Pırlanta İkliminde Seyahat-25

□Felâkete Sebep Olan Şımarıklar

□Yolda Kalanlar ya da Dönekler

□Ne Kötü Bir Akıbet!..

□Namaz Kahramanı Olabilmenin Üç Şartı

□Küfür, Fısk ve İsyan

□Hakikî Şefkat

***

FELÂKETE SEBEP OLAN ŞIMARIKLAR

°°°Önsöz°°°

İnsan içgüdüleriyle, nefsânî ve şehevânî yetenek, arzu ve tatminleriyle değil, aklıyla, kalbiyle, ruhuyla, iradesiyle vb. insandır. Çünkü öncekiler hayvanlarda da vardır. Saydığımız birinciler ikincilerle kontrol edilir ve faydalı hedeflere yönlendirilirse, o zaman gerçek insan olunur. Öyle olmasaydı aklın ve iradenin hiçbir anlamı kalmazdı. O bakımdan Üstad Hazretlerinin de dediği gibi;

– “Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku… Yoksa hayvan ve camid hükmünde insan olmak ihtimali var!” (33. Söz)

Kur’ân-ı Kerim’in “mütrefîn-şımarıklar” adını verdiği ve birinci gruba giren bu insan tipleri, ilgili âyet-i kerime zımnında Pırlantada şöyle açıklanıyor:

* “Kur’ân-ı Kerim, yemesinde-içmesinde, yatmasında kalkmasında aşırı aristokrat davranan, şan şöhret, makam mansıp, konfor ve iktidardan alabildiğine yararlanan ve sahip olduğu imkânlar sebebiyle zamanla doğru yoldan saparak hayâsızlığa dalan kimseleri “mütrefîn” kelimesiyle anmış ve onları helâke götüren hususları nazara vermiştir.

Gazab-ı ilâhî ile helâk edilen beldelerde mütrefînin hakim olduğuna ve dolayısıyla yemeyi-içmeyi, rahatı ve eğlenceyi gaye-i hayal hâline getirmiş bu insanların ilâhî tehdide sebep teşkil ettiğine dikkat çekmiştir.

 

Nitekim, bir âyet-i kerimede şöyle buyurulmaktadır:

 وَإِذَۤا أَرَدْنَۤا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً

 “Herhangi bir beldeyi imha etmek istediğimizde.”;

أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا

 “Oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına, kendini zevke, sefaya ve keyfe salmış aristokrat sınıfına iyilikleri emrederiz.”;

فَفَسَقُوا فِيهَا

 “Buna rağmen onlar dinlemez, fısk u fücura devam ederler, kulluk adına takdir edilen çerçevenin dışına çıkarlar, kendileri için mukadder olan fıtratın sınırlarını aşarlar.”;

 فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ

 “Bu sebeple, o belde hakkında ceza hükmü kesinleşir, onlar Allah’ın vereceği o hükme müstehak olurlar”;

 فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا

 “Biz de orayı yerle bir ederiz, oranın altını üstüne getiririz.” (İsrâ/16)

Her devirde ve her toplum içinde az da olsa yer alan mütrefîn güruhu, akıl, mantık, muhâkeme ve dinî kurallar yerine cismanî arzular istikametinde hareket ederler; hayatlarını nefsanîliğe bağlı sürdürür ve davranışlarını hayvanî içgüdülere göre belirlerler. Bu densizler, ne edep hissinden haberdardırlar ne de hesap endişesinden; insanî değerlere saygı nedir bilmez, yerinde en rezilane davranışların bile müdafaasını yaparlar; fazilet-rezalet ayrımını, hayır-şer farklılığını bir telâkki ürünü gibi görüp gösterir ve ahlâkî hiçbir endişe taşımazlar.

Öyle bir gaflet içindedirler ki, hâlleri Nuh kavmini, Semud rezillerini, Sodom ve Godom sefillerini hatırlatır. Bunlar, cismanî ve nefsânî arzular arkasından koşarken hayattan kâm alma ve kadın-erkek birbirinden yararlanmadan başka bir şey düşünmezler. Her şeyi ve herkesi sadece hayvanî iştihaları hesabına kullanır; yalnızca yaşama tutkusu ve rahat etme arzusu ile nefes alıp verirler.

Hatta, kendilerini o derece yiyip içmeye, zevk ü sefaya ve eğlenceye kaptırırlar ki, âdeta şehevânî hislerini ve cismanî arzularını tatmin etmek için yaşarlar.

Meselâ, Eski Roma’nın aristokratları en leziz içecekleri içer, en nefis yiyecekleri yer, tıka-basa doyarlardı; fakat, hedefleri doymak değil de lezzet almak olduğu için, safrayı ve mideyi boşaltmayı kolaylaştıran bir şurup içer; az rahatlar ve tekrar yiyip içmeye durur, bir kere daha –Üstad’ın ifadesiyle– kapıcıya bahşiş verir, dil ve damak zevkini tatmine çalışırlardı. (19. Lem’a, 2. Lem’a) Evet, Eski Roma’nın mütrefîni, ataları ve torunları gibi, âdeta yemek, içmek, eğlenmek ve dinlenmek için yaşar; ölümü ve ölüm sonrasını hiç düşünmek istemez ve zevk ü sefa ile unutmaya çalışırlardı.

Aynı hayat çizgisini şöyle-böyle varoluşçuluk felsefesi içinde de görmek mümkündür. Onun bazı temsilcileri en kritik anlarda bile zevklerini tatmin etmeyi düşünebilmişlerdir.

Meselâ, Fransa âdeta bomba yağmuru altındayken, Almanlar kat’iyen aşılamaz sanılan lejyonları bir gecede aşıp Fransızların cesetleri üzerinde yürürken, bu felsefenin tabilerinden, “Bu adamlar bizi iflâh etmeyecek, nasıl olsa öleceğiz; bari bu gece keyif adına ne varsa hepsini yapalım, bir güzel eğlenelim!” mülâhazalarıyla dolanlar olmuştur. Ne tuhaf bir düşüncedir!. Gece boyunca eğlenecek olsalar bile cenaze evinde düğün alayı oluşturmanın âlemi nedir? İstedikleri kadar yeseler, istedikleri kadar içseler, gönüllerince eğlenip levsiyâta balıklamasına gömülseler de, ne yararı var onlara?.. Hele tadıp, duyup, zevk ettikleri bir geceden sonra o zevk ufkundan yok olma gibi bir acının bağrına düşmeleri acılarını, ızdıraplarını ve eseflerini katlamaz mı?

Evet, kat’iyen mantıkî değildir yaptıkları. Fakat o telkin edilmiştir ve buna bazıları “varoluş” demişlerdir. Güya, bu şekilde kendilerini ifade etmiş, herhangi bir kimsenin takyid ettiği bir kayıtla mukayyet olmadıklarını göstermiş, gönüllerince yaşayabileceklerini isbat etmişlerdir. Tabiî, bütün mütrefîn gibi onların âkıbeti de hüsran olmuştur.” [Rahat Düşkünlüğü ve Çalışmadaki Lezzet. DİRİLİŞ ÇAĞRISI ]

***

YOLDA KALANLAR YA DA DÖNEKLER

°°°Önsöz°°°

Her ne kadar insana irade verilmiş ve sorumluluk buna bağlanmış olsa da, bizim irademizle yaptığımızı sandığımız tercihler bile gerçekte Allah’ın birer lütfudur. Allaha îmân gibi en hayati bir konuda da durum aynıdır, Burada, bunların Allah’ın lütfu olması durumuyla irademizle tercih edilme meselesi arasında bir çelişki olmadığını şöyle açıklıyor Pırlanta Adam:

* “..Allah Teâlâ’nın hususî mevhibeleri de söz konusudur. Meselâ; günümüzde bizden daha zeki, çok donanımlı, oldukça mükemmel ve hemen her meseleye aklı eren insanlar var. Fakat, onların çoğu, sıradan bir mü’min kadar bile iman hakikatlerini kavrayamıyorlar. O kadar akıllı insanlar, âlemde her mevcut mücessem bir kelime olup Hâlık-ı kâinat’ı gösterdiği hâlde, bu kelimelerden hiçbirini okuyamıyor, anlayamıyor ve kendisini binlerce dille ifade eden Zât-ı Ulûhiyet mevzuunda hiçbir hakikî bilgi elde edemiyorlar. Dahası, bazıları ilim kapısından girip mârifete doğru yürüyor gibi görünüyorlar ama irfan ufkuna asla ulaşamıyor, muhabbet şerbetini hiç yudumlayamıyor ve ruhânî zevkler adına da hiçbir şey tadamıyorlar. Öyle ki, onların hâllerini düşününce, Seyyidinâ Hazreti Musa’nın taaccübü gibi bir hayretle doluyor ve “nasıl olur?” demekten kendimi alamıyorum.

Rivayetlere göre: Hazreti Musa (aleyhisselâm) Tur dağında Hak ile mülâkî olmaya yürüdüğü sırada bazı insanların Allah yolundan döndüklerini görür ve şöyle der: “Rabbim, bu insanlara ne oluyor ki, Sana vardıktan sonra yüz çevirip gerisin geriye dönebiliyorlar? Nasıl oluyor da bunca güzellikleri gördükten sonra, onları terk edip tekrar karanlıklara yönelebiliyorlar!”

 Hazreti Musa’nın bu istifsarı üzerine, Cenâb-ı Allah ona hikmet lisanıyla cevap veriyor: “Ey Musa, onlar Bana vâsıl olamamışlardı; henüz yoldaydılar. Hem onlar, Benim yolumun yolcuları da değillerdi, Bana gelmiyorlardı. Başka gayeler için bu yola düşmüşlerdi. Şimdi geri dönüşleri de bu yüzdendir. Yoksa, Benim yolumda bulunup Bana ulaşmaya karar verselerdi ya da Bana vâsıl olsalardı asla geriye dönmezlerdi.”

Evet, bazıları yolun yarısından dönüyor; kimileri de daha yolu bile bulamıyorlar. Demek ki, O’nun yolunda olmak ve O’na ulaşma peşinde bulunmak da Cenâb-ı Hakk’ın hususî bir mevhibesi. Demek ki, O’na karşı kulluk şuuruyla dolmak ve i’lâ-yı kelimetullah uğrunda çeşit çeşit hayırlı faaliyetlere koyulmak da O’nun ekstra bir lütfu. Demek ki, bu konuda, insan iradesi şart-ı âdî plânında bir şey ifade ediyor ama, her şeyi ifade etmiyor.. akıl, kalb ve şuur gibi latîfelerin kısmen tesirleri olsa da, hükmü onlar vermiyor. İlk plânda anlayamayacağımız, belki sonra da tam kavrayamayacağımız çok ince bir vesileden dolayı mıdır, nedir;

 ذٰلِكَ فَضْلُ اللّٰهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَۤاءُ

İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfudur ki, onu dilediğine verir” (Mâide/54) hakikatinin Sahibi, sanki insanın iradesini, cehdini, gayretini hiç nazar-ı itibara almıyormuş gibi ekstra lütuflarda bulunuyor.

Küçük Bir Vesile: 

Einstein, –hâşâ– – “Allah zar atmıyor, buna ikna oldum!” der. Evet, kur’a çekmiyor Cenâb-ı Hak. Fakat, bakıyorsunuz ki, insanlar sokaklarda sel gibi akıyor; siz de o selin içinde bir damla gibi akıntıya kapılmış sürüklenirken, bir yerde sürpriz bir kapının açıldığını görüyorsunuz. Kapının açılması anı tam da sizin geçtiğiniz zamana rastlıyor; o esnada size “buyurabilirsiniz” deniyor. Siz buyuruyorsunuz içeriye.. binlerce, milyonlarca kapı arayan insan, gözleri kapalı o kapının önünden geçip gidiyorlar ve o saraydan içeriye asla giremiyorlar ama siz sürpriz bir şekilde ve bir gaybî inayet eliyle içeri alınıyorsunuz. İşte, bu bir lütuftur, bir ihsandır ve özel bir mevhibedir.

Düşünün; şimdiye kadar okuduğunuz değişik seviyedeki okullarda pek çok arkadaşlarınız vardı.. onların hiçbiri –affedersiniz– aptal değildi. Üniversite imtihanını kazanıp değişik fakültelerde eğitim görebilecek kadar bilgi sahibi idiler ve hepsi belli ölçüde muhakemeleri gelişmiş kimselerdi. Belki bazıları da size akıl öğretiyorlardı; kendilerince sizi doğru yola çağırıyorlardı. Fakat, görüyorsunuz çokları hak ve hakikatlere ne kadar ırak yaşıyor ve ne kadar uzaklarda dolaşıyorlar. Bugüne kadar hayır ve hasenât adına, i’lâ-yı kelimetullah hesabına, din-i mübin-i İslâm’ı neşir uğrunda da şayan-ı takdir bir iş yaptıkları söylenemez. Demek ki, Cenâb-ı Hak, dine ve millete hizmet vazifesini herkesin omuzuna yüklemiyor; onu bir mevhibe-i ilâhiye olarak bazı kullarına lütfediyor.

 

İsterseniz, Maturîdî akîdesi zaviyesinden meseleyi şöyle de değerlendirebilirsiniz: Böyle bir mevhibe-i ilâhiye, Cenâb-ı Hakk’ın, onların iradelerinin hakkını vererek ortaya koyacakları yüksek bir performansa önceden bahşettiği bir avans oluyor. Zira Allah Teâlâ onların ne yapacaklarını, nasıl hareket edeceklerini ilm-i ezelîsi ile biliyor.

Bu türlü bir tecellî bazen kulun teveccühünün önüne geçiyor; bazen de kulun ciddi bir im’an-ı nazarını ve kararlı bir konsantrasyonunu takip ediyor; ne var ki, her iki durumda da, zihin, his ve şuur üstü bir ekstra teveccüh söz konusu oluyor. Bununla beraber, bir kutsî hadiste de, “Bana bir karış yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım” (Buhârî, tevhîd 15, 50; Müslim, tevbe 1, zikr 1, 20-22) buyurulduğu gibi, genelde şart-ı âdi plânında kulun cehdi önde gösterilerek, Hak nezdinde insanın irade ve tercihlerinin ne kadar önemli olduğu hatırlatılıyor. Diğer bir ifadeyle, Cenâb-ı Hak kullarına bir akıl ve irade gücü vermiş; onların da bir hikmet-i vücudu var.

Dolayısıyla, Allah Teâlâ, kulun teveccühünde, nazarında, niyetinde ya da iradesinin hakkını vermesinde kayda değer bir çizgi veya küçük bir nokta görüyor; onu ilk mevhibeyi değerlendirme ve bir şart-ı âdi kabul ederek sonraki nimetlerini bahşediyor.” [Nurlu Bir An ve İhsan Üstüne İhsan. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

NE KÖTÜ BİR AKIBET!..

°°°Önsöz°°°

Kur’ân-ı Kerim’de, küfür ve şirk dışında ebedî cehennemlik olma sebebi olarak yer alan tek büyük günah, haksız yere bir insan öldürmektir. Hâlbuki başka bir âyet-i kerimede, Allah’ın şirk dışındaki bütün günahları dilerse af edeceği bildiriliyor. Keza hadis-i şeriflerde de, mezkur iki günahın dışında kalan bütün hataların, günahların, affedilmediği takdirde bile failleri cehennemde cezasını çektikten sonra cennete girmeye engel olmadığı anlatılır. İşte bu iki durum arasında da bir çelişki olmadığı şu açıklamalardan açıkça anlaşılıyor:

* “Evet, ‘Kim bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere gireceği Cehennem’dir. Allah ona gazap etmiş, onu lânetlemiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır” (Nisâ/93) mealindeki âyet-i kerimeden hareketle İbn Abbas (radıyallâhu anhüma) (Buhârî, tefsîru sûre (24) 5; Müslim, tefsîr 16.) ve ondan sonra gelen Tabiîn imamlarından (et-Taberî, Câmiu’l-beyân 6/202-204; İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’ân 1/537-538.) bazıları, adam öldüren bir kâtilin ebedî azaba müstahak olacağını söylemişlerdir.

Bazı müfessirler de, bu hükümden yola çıkarak, meseleye şöyle bir yorum getirmişlerdir: Nasıl ki, bir insanı öldüren kâtile dünyevî ceza itibarıyla kısas gerektiği gibi, o bütün insanları öldürse de yine aynı kısas gerekir; aynen öyle de, tek masumu öldürenin cezası ebedî Cehennem olduğu gibi bütün insanları öldürenin cezası da sonsuz ateştir. Bu itibarla da, bir kişiyi öldüren sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur.

Vakıa, “Şu muhakkak ki, Allah Kendisine şirk koşulmasını affetmez, ama bunun altındaki diğer günahları dilediği kimse hakkında affeder” (Nisâ/48) ilâhî beyanı, Allah Teâla’nın, şirk dışındaki günahları dilediği takdirde affedeceğini bildirerek bir önceki âyeti takyid etmiştir. Fakat, küllî bir nazarla meseleye bakıldığında görülecektir ki, her kâtil için ebedi Cehennem’de kalmak söz konusu olmasa bile, cinayetin de öyle bir çeşidi vardır ki, onu işleyenin dûçar olacağı akıbet sonu gelmeyen bir azaptır.

Demek ki, gıybet ve fitne gibi günahların derekeleri ve çeşitleri olduğu gibi, maktulün kimliğine, konumuna ve cinayetin sebep olabileceği neticelere göre adam öldürmenin de farklı türleri ve suç bakımından değişik dereceleri vardır. Öldürülen kim olursa olsun, cinayet cinayettir ama bir ordu komutanını ya da devlet başkanını katletmekle sıradan bir vatandaşı öldürmek, bunların sebebiyet verecekleri hâdiseler zinciri açısından eşit değildir.

Yine, herhangi bir mekânda işlenen cinayet ile haşerenin bile canına kıyılmasına müsaade edilmeyen, ağaç yapraklarının koparılması dahi yasak kılınan Harem-i Şerif’te adam öldürmek aynı kefeye konulamaz. Hele insan öldürmenin öyle bir çeşidi vardır ki, işleme keyfiyeti, neticeleri ve kapı araladığı hâdiseler bakımından o cinayeti işleyen kimse bütün insanları katletmiş gibi olabilir. Onun içindir ki, İbn Abbas Hazretleri, ancak bir peygamberin ya da mü’minlerin idarecilerinin kanını dökmeyi bütün insanları öldürmeye denk tutmuştur. (et-Taberî, Câmiu’l-beyân 6/200.)

Dolayısıyla, kaderi milletinin kaderi olmuş bir insana idam sehpasını gösterenler topyekün bir milletin ölümüne ferman çıkarmış olurlar; kendini insanlığın kurtuluşuna adamış bir dava erini zehirleyenler, bütün milletin aşına, hatta Hazreti Muhammed Mustafa’nın (aleyhi ekmelüttehâyâ) çorbasına ve ashabın yemeğine zehir katmış sayılırlar. Bu da öyle büyük bir cinayettir ki, onu işleyenler mü’min bile olsalar, bütün insanlıktan helâllik almayınca asla Cennet’in yolunu bulamazlar. İşte insan bu denli büyük bir cürme girmemek için katlin en küçük görüneninden bile uzak durmalıdır. Zira, benzer tehlikeler ve aynı hüküm bugünün insanları için de söz konusudur.

Nitekim, Hasan Basrî Hazretleri’ne,

– “Bu âyet bizim için de geçerli midir?” denince, o şöyle cevap vermiştir: “Kendisinden gayrı ilâh olmayan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, evet geçerlidir; çünkü, İsrailoğullarının kanı bizim kanımızdan daha aziz ve değerli değildir!” (et-Taberî, Câmiu’l-beyân 6/204.)

Hâsılı, haksız yere adam öldürmenin her türlüsü büyük bir günahtır; fakat, onun içinde zamana, mekâna, öldürülenin kimliğine ve konumuna göre farklı derekelerden bahsetmek mümkündür. Kan dökmenin haram oluşuna muhalif davrandığı, cinayet yasağını çiğnediği, öldürme işine ön ayak olduğu, diğer insanları da bu günahı işlemeye karşı cesaretlendirdiği ve böylece toplum düzeninin bozulmasına yol açtığı için bir kişiyi öldüren bir mânâda bütün insanları öldürmüş sayılır.

Yine, Cenâb-ı Hakk’ın gazabını ve lânetini çekmesi, Cehennem ateşine sebebiyet vermesi açısından bir kişiyi öldürmekle herkesi öldürmek birdir. Kısas hakkından vazgeçmek, cinayetten el çekmek ya da bir felâkete düşmesine mani olmak suretiyle bir insanın hayatını kurtaran kimse de bütün insanları kurtarmış gibidir.” [Ne Korkunç Bir Cinayet!… DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

NAMAZ KAHRAMANI OLABİLMENİN ÜÇ ŞARTI

°°°Önsöz°°°

Avam ile havassın duaları bile farklı oluyor. Avam genellikle dünyada sağlık ve âfiyet, mal mülk, çoluk çocuk, huzur ve saadet, ahirette ise sadece cennet istiyor. Havass ise kendisi Allah’ı daha iyi tanımak, bütün insanların da Onu tanıması, mânevî makamlarda terakki etmek, sadece O’nun rızasına tâlib olmak vb. gibi maddî olmayan istekler peşine düşüyorlar. Avam cennet isterken bile, onun nefsin hoşuna gidecek nimetleriyle yetinirken, havass cemâlullahı müşâhedeyi de içine alan firdevs makamını arzu ediyor. Avam dünyada kulluk görevini yaparken de bununla kazanacağı nimetleri hedeflerden, havass bizzat kulluğun kendisini maksat ediniyor. İşte, bu konuya örnek olarak namaz üzerinden Pırlanta bir değerlendirme:

* “1. Allah Resûlü (aleyhi ekmelüttehâyâ) bize bir hedef gösterirken, Cennet’te yüz mertebe bulunduğunu ve Firdevs’in, makam bakımından en yüksek derece olduğunu belirttikten sonra, “Allah Teâlâ’dan Cennet’i istediğiniz zaman, Firdevs’i isteyiniz.” (Buhârî, cihâd 4; Tirmizî, cennet 4; İbn Mâce, zühd 39) buyurarak, himmetimizi âli tutmamız gerektiğine işaret etmiştir. Dahası, bize Firdevs talebinden de öte isteklerde bulunma edebini öğretmiş ve Cenâb-ı Hak’tan neler isteyebileceğimizi gösteren dualar talim buyurmuştur. Ondan öğrendiğimiz dualar sayesindedir ki, sabah-akşam,

– “Allahım, cemâlini seyretme arzusuyla içimizi doldur, Sana kavuşma şevkiyle gönlümüzü coştur ve ötede cemâlinle bizi serfiraz kıl.” diyoruz; cemâlullahı müşâhedeye, rıza-yı ilâhîyi tahsile ve rıdvâna ermeye talip olduğumuzu ilan ediyoruz. Evet, Peygamber Efendimiz’den öğrendiğimiz bu dualar, asla dûnhimmet olmamamız ve himmetimizi hep âlî tutmamız gerektiğini salık veriyor.

Dolayısıyla, namazın hakikatini idrak etme hususunda da yüce himmetli olmalı; Cenâb-ı Hak’tan selef-i salihînin ibadet aşk u iştiyakını, onlardaki kulluk temkinini dilenmeli ve namazı şuurluca ikâme edebilmek için inayet-i ilâhiyeyi talep etmeliyiz. Belki her birimiz şöyle demeliyiz:

– “Allahım, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz namazı hangi enginlikte ikâme ediyor idiyse, bana da o idraki lütfeyle; namazın mânâsını benim ruhuma da duyur. Rabbim, ben de Peygamber Efendimiz’in eda ettiği gibi namaz kılmak ve onu benliğimin bütün zerrelerinde duymak istiyorum.. namaz esnasında Senden başka bütün mülâhazalara karşı kapanmayı ve tamamen namazlaşmayı arzu ediyorum.. Ne olur Allahım, bu lütfunu bana da nasip eyle!..”

Evet, peygamberâne bir ibadet ufkuna mazhar olmayı istemek peygamberlik istemek demek değildir. Bu talep, her hususta takip edilmesi gereken İnsanlığın İftihar Tablosu’nu ibadet hayatı itibarıyla da örnek almak ve namazda daha bir derinleşmek talebidir. Sizin bu türlü bir duanız kat’iyen boşa gitmez. Bu duada istekli ve ısrarlı olursanız, Allah sizi mahrum etmez; inşaallah o sayede maiyyete ulaşırsınız. Siz bu kadarcık bir istek izhar edince Sultan-ı Ezelî de kendi ululuğu, azameti ve rahmetinin enginliği ölçüsünde Zât’ına yaraşır bir mukabelede bulunur. Bu açıdan, meâliye müştak olmak ve ulvi hedeflere göz dikmek himmeti âlî tutmanın ifadesidir; namazı ikâme hususunda da insan hep daha yükseklere tâlib olmalıdır.

2. Namazın hakikatini idrak etme isteği kavlî ve kalbî bir duadır; bu duanın fiilî yanını ise, en başta bu mevzuda yazılmış eserleri okumak teşkil eder. Namazı şuurluca kılmak isteyen bir mü’min şayet onunla alâkalı üç-beş kitap okumamış, büyüklerin bu konudaki mütalâalarını öğrenme gayretinde bulunmamış ve meselenin nazarî yanını dahi ihmal etmişse, onun bu talebinde samimi olduğu söylenemez.

Öyleyse, namaz yolcusu ikinci adım olarak, gönlüne ibadet iştiyakı salacak, onu namazın nurlu iklimlerinde dolaştıracak ve mânâ âleminin büyüklerinin namazla alâkalı engin anlayışlarını, derin duyuşlarını aktararak içine haşyet dolduracak makaleleri ve kitapları okumalıdır. Hazreti Üstad, bazı risaleleri önemli gördüğünden dolayı yüz on beş defa okuduğunu belirtmiştir. Bir mü’min, Zât-ı Ulûhiyet hakikatiyle, iman esaslarıyla ve ibadetlerin mânâ buuduyla alâkalı birkaç eseri hiç olmazsa birkaç defa gözden geçirmeli değil midir?

Evet, Kur’ân talebeleri, Hazreti Gazzâlî, Hazreti Mevlâna ve Hazreti Bediüzzaman gibi Hak dostlarının namazla alâkalı mütalâalarını ve günümüzde kaleme alınmış namaza dair makaleleri mutlaka okumalı ve konuyla alâkalı müzakerelerde bulunmalıdırlar.

3. Hem kavlî hem de fiilî duada ısrarlı olma, matlubu elde etme mevzuunda kararlı ve istikrarlı bir tavır ortaya koyma ve aktif sabırla, adım adım hedefe yürüme de neticeye ulaşma yolunda çok önemli diğer bir şarttır. Namaz sevdası tâlibin gönlüne hemen düşmeyebilir; insan birkaç günde, birkaç ayda, hatta birkaç yılda namaz hakikatini duyamayabilir. Dolayısıyla, talepte ve neticeye götürecek sebepleri yerine getirme mevzuunda ısrarlı olmak pek mühimdir.

Şayet, namaz kahramanlığına adaysanız, sizi o ufka taşıyacak bütün argümanları kullanmayı ihmal etmemelisiniz. Hangi ses, hangi soluk sizi şahlandırıyor ve kalbinizi coşturuyorsa, bir kere değil, belki yüz kere aynı vesileye başvurmalısınız. Belki bir kitabı onlarca kez okumalı, bir kaseti birkaç kere dinlemeli, bir büyüğün sözlerine defalarca kulak vermeli ve oturup kalkıp hep gözünüzü diktiğiniz hedefi düşünmelisiniz. “Olmuyor!” diyerek, yoldan dönmeyi asla aklınıza getirmemeli ve kat’iyen aceleci davranmamalısınız.

Unutmamalısınız ki, bu yolda belki senelerce sular gibi çağlayacak, pek çok kayaya çarpacak, ama her an biraz daha arınacak ve sonunda ummana ulaşacaksınız. Niyetinizin derinliği ve gayret ü himmetinizin yüceliği nisbetinde ötede siz de her biri bir namaz aşığı olan “ilkler”in hemen arkasında yerinizi alacaksınız.” [Namazı Hissetmek İçin Ne Yaptınız. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

KÜFÜR, FISK VE İSYAN

°°°Önsöz°°°

Nimetlerin tadını alabilmek için her şeyden önce sağlam ve sağlıklı bir bünyeye ihtiyaç vardır. Bünye hastalandı mı damak tadı bozulur, bazen tamamen kaybolur. En leziz rızıklar bile hastaya ilaç gibi acı ve sevimsiz gelmeye başlar. Şüphesiz ki en büyük nimet imandır. Onun tadı ve zevki de kendine göredir. Fakat bu nimetin tadını almaya engel hastalıklar da vardır. İşte onların neler olduğu şöyle açıklanıyor Pırlantada:

* “Allah Tebâreke ve Teâlâ imanın zikrinden sonra üç felâket sebebine dikkatleri çekiyor; “İnkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi.” (Hucurât/7) diyerek, kalbin küfür, fısk ve isyanı kerih bulmasını, onlardan iğrenmesini de ilâhî bir nimet olarak zikrediyor. Malum olduğu üzere; küfür, imanın zıddıdır; Allah’a inanmamak, hakkı kabul etmemek ve inkâr ile Allah’ın nimetlerini örtmek demektir. Haddizatında, bir kalbe imanın sevdirilmesi ve onunla gönlün mamur edilmesi küfürden iğrenmeyi gerektirir. İmanın tadını alan bir insan küfürden mutlaka tiksinir.

Nitekim, İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm) şöyle buyurmuştur:

– “Şu üç haslet kimde bulunursa, o imanın tadını duyar: Allah’ı ve O’nun Resûlü’nü her şeyden ve herkesten daha fazla sevmek; sevdiğini yalnız Allah rızası için sevmek ve Allah onu küfürden kurtardıktan sonra yeniden küfre düşmeyi ateşe atılmaktan daha kerih görmek.(Buhârî, îmân 9; Müslim, îmân 67.)

Evet, imanın tadını alan bir insan Allah’ı ve Resûlü’nü her şeyden artık sever, onları andığı zaman âdeta burnunun kemikleri sızlar. Sevdiğini Allah için sever; Allah’a kulluğundan, O’na yakınlığından, O’nun yolunda bir tebliğ adamı, bir münadî, bir müezzin olduğundan ve insanları Hakk’a ulaştırmaya gayret ettiğinden dolayı Hazreti Şâh-ı Geylânî, İmam Rabbânî, Hazreti Bediüzzaman gibi kimselere karşı muhabbet besler. Diğer insanlara ve sâir mahlukata karşı alâkası da hep Cenâb-ı Hak’tan ötürüdür.

Bir de, Allah, Cehennem’e yuvarlanma sebebi olan küfürden kurtarıp imana erdirdikten sonra yeniden küfre ve küfrün sebeplerine dönmeyi ateşe atılmak gibi çirkin görür, böyle bir âkıbetin hayaliyle bile ürperir ve tir tir titrer. Sürçmemek, düşmemek ve bütün bütün kaybetmemek için Gaffâr u Settâr’a sığınır; küfre açılan kapılardan da hep uzak kalmaya çalışır. Fısk ve isyan da küfre ve ebedî hüsrana açılan o kapılardandır ve imanın neşvesini kalbinde duyan bir insanın bu iki tehlikeli sahadan fersah fersah kaçması gerekmektedir.

  • FISK; Allah’ın emrini terk etmek, hak yoldan çıkmak ve büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle Allah’a itaat dairesinden uzaklaşmak mânâlarına gelir.
  • Dinin vaz’ettiği çerçevede kalmayan, diyanetin belirlediği daire içinde hayatını sürdürmeyen kimseye “fâsık” denir.
  • Fıskın, zararlı olmak, söz dinlememek ve sürekli kötülük yapmak gibi anlamları da vardır; bundan dolayıdır ki, farklı rivayetleri bulunan bir hadiste beş çeşit hayvan için fâsık terimi kullanılmıştır.
  • Deliklerinden çıkıp evin içinde cirit attıklarından ve etrafa zarar verdiklerinden dolayı “fevâsıku’l-büyût” olarak da anılan fareler bunlardandır.
  • İsyan ise, itaatsizlik, ayaklanma ve başkaldırma demektir; Allah’ın emirlerine karşı gelme, O’na itaat etmeme ve günah işleme mânâlarına gelmektedir.

Evet, âyet-i kerimede küfür imana, fısk ve isyan da imanın tezyinine, güzelleştirilmesine karşılık olarak getirilmiş gibidir. Bu itibarla, burada füsûk yalancılık demektir, doğruluk ve itaatten kavlen çıkmayı ifade eder; isyan ise, emri terk ile fiilen taatten çıkmak mânâsındadır.” [İmanın Tadını Almak İçin….” DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

***

HAKİKÎ ŞEFKAT

°°°Önsöz°°°

Genel mânâda bir kimsenin insanlığı, içinde taşıdığı şefkat ve merhamet duygusu kadardır. Şefkat ve merhamet duygusu imanla daha derin bir boyuta ulaşır. Fakat bu şefkat kadar, onun doğru ve yerinde kullanılması da önemlidir. İşte bir şefkat kahramanının, bu insanî duyguların doğru kullanımıyla ilgili açıklama ve tavsiyeleri:

* “Şefkat, Cenâb-ı Hakk’ın birer sanatı olmaları itibarıyla herkese ve her şeye karşı alâka duyma; başkalarının dertlerine ortak olma, kederlerini paylaşma, yardımlarına koşma; karşılıksız, sâfi ve ivazsız sevgi besleme; mazlumların, mağdurların maruz kaldıkları sıkıntıları göğüsleme ve bir anne içtenliğiyle onların üzerine titreme gibi mânâlara gelmektedir.

ŞEFKAT, genel mânâda, uzak-yakın çevremizde görüp duyduğumuz muhakkak acıları paylaşma, dertlere çare bulma ve muhtemel sıkıntıların önünü keserek bunların yerine sevinç ve neş’e ikâme etme demek olsa da; aslında, “hakikî şefkat”, insanların ebedî saadeti kazanmaları için kalbin tir tir titremesinin ve bunun neticesinde ortaya konan halisane cehd ü gayretlerin unvanıdır.

Evet, insanların geçici dünya hayatıyla alâkalı bazı sıkıntılarını giderme, burada huzur içinde yaşamalarını sağlama, onlara alâka duyma, sevgi ve muhabbet besleme, acıma ve yardım etme gibi hususlar şefkatin sadece bir yanını teşkil etmektedir. Şefkatin tam ve olgun hâli ise, ancak insanları ebedî azaptan kurtarıp sonsuz bir mutluluğa kavuşturmak için gereken bütün himmet ve gayreti ortaya koymakla gerçekleşir.

Meselâ, anne-babaların, çocuklarının bütün ihtiyaçlarını görmeleri, onlarla beraber ağlayıp onlarla beraber gülmeleri gönüllerindeki şefkatin semereleridir. Fakat, o şefkatin tamamiyeti bu geçici hayatta çocuklarının mutluluk, rahat ve huzur içinde olmalarını düşünüp onu gerçekleştirmek için çalıştıkları gibi, onların sonsuz saadet diyarına sağ sâlim varana kadar sırât-ı müstakîm üzere bulunmaları ve sonrasında da bitmeyen bir mutluluğa nâil olmaları istikametinde cehd ü gayret ortaya koymalarına bağlıdır.

Masum çocuğunun âhiretini düşünmeyen, onu sadece fâni dünyanın muvakkat eğlenceleriyle oyalayan ve neticede yavrusunu ebedî bir azaba iten valideynin şefkatli kimseler oldukları söylenemez.

Çocuğunu âhirete hazırlamayan bir anne ya da baba, onu ne kadar severse sevsin, onun dünyevî ihtiyaçlarını karşılamak için ne denli gayret gösterirse göstersin, yine de asıl vazifesini yapmamış ve kalbindeki şefkat hissini boşa harcamış, hatta kötüye kullanmış demektir.

Diğer taraftan, merhum M.Akif’in, Mü’minlere imdâda yetiş merhametinle, Mülhidlere lâkin daha çok merhamet eyle.” sözü hakikî şefkatin hulâsası gibidir. 

Evet, herkesin, hususiyle de mü’minlerin imdadına yetişmek müşfik olmanın gereğidir. Lâkin, iman nurundan mahrum kalan, ahiretin, haşrin ve sonsuz bir hayatın varlığına inanmayan ve böylece kendine bütün bütün yazık eden tâli’sizler ya da kalbini ve vicdanını kültür Müslümanlığına hapsederek imanın neşvesini gönlünde duyamayan, sürekli dalıp çıktığı günahlarla kalbini her gün biraz daha karartan, dolayısıyla da hep “dışarıdakiler” gibi yaşayan kimseler merhamete daha çok muhtaçtırlar. Onlar, şayet yardımlarına koşulmazsa, her şeyi kaybetmekle karşı karşıyadırlar ve bu kayıpları da geçici değildir, ebedî bir hüsrana dâyelik etmektedir.

Aslında, hiç kimse, günahlar içinde yüzüp duruyor ve sefalet içinde yuvarlanıyorken mutlu olamaz. Vicdanı tamamen kararmış ve gönül dünyası bütünüyle tefessüh etmiş kimselerin dışında hiçbir insan, yaşadığı çirkef hayatın içinde kendi rızasıyla ve isteyerek durmaz. Heyhat ki, bir şekilde ayağı sürçmüş, bir çukura düşmüş, bir bataklığa takılıp kalmıştır ve kendi iradesi, gayreti, ümitsiz çırpınışları oradan çıkmasına kâfî gelmemektedir. İşte, mutsuzluk içinde, gönlü parça parça ve istikbali de karanlık bu insanlar için en önemli kurtuluş vesilesi, mü’minlerden uzanacak şefkat elleridir.

Kendisine şefkatle yaklaşılan bir insan, söylenenleri o anda kabullenmese bile, sonradan mutlaka düşünecek, işittiği hakikatlere karşı zamanla iyice yumuşayacak ve meselelerin aslını öğrenmeye karşı içinde bir iştiyak duyacaktır. Hele bir de kendisine el uzatanların karşılık beklemeyen, ücret istemeyen ve sadece Allah’ın rızasını gözeten insanlar olduklarını görünce kalb kapılarını bütünüyle açacaktır.

Evet, şefkatle coşan gönüller hâlistir; onlar mukabele istemez ve asla beklentilere girmezler. Sâfi, garazsız ve beklentisiz olmalarından dolayı da, –Allah’ın izniyle– muhataplarına tesir ederler. Bu şefkat sayesindedir ki, hiç ümit edilmeyen insanlar, hiç beklenmedik bir zamanda hidayete açılmış, imanın sımsıcak atmosferine sığınmış ve sırât-ı müstakîme dâhil olmuşlardır/olmaktadırlar.” [İmdâda Yetiş Engin Şefkatinle!.. DİRİLİŞ ÇAĞRISI]

Bu yazı 60 kez okundu