husuf ve küsufun (Ay ve Güneş tutulması) yaşanması mukadderdir.

Evet, sohbet veya vaaz u nasihat dinlerken, eğer onların içine garazlarımızı, kinlerimizi, nefretlerimizi, bencilliklerimizi, enaniyetimizi, bilgimizi katıyorsak, iki ene olamayacağından, kendi içimizde bir müsademe başlar ve bu da istifadenin önüne set çeker. Bu hâlet-i ruhiye içinde olan insanlar, İmam Gazzâlî, İmam Rabbânî, Alvar İmamı veya Hazreti Pîr-i Mugan gibi büyük zatları dinleseler, hatta İki Cihan Serveri’nin sohbetiyle müşerref olsalar, O’nun huzurunda bulunsalar bile yine de istifade edemezler. Nitekim Ebû Leheb, Ebû Cehil gibi niceleri O’nu dinlemiş, fakat istifade edememişlerdir. Günümüzde de görüldüğü üzere, nice Ebû Lehebler, Kur’ân ve Sünnet’i dinliyor, büyük zatların sohbetlerine muttali oluyor fakat onlardan hiç mi hiç istifade edemiyorlar.

Son bir husus olarak şunu ifade edeyim ki, başarı, muvaffakiyet, makam, mansıp bir imtihan olduğu gibi ilim de bir imtihandır ve çokları böyle bir imtihanda kaybeder. Evet, “biliyorum” düşüncesi insan için öyle bir perdedir ki, insanın, bir nâsih veya vaizden istifadesine engel olduğu gibi, aynı zamanda onu dinden, diyanetten, Allah’tan, Peygamber’den de uzaklaştırabilir. Cenâb-ı Hak, Zümer Sûresi’nde

فَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَانَ ضُرٌّ دَعَانَا ثُمَّ إِذَا خَوَّلْنَاهُ نِعْمَةً مِنَّا قَالَ إِنَّمَۤا أُوتِيتُهُ عَلَى عِلْمٍ بَلْ هِيَ فِتْنَةٌ وَلٰكِنَّ أَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ

 “İnsana bir zarar isabet ettiği zaman, Biz’e yalvarır, ama sonra onu tarafımızdan bir nimet ile serfiraz kıldığımız zaman: “Ben bilgi ve becerim sayesinde bunu elde ettim.’ der. Hayır! İşin doğrusu bu bir imtihan unsurudur, ama çokları bunu anlamazlar.” [Zümer/49] buyurarak bu hususa dikkat çeker ve bize ikaz ve tembihte bulunur. Esasında insanı Allah’tan uzaklaştıran nimet, nimet görünümlü musibetten başka bir şey değildir.

Evet, makam, mansıp, paye, değişik üniversitelerde veya idarî sistemlerde elde edilen ad ve unvan gibi Allah’ın bize ihsan ettiği nimetler, şayet bize O’nu unutturuyor ve içimizde gaflet hissi hâsıl ediyorsa, bütün bunlar bizim için nimet suretine girmiş Allah belâsı birer nikmettir.

Böyle bir tehlikeden korunmanın yolu ise, hem söyleyenin hem de dinleyenin meseleyi sadece Allah rızasına bağlı götürmesi, kalb ibresinin hep O’nun hoşnutluğunu göstermesidir. Gerek sohbet yapacak insanın gerekse onu dinleyenlerin daha başta kendi içlerinde böyle bir hazırlığa girmeleri, tezkiye-i nefis etmemek suretiyle tezkiye-i nefis etmeleri, [Bkz: Yirmi Altıncı Söz, Zeyl; Yirmi Dokuzuncu Mektup, Zeyl) nefislerinin tepesine elli tane balyoz indirmeleri gerekir.

Temelde böyle bir hazırlık yapılır, halis niyet, kalb safveti ve iç duruluğuyla meselenin içine girilirse, Allah’ın izniyle, işte o zaman nasihat ve sohbetler daha verimli, daha bereketli ve daha yararlı olur.” [Sohbet ve Nasihatten İstifade./ Yenilenme Cehdi]

***

ŞEYTAN’IN GEM’İ VE … 

-Önsöz-

Kur’ân-ı Kerimin değişik âyetlerinde, şeytanın insana apaçık bir düşman olduğu bildirilir. İşte onlardan birisi şöyledir:

 اِنَّهُ عَدُوٌّ مُضِلٌّ مُب۪ينٌ

 “…O, gerçekten saptırıcı, apaçık bir düşmandır.” (Kasas/15)

Esas sebebi kıskançlık olan bu düşmanlık, sadece Hz. Âdemin şahsına karşı değil, bütün insanlığa yöneliktir. Fakat onun düşmanlığı herkese (insana) aynı ölçüde değildir. Hattâ insanlardan onun dostları bile vardır. Tabiî ki bu mecâzi anlamda bir dostluktur. Aşağıda, onun kime, niçin ve kadar düşman olduğu ile ilgili bazı anekdotlar şöyle anlatılıyor:

•••••••

Şeytanın Gemi ve Başıboş İnsanlar

“Hanefî fıkhına dair kitabı da bulunan Ebu’l-Leys es-Semerkandî Hazretleri’nin rekaikle alâkalı Tenbihü’l-Gâfilîn isminde bir eseri vardır. …. Bu eserin ilk bahsi ihlâsla ilgilidir. Daha sonra Cennet ve Cehennem’le ilgili bahisler gelir. Ardından rekaikle alâkalı daha başka mevzuları ele aldıktan sonra, hazret, kitabın son bahsinde şeytanla Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) karşılaşmasını anlatır.

Muteber hadis kitaplarında böyle bir vak’a anlatılmasa da, Ebu’l-Leys es-Semerkandî gibi önemli bir zatın böyle bir hâdiseden bahsetmesi, vereceği mesaj açısından kanaatimce önem arz eder. İşte o bahiste, konumuz açısından şöyle önemli bir husus yer alır. Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm): – “Senin en büyük hasmın kimdir?” diye şeytana sorduğunda, şeytan hiç tereddüt etmeksizin: – “Sen” der. [es-Semerkandî, Tenbîhü’l-gâfilîn/763]

Bir yönüyle karanlığın tanrısı olduğunu iddia eden o melun, bir hamlede insanlığı kurtaran, bir nefhada kayserleri, kisraları yere seren ve insanların kapkaranlık dünyalarını aydınlatan O Masum’a düşman olmayacak da ya kime düşman olacak!

Bu açıdan derecesine göre Allah’ın dinine sahip çıkan ve onu kıvamında temsil eden insanlar, şeytanın en baş hasımlarıdır. Konuyla ilgili olarak Hazreti Pîr de: “Şeytanlar bu hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır” diyor. Yani kim gönülden dine kendisini vermişse, kim o işin tiryakisi ve bağımlısı hâline gelmişse şeytan en çok onunla uğraşacaktır.

Mevzuu tenvir için, aklıma gelen bir menkıbeyi arz edeyim: Ehl-i dünya veya bînamaz bir insan camiin bahçesinden geçiyormuş. O esnada elinde bir sürü gem olan birisini görmüş. Yanına sokularak kim olduğunu sormuş. O da: “Ben şeytanım!” diye cevap vermiş. Bu sefer elindeki gemlerin ne işe yaradığını sormuş. Bunun üzerine şeytan: “Şu camide gönlünü Allah’a vermiş âbid insanlar var. Dışarıya çıktıklarında, onları o atmosferden uzaklaştırıp kendi peşimden sürüklemek için bu gemleri elimde tutuyorum” demiş. Adam kendisi için de bir gemin olup olmadığını merak etmiş ve şeytana:“Benim gemim hangisi?” diye sormuş. Şeytan: “Senin için geme lüzum yok ki, sen zaten küçük bir işaretle arkamdan koştura koştura geliyorsun!” demiş.

Bu açıdan kim gönlünü Allah’a vermiş, kim dinini ihyaya azmetmiş ve kim hayatını hizmete vakfetmişse şeytan mesaisini daha çok onunla uğraşmaya harcayacaktır. Şeytan, Alvar İmamı’nın ifadesiyle, orucu demhanede, iftarı meyhanede, bayramı puthanede olan zavallı insanlarla niye uğraşsın ki! Böyle yapmakla enerjisini kendi adına boşa harcamış olur. Hâlbuki şeytan profesyonel bir müfsit, bir müzeyyin ve bir müsevvildir.”

***

ŞEYTAN VE YUVA

-Önsöz-

İnsanın dışında hiç bir canlıda aile kavramı yoktur. Onlarda anne ve yavru ilişkisi, bir sevk-i İlâhî olarak yavrunun ihtiyaç dönemiyle sınırlıdır, ona ihtiyaç kalmayınca birbirini tanımazlar bile. Fakat insanda durum böyle değil. Aile olmanın gereği olan anne, baba, kardeş vs. kavramları ahirette de geçerlidir. Bu durum, insanın dünyaya geliş gayesinin öteki canlılardan farklı olduğunun da bir göstergesidir. Çünkü insanî ve dinî değerlerin öğretilmesi ve yaşanabilir olması en başta bir aile ile mümkün olur. Onun için şeytanın öncelikli hedeflerinden birisi ailedir.

•••••••

Bu konu Pırlantada şöyle ele alınıyor: “Evet, şeytan herkese sıkletine göre musallat olur. O, öncelikle gözünün içine bakılan, bir toplum, bir heyet için bir mânâ ifade eden, belli bir konumu olan insanlarla uğraşır. Evvelâ başa güreşir ve o kemeri kapmaya çalışır. Maksadına ulaşınca da sevinir. Çünkü onun sevinci, kötülük ve fenalıkların yeryüzüne yayılmasındadır. Meseleye ışık tutacak bir hadis-i şeriflerinde Efendimiz (aleyhi ekmelüttehâyâ) şöyle buyurur:“İblis tahtını su üzerine kurar. Sonra yapacakları kötülükleri yapmak üzere avanesini sağa sola gönderir. (Bunlardan kimisi insana faiz yedirtir, kimisi göze hükmederek harama baktırır, bohemlik duygularını tetikleyerek onu şehevanî hisleri arkasında koşturur; kimisi de ağza hükmederek yalan söyletir, gıybet ettirir veya iftiraya sevk eder. Belki de onlardan her birisi kabiliyet ve o mevzudaki mümaresesine göre günah adına yapacağını yapar.)

Makam ve mevkice ona en yakın olan, fitnenin en büyüğünü yapandır. Hepsi yaptıklarını anlatmak üzere İblis’in huzuruna gelir ve içlerinden birisi: ‘Ben şunu, şunu yaptım’ der. Ancak İblis, ona hiç de iltifat etmez. Sonra bir başkası gelir (burada günümüzde çok yaygın olan bir hâdiseye işaret vardır) ve, – ‘Falan adamı, karısından boşayıncaya kadar peşini bırakmadım’ der. İblis bundan o kadar memnun olur ki, hemen onu yanına çağırır ve; – ‘Sen ne kadar şirinsin!’ diyerek iltifat eder.” [Müslim, münâfıkîn 67; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 3/314.]

Şeytan niçin bu ölçüde sevinmiş ve bu kötülüğü yapan çırağına niye böyle bir iltifatta bulunmuştur? Çünkü yuva toplumun molekülüdür. Çözülme orada başlar. Orada bozulan bir şeyi toplumda tashih etmeye sizin gücünüz yetmez. Bütün bunlara bakıldığında, şeytanın yapacağı kötülükleri kendince önem sırasına göre sıraladığını görüyoruz. Bu stratejiye göre o, öncelikle baştakileri, ağır sıklet insanları yere sermeye çalışır. Onları yere serdiğinde destede (yağlı güreşte pehlivanların ayrıldığı beş dereceden en küçüğü) güreşenlerin birer çelmelik hâli var demektir. Zaten onların bir kısmı bir işaretle onun arkasından koşup gideceklerdir.

Bu açıdan şeytan, başta enbiya-i izâma sonra da, asfiya-i kiram, evliya-i fihâm ve müctehidin-i izâm efendilerimize musallat olacaktır. Kendilerini i’lâ-yı kelimetullaha adamış insanlar da onun öncelikle musallat olacağı kişilerdendir. O, dini i’lâ etmeye adanmış bu işin tiryakilerini boş bırakmayacak ve onların başlarını döndürme, bakışlarını bulandırma ve onları mâlâyâniyata sevk etme istikametinde koşturup duracaktır.” [Hizmet Eden İnsanların Amansız Düşmanı: Şeytan./Yenilenme Cehdi]

***

SÛİZAN VE HASET

-Önsöz-

Pırlantada, değişik yönleriyle ele alınmak suretiyle tekrarlanan konulardan ikisi de suizan ve haset konularıdır. Çünkü, daha önce de geçtiği üzere, gıybet gibi suizan ve haset de en çok müptela olduğumuz günahlardandır. Aşağıda, bunların aynı zamanda birbirini gerektiren, tetikleyen, birisinin diğerini sonuç vereceği yönü ele alınarak şunlar söyleniyor:

•••••••

“Her ikisi de başlı başına birer büyük günah olan suizan ve haset arasında telâzum vardır. Yani birinin olması diğerinin olmasını netice verir; biri, diğerini gerektirir. Mesela, çevresine suizan merceğiyle bakan kişi, suizan ettiği kişinin tavır ve davranışlarında hep bir kötülük düşündüğünden hiç farkına varmaksızın o insana karşı içten içe düşmanlık duyguları beslemeye başlar.

Aynı şekilde kişi, haset ve düşmanlık beslediği insanın en masumane tavır ve davranışlarında bile suizanna girebilir. Mesela haset ettiği kişi, hakikatte Allah rızası için koşturup duran bir insandır. Fakat hâsit adam, onu, kendini gösterme ve duyurma peşinde koşan biri olarak görür ve o şahıs hakkında hep bu tür zanlarda bulunur.

Hâsılı, bazen suizan hasede, bazen de haset suizanna sebebiyet verir. Bu yönüyle neseb-i gayr-i sahih olan bu iki günahın her biri, insanı fasit bir daire içine sokar. Mü’min ise, fasit değil, salih dairenin peşinde olmalıdır. Yani mü’min, öyle işlere talip olmalıdır ki, yaptığı her iş, başka hayırlı işlerin referansı olsun. Böylece o, hayırlı bir işi bitirir bitirmez hemen başka bir hayrın peşine düşsün.”

Kıvılcım ve Yangın

“Suizan ve haset, esasında mebdede, küçük bir inhiraf olarak başlar. Fakat iradenin hakkı verilip gerekli tedbirler alınmazsa bu meyiller zamanla ruhî birer hastalığa dönüşür. Başka bir ifadeyle, merkezdeki küçük bir inhiraf, muhit hattında kocaman bir açı meydana getirir. Mesela, haset eden bir kimse, haset duyduğu kimsenin namaz, hac gibi tamamen ahirete müteveccih ibadetlerini dahi çekememeye başlar. Hatta zamanla iş öyle bir noktaya gelir ki, bu hastalıklı ruh hâli, küfür ölçüsünde bir çekememezliğe inkılâp eder; eder de hâsit, haset ettiği mü’min kardeşi hakkında:

– “Keşke onun ayağı kırılsa veya bindiği uçak düşse de hacca gidemese!” türünden imanla telifi zor sözler söylemeye başlar. Bu açıdan kalbde çok küçük olarak beliren bu tür duygulara karşı insan, daha başta hayat hakkı tanımamalı ve onların daha büyük günahlara davetiye çıkarmasına fırsat vermemelidir. Zira insan küçükken bu tür günahların hakkından daha kolay gelebilir. Fakat bu marazlar, ilk başını çıkardığında tevbe ve istiğfarla temizlenmezse, temizlenmeyip büyümelerine fırsat verilirse, zamanla kalbin bütün bütün kararmasına veya onun mühürlenmesine sebebiyet verebilir.

Hatırlayacağınız üzere Hazreti Pîr, Lem’alar’da günahların bu hususiyetini şöyle ifade eder: “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah, istiğfarla çabuk imha edilmezse, kurt değil, belki küçük bir mânevî yılan olarak kalbi ısırıyor.” [Bediüzzaman, Lem’alar s.9 (İkinci Lem’a, Birinci Nükte).]

Resûl-i Ekrem Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu hakikati bir hadis-i şeriflerinde şöyle dile getirir:

إِذَا أَخْطَأَ خَطِيئَةً نُكِتَتْ فِي قَلْبِهِ نُكْتَةٌ سَوْدَاءُ فَإِذَا هُوَ نَزَعَ وَاسْتَغْفَرَ وَتَابَ سُقِلَ قَلْبُهُ وَإِنْ عَادَ زِيدَ فِيهَا حَتَّى تَعْلُوَ قَلْبَهُ وَهُوَ الرَّانُ الَّذِي ذَكَرَ اللهُ كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“Kul bir günah işlediği vakit kalbine siyah bir nokta konulur. Şayet o günahtan vazgeçer, avf diler, tevbe edip Allah’a dönerse kalbi yine parlar. Eğer bunları yapmaz günah ve hataya devam ederse siyah nokta artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar. Yüce Allah’ın: ‘Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalblerini paslandırdı.’ âyetinde zikrettiği pas işte budur.” [Tirmizî, tefsîru sûre (83) 1; İbn Mâce, zühd 29; Muvatta, kelâm 18.]

Hadis-i şerifte de görüldüğü üzere işlenen her günah, sadrımızdaki kalbde değil, kalbî hayatımızda bir leke bırakır. Her bir leke ise, bir başka lekeye davetiye çıkarır. Nasıl ki dişinizin dibinde bir mikrop ortaya çıktığı zaman o, hemen diğer mikropları; -“Gelin burası müsait bir zemin. Beraber bu dişin dibini oyalım ve diş etinde bir yara meydana getirelim.” diyerek çağırır. Aynen öyle de, kalbde oluşan bir leke, “Beni yalnız bırakmayın.” diyerek diğer lekelere çağrıda bulunur. Böylece bir lekeyi başka bir leke takip etmeye başlar. Bir leke, ardından başka bir leke, birbirini takip edip dururken, Kur’ân-ı Kerim’deki:

كَلَّا بَلْ رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ

“Yapmaya alıştıkları kötü işler, gitgide kalblerini paslandırdı.”[Mutaffifîn sûresi, 83/14.] hakikati tecellî eder. Bunun neticesinde kalbde, öyle simsiyah bir atmosfer oluşur ki, artık insanın böyle bir atmosferde doğruyu “doğru” olarak, eğriyi de “eğri” olarak görmesi mümkün değildir. Neyin doğru neyin eğri olduğunu tam kestiremediğinden dolayı da insan doğru zannettiği eğri yollarda yürür durur.” [Suizan ve Haset-Yenilenme Cehdi]

***

EN HIZLI KABUL OLUNAN DUÂ

-Önsöz-

Dua, hayatımızın hiçbir alanında müstağni kalamayacağımız bir ihtiyaç olmasının yanı sıra, bizatihi ibadet olan bir aktivitedir. Kur’ân-ı Kerim’in bir ifadesinden de anlaşılabileceği üzere, insanın Allah katındaki kıymet-i harbiyesi duası nispetindedir:

قُلْ مَا يَعْبَؤُ۬ا بِكُمْ رَبّ۪ى لَوْلَا دُعَٓاؤُ۬كُمْۚ

“(Resûlüm!) De ki: (Kulluk ve) yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?..” Duanın önemli bir kulluk görevi olmasının yanında, onun değişik yönlerine de temas edilen bazı yerlerde de şunlar söyleniyor:

•••••••

“Bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:

إِنَّ أَسْرَعَ الدُّعَاءِ إِجَابَةً دَعْوَةُ غَائِبٍ لِغَائِبٍ

 “En süratle kabule karin olan dua, gâibin gâibe duasıdır.” [Ebû Dâvud, vitr 29; Abd İbn Humeyd, el-Müsned s.134.]

Hazreti Pîr de 23. Mektup’ta duanın kabulünün hangi şartlara müstenit olduğunu anlatırken, diğer şartların yanında bu hususu da zikrederek bizahri’l-gayb (gıyaben) yapılan duanın kabule karin olacağının rahmet-i ilâhiyeden kaviyyen ümit edileceğine dikkat çeker. (Yirmi Üçüncü Mektup, Birinci Sual)

 Ayrıca Üstad Hazretleri, eserlerinin birçok yerinde, -“Sabah ve akşam duamda dâhilsiniz. Siz dahi beni duanızda dâhil ediniz. Şu âlemde mü’minin mü’mine karşı en büyük yardımı dua iledir.” [Barla Lâhikası s.234.],

– “Ahiret kardeşiniz olan Said ise, her sabah- akşam dergâh-ı ilâhîde dua vasıtasıyla sizinle beraberdir.”, [Barla Lâhikası s.324.]

– “…Senden ve ahiret hemşirem yani ikinci validem ve kardeşimin muhterem validesinden duanızı istiyorum. Madem duada sizi şerik ediyorum; siz de benim duama âmin hükmünde olarak dua ediniz.”, [Barla Lâhikası s.267]

– “Ben onları duama dâhil ediyorum; onlar da bana dua etsinler.” [Barla Lâhikası s.306] gibi ifadelerle bu meselenin hafife alınmaması gerektiğini göstermiştir.

Bu noktada bir husus üzerinde durmak istiyorum: Bu meselenin aramızda yaygınlaşması ölçüsünde işin ruhu ve mânâsı göz ardı edildiğinde, bazen dua talebi beylik bir söz hâlinde dile getirilebilir. Dolayısıyla bu talep, ruhsuz, şuursuz, tabir caizse tadı tuzu kaçmış bir hâlde ifade edilebilir. Mesela,-“Kardeşim bize dua et!” ifadesi, ayağa düşürülen sözler kabîlinden bir söz hâline gelebilir. Bu açıdan evvelâ dua talep eden insan bu mevzuda çok samimî olmalı ve hakikaten yürekten dua talebinde bulunmalıdır. Yani, şuurun taalluk etmediği, sırf ağızdan çıkan beylik bir laf hâlinde değil; hüsnüzannımızın bir neticesi olarak, ciddî bir arzu ve iştiyakla dua talep edilmelidir. Dua isterken de, her zaman; -“İnşallah bana dua eder ve inşallah onun duası kabul buyrulur” diye düşünmeli ve halisane bizahri’l-gayb yapılan duayı Allah’ın kabul buyuracağına inanmalıyız. Bu açıdan dua talebinde bulunurken iç dünyamıza hâkim olan mülâhazalar şöyle olmalıdır: “Allah’ın inayeti ve bir yönüyle o inayetin tecellîsine vesile olacak salih mü’minlerin duası olmasa, kendimi hatar-ı azimle karşı karşıya görüyorum. Hafizanallah, dalâlet içine devrilip gideceğimden çok korkuyorum.”

İşte bu duygu ve düşüncelerle, “Kardeşim, şayet size külfet olmayacaksa rica ediyorum, ne olur, Allah aşkına mü’min kardeşlerin hepsine dua ederken, hatırlayabilirseniz dualarınızda beni de anın!” diyerek dua talebinde bulunmalıdır. Evet, başkasından dua isteyen bir insan acz, fakr ve zaafının farkında olmalı, Allah’ın inayeti olmazsa ayakta durmasının mümkün olmayacağına inanmalı ve kendisi için yapılacak duayı Allah’ın inayeti adına en büyük bir vesile bilmelidir.”

Dua ve Vefa

“Dua isteyen bu düşüncelerle isterken, kendisine dua emanet edilen insan da, vefanın gereği olarak dua etmeyi ihmal etmemelidir. O, böyle bir talep karşısında, gerektiğinde geceleyin kalkmalı, teheccüt mü, vitr-i vacip mi, yoksa hacet namazı mı, hangi namazı kılacaksa kılmalı sonra da ellerini açıp başka dua edilecek isimlere dua ettikten sonra hiç olmazsa birkaç dakikasını da dua isteyen arkadaşına ayırmalıdır. Böylece kardeşine karşı vefa ve civanmertliğini ortaya koymuş olur. Çünkü o, bu dakikalarını kendisine ayırabilirdi. Sadece bir kere -“Allah’ım beni Cennet-i Firdevsinle sevindir!” diyeceğine, bunu beş kere söyleyebilirdi. Fakat o, kendisi hakkında sadece bir defa bunu istedikten sonra Ali, Veli, Bekir, Osman, falan sınıf, filân zümre için de istemektedir. Böylece kardeşlerine karşı vefa borcunu, onları duasında yâd etmek suretiyle yerine getirmiş oluyor. Aslında bunun mânâsı: “Allah’ım ben, Sana inanan, benimle aynı safta duran bir mü’min kardeşim için içimi döküp Senin vefana sığınıyorum!” demektir. Zira unutmamak lâzım ki, hiç kimse Allah kadar vefalı olamaz. Aynı şekilde diyelim ki size yüz kişilik bir liste getirip dediler ki: “Bunlar, dünyanın dört bir yanına seyahat eden, gittikleri yerlerde bursla çalışan, örneği kendinden bir hareketin bizi utandırmayan temsilcilerinden. Bu arkadaşlarımızın, gittikleri yerde dimdik durabilmesi, hizmetlerinin müessir olması ve orada herhangi bir gâileyle karşı karşıya kalmamaları için dua talep ediyoruz.”

Hakkınızda bu kadar hüsnüzan eden insanlara karşı siz de vefanın gereği olarak, Cenâb-ı Hakk’ın, rahmet ve lütfuyla dünya semasına nüzûl buyurduğu, buyurup, “Dua eden yok mu, duasını kabul edeyim?” [Buhârî, tevhîd 35, teheccüd 14; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 166.] dediği eşref saatlerini değerlendirerek ellerinizi açmalı ve ister tanıyın ister tanımayın gelen listedeki isimleri okuyup onlara dua etmelisiniz.” [Mü’minin Mü’mine Karşı En Büyük Yardımı: Dua.Yenilenme Cehdi]

***

DUAYLA ETRAFINIZDA SURLAR OLUŞTURUN

-Önsöz-

Savaş zamanlarında düşmanın gelebileceği yerleri tespit edip ona göre tedbir almak savaşı kazanmanın en temel şartlarından birisidir. Buradan hareketle şöyle diyebiliriz..malum olduğu üzere âyet-i kerimeler ve Nebevî beyanlar.. şeytan insanın en büyük düşmanı diye defaatle müslümanları ikaz etmiştir.. İşte bu en büyük ve profosyonel düşmanın saldırılarına karşı pekçok korunma stratejisi vardır ve olmalıdır mü’min’lerin..bu korunma vesilelerinden en önemlisi dua ile ALLAHA sığınmaktır. Pırlanta Müellifinin bu konudaki tavsiyelerinden bir kısmı şu şekildedir:

•••••••

“Şeytanın boşlukları değerlendirmesi onun soldan gelmesi demektir. Onun,

 فَبِعِزَّتِكَ لَأُغْوِيَنَّهُمْ أَجْمَعِينَ

 “Senin izzetine yemin ediyorum ki, onların hepsini baştan çıkaracağım.” [Sâd/82] demesine karşılık İnsanlığın İftihar Tablosu da bizlere:

– “Allah’ım, ayıplarımı ört ve beni korkularımdan emin kıl. Allah’ım, önümden-arkamdan, sağımdan-solumdan ve üstümden (gelecek tehlikelerden) beni koru. (Yere batırılarak) altımdan helâk edilmekten de azametine sığınırım” duasını öğreterek, sabah akşam bu duayı okumayı çok görmeden bizi şeytandan Allah’a sığınmaya davet etmiştir. [Ebû Dâvûd, edeb 100; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 2/25.]

Zira şeytan çok profesyonel bir varlıktır. O, öyle fentler, öyle oyunlar biliyor ki, bu oyunlarını kullanarak şimdiye kadar nice devleri devirmiştir. Mesela şeytan, teheccüde kalkmak isteyen insanın kalkmaması için gece boyu elli türlü oyun oynar, çeşitli telkinlerde bulunur. Bunda başarısız olduğu ve o insan her şeye rağmen sıcak yatağını terk edip teheccüde kalktığında şeytan yine boş durmaz; kul, abdest almaya doğru giderken ayrı bir oyun oynar, namaza durduğunda ise daha farklı bir oyunla onun karşısına çıkar. Mesela, o ferdin sesini bir başkasına duyurmaya çalışır ya da alt kattaki insanların, “Maşallah adam gece yarısı kalkmış ibadet ediyor” demeleri için zeminin üzerinde gezinirken ona ses çıkartır. Evet, şeytanın o kadar çok farklı farklı fendi vardır ki, onlarla başa çıkmak bir hayli zordur, ciddî bir azim ve irade ister ve her zaman Cenâb-ı Hakk’ın inayet ve sıyanetine sığınmak gerekir. Bu açıdan bize düşen, şeytanın bu oyunlarına karşı bir surla yetinmeyerek o surun kenarına bir sur daha, bir sur daha… yapmaktır. Hiçbir zaman inşa edilen bu surları çok görmemek gerekir. Bakın İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) istirahat buyurmadan önce, Kur’ân-ı Kerim’den

Mülk Sûresi, [Bkz.: en-Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ 6/535.] Yâsîn Sûresi, [Bkz.: Dârimî, fezâilü’l-Kur’ân 21; İbn Hibbân, es-Sahîh 6/312.] Secde Sûresi, [Bkz.: ed-Deylemî, el-Müsned 5/411.] Muavvizeteyn sûreleri, [Bkz.: Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 15, tıb 39; Tirmizî, daavât 22; Ebû Dâvûd, edeb 108.] Bakara sûresi’nin son iki âyeti [Bkz.: Buhârî, fezâilü’l-Kur’ân 10; Müslim, salâtü’l-müsâfirîn 256.] gibi yerleri okumanın yanı başında;

اَللّٰهُمَّ أَسْلَمْتُ نَفْسِي إِلَيْكَ وَوَجَّهْتُ وَجْهِي إِلَيْكَ وَفَوَّضْتُ أَمْرِي إِلَيْكَ وَأَلْجَأْتُ ظَهْرِي إِلَيْكَ رَغْبَةً وَرَهْبَةً إِلَيْكَ لَا مَلْجَأَ وَلَا مَنْجَى مِنْكَ إِلَّا إِلَيْكَ اٰمَنْتُ بِكِتَابِكَ الَّذِي أَنْزَلْتَ وبِنَبِيِّكَ الَّذِي أَرْسَلْتَ

 “Allah’ım! Hem ümit ederek hem de korkarak kendimi Sana teslim ettim, yüzümü Sana çevirdim, işimi Sana ısmarladım, sırtımı Sana dayadım. Sana karşı yine Senden başka sığınak, Senden başka dayanak yoktur. İndirdiğin kitabına, gönderdiğin Peygamberine iman ettim.” [206 Buhârî, daavât 6, tevhîd 34; Müslim, zikir 56] gibi dualarla Cenâb-ı Hakk’a sığınmış ve bize,

– “Zinhar, kendinizi gaflete salmayın, şeytandan her zaman Allah’a sığının!” ikazında bulunmuştur. O hâlde inanan fertler olarak bizim yapmamız gereken de, beşerî boşluk ve zaaflarımızı insan olmamızın bir gereği şeklinde görmek, onlara karşı sürekli Cenâb-ı Hakk’a iltica etmek, irademizin hakkını vermek ve böylece o menfî unsurları bir yükselme basamağı hâline dönüştürmek; aynı zamanda hakikî mürşidlerin rehberliğinde kalb ve ruhun derece-i hayatına ulaşma ve o yörüngede seyahatimizi sürdürme gayreti içinde bulunmak olmalıdır.” [Mü’minin Mü’mine Karşı En Büyük Yardımı: Dua./Yenilenme Cehdi]

Bu yazı 99 kez okundu